Diyarbekir, nasıl Diyarbakır oldu?

Konusu 'Güncel Olaylar' forumundadır ve ATEŞ tarafından 18 Kasım 2007 başlatılmıştır.

  1. ATEŞ

    ATEŞ Well-Known Member

    Mesajlar:
    2.563
    Aldığı Beğeni:
    258
    Ödül Puanları:
    83
    Can DÜNDAR/Milliyet

    Atatürk'ün Diyarbakır'a gelişinin 70'inci yıldönümü hayli farklı anıldı. Bölgedeki askeri birlikler alışılmadık şekilde "Şehitler ölmez / vatan bölünmez", "Her Türk asker doğar" gibi sloganlar eşliğinde yürüdü. Basın, Sincan'da tankların yürüyüşünden bu yana, ilk kez bir geçit resmine bu kadar geniş yer ayırdı. Elbette içinden geçtiğimiz dönem itibarıyla "askerin jesti" manidardı. Bu vesileyle, Atatürk'ün 70 yıl önceki Diyarbakır ziyaretinden ve kentin tarihini değiştiren bir "jest"inden söz etmek istiyorum bugün...


    [​IMG]
    ATATÜRK "BU HALKIN EVİNDE"

    20 yıl sonra, yeniden Diyarbakır'da...

    Aslında 1937 gezisi, "Atatürk"ün Diyarbakır'ı ilk ziyareti idiyse de, Mustafa Kemal'in ilk ziyareti değildi.
    Gazi son ziyaretten 20 yıl önce Diyarbakır'da görev yapmıştı.
    Bölgenin, önce Ermeni tehciri, sonra Rus işgaliyle sarsıldığı, Sovyet ihtilaliyle dalgalandığı, sancılı bir dönemdi.

    Mustafa Kemal pencereleri Dicle'ye bakan bir köşkte kalmıştı.
    Paşa olduğunu orada öğrenmiş, kendisinde büyük iz bırakan "Allah'ı İnkar Mümkün müdür" kitabını orada okumuş, "kadınların örtünmesi konusunun düşünülmeye değer olduğu" görüşünü ilk kez orada dile getirmişti. (Bkz: "Org. Çalışlar'ın Anıları: Atatürk'le 2,5 Yıl", İ. Çalışlar, Yapı Kredi Y., 1993, s. 137)

    Şark'a son seyahat

    Diyarbakır'a yeniden geldiğinde ömrünün son yılına girmiş, geri sayım başlamıştı.
    Sağlığı iyi değildi.
    12 Kasım'da başladığı "Şark seyahati" onu hepten yoracak ve Ankara'ya döndüğü 20 Kasım'da, kendisini ölüme götürecek ilk krizi yaşayacaktı.
    O gezide Sivas ve Malatya'dan sonra 15 Kasım'da Diyarbakır için yola çıkmıştı. Kente akşam varacağından "Beyhude merasim yapılmasın" demişti.
    Ata 20 yıl sonra ilk kez Diyarbakır'a gelecek ve karşılamaya gelinmeyecekti öyle mi?
    Tabii kimse bu emri dinlememişti.
    İstasyonda toplanan coşkulu kalabalığın tezahüratını duyan Atatürk, bütün yorgunluğuna rağmen trenden inmeye ve gar binasının terasındaki "Diyarbekir" tabelasının üstünden halkı selamlamaya mecbur kaldı.

    Beşeriyetin medeni halkı

    O gece Halkevi'ne gitti. Genç elemanlardan kurulu orkestranın klasik müzik konserini izledi.
    Konser bitince de şu konuşmayı yaptı:
    "20 yıl sonra Diyarbakır'da bulunuyorum. Dünyanın en güzel ve en modern binası içinde, modern, nefis bir müziği dinleyerek... Beşeriyetin medeni bir halkı huzurunda, bu halkın evinde duyduğum zevk ve saadetin ne kadar büyük olduğunu elbette takdir edersiniz. Bunu kaydetmekle bahtiyarım."

    Yeni adı Diyarbakır

    Konuşmayı heyecan içinde dinleyen şehir ahalisi şaşırdı.
    Çünkü Atatürk, şehirlerinin adını bir başka söylemiş, "Diyarbekir" yerine "Diyarbakır" demişti.
    Bunu bir dil sürçmesi sananlar, yanıldıklarını çabuk anladılar.
    Çünkü hemen ertesi gün, şehrin adı "Diyarbakır"a çevrildi.
    Ve bu ad, 10 Aralık 1937 günkü Bakanlar Kurulu kararı ile kesinleştirildi.
    Ama hepi topu iki harfin değiştirilmesinden ibaret görünen bu "küçük müdahale"nin ardında, büyük bir dil ve tarih seferberliği vardı.

    [​IMG]
    BİR GECEDE OLUŞTURULAN KURUL

    Diyarbakır Sözü Tetkik Komisyonu

    "Diyarbekir"in "Diyarbakır" oluşuna dair çalışmalar, Türk Dili dergisinin Haziran 1938 nüshasında özetlenmiştir.
    "Diyarbakır Adı Üzerine Çalışmalar" başlıklı bu özet okunduğunda bile "iki harfin" değiştirilmesi için nasıl hummalı bir faaliyet gerçekleştirildiği anlaşılır.

    Her şey, Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman'ın 17 Kasım 1937'de (yani Atatürk'ün trenle Diyarbakır'dan Elazığ'a geçtiği gece), muhtemelen özel vagondaki sofrada yapılan bir dil tartışmasının ardından, sabaha karşı 03.45'te Ergani'den geçtiği telgrafla başladı.
    "Acele" kaydıyla, "Türk Dil Kurumu Genel Sekreteri Bay İbrahim Necmi Dilmen"e gönderilen telgraf, aynen şöyleydi:
    "D.Bekir şehrinin isminin etimolojisine dair etüt var mıdır? Esasta bu şehrin ismi 'Bakır memleketi' manasına olan 'Diyarbakır' olması gerektir ve artık bu isimle tanınacaktır. Dil Kurumu'nun bu hususta Tarih Kurumu ile işbirliği yaparak, historik ve lengüistik tetkikatta bulunması emrediliyor. Balıkesir saylavı İsmail Hakkı'nın da mesai birliğine davet edilmesi faydalı olacaktır. Tetkikatın titizlikle yapılmasını ve mümkün ise neticelerin takiben bildirilmesini saygılarımla dilerim."

    Üç saatte tetkik

    Bu emirden 12 saat sonra Türk Dil Kurumu ile Tarih Kurumu ortak toplantı yaptı.
    Toplantıyı açan Prof. Abdülkadir İnan söze, "Aldığım emir üzerine 'Diyarbekir' ve 'Diyarbakır' kelimeleri üzerine ilimizde bulunan mehazlarda araştırmalar yaptım. Aldığım neticenin üç saat zarfında yapılan bir tetkikin mahsulü olduğunu dikkat nazarınıza alarak kusurlarımın affını da önce dilerim" diye başladı.
    İnan o günlerde popüler olan "Güneş Dil Teorisi"ne göre "Diyarbekir"in "Bakır Diyarı" anlamında kullanıldığı kanısındaydı.
    Şehrin eski adı olan "Amida" sözünün Yakut lügatinde "Bakır sikke" anlamı taşıdığını, "Diyar"sözcüğünün de Yakutça'da "ev" manasına "dier"den geldiğini belirtti.

    Pek yüksek bir buluş

    Cumhurbaşkanlığı'nın tezini doğrulayan bu buluş, toplantıdakileri sevindirmişti. Diğer üyeler de benzer açıklamalar yaptılar.
    TDK Genel Sekreteri Dilmen, durumu Atatürk'ün Özel Kalem Müdürü'ne bildirdi:
    "Telgrafınız üzerine hemen iki kurumun buradaki üyeleriyle 22 kişilik bir toplantı yapıldı. Toplantıya katılanlar bu yerlere 'Bakır eli' anlamında 'Diyarbakır' denilmesinin pek yüksek bir buluş eseri olduğu görüşünde" dedi.

    Ardından mesele komisyona havale edildi.
    "Diyarbakır Sözü Üzerine Tetkik Komisyonu" kuruldu.
    Komisyon üyeleri Prof. Hasan Reşit Tankut, Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Prof. Yusuf Ziya Özer, Prof. Abdülkadir İnan, Ahmet Cevat Emre ve Mükrimin Halil Yinanç'tı.

    "İslam gayreti"

    Komisyon ertesi gün toplandı. O toplantıda da "Tutulga" (yani zabıt) tutuldu.
    Gündem "Diyarbakır adının ilmi durumu" idi.
    Uzmanlar, iki gün boyunca konuyu tartıştılar. Çoğunlukla ilk "buluş" doğrulanıyordu:

    "'Amid', Türkçe 'bakır' demektir. İslam'dan sonra imlanın verdiği imkan ve halk etimolojisi 'bakır' kelimesini Arap şivesiyle 'Bekir' şekline sokmuş, muahhar coğrafyacıların İslam gayreti bunu 'Bekr-ibni-vail' adına bağlamak gayretini teşvik etmiştir."
    Eskişehir'deki "Kalemi Mahsus Müdürü" gelişmeleri yakından izliyordu. TDK'ya "çok tez" kaydıyla şu telgrafı çekti:
    "'Bekr İbn-i Vail' ile 'Bakır, ebin, avıl' sözlerini karşılaştırarak elde edeceğiniz anlamı Ankara'ya vardığımızda bize bildirmeniz..."

    "'Bakıreli' desek?"

    Komisyon 19 Kasım günü işini bitirdi ve şu karara vardı:
    "'Diyarbakır' kelimesinin 'bakır' anlamına gelen eski Türkçe 'amiday' tercümesi olduğuna tetkikler neticesinde tam kanaat hasıl olmuştur. İlkin 'bakır diyarı' anlamıyla 'Amiday' denen bu yerlere sonradan gelen Türkler, bu eski Türk sözünü 'bakıreli' manasıyla 'Diyarbakır' şekline koymuşlar ve bu söz de sonradan Arap dili gayretiyle ve avam etimolojisiyle 'Diyarı Bekir' şeklini almıştır."
    Prof. Uzunçarşılı, kentin adı "Diyarbakır"a çevrilse de halk ağzında yine "Diyarı Bekir" kılığına girme ihtimalinden söz etti:
    "Nasıl 'Tunceli' diyorsak, buraya da 'Bakıreli' diyelim" dedi.
    "Bu temenni ve mütalaaların Ulu Önder'in Ankara'ya avdetlerinde ağızdan arzı muvafık görüldü."
    Gerçekten de tetkikin sonucu, 20 Kasım gecesi Ankara'ya gelen Atatürk'e daha istasyonda haber verildi.
    Ata'nın koyduğu isim böylece, onun acilen toplantıya çağırdığı dil ve tarih bilginlerince de tescillenmiş oluyordu.
    O günden sonra Diyarbekir, "Diyarbakır" diye anılacaktı.​
     

Sayfayı Paylaş