Ecevit'in Mahpus Günleri

Konusu 'Sanat ve Edebiyat' forumundadır ve ρяιη¢єѕѕ tarafından 30 Ocak 2007 başlatılmıştır.

  1. ρяιη¢єѕѕ

    ρяιη¢єѕѕ Member

    Mesajlar:
    94
    Aldığı Beğeni:
    8
    Ödül Puanları:
    8
    Gardiyanı, cezaevi arkadaşları ve avukatı "Mahpus Ecevit'i anlatıyorlar:

    "Gazete alacak parası yoktu"

    * Başbakan olup yıldızı yeniden parlamaya başladıktan sonra herkes Ecevit'çi olunca "Acaba dar gününde de çevresi bu kadar kalabalık mıydı" diye merak ettim ve Başbakan'ın hapishane arkadaşlarını bulup konuştum: "İlgisizlik O'nu kahrediyordu" dediler.

    * Ecevit'le aynı dönemde Ankara Kapalı Cezaevi'nde yatanlardan biri Ankaralı ünlü babalardan İskender Çolak'tı. Hayran olduğu başbakanın Maltepe sigarası içtiğini görünce dayanamayıp kaçak 216 sigarası ikram etti. Ecevit gülümsedi: "Beni kaçak sigaraya alıştırıyorsun, ama çıkınca bunu dışarda bulamam."

    * Ecevit içerdeyken İsveç'te dostu Olof Palme seçimleri kazandı. Tebrik için cezaevinden bir mektup yazdı. Eski bakanı, yeni cezaevi arkadaşı Şerafettin Elçi, "Sayın Başbakanın neden telgraf çekmiyorsunuz" diye sorunca Ecevit boynunu büktü:

    "O kadar param yok"...

    * Gardiyanı Selahattin Akbaş anlatıyor:

    "Volta atmayı bilmez, biraz yalpalardı. Ama gide gele öğrendi."

    * Avukatı Şahin Mengü:

    "Mustafa Ekmekçi, `İçerde ne yazıyorsunuz' diye sordurtunca öfkeyle masaya vurdu: `Benim ne yazdığım değil, onların ne yazdığı önemli"

    * Hapishane arkadaşlarının anılarından "Mahpus Ecevit" bugün (Çarşamba) ve yarın (Perşembe) ATV Ana haberde yayınlacak.

    Herkes Ecevit'çi bugünlerde...

    Adaylar en çok DSP'ye rağbet ediyorlar. Her gazete köşesinde, her kahve sohbetinde Ecevit'in erdemleri konuşuluyor.

    Öyle olunca da insan ister istemez merak ediyor;

    "Mazlum severliği ile ün yapmış toplumumuz, acaba Ecevit'i, altından koltuk çekildiği dönemde de bu kadar çok seviyor muydu" diye...

    Bu sorunun yanıtını en iyi bilebilecek insanların, Başbakan'ın 12 Eylül dönemindeki hapishane arkadaşları olabileceğini düşündük ve Ecevit'in o dönemine tanıklık etmiş insanlarla konuştuk. Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'ndeki gardiyanından, avukatından, hapishane arkadaşlarından "Mahpus Ecevit"i anlatmalarını istedik.

    Ve dinledikçe anladık ki; Türkiye halkının mazlumseverliği efsanesi yerine "Ye kürküm ye" masalına inanmak daha gerçekçi olacaktır.



    Gardiyanına çay pişirdi
    Ecevit'in, hapishaneye ilk girişi, CHP'nin kapatılışına tepki göstererek, liderlerin konuşmasını yasaklayan MGK bildirisini çiğnediği için oldu. Ecevit, bu tepkinin CHP yönetimi tarafından topluca dile getirilmesini savunmuş, ancak bu önerisine fazla taraftar bulamayınca "iş başına düşmüştü."

    Yaptığı çıkış nedeniyle 4 ay haps cezasına çarptırıldı ve 4 Aralık 1981 günü cezaevine konuldu. Bu cezadan 2 ay yattıktan sonra bu kez de yabancı basına demeç vermek suçlamasıyla 56 günlük hapis cezasına çarptırılacak ve 2. kez içeri girecekti.

    Mahpusluğu süresince, O'na güvenlik açısından özel bir koğuş tahsis edilmişti. Merkez Kapalı'nın eskiden revir olarak kullanılan bölümü yeniden düzenlenmiş ve "Başbakan" için hazırlanmıştı.

    Zaten 12 Eylül sonrası hıncahınç dolu olan cezaevi, bir Başbakan'ın gelmesiyle hepten "şenlenmişti". Herkes O'nu görmek için fırsat kolluyordu. Yanına ilk giren, Başgardiyan Selahattin Akbaş oldu. Ecevit gardiyanını her zamanki nezaketiyle karşıladı, adeta makam odasında kabul ediyormuş gibi içeri buyur edip sandalye gösterdi, çay koyup sohbet etti.

    Akbaş, o ilk görüşmeyi dün gibi hatırlıyor:

    "Biraz üzgün gibiydi. Fazla bir şey de konuşmadık. Hatırını sorduk, `Geçmiş olsun' dedik. Çıktık. Çıkarken ayağa kalkıp koğuş kapısına kadar uğurladı. Çok büyük bir insandı."



    "Kaçak sigaraya alıştırma, dışarda bulamam"
    Ecevit'in ilk ziyaretçilerinden biri, mahkumlardan İskender Çolak oldu. Aslında güvenlik açısından koğuştan koğuşa ziyaretçi kabulü yasaktı. Ancak kamuoyunun daha sonra "Damat Asım'ın akçırılması" olayıyla da tanıyacağı ettiği bir isimdi ve açamayacağı kapı yoktu.

    Ecevit'in ziyaretinde bir "hediye paketi" ile gitti. Pakette kaçak Samsun 216 sigarası vardı. Oysa Ecevit, daha ucuz olan Maltepe içiyordu ve tanıklara bakılırsa günde 4 paket tüketiyordu. Hediye paketinden Samsun'lar çıkınca Ecevit hem sevindi, hem gülümsedi ve Çolak'a dönüp, "Beni alıştırıyorsun, ama çıkınca bunu dışarda bulamam" diye espri yaptı.

    İskender Çolak cezaevi günleri boyunca Ecevit'e adeta kol kanat gerecek, "perhizini bozdurma pahasına" koğuşuna köfteler, baklavalar gönderecek, "güvenlik konusu" açıldığında ise "Korkmayın, bir yanlışlık olmaz. Beni öldürürler, O'na bir zarar gelmez" diye garanti verecekti.

    Ecevit, diğer koğuşlardakilerin durumunu Çolak'tan öğrenecek ve çoğu yoksul çocuğu olan tutukluların, cezaevinde üst üste yığıldıklarını konuştukları bir gün, "Biz affı vermekle doğru yapmışız. Bir af daha gerek" diyecekti.

    Geçen yılki af önerisine, belki de o mahkumiyet yıllarından hafızasına kazınan görüntüler neden olmuştu.



    "Gazete alacak param yok"
    Ecevit hapislik günlerini gazete, kitap okuyarak ve yazarak geçiriyordu.

    Gazeteler önce idareye gelir, orada sansürden geçer, sonra Ecevit'e teslim edilirdi. Ancak bütün günlük gazeteleri alamıyordu. Bunun nedenini birgün cezaevi arkadaşı ve eski bakanı Şerafettin Elçi'ye biraz da sıkılarak açmış; "Hepsini alacak param yok" demişti.

    Elçi, Ecevit Hükümeti'nin Bayındırlık Bakanı idi. "Ben Kürdüm, Türkiye'de Kürtler vardır" dediği için mahkum olmuştu. Şimdi eski Başbakanıyla, iki fikir suçlusu olarak komşu koğuşlarda yatıyorlar ve Kabine'de konuşmadıkları konuları, beş çayında uzun uzun tartışıyorlardı.

    Elçi, yıllar sonra o günleri anlatmasını istediğimizde "Ecevit'in dürüstlüğüne o zaman çok yakından tanık oldum" dedi ve "Palme olayı"nı örnek verdi:

    "Ecevit, dostu Olof Palme'nin seçimleri kazandığını cezaevinde öğrendi ve tebrik için bir mektup yazdı. Ben, `Niye telgraf çekmiyorsunuz' diye sorunca da boynunu büktü; `Valla Eliç' dedi, `... benim o kadar param yok..."

    "Yalpalayarak volta atardı"

    Cezaevinde akşam olunca önce diğer mahkumlar havalandırmaya çıkarılıyorlar, sonra onlar içeri alındıktan sonra Ecevit'in "volta saati" başlıyordu.

    Başbakan, yarım saat süren bu "havalandırma" süresince bazen Şerafettin Elçi ile masa tenisi oynuyor, bazen de diğer mahkumlar gibi volta atarak eski bakanıyla felsefi, edebi, siyasi sohbetler yapıyordu.

    Ancak cezaevi kıdemlilerinin tanıklıklarına bakılırsa "Ecevit, volta atmayı bilmiyordu."

    Başgardiyanına göre "Biraz yalpalayarak kapının önünde gidip geliyordu." İskender Çolak'a göre ise "düz gidip gelmiyor, yuvarlak volta atıyordu."



    "Benimdeki önemli değil, siz ne yazıyorsunuz!"
    Volta saati bitince, Ecevit daktilosunun başına oturuyor ve geç saatlere kadar yazı yazıyordu. Komşuları, O'nun koğuşunda "daktilo sesinin hiç kesilmediğini" hatırlıyorlar. O günlerde Danışma Meclisi'nde anayasa tasarısı tartışmaya açılmıştı. Ecevit, askerler çekilse de bu anayasanın, darbeyi kalıcı hale getireceği ve büyük tahribat yapacağı inancındaydı. Bu yüzden de anayasa tasarısını eleştiren metinler kaleme alıyor, dışarı bu konuda sessiz kalınmaması yolunda talimatlar gönderiyordu.

    Tabii herkes Ecevit'in ne yazdığını merak ediyordu. Bu soruyu bir gün Cumhuriyet'ten Mustafa Ekmekçi, Ecevit'in avukatı Şahin Mengü'ye sordu: "Görüştüğünde Ecevit'e benim adıma, ne okuduğunu sorar mısın" dedi.

    Mengü, -şimdi yolları ayrılmış olsa da- o günlerde Ecevit'in en yakınındakilerden biriydi. Tepki göstereceğini tahmin etmesine rağmen, Ekmekçi'nin sorusunu iletti. Ecevit, kılıf içindeki gözlüğünü, olanca gücüyle masaya vurdu ve öfkeyle gürledi:

    "Ekmekçi'ye söyleyin, şimdi benim ne yazdığım değil, O'nun ne yazdığı önemli..."



    "Nerede mitingleri izleyen yüzbinler..."

    Basın, tam bir suskunluğa bürünmüştü.

    Dergisi Arayış, baskı altındaydı. Duruşmalara yabancı basın, daha fazla ilgi gösteriyordu. Dinleyici sıraları neredeyse bomboştu ve bütün bunlar Ecevit'i kahrediyordu. Şerafettin Elçi anlatıyor:

    "Diyordu ki, `Ben bu ülkede başbakanlık yaptım. Mitinglerimi yüzbinler izliyordu. Bugün duruşmalarıma tek kişi gelmiyor.' O'nu kahreden sadece toplumdaki bu tepkisizlik, kendisinin yalnız bırakılması da değildi. Partisinin ilgisizliğinden, vefasızlığından da çok dertliydi. O kadar ki, CHP'nin kapatılmasına adeta sevinmiş gibiydi. Bu memnuniyeti yüz ifadelerinde okudum. CHP'nin dışında bir parti kurma kararının ilk işaretlerini o günlerde vermeye başlamıştı."

    Aynı hayalkırıklığını avukatı Şahin Mengü de gözlemişti. İlk duruşmaya giderken, askerler, bu kadar sevilen bir lider için gösteriler yapılabileceği endişesiyle büyük güvenlik önlemleri almışlardı. Oysa salonda 20 kişi ya var, ya yoktu...

    Dağlara taşlara "Umudumuz Ecevit" adını yazanlar bir anda ortadan kayboluvermişlerdi. Yeniden ortaya çıkmak için, Ecevit'in yeniden Başbakan olmasını bekleyeceklerdi.



    Rahşan Ecevit'le görüş günü
    Tabii o zorlu dönemde Ecevit'in yanındaki en sadık isim, her zaman olduğu gibi eşi Rahşan Ecevit'ti...

    Rahşan Hanım, haftada 2-3 kez gelir, eşine perhiz yemekleri, temiz içme suyu ve temiz çamaşır getirir, yalnız bırakılmışlığını unutturmaya çalışırdı.

    Ecevit'lerin başbaşa görüşmeleri yasaktı.

    "Görüş"lerde Başgardiyan Selahattin Akbaş da bulunur ve hep saygı duyduğu bir Başbakan'ın, eşiyle konuşmasını denetleme görevinden utanarak, sohbete kulak kabartırdı.

    Hatırladığına göre konuşulan "Nasılsın", "Sen nasılsın", "Dışarda durumlar nasıl"dan ibaretti.

    Ecevit avukatlarıyla görüşürken de hukuki konular dışında çıkmamaya özen gösterir, siyasete asla girmezdi.



    "Sabır bastonun olsun"
    Gardiyanı Selahattin Akbaş, Ecevit'in tahliye olacağı gün, ceazevinden ayrılırken kendisine verdiği bir küçü hediyeyi hala evinin başköşesinde saklıyor.

    Bu, bir küçük baston...

    Üzerinde ise o günler için çok anlamlı olabilecek bir "özlü söz" yazılı:

    "Sabır, bastonun olsun..."

    Hapishane arkadaşları, eski Başbakan'ın tahliye olduğu günü gayet iyi hatırlıyor ve "biraz buruk" anlatıyarlar:

    Pişkin bir gardiyan gelip, "Abi, Ankara radyosu sizin tahliyeyi söylemedi" demiş. Ecevit, "Onlar El Salvador'da, Polonya'da olan işleri söylerler" cevabını vermiş.

    "Kapıda en fazal 150-200 kişi vardı" diyor İskender Çolak, "Onların da bir kısmı gazeteci, bir kısmı malum yerlerin adamıydı. Bu durumu görünce biraz üzüldü."

    Şerafettin Elçi, "O tantanalı, kitleleri kükreten, sürükleyen Ecevit coşkusu yoktu" diyor, "Kitaplarını bavula yükledi, külüstür bir arabaya bindi, evine gitti..."



    Ecevit'i kahreden soru: "Niye hakimler tepki göstermiyor?"
    Ecevit'in içerde olduğu dönemde Pakistan Devlet Başkanı Ziya Ül Hak, Kenan Evren'in konuğu olarak Türkiye'deydi.

    Ecevit, bir ziyaretin gündeme geldiği bir sohbette hapishane arkadaşı Şerafettin Elçi'yle şöyle dert yandı:

    "Bak, Pakistan'la 4 bin hakim, Ziya Ül Hak'ın dikta rejimine tepki göstererek istifa etmişler. Yahu kahroluyorum... Sömürgecilikten yeni kurtulmuş Pakistan'da hakimler bu tepkiyi gösteriyor, bizde böyle namuslu davranabilen bir tek hakim bile çıkmıyor."

    Bunun üzerine Elçi, "Buna hayret etmemeniz lazım" dedi, "Pakistan'da sömürge döneminde İngiliz adaleti geçerliydi. Oradaki hakimler İngiliz hukukçuların kültüründen esinlenerek yetiştiler. Ama bizim toplumumuzun hakimleri, Aynaroz kadıları kültüründen geliyor. O yüzden bugün otoriteye boyun eğmelerini yadırgamamamız lazım".

    Ecevit güldü; "Haklısınız" dedi.



    Ecevit'in Avukatı

    ŞAHİN MENGÜ:
    "İçeri gireceğini bile bile konuşuyordu"

    "Ecevit'in çok iyi bir hukuk mantığı vardır. Hukukçu olmamakla birlikte kendisi bu işleri çok iyi algılar. Yasaklı olduğu dönemde bir açıklama yapacağı, bir demeç vereceği zaman önce 3 avukatı olarak biz okurduk. Bunun MGK'nın, liderlere konuşma yasağı getiren 52 sayılı bildirisine aykırı olduğunu söylerdik. Ama "Bunu söylemem gerekiyor" der ve mahkum olacağını bile bile konuşurdu. Yani "Bana birşey yapamazlar" havasında değildi. Tersine, askerlerin üstüne geleceklerini, kendisini içeri atacaklarını bildiği halde sorumluluğunu bilen, "yapılması gerekeni yapan" ciddi bir siyasi lider gibi demeçler veriyordu.

    Mahkemelerde çok rahat ve çok cesurdu. Hukuki savunmayı bize bırakır, siyasi savunmayı kendisi yapardı.

    Zaman zaman ilk duruşmayı hatırladığımızda üzülür "5-6 kişiyle yargılanmıştık" diye yakınırdı.

    Yanında bir avuç adam kalmıştık.

    Ama buna rağmen hiçbir zaman çökmedi, yıkılmadı."

    .....::::CAN DÜNDAR::::....
     

Sayfayı Paylaş