biyoloji ile ilgili bazı köşe yazıları...

Konusu 'Bilim - Teknik' forumundadır ve x_m.e.e tarafından 8 Ekim 2006 başlatılmıştır.

  1. x_m.e.e
    Offline

    x_m.e.e ..ıɯıʎǝsɹǝɥ ɯıpʎɐs ʞoʎ..

    • Yönetici
    Mesajlar:
    48.259
    Aldığı Beğeni:
    809
    Ödül Puanları:
    253
    [​IMG]
    murat demirbaş(biyoloji öğretmeni...)




    Biyoloji biliminin en son geldiği nokta biyoteknolojidir. Biyoteknoloji ile genetik mühendisliği yakın ilişki içindedir. Genetik mühendisliği yöntemleri, biyoteknoloji tarafından araç olarak kullanılmaktadır. Kısaca Biyoteknoloji, yaşayan hücre, doku ve organları kullanarak, uygun teknik ve yöntemlerle istenilen ürünün elde edilmessidir. Biyoteknoloji bir çok bilim dalıyla iç içedir.

    Biyoteknolojik çalışmalara bazı örnekler verirsek;

    İnsan sağlığına yönelik olarak proteinlerin üretilmesi
    Bazı hormon, antikor, vitamin ve antibiyotik üretilmesi
    Çok zor şartlara sahip çevrelerde (sıcak, kurak,tuzlu...) yaşayan organizmaların enzimlerini ve biyomoleküllerini saflaştırarak bunların sanayide kullanılması
    Yeni sebze ve meyve üretimi
    İnsandaki zararlı genlerin elemine edilmesi
    Aşı, pestisit, tıbbi bitki üretimi.

    Hızla artan dünya nüfusunun temel ihtiyaçlarının karşılanmasında yaşanılan zorluklar, insanlara ulaşan gıda zincirindeki olumsuzluklar çağımız bilim adamlarının kafasını çok meşgul etmiş ve çeşitli arayışlara itmiştir. Gün geçtikçe azalan doğal kaynakların en iyi şekilde değerlendirilmesi mümkün olsa bile, dünya nüfusunun artış hızı karşısında yetersiz kalmaktadır. Bu durumda mevcut potansiyelin rasyonel kullanımı yanında yeterli ve dengeli beslenme için uygun gıda maddelerinin sağlanması insanlığın geleceği için vazgeçilmez olmuştur. Bu günümüzde bir çok ülkede çok daha acı bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Bu yüzden gıda maddelerinin sağlanması insanların temel sorunlarından biri olmaya her zaman olduğu gibi devam etmektedir.

    Beş milyarı aşan dünya nüfusunu beslemek için, 10 yıl içinde gıda üretiminin bugünkünün 1.5 kat artırılması beklenmektedir. Tarım alanında basit biyoteknolojik uygulamalarla sağlanan önemli üretim artışlarının, çağımızdaki teknolojiye uygun metotlarla daha da artırılabileceği ileri sürülmektedir. Biyoteknoloji alanındaki uygulamaların tarım alanındaki artışları insanların açlık sorununa kalıcı çözümler getirecektir. İnsan gıdalarının çoğu yaklaşık 30 çeşit tarımsal üründen sağlanmakta, bunları da tahıllar, şekerli bitkiler, baklagiller, yağlı tohumlar, meyve ve sebzeler oluşturmaktadır. Bütün bunlar göz önüne alındığında, insanların temel gıdalarını oluşturan, tarımsal ürünlerin üretiminde olduğu kadar, ürünlerin işlenmesi ve istenilen özellikte gıdalar elde edilmesi gibi bir çok sahada uygulama imkanı bulan biyoteknolojinin önemi daha da artmıştır.

    Biyoteknolojik uygulamalar James Watson ve Fransis Crick adlı araştırıcıların canlılardaki karakterlerin dölden döle aktarılmasında rol oynayan DNA molekülünün yapısını belirlemeleriyle hayata geçmiştir. Bu molekülün yapısındaki değişmelerle canlılardaki karakterlerin farklılaştığının anlaşılması bu tür uygulamalarla istenilen özellikte bitki ve hayvan elde etmeyi planlayan Gen Mühendisliği bilim dalının doğmasını sağlamıştır.

    Teorik olarak çok geniş uygulama alanı olan biyoteknolojik yöntemlerle grip, tetanoz, kuduz, kızamık gibi aşılar yanında istenilen özelliklere sahip bitkiler, hayvanlar ve yararlı mikroorganizmaların da üretilmesi mümkündür. Biyoteknolojik uygulamalarla gelecek yıllarda bol, ucuz, kaliteli ve besleyici özelliği daha çok olan gıda maddeleri elde edilebilecektir. Bunların hayata geçirilebilmesi için genetik mühendisliği ile biyoteknolojinin ortak olarak çalışması gerekecektir. Çünkü biyoteknolojinin ortaya çıkmasında en önemli faktör, hücrenin fiziksel ve kimyasal özelliklerinin belirli kurallar dahilinde işlev yapması olmuştur. Biyoteknolojik uygulamaları sağlık, tarım, enerji sağlama, tür ıslahı ve çevre olmak üzere gruplandırabiliriz.

    Tıpta biyoteknoloji, anne yada babaya ait veya her ikisinin hatalı bir gen taşıması ve bunların oğul döllere geçmesi şeklindeki hastalıkların giderilmesi esasına dayanmaktadır. Bu çeşit rahatsızlıklar hatalı genin teşhis ve tedavisi ile ortadan kalkabilecektir. Genetik orijinli rahatsızlıkların önlenebilmesi için hastalığın daha embriyo safhasında tespit edilerek, erken dönemde tedavi edilmesi gerekir. Deneysel olarak oluşturulan zigotta, 8 hücreli safhada iken içerdiği hatalı genleri belirlemek mümkündür. Hastalık sebebi olacak genlerin yerine hatalı olmayanların yerleştirilmesi amaçlanan tedavi yöntemidir. Sağlık alanına biyoteknolojik diğer önemli bir katkısı da rekombinant DNA teknolojisi uygulamasıyla elde edilen ve canlı tarafından sentez edilemeyen yada yetersiz üretilen protein ve enzimlerin yerine geçebilecek yapay ürünlerle tedavinin kolaylaşmasıdır. Örneğin bu yolla insülün hormonu ve bazı aşılar elde edilmektedir

    Biyoteknoloji, bitkisel ve hayvansal üretim alanında da önemli uygulama alanı bulmuştur. Sağlıklı bir ürünün iyi ve kaliteli hammaddelerden elde edilebileceği düşünülürse biyoteknolojik yöntemlerle yetiştirilen soğuğa, sıcağa, kuraklığa ve fazla tuza dayanıklı bitkilerin ürünleri hem üretim kaybını en aza indirecek hem de tüketicinin istediği tipteki gıdanın yapımını sağlayacaktır. Örneğin; insanların temel gıda maddesi olan buğdayın protein oranının artırılması yapay bir DNA parçası aktarılarak sağlanmış, aynı tür uygulamalarla hastalık ve zararlılara dayanıklı buğdaylar elde edilebilmektedir.

    Biyoteknolojik yöntemlerle hayvan hastalıklarına etkili aşılar yapılması kullandığı yemlerden daha çok faydalanabilen verimli ve kısa sürede gelişen hayvan ırkları geliştirilmiştir. Örneğin, bir araştırma projesinde, embriyosuna gelişimi artırıcı gen aktarılan sazan balıkları, atalarına göre %30 oranında daha ağır oluşlardır. Bu şekilde özellikte hayvan ırklarının yetiştirilmesi konusunda biyoteknolojik yöntemler oldukça başarılı olmuştur.

    Şeker kamışı ve mısır gibi yakıt alkol (etanol) üretimi için uygun bitkilerin devreye sokulması, biyogazların işlenir hale getirilmesi, petrol kaybının engellenmesinde mikro organizmaların kullanılması ile gerçekleşmektedir. Böylece insanların petrole olan bağımlılığı azalacaktır.

    Maalesef biyoteknolojik yöntemlerle, bazı biyolojik maddelerin süper silahlara dönüştüğü de bilinen bir gerçektir. Biyolojik silah olarak tarif edilen gözle görünemeyen bu yaratıklar kısa sürede çok çabuk çoğalır ve 24 saat içinde sadece bir virüsten 250-300 trilyon öldürücü virüs üreyebilmektedir. Biyolojik silahlar üretilip kullanıldığında ayrım yapmadan tüm insanları yok edebilecektir. Belkide insalığın sonu bu şekilde olacaktır. Bu da bilimin yanlış kullanılması ile doğacak kötü neticelerden biridir. Geleceğin çehresini değiştirecek olan biyoteknoloji yerinde kullanılırsa insanlık için büyük bir nimet, yerinde kullanılmazsa insanlık için büyük bir felaket olabilir.




    Murat Demirtaş

    Biyoloji Öğretmeni
  2. x_m.e.e
    Offline

    x_m.e.e ..ıɯıʎǝsɹǝɥ ɯıpʎɐs ʞoʎ..

    • Yönetici
    Mesajlar:
    48.259
    Aldığı Beğeni:
    809
    Ödül Puanları:
    253
    21. Yüzyılda Yeni Bir Konu, Klonlama


    Klonlama biyoloji tarihinde en çok tartışılan ve insanların ilgi duyduğu bir konudur. Kelime anlamı olarak klon, birbirinin tıpatıp benzeri canlılara verilen adtır. Genetik mühendisliğinde klonlama, mevcut bir canlının çeşitli yöntem ve tekniklerle bir benzerinin kopyalanması işidir. Basit bir anlatımla klonlama çekirdeği çıkartılmış yumurta hücresine, kopyalanacak canlının genetik materyalinin (DNA gibi) aktarılması esasına dayanır.

    Klonlama için en çok kullanılan yönteme ''çekirdek transferi yöntemi'' adı verilir. Bu yöntemde ilk olarak bir canlıdan yumurta hücresi alınır ve çekirdeği çıkartılır, daha sonra ise yine aynı canlıdan ya da aynı türdeki başka bir canlıdan alınan her hangi bir vücut hücresinin çekirdeği laboratuar ortamında bu yumurta hücresine nakledilir. Naklin başarılı olması durumunda oluşan bu yeni hücreye hafif bir elektrik şoku uygulanarak bölünmeye zorlanır. Bir kez bölünen hücre bölünmeye devam eder bu aşamadan sonra anne rahmine yerleştirilen embriyonun doğması beklenir. Sonuçta genetik bilgiler yani DNA çekirdekte saklandığı için doğan yeni birey, hücre çekirdeği kullanılan bireyle aynı genetik özelliklere sahip olur. Teoride basit gibi görülen bu yöntem pratikte çok büyük zorluklar çıkartmaktadır. Başarı yüzdesi çok düşük olan bu yöntem sonucunda doğan bireyde bir çok sağlık sorunu ile karşılaşılmaktadır. Bilimsel olarak bu olay ilk kez 1997 yılında Dolly adlı bir koyunun başarılı bir şekilde kopyalanmasıyla gerçekleşmiştir. Klonlama sonucunda dünyaya gelen ilk canlı olan Doly Dr. Wilmut ve ekibinin yoğun çalışmaları sonucunda üretilmiştir. Bu koyunun klonlanmasında çekirdek transferi yönteminden yararlanılmıştır. Deneyde kullanılan 277 yumurta hücresinden yalnızca 29 tanesi bölünme aşamasını tamamlayabilmiştir. Bu yumurtalar farklı koyunların rahimlerine yerleştirildi. Koyunlardan 13 tanesi gebe kaldı. Sonuçta ise bir tek başarılı doğum gerçekleşti. Dünyaya gelen bu koyuna Dolly adı verildi. İşte klonlama tartışmaları da bu noktada alevlendi. Bir çok bilim adamı Dolly'nin doğumunu klonlamada bir milat olarak görmektedirler.

    Doly'nin klonlama yöntemi ile üretilmesi bilim adamlarınca insanında kopyalanabileceği yönünde merak uyandırmıştır. Bu da insan kopyalanmasına yönelik araştırma yapmasına sebep olmuştur. Fakat bunun bir çok bilim adamlarınca etik olmayacağı görüşü üzerine; ABD'nde bilim adamları, etik komiteleri ve politikacılar reproduktif klonlamanın, (insan kopyalanmasının) yasaklanması konusunda görüş birliğine vardılar. İnsan klonlama çalışmaları aleyhinde ciddi yaptırımlar getirilmesini sağladılar. Fakat terapotik klonlama ise farklı değerlendirilmiştir. Bilim adamları somatik hücre çekirdek transferi (somatic cell nuclear transfer: SCNT) yolu ile terapotik klonlamanın tıp alanında önemli tedavi yöntemlerini beraberinde getireceğine inanırken, etik komiteleri ise terapotik klonlamanın da sonuçta kaçınılmaz olarak reprodüktif klonlamaya yol açacağına inandıkları için yasaklanması gerektiği görüşüne vardılar. Bilim adamları, hastalıklı doku ya da organın yerine konulabilecek ve kişinin bağışıklık sistemi tarafından kabul edilecek doku ve organların klonlaması ile Parkinson ve Alzheimer gibi norodejeneratif hastalıklar dahil pek çok hastalığın tedavisinde etkili olacak teropatik klonlamanın yasaklanmasının tıp alanında önemli gelişmelere engel olacağını düşünürken, yasa yapıcılar ve etik komiteleri, yeni ilaç ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesinde insan kök hücrelerini içermeyen klonlama yöntemleri üzerinde çalışmaların yoğunlaştırılması gerektiği görüşündeler.

    İnsan klonlaması yapan bilim adamlarına ciddi cezaların verileceği açıklanmasına rağmen; 26 Kasım 2001'de Advanced Cell Technology (ACT) adlı firmadan ilk klonlanmış insan embriyosu üretildiği haberi geldi. ACT'nin yaptığı açıklamaya göre, yapılan deneyde toplam 19 yumurta hücresi kullanılmış. Bu hücrelerden sadece 3 tanesi bölünme aşamasına gelebilmişti. Bu üç hücreden ikisi 4, biri de 6 hücre oluşturduktan sonra öldü. İnsan klonlama konusunda yapılan bu ilk resmi açıklama büyük ses getirdi. Bir insan embriyosundaki genler ancak 4-8 hücre oluşturduktan sonra kendisini göstermeye başlıyor. Başta ACT olmak üzere klonlama yaptığını duyuran hiç bir firmanın henüz 8 hücreden büyük bir embriyo elde edememiş olması, bazı bilim adamlarına göre insan klonlama çalışmalarının henüz başarıya ulaşılamadığını göstermektedir.

    Tüm bu görüş ayrılıkları, 1998 yılında Dr. John Gearhart (John Hopkin's University) ve Dr. James Thompson (University of Wisconsin)'in, birbirlerinden bağımsız olarak, insan pluripotent (her türlü özelleşmiş hücreye dönüşebilen) kök hücrelerini izole ettiklerini açıklamalarıyla daha da yoğunlaştı. Dr. Thompson invitro olarak büyütülmüş embriyodan alınmış hücreleri, Dr. Gearhart ise kürtajla alınmış fetustan elde edilen primordial hücreleri kullanmıştı ki bu insan kök hücre çalışmaları ile ilgili itilaflara yol açtı. Bunun sebebi ise hücrelerin elde ediliş şekilleriydi.

    Klonlama konusunda içine düşülen en büyük yanlış doğacak canlının klonlanan canlı ile aynı kişi olacağının sanılmasıdır. Bu çok büyük bir yanılgıdır. Klonlama yöntemi sonucunda dünyaya gelen canlı sadece fiziksel görünüş olarak genleri kullanılan canlıya benzer ve bu benzerlik doğal bir klonlama şekli olan tek yumurta ikizliğinde görülen benzerlikten bir farkı yoktur. Yeni doğan birey ile genleri kullanılan birey tek yumurta ikizlerinde olduğu gibi düşünce ve ruh olarak tamamen farklı kişilerdir. Bu nedenle klonlamanın yaradılış gerçeği ve kader ile ters düşen hiç bir yanı bulunmamaktadır. Fakat klonlanan canlının genlerinde gizli olan genetik hastalıklar ve diğer bazı genetik faktörler aynı şekilde doğacak yeni bireye aktarılmış olur. Bu da klonlama karşıtlarının tepki gösterdiği noktalardan biridir.

    Klonlama çalışmaları yapan ve yapmaya devam eden bilim adamlarının çoğu bu çalışmaları yeni bir birey dünyaya getirmek için değil de sadece tedavi amaçlı kullanılacak kök hücreleri üretmek için sürdürdüklerini belirtiyorlar. Tedavi amaçlı klonlama çalışmalarında amaç klonlama sonucunda kök hücre elde etmektir. İlk hücre bölünmesinden yaklaşık 5 gün sonra, yani embriyonun yaklaşık 100 hücre oluşturacak kadar bölünmesi ile oluşan ve başkalaşarak 200 değişik vücut hücresine dönüşebilen bu hücrelere kök hücresi adı verilir. Bu hücrelerin bir kısmı organları bir kısmı ise kan, saç, tırnak ve deri gibi vücut bölümlerini oluştururlar. Klonlama ile kök hücre elde etmeyi planlayan bilim adamları bu kök hücreler yardımı ile bir çok hastalığa çözüm bulunacağını ve daha ileriki dönemlerde yine bu hücreler yardımı ile organ üretimi ve nakli yapılabileceğini iddia ediyorlar. Fakat burada göz ardı edilmemesi gereken şey, kök hücre elde etmek için embriyonun öldürülmesi gerektiği gerçeğidir, bir canlının hayatını kurtarmak ya da sağlık sorununu gidermek için başka bir canlının hayatına son vermenin ne kadar ahlaki olduğu tartışma konusudur.

    Klonlama tedavi amaçlı olarak düşünüldüğünde insanda iyi izlenimler bırakıyor fakat insan ve insanın içinde taşıdığı hırslar işin içine girdiğinde çok tehlikeli boyutlara ulaşabilir. Örneğin bir canlının bazı organları (kalp, karaciğer gibi) hasar gördüğünde başka bir canlının organı o canlıya takılamaz, DNA'lar uyuşmadığı için organı hasar gören canlının antikor sistemi bu organı kabul etmez ve dolayısıyla bu tür vakalarda sonuç ölümdür. Fakat organı hasar gören canlının herhangi bir hücresi kullanılarak yapılan klonlama sonucunda dünyaya gelecek bebeğin DNA'sı organı zarar görmüş olan canlı ile uyum gösterir ve organ nakli gerçekleşebilir. İşte bu noktada insanın içindeki para hırsı göz önüne alındığında, ödenen para karşılığında bir çok hasta insanın klonlarının sadece organları alınmak için dünyaya getirilebileceği gerçeği ortaya çıkar. Klonlama sonucunda doğan ve organı alınan canlı doğal olarak ölürken, organı hasarlı olan birey parası sayesinde bir süre daha yaşayabilir. Bu tür bir olay tam bir ahlak çöküntüsüdür. Bu konuda ne kadar yasa çıkarsa çıksın ya da ne kadar önlem alınırsa alınsın bu olayın önüne tam olarak geçebilmek mümkün değildir. Günümüzde de bir çok böbrek kaçak yollardan satılmaktadır. Fakat hiçbir kanun ya da yasa bu olayı tam olarak ortadan kaldıramamıştır. İşte klonlamanın düşünülmesi gereken ve asla göz ardı edilemeyecek bir yüzü de budur. Bu ve benzeri düşüncelerle yola çıkan bir çok bilim adamı ve bilim kuruluşu klonlama çalışmalarının kesinlikle durdurulması gerektiğini savunmaktadır. Aynı duyarlılık ile yaklaşan bir çok gelişmiş ülke, sınırları içerisinde her türlü klonlama çalışmasını yasaklamıştır. Bu tartışma gelecek yıllarda da daha çok uzayacağa benziyor, ahlaki değerleri savunan bilim adamlarının mı yoksa ''klonlama kaçınılmaz bir bilimsel gerçektir'' diyen bilim adamlarımı galip gelecek, bunu zaman gösterecek. Bunun insalık için yararlı bir şekilde neticelenmesini diliyoruz.




    Murat Demirtaş

    Biyoloji Öğretmeni
  3. x_m.e.e
    Offline

    x_m.e.e ..ıɯıʎǝsɹǝɥ ɯıpʎɐs ʞoʎ..

    • Yönetici
    Mesajlar:
    48.259
    Aldığı Beğeni:
    809
    Ödül Puanları:
    253
    Ülkemizde Yaygın Bir Hastalık 'Hepatit'

    [​IMG]
    sirozlu bir karaciğer..



    Hepatit viral bir hastalık olup karaciğer üzerinde olumsuz etkiler yapar. Karaciğer dokularının iltihaplanmasına neden olarak sarılık dediğimiz hastalığa neden olur. Özellikle alkol ve alkollü içecekler hepatite yol açan bir numaralı unsurlardır.

    Kanda bulunan biluribin maddesinin birikimi hepatit sarılığına neden olur. Karaciğerin biluribin metabolizması bozulunca bu maddenin birikimi kanda aşırı derecede artar. Dolayısıyla dokularda birikmeye başlar. Bunun en önemli belirtileri göz beyazının, idrar renginin, deri ve dilin sararmasıdır. Hepatitin bir çok çeşitleri olmasına karşın en yaygın olanları Hepatit A ve hepatit B’dir.

    Hepatit A: Özellikle sonbahar ve kış aylarında salgınlara neden olan hepatit A çocuklarda sık görülür. Daha çok beslenme yolu ile geçen hepatit A virüsünün kuluçka süresi 10 – 40 gündür. Vücuda giren virüsler sindirim sisteminde çoğalarak karaciğere geçer. Belirtileri; baş ağrısı, karın ağrısı, eklem ağrıları, ishal, bulantı, kusma, yüksek ateş şeklindedir. İleri safhalarda karaciğer büyür, ağrılar artar. Hastalık tüm vücuda yayılır. Yaşlı insanlarda, alkol alanlarda ve yetersiz beslenenlerde hastalık daha da ağırlaşır.

    Hepatit A’nın bilinen kesin bir tedavisi yoktur. Özellikle hastanın dinlenmesi, yağsız, şekersiz besinler alması, vitamince zengin bitkisel besinler alması hastanın iyileşmesinde yapılması gereken ilk adımlardır. Hepatit A bulaşıcı olduğundan hastanın mutlaka tecrit edilmesi gerekir. Temizliğe çok dikkat edilmeli hasta eşyaları kesinlikle kullanılmamalıdır. Hepatit A’nın henüz aşısı bulunmamıştır.

    Hepatit B: Her mevsimde ve her yaştaki insanda görülebilen bir hastalıktır. Kuluçka süresi 50 – 180 gün arasıdır. Daha çok kan nakli ve cinsel yolla bulaşır. Ülkemizde ve dünyada çok yaygın bir hastalık olan hepatit B çok sinsi bir hastalıktır. Belirtileri Hepatit A’ya çok benzemesine rağmen çok yavaş seyreder. Karaciğerde büyük tahriplere yol açar. Siroz ve karaciğer kanseri hepatit B olanlarda sık görülen bir durumdur. Hepatit B mikrobu bulunduran her kes hasta olmaz. Çünkü bazı insanlarda taşıyıcılık etkisi bırakır. Korunmada en etkili yol aşı yaptırmaktır. Hepatit B aşısı belirli aralıklarla yapılarak bu hastalık önlenebilir. Taşıyıcı anne çocukları doğumdan hemen sonra özel hepatit B immün globulin antikoru yaptırılmalıdır. Aksi takdirde çocukta bu hastalığın görülme ihtimali çok yüksektir. Hepatit B mikrobu taşıyan insanların kesinlikle kan vermemesi gerekir. Karaciğeri zorlayacak ilaç ve besinler ( aşırı yağlı ve şekerli ) almaması gerekir. Hepatit B tedavisinde de aynı hepatit A da olduğu gibi istirahat ve diyet çok önemlidir. Tabi alkol, alkollü içecekler ve sigarada kesinlikle kullanılmamalıdır. Bu etkenler hepatiti hızlandırarak tedavisi mümkün olmayan sonuçlara sebep olurlar.

    Özellikle ülkemizde hepatit mikrobu çok yaygındır. Bir çok insan taşıyıcı olduğu için bunu bilmemektedir. Herkesin hepatit testi yaptırıp durumunu bilmeli, sağlam olanlar aşı yaptırmalı, hasta ve taşıyıcı olanlar ise bu bilgiler doğrultusun da kendilerine dikkat etmelidirler.

    Herkese sağlıklı ve huzurlu günler dileklerimle.




    Murat Demirtaş

    Biyoloji Öğretmeni
  4. x_m.e.e
    Offline

    x_m.e.e ..ıɯıʎǝsɹǝɥ ɯıpʎɐs ʞoʎ..

    • Yönetici
    Mesajlar:
    48.259
    Aldığı Beğeni:
    809
    Ödül Puanları:
    253
    Ömrümü Çürüttün Be Sigara...:(


    Sigaranın kişi ve toplum sağlığı açısından önemi herkes tarafından bilinmekte olup bunu bir kez daha gündeme almak istedim.

    Sigara içmek, çok yaygın bir bağımlılık çeşidi olmasının yanı sıra, sigara ve dumanında bulunan zararlı maddelerin insan sağlığına yaptığı olumsuz etkiler sebebiyle sigara bu gün dünyanın ve ülkemizin en önemli toplum sağlığı problemlerinden biri olmuştur.

    Sigara ve tütünün, insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle ülkemizde yılda ortalama 3 milyar dolarlık ekonomik bir kayıp yaşanmaktadır. Yaklaşık 100 000 insanımızda sigara nedeniyle erken ölmektedir. Tabi sakat kalma ve iş gücünden düşme de az sayılmayacak kadar çoktur.

    Dünya genelinde de ölümlerin yaklaşık % 60–70‘i yine sigaradan dolayı gerçekleşmektedir. Bu ölümler daha çok 35–60 yaş arası insanlarda olmaktadır. Sigaranın zararları kendini uzun yıllar boyu göstermektedir.

    Sigara ve sigara dumanında insan sağlığına son derece zararlı maddeler olan katran, karbonmonoksit, nikotin, amonyak, arsenik, hidrojen siyanür, formaldehit ve metan gibi zehir etkisi yapan maddeler bulunmaktadır. Yapılan araştırmalarda sigara ve dumanında 4000’den fazla zararlı kimyasal madde tespit edilmiştir.

    Sigara bağımlılığına sebep olan en önemli madde şüphesiz nikotindir. Nikotin en az ***** kadar bağımlılık yapan bir maddedir. Özellikle sinir sistemi üzerinde zararlı etki yapmaktadır. Beyini uyuşturup bilinç kaybına sebep olur.

    Sigara dumanındaki katran maddesi, akciğerlerin yapısını bozarak solunum borularını tıkamaktadır. Katran maddesi yol yapımında kullanılan ziftten farklı bir şey değildir. Bronş ve bronşçukları tıkayarak nefes alıp vermeyi zorlaştırır ve nefes darlığına sebep olur.

    Sigara dumanından çıkan karbonmonoksit (CO) gazı kan dolaşımını bozarak, kanın damar içinde pıhtılaşmasına neden olur. Bu da kan akışını yavaşlatır. Düşük tansiyona sebep olur. CO gazı alyuvarlarda solunum enzimlerini inhibe (etkisiz kılma) ederek CO2‘nin vücut dışına atılmasını engeller. Zamanla insanda CO2 zehirlenmesi meydana gelir.

    Yapılan araştırmalarda sigaranın insanlarda kısırlığa yol açtığı sperm ve yumurta oluşumunda anormalliklere sebep olduğu tespit edilmiştir. Sigara içen anne babaların çocuklarında zeka geriliği, ve vücut bozuklukları gibi anormalliklerin görülme ihtimallerinin yüksek olduğu yine tıp dünyası tarafın açıklanmıştır.

    Dünyada akciğer kanserinden ölen insanların %95 gibi yüksek bir oranı sigaradan dolayı gerçekleşmektedir. Sigara içen 35 – 60 yaş arası insanlarda akciğer kanseri olma olasılığı içmeyenlere oranla daha yüksektir.

    Uzun süre sigara içen insanlarda organizma iflas etmekte, organlar çürümekte, sistemler arasındaki denge bozulmaktadır. Bu da bazı organların, alınmasına veya kesilmesine neden olmaktadır. Sigaradan dolayı eli, kolu, ayağı kesilen insan sayısı azım sanmayacak kadar çoktur.

    Halen dünya genelinde yılda ortalama 4 milyon insan sigara nedeniyle ölmekte, bir o kadar insanda sakat ve özürlü kalmaktadır. Eğer durum böyle devam ederse, bu sayı önümüzdeki 25 yıl içinde yılda 10 milyon kişiyi geçecektir.

    Bu arada sigara içen insanların eğitim durumları incelendiğinde, tahsil seviyesi arttıkça sigara içen birey sayısında ne yazık ki bir artış görülmektedir. Özellikle gelişmekte olan ülkeler de bu oran azım sanmayacak kadar çoktur. Tabi bu da sigara ile olan mücadeleyi zorlaştırmaktadır.

    Son olarak şunu söylemek gerekir ki; Sigara içen insanlar hem kendilerine zarar vermekte, hem de eş çocuk ve dostlarını üzmektedir. Çocuklar öksüz ve yetim kalmakta, anne ve babalar eşsiz kalmakta ve ocaklar sönmektedir. Her insan sigaranın kendi sağlığı için zararını her seferinde hatırlamalı, hem kendisi hem de sevdikleri için sigara belasına bulaşmamalı ve sigara içmemelidir. Bu şuurlu tüm insanlara sigarasız sağlıklı bir yaşam diliyorum.

    KAYNAK:
    Türkiye’de Sigara Sorunları ve Mücadelesi
    Sağlık Bakanlığı Yayınları. Ankara 2002




    Murat Demirtaş

    Biyoloji Öğretmeni
  5. x_m.e.e
    Offline

    x_m.e.e ..ıɯıʎǝsɹǝɥ ɯıpʎɐs ʞoʎ..

    • Yönetici
    Mesajlar:
    48.259
    Aldığı Beğeni:
    809
    Ödül Puanları:
    253
    ÖSS'de Biyoloji Korkulacak Bir Ders Mi?


    Sevgili öğrenciler;

    Üniversiteye hazırlıkta biyoloji dersi her ne kadar sayısal gibi gözükse de, sözel ağırlığı olan bir derstir. Bu yüzden sayısal alandaki öğrenciler, ÖSS’ye hazırlıkta biyoloji sorularını ya sona bırakmakta ya da tamamen ihmal etmektedirler. Bu da biyoloji dersinin ÖSS’deki önemini arttırmaktadır. Çünkü az yapıldığı için diğer fen branşlarından katsayısı daha olmaktadır. Sayısal öğrencilerin iyi bölümleri kazanmalarını da şüphesiz yine biyoloji netleri belirlemektedir.

    Biyoloji sorularını cevaplamak bazı önemli şartları yerine getirmekle mümkündür. Sadece konuları bilmek yeterli değildir. Çünkü ÖSS’de biyoloji soruları sorulurken birkaç konu beraber ele alınarak hazırlanır. Bu da konular arasında bağlantı kurmak ve yorum yapmak demektir. Soruları çözebilmek için hem konuları çok iyi bilmek hem de konular arasında muhakeme kurmak gerekir. Ayrıca biyoloji dersi diğer derslerden farklı olarak konu içeriği çok geniş bir derstir. Çünkü lise 1. sınıfın ilk konusundan da soru gelebildiği gibi lise 3. sınıfın son konusundan da soru gelebilmektedir. Yaklaşık 40 civarında konudan bilindiği gibi 12 soru gelmektedir.

    Bu durumda, ÖSS için biyoloji dersine nasıl çalışmalıyız, hangi kaynakları kullanmalıyız gibi sorular aklımıza gelecektir. Öncelikle; çok iyi bir kaynaktan konular öğrenilmelidir. İlk olarak öğrencilerin Lise 1, 2 ve 3. sınıf biyoloji ders kitaplarından konuları okuyup az çok öğrenmeleri gerekir. Çünkü sorulan sorular bu kitaplara paralel olarak hazırlanmaktadır. Ardından da ÖSS-ÖYS biyoloji konu anlatımı içeren güzel bir kaynaktan da konular artık detaylı bir şekilde öğrenilmelidir. Bunun için Güvender, Fem, Başarı ve Maltepe Yayınları Biyoloji kitaplarından biri bitirilebilir. Bu arada bir yandan konular bitirilirken diğer yandan da iyi bir soru bankasından da konulara paralel olarak testler çözülmelidir. Bunun için de Fem, Başarı, Pi veya Körfez yayınlarından bir soru bankası kitabı seçilebilir.

    Program bu şekilde oluşturulup yaklaşık 4 ay bir sürede bitirilmeye çalışılmalıdır. Program bitirilince, ÖSS Biyoloji deneme kitaplarından her gün en az 3 deneme olacak şekilde (Bir denemede 12 soru vardır.) tekrarlar yapılmalıdır. Bu kitaplara da tavsiye olarak Demirler ve Samanyolu yayınlarının ÖSS biyoloji deneme kitapları verilebilir. Yapılan bu deneme sınavlarında yanlış olan soruların konuları tekrar hatırlanma amacıyla kısa olarak okunmalı, gerekirse bir test ile pekiştirilmelidir.

    Çalışmalar bu şekilde haziran ayının birinci haftasına kadar devam etmelidir. Sınava son bir hafta kala biyoloji adına herhangi bir çalışma yapmak veya tekrar yapmak size yarardan çok zarar getirebilir. Bu zamanı dinlenerek geçirmenizi tavsiye ederiz.

    Şunu da ilave etmek gerekir ki 1999 – 2003 yılları arası ÖSS biyoloji soruları incelendiğinde, soru tipleri daha çok yorum gerektiriyor. Eski yıllara nazaran daha kolay sorular soruluyor. Konular bilinirse yorum ve muhakeme çok kolay oluyor. Ayrıca uzun metinli sorular sizi korkutmasın, bu tip soruların çözümü genelde daha kolaydır. Çoğunlukla cevaplar metin içinde saklıdır.

    ÖSS’ye hazırlanan tüm öğrencilerimize sağlık, başarı, azim, sabır ve kolaylık diliyorum.




    Murat Demirtaş

    Biyoloji Öğretmeni
  6. x_m.e.e
    Offline

    x_m.e.e ..ıɯıʎǝsɹǝɥ ɯıpʎɐs ʞoʎ..

    • Yönetici
    Mesajlar:
    48.259
    Aldığı Beğeni:
    809
    Ödül Puanları:
    253
    [​IMG]



    İnsan





    Dünyaya gözünü açan her bir canlı, türünün bütün özellik ve yeteneklerine sahiptir. Her canlı türünün bulunduğu ekosistemde belirli bir görevi vardır. Bir canlı türünün bütün üyeleri programlı bir şekilde bu görevi yerine getirir. Yıllarca sürecek bir eğitimle kazanılabilecek pek çok özellik daha dünyaya gelirken canlılara verilmiştir. Mesela bir sivrisinek dünyaya gelir gelmez bitki öz suları veya kanla nasıl besleneceğini bilir. Canlı türlerinin ekosistemdeki yerleri ve görevleri sabittir, değişmez.

    Ancak aciz bir varlık olarak dünyaya gelen insanın her bir bireyi diğer canlıların bir türü gibidir. Çünkü insan daha anne karnında iken öğrenmeye başlar ve öğrendiklerini değerlendirerek kendine özel davranışlar geliştirir. Yaşadığı ortamı kendi arzuları doğrultusunda etkilemek ve değiştirmek ister. Geçmişten elem ve gelecekten endişe duyar. İçinde bulunduğu ekosistemi etkileyerek değiştirebilen tek varlık insandır. Arzuları içinde yaşadığı dünyaya sığmayacak kadar geniştir. Merakları Güneş sistemimizi, geçmiş ve geleceği aşacak kadar büyüktür. Kontrolsüz olduğunda tahrip gücü bütün canlılardan fazladır. Yaşadığı ekosistemdeki konumu kendi istekleri doğrultusunda değiştirir. Ortaya koyduğu kişiliği ile insanlar arasında okyanusların tabanından dağların zirvelerine kadar mertebe farklılıkları bulunabilir. Bütün diğer canlı türlerini kendi hizmetinde kullanmaya çalışır. Elbette bu sadece beslenme amaçlı değildir. Fiziki olarak zayıf olmasına rağmen akıl, ruh ve vicdan yönüyle insan çok büyük yetenek ve farklılıklara sahiptir.

    Yeryüzünde yaşayan pek çok bitki ve hayvan türü vardır. Bir canlı türünün yüzyıllar öncesindeki bireylerinin davranışları, fonksiyonları ve bulunduğu nokta ne ise günümüzde de aynı şekildedir. Onda hiçbir farklılık göremezsiniz. Ama insan her dönemde bir adım daha ilerlemiştir. Bulunduğu konumunu sürekli olarak değiştirmiştir.

    Bu durumda her insanı ayrı bir tür (nev, species) gibi değerlendirmek, bu ölçüde eğitim vermek gerekir. Bu nedenle kasten bir insanı öldüren bütün canlıları öldürmüş gibidir.

    Bu gün balina veya fok gibi bazı canlı türlerini korumayı hedefleyen bir çok kurum ve kuruluşlar vardır. Bunlar elbette ki yaşadığımız biyosfer için çok faydalı çalışmalardır. Ancak nesli tükenmekte olan bir hayvanın neslini kurtarmak kadar, dünya üzerindeki yaşayan her bir insanın hayatı da önemlidir. Öyle ki, belki bir insanın hayatı bir başka canlının türü kadar önemlidir. Dünyaya gelen her bir insan eşit yaşama hakkına sahiptir. Bu amaçla dünyamızda kasırgaların, tsunamilerin, DEPREMLERİN, savaşların, açlık ve fakirliğin bulunduğu bölgelere bütün insanların samimi bir şekilde yardım elini uzatmaları gerekmektedir. Bütün insanlar ortak bir ekosistemi paylaşmaktadır ve bu güzellikte ikinci bir ekosistemi bulacağımız meçhuldür. Unutmamalıyız ki, ekosistemin küçük bir bölgesinde dahi bu tür sıkıntılar yaşansa, küreselleşen dünyada az yada çok her insanı etkiler.




    Hikmet Tozkoparan
    Özel Samanyolu Lisesi
    Biyoloji Öğretmeni
  7. x_m.e.e
    Offline

    x_m.e.e ..ıɯıʎǝsɹǝɥ ɯıpʎɐs ʞoʎ..

    • Yönetici
    Mesajlar:
    48.259
    Aldığı Beğeni:
    809
    Ödül Puanları:
    253
    Yeni ÖSS Sisteminde Biyolojinin Yeri


    Bilinçli çalışma için öğrencilerin yeni ÖSS sistemini çok iyi tanımaları gerekir. Elbette soru örneklerinin bulunmaması ve lise eğitiminin 4 yıla çıkarılması gibi nedenlerden dolayı pek çok belirsizlikler vardır. Ama yine de mevcut duruma göre öğrenciler çalışmalarına yön vermelidirler.

    Geçen yıl yapılan ÖSS sınavı sonrası her hangi bir üniversiteye yerleştirilemeyen öğrencilerimiz için bu program çok daha zor olacaktır. Bu durumun iki nedeni vardır:

    a. Pek çok dersten yeni bazı konulara da çalışmak zorundadırlar.

    b. Alan dersi sorularının eski ÖYS tarzında, bilgi içerikli olması beklenmektedir. Biyolojiden ÖSS'de soru çıkmayan populasyon genetiği, üreme vb. konulardan da içerikli soruların gelme ihtimali vardır.

    Bu yıl yapılacak olan ÖSS sınavında 30 soruluk 8 test yer alacaktır. Ancak her adayın 6 testi; yani 180 soruyu cevaplaması yeterli olacaktır. Sınav süresi ise 195 dakika olacaktır.

    Ortak derslerle ilgili olan ilk 4 test grubundan bir tanesi Fen Bilimleri testi olacaktır. Fen Bilimleri-1 testinde 30 soru bulunacaktır. Fen Bilimleri testinin % 27'si (8 soru) biyoloji sorularından oluşacaktır. Bu bölümün soruları lise 1 müfredatından olacak ve genellikle daha önceki ÖSS sisteminde sorulduğu gibi, bilgi yorumlama şeklinde soruların geleceği tahmin edilmektedir.

    Alan derslerinden oluşan ikinci bölümde bulunan 4 test grubundan bir tanesi yine Fen Bilimleri testi olacak ve yine bu testte 30 soru bulunacaktır. Fen Bilimleri-2'ninde %27'si (8 soru) biyoloji sorularından oluşacaktır. Ancak bu bölümün sorularının lise 2 ve 3 müfredatından olacağı ve daha çok eski ÖYS sisteminde olduğu gibi bilgi içerikli sorular olacağı tahmin edilmektedir.




    [​IMG]


    İki yıllık meslek yüksek okulu tercihlerinde Fen Bilimleri-1 testi içerisinde bulunan biyoloji sorularının katsayıları; sayısal için 0,7; sözel ve eşit ağırlık için 0,2; dil alanı için ise 0,1'dir. Dört alan üzerinde de biyoloji sorularının etkisi vardır. Eşit ağırlık için 4 biyoloji sorusu bir Türkçe sorusu kadar puan getirecektir. İki yıllık bölümlerin tercihlerinde Fen Bilimleri-2 testi içindeki biyoloji sorularının hiçbir etkisi yoktur.

    Dört yıllık fakültelerin tercihlerinde ise Fen Bilimleri-1 içerisindeki ortak dersler biyoloji sorularının katsayıları; sayısal için 0,35; sözel ve eşit ağırlık alanları için ise 0,2'dir. Eşit ağırlık alanı için bu bölümdeki 2 biyoloji sorusu 1 türkçe sorusuna eşittir. Yine sözel alan için ise 2,5 biyoloji sorusu, bir türkçe sorusuna eşittir. Alan dersleri testlerindeki fen bilimleri test soruları içerisinde bulunan biyoloji soruları ise sadece sayısal alanında etkili olup katsayısı 0,35'tir.


    [​IMG]


    Sonuç olarak şunlar söylenebilir:

    1. Ortak derslerdeki Fen Bilimleri-1 biyoloji soruları bütün alanları etkilemektedir. Bu durumda öğrencilerin lise 1 biyoloji konularını çok iyi öğrenmeleri gerekmektedir. Lise 1 her alan için çok önemlidir.

    2. Alan derslerindeki Fen Bilimleri-2 biyoloji soruları sadece 4 yıl veya daha çok yıl süreli lisans programlar için hesaplanan sayısal alanının puanını etkilemektedir. Bu alandaki öğrencilerin biyoloji dersinin lise 2 ve 3 müfredatına çok iyi çalışmaları gerekmektedir.

    Biyoloji dersinin konuları çok fazladır. Sınava yakın zamanda çalışma düşüncesi tamamen yanlıştır. Çalışmalarını zamana yayarak ve konularla ilgili çok sayıda ve değişik örnekler çözerek yürüttüklerinde daha başarılı olacakları muhakkaktır.

    Bu sistemde öğrencilerimizin ancak programlı bir çalışma ile hedefledikleri sonuca ulaşacakları unutulmamalıdır.




    Hikmet Tozkoparan
    Özel Samanyolu Lisesi
    Biyoloji Öğretmeni
  8. x_m.e.e
    Offline

    x_m.e.e ..ıɯıʎǝsɹǝɥ ɯıpʎɐs ʞoʎ..

    • Yönetici
    Mesajlar:
    48.259
    Aldığı Beğeni:
    809
    Ödül Puanları:
    253
    Biyolojik Savaşlar


    İnsanoğlunun üretme, şaheserler meydan getirme yeteneği olduğu gibi, belki bundan daha fazla tahrip yeteneği var. Çünkü tahrip yapmaktan çok daha kolaydır.

    Bilimsel çalışmalar geometrik hızla ilerlemekte ve başarılarla insanoğlunun başı dönmektedir. Yapılan keşiflerin pek çoğu doğru amaçlarla kullanıldığında insanoğluna hizmet verirken, bilimsel güç yanlış ellere geçtiğinde, yanlış amaçlarla kullanıldığında tahribata neden olmaktadır. İçinde yaşadığı ekosistemi etkileyerek onaran veya tahrip eden tek canlı insandır.

    Virüsler, bakteriler, yosunlar ve mantarların büyük çoğunluğu faydalıdır. Ama bazı türleri çeşitli hastalıklara neden olabilmekte ve hatta bu hastalıklar ölümcül olabilmekte, salgın durumlarda kitlesel ölümlere de neden olabilmektedirler. Bu organizmaların hastalık yapma gücü (virulans) artırılarak biyolojik silah olarakta kullanılabilmektedirler. Biyolojik savaş canlılarda hasara neden olmak veya öldürmek amcıyla, biyolojik maddelerin kullanılması demektir.

    Biyolojik savaş yeni bir durum değildir. Tarihte ilk kez Kafka limanında Cenevizlilere karşı biyolojik savaş kullanılmıştır. Tatarlar, Ceneviz kalesini kuşatmışlar ve veba etkeni taşıyan pireleri barındıran ölü fareleri mancınıklarla kale üzerinden şehre atmışlardır. Bu sayede Cenevizliler salgın hasatlıklara yenik düşerek teslim olmuşlardır.

    İngilizler çiçek hasatlığı etkeni olan virüslerin bulaşmış olduğu battaniyeleri, Amerika'da yerlilere (kızılderililere) hediye ederek pek çok yerlinin çiçek hastalığından ölümüne neden olmuşlardır.

    Japonlar 1932 yılında Çin'in bazı bölgelerine şarbon, kolera, şigella, salmonella ve veba hastalığı etkenini bulaştırmış ve on binin üzerinde insanın ölümüne neden olmuşlardı.

    Biyolojik silahlar suikastlarda da kullanılmıştır.

    Biyolojik silahlar; üretim kolaylığı, sadece organizmaya zarar vermesi, kısa sürede ve kolayca yayılması gibi sebeblerle bir çok ülkenin dikkatini çekmiş ve bu konuda araştırmalar yapmışlar ve yarışma içerisine girmişlerdir. Ancak 1972 yılında Cenevre'de yapılan uluslar arası toplantıda biyolojik silahların geliştirilmemesi, kullanılmaması, stoklanmaması ve temin edilmemesi üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Buna rağmen bazı ülkelerin veya grupların bu çalışmaları devam ettirdiklerini daha sonraki bazı olaylar göstermiştir.

    Biyolojik silahlar insanoğlu için bir yıkım olabilir. Çünkü mikroorganizmaların bazıları genetik yapısını değiştirerek virulansını artırabilmek ve kontrolden çıkabilmektedir. AIDS, sars gibi bazı hastalık etkenlerinin de bu tür çalışmaların ürünü oldukları şüphesi vardır.

    Mikroorganizmaların pek çoğundan insanoğluna hizmet edecekleri yönde yararlanmak mümkünken, bu yönde yapılan çalışmalar insanın tahrip gücününde yüksek olduğunu göstermektedir. Biyolojik silahlar bir çok masum insanın ölümüne neden olmuştur. Biyolojik silahların üretiminin tamamen durdurulması ve bu konuda geçerliliği daha fazla olan anlaşmaların ve çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bu amaçla özellikle ülke dışından alınan ilaç ve gıda maddelerinin çok iyi analiz edilmesi gerekir.




    Hikmet Tozkoparan
    Özel Samanyolu Lisesi
    Biyoloji Öğretmeni
  9. x_m.e.e
    Offline

    x_m.e.e ..ıɯıʎǝsɹǝɥ ɯıpʎɐs ʞoʎ..

    • Yönetici
    Mesajlar:
    48.259
    Aldığı Beğeni:
    809
    Ödül Puanları:
    253
    Vücudumuzda Yardımlaşma


    Vücudumuzdaki faaliyetlerin pek çoğu irademizin dışında, belirli ve mükemmel bir program dahilinde gerçekleşir. Mesela: yemeği hazırlamamız, ağzımıza götürmemiz, çiğnememiz ve yutmamız iradidir. Ancak bundan sonraki aşamalar tamamen irademiz dışında gerçekleşir. Sindirim mide ve bağırsaklarımızda tamamlanır. Yapılan bu uygulamalarda iradi hiçbir katkımız yoktur.

    Daha sonra besinler emilerek kana karışır. Karaciğerde besinlerin kimyasal analizleri yapılır ve sindirim yoluyla gelen zehirli maddeler temizlenir. Besin maddeleri belirli bir denge içerisinde, kanla bütün vücuda dağıtılır. Bu dağıtılma ve paylaşımda vücudumuzdaki bütün doku ve organlar arasında müthiş bir dayanışma gözlenir:


    Hormonal sistem: Su, mineral ve glikoz gibi besin maddelerinin belirli sınırlar içerisinde, kanda tutulmasını sağlar. Mesela: Glikoz kanda gereğinden fazla ise kas ve karaciğerlerde depolanır. Büyük bir bölümü de yağa dönüştürülerek yağ depoda biriktirilir. Tersi bir durum olursa, yani kanın glikoz seviyesi normalin altına düşerse, yine hormonal etkileşimle, karaciğer depo ettiği glikozu kana verir ve böylece kanın glikoz seviyesi daima belirli hayati sınırlar içerisinde sabit tutulur. Kanımızda dengeler çok hassastır. Kanın asitlik bazlık derecesi (PH) 7,4'te sabit tutulmaktadır. Bu asitlik bazlık derecesinin aşağı yada yukarı çıkması vücudumuzun dengesini bozar ve hatta ölümle sonuçlanabilir.

    Sinir sistemi: Çevreden gelen uyarımları algılar, yorumlar ve cevaplandırır. Vücudumuzu çevresel değişimlere hazırlar. Bütün doku ve organlarımızın arasında bütünlüğü sağlar.

    Boşaltım sistemi: Vücudumuzda yan ürün olarak ortaya çıkan boşaltım maddelerini, kandan temizleyerek, dış ortama atılmasını sağlar. Bu amaçla her insanda iki böbrek vardır. Hatta bir insan tek böbreği ile de yaşayabilir.

    Dolaşım sistemi: Dolaşım sıvısı olan kanı, vücudumuzu saran damar ağı ile vücudumuzun her tarafına dağıtır. Bu sayede hücrelerimize besin maddeleri taşınır. Solunum gazları, boşaltım maddeleri ve hormonlar kanla taşınır.

    Hareket sistemi: İskelet ve kaslardan oluşur. İç organlarımızı korumakla birlikte istemli ve istemsiz hareketlerimizi gerçekleştirir.

    Bağışıklık sistemi: Vücudumuzu mikroorganizmalardan korur. Akyuvarlar birer muhafız gibi vücudun bütün doku ve organlarında dolaşır. Vücudumuza mikroorganizmalar girerse akyuvarlarımızın sayısı hızla artar. Ayrıca pek çok mikrobik hatalığa ömrümüzde sadece bir kez yakalanırız. Çünkü vücudumuz o mikroorganizmaları, vücuda ilk girdiğinde tanır ve daha sonraki durumlar için bağışıklık tepkisi oluşturur.

    Sindirim sitemi: Besinlerin sindirimini ve emilerek kan dolaşımına katılmasını sağlar.

    Duyu organları: Çevresel değişimleri algılayarak vücudumuzu bir ağ gibi saran sinir hücrelerine aktarırlar.

    Solunum sistemi: Kanımızla, akciğerlerimize kadar gelen karbondioksitin atılmasını ve kanın oksijene doymasını sağlar. Alyuvarlarda bulunan hemoglobinden dolayı kanın oksijen tutma kapasitesi çok yüksektir.

    Görüldüğü gibi, vücudumuzdaki doku ve organlarda branşlaşma ve dayanışma vardır. Hepsi birlikte uyum içerisinde çalışır. Bu olayların büyük çoğunluğu irademiz dışında, otomatik olarak gerçekleşir. Bir kaç aşamada meydana gelen basit olayların bile tesadüfen meydana gelmesi ihtimali çok düşükken, bir sanat harikası olan insan vücudunun tesadüflerin eseri olması nasıl düşünülebilir?




    Hikmet Tozkoparan
    Özel Samanyolu Lisesi
    Biyoloji Öğretmeni
  10. x_m.e.e
    Offline

    x_m.e.e ..ıɯıʎǝsɹǝɥ ɯıpʎɐs ʞoʎ..

    • Yönetici
    Mesajlar:
    48.259
    Aldığı Beğeni:
    809
    Ödül Puanları:
    253
    Vücudumuzun Askerleri

    [​IMG]

    mücait karataş..




    Milletler yüzyıllardır kendi ülkelerini dış etkenlerden korumak için bir çok sistem geliştirmiştir. Zaman geçmiş bu sistemler işe yaramaz olmuş ve başka sistemler geliştirmişlerdir. Günümüze kadar bu böylece devam edip gelmiştir. Kendini çağına adapte edememiş olanlar ise yeryüzünden silinip gitmiştir. İnsanlığın tarihinden bu yana çok uzun süre birliğini koruyabilen bir devlet olmamıştır. Osmanlı dahi 600 yıl birliğini muhafaza edebilmiştir.

    Benzer şekilde insan vücudunun da ilk ortaya çıktığından beri etrafı sayısız düşmanlarla çevrilidir. Öyle ki bu düşman sayısının milyonda biri sayısınca düşmanla en süper devletler başa çıkamazlar.Şu anda oturduğunuz odayı bir mikroskopla izleme imkanınız olsaydı, beraber yaşadığınız milyonlarca canlıyı rahatlıkla görebilirdiniz. Bu durumda insan "kuşatılmış bir kale" konumundadır. Kuşkusuz etrafı sayısız düşmanla sarılmış bir kalenin korunması da eksiksiz ve planlı olmalıdır. Bedenindeki "mikro" korumaları, insanı hiç yalnız bırakmaz ve birçok cepheden insan için savaşırlar.

    Düşmanın vücudumuza girmek için aşması gereken ilk engel derimizdir. Derimiz mükemmel bir kale gibi vücudumuzun etrafını sarmakta ve mikro organizmaların vücudumuza girmesini engellemektedir. Eğer derimizde herhangi bir yara yoksa mikropların bu engeli aşması adeta imkansızdır. Derimiz gibi ağız içinde ve solunum yollarında da gelecek düşmanları bekleyen yapılar vardır. Örneğin devamlı devriye gezen makrofaj hücreleri kale duvarlarını aşıp solunum yollarına kadar ulaşan düşmanı yok eder.

    Vücut içerisine giren herhangi bir yabancı ajanlar tarafından hemen tespit edilir ve gerekli birimlere acilen haber gönderilir. Düşmana karşı anında plazma hücrelerinde antikor denilen silahlar üretilir. Haberi alır almaz olay yerine ilk hava kuvvetleri gibi nötrofiller ulaşır ve savaşmaya başlarlar. Hemen arkasından vücudun vurucu timleri olan t-lenfositler gelir. Düşmanın artık yapabileceği çok bir iş yoktur. Tankçılar, topçular, piyadeler(bazofil, eozinofil, monosit) derken mikrop etkisiz hale getirilir. Sonra istihbarat elemanları(bellek hücreleri) gelerek düşmanın özelliklerini belirlerler. Bir kez daha bu düşman vücut için tehlike olamaz. Çünkü vücuda girer girmez hemen tanınır.

    En gelişmiş savunma sistemleri dahi insandakine oranla ilkel kalır. Bizim vücudumuza verilmiş olan zenginliklerin kıymetini bilelim. Hiç değilse vücudumuzdan ders alalım.




    Mücahit Karakaş
    Özel Samanyolu Fen Lisesi
    Biyoloji Öğretmeni

Sayfayı Paylaş