Genel Bilgiler

Konusu 'Genel Kültür' forumundadır ve тне јіģѕαw tarafından 8 Haziran 2009 başlatılmıştır.

  1. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Hidrojen


    Özellikle suyun bileşimine giren gaz halindeki basit cisimdir. Hidrojen, Evren'de en bol bulunan elementtir. Güneş'in ve yıldızların maddesinin büyük bir bölümü hidrojenden oluşur. Dünyada hidrojeni serbest halde bulmak kolay değildir. Havada pek düşük miktarda hidrojen vardır, ancak volkanların fışkırttığı gazlarda veya doğal kaynaklardan fışkıran gazlarda geniş oranda hidrojen vardır. Atmosferin yüksek kesiminde, hidrojen, hidrojen tacı adı verilen bir örtü meydana getirmiştir.

    Maddelerin En Hafifi

    Renksiz, kokusuz bir gaz olan hidrojen, bütün maddelerin en hafif olanıdır (havadan 14 kat hafiftir). Böylece bütün öteki gazlara oranla, gözenekli duvarlardan, hattâ akkor durumuna gelecek derecede ısıtılmış demir gibi bazı maddelerin içinden bile, daha hızlı geçebilir, iyi bir ısı ve elektrik iletkenidir ve sıvı hale getirilmesi pek güçtür. Kimyasal yönden hidrojen basit bir maddedir (bir hidrojen atomu tek bir çekirdek veya proton ile bunun çevresinde dönen tek bir elektrondan oluşur).

    Isıtılmış halde birçok elementle karışır. Bu çeşitli tepkileri, sanayide geniş uygulama alanları bulmuştur. Oksijenle birleşince su (doğal halde pek çok bulunur) meydana getirir. Oksijen ve su karışımı, oksihidrik üfleç'te de (kaynak makinesinin alevinin mavi rengi, yanan hidrojenin özelliğidir) kullanılır. Azot ile birleşince, yapay gübre ve patlayıcı maddeler üretiminde kullanılan amonyak oluşur. Başlıca sanayi gazlarından olan metan, hidrojen ile karbon karışımıdır.

    Güdümlü Balonlar ve Füzeler

    Eskiden hidrojen, hava gemilerini (balonlar, güdümlü balonlar v.b.) şişirmekte kullanılırdı, ama çabuk alev aldığından, yerini helyum gazına bıraktı.

    Silâh sanayii günümüzde hidrojeni, füze yakıtı olarak kullanmaktadır. Gerçekten de, sıvı halde (üretimi ve depolanması güç bile olsa), çok yüksek bir enerji verme gücü olmasına karşılık az yer kaplar. Nihayet, insanların yarattığı en öldürücü silâhlardan birinin, korkunç hidrojen bombasının da yapımına girer.
     
  2. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Isı


    Sıcaklığın yükselmesiyle kendini gösteren fizik olayı.

    Dünyada her tür hayat biçimi için mutlak gerekli olan ısı, sebepleri kesinlikle bilinmeden önce de etkileri bilinen ve incelenen bir olaydı. Bu esrar kısa bir süre önce, bilimsel tekniklerin göz kamaştırıcı gelişmesi sayesinde çözülebilmiştir.

    Moleküllerin Enerjisi

    Her cisim, en hareketsiz görülenler bile, yoğun bir faaliyet yuvasıdır; çünkü gaz olsun, sıvı veya katı olsun hepsi de mikroskobik parçacıkların (atomlar veya moleküller) birleşmesinden oluşur ve bu parçacıklar sürekli hareket halindedir. Isı, bu faaliyetin bir yansımasından ibarettir: hareket hızlanırsa cisim ısınır; yavaşlarsa cisim soğur. Hızlanmaya, basınç (bir taşıt lastiğinin şişirilmesi), elektrik boşalması (otomobil bujisi), kimyasal tepki (yanma) v.b. bir enerji katkısı yol açar. Yavaşlama bir enerji kaybından ileri gelir: karbon gazı, anî olarak basıncı azaltılacak olursa öylesine soğur ki, «karbon karı» biçiminde katılaşıverir.

    En Sıcaktan En Soğuğa

    Bir hareket daima hızlanabileceğinden, kuramsal olarak, ulaşılabilecek ısı derecesinin sınırı yoktur: bir atom bombası patladığı zaman 100 milyon derece çoktan aşılmış olur. Buna karşılık, bir hareket sonsuza kadar yavaşlatılamaz. Parçacıkların tam hareketsizliği mutlak sıfır denilen şeyi karşılar: -273,16°C. Böyle bir ısıda bütün cisimler hareketsizleşir, ama gerçekte bu düşük ısıya asla ulaşılamaz: yıldızları birbirinden ayıran o büyük boşlukta bile soğuk -270°C'nin altına inmez.

    Genleşme

    Yüzyıllar boyu, ısının, bilginlerin merakını en çok uyandıran etkilerinden biri, genleşme oldu: bir gaz, bir sıvı veya bir katı ısıtıldığı zaman hacmi genişler. Bu ilkeden hareketle, XVII. yy.da, ısı farklarını, kolaylıkla ölçülebilen uzunluk farklarına dönüştüren termometre icat edildi. Üstünde son derece ince ve içi boşaltılmış bir boru bulunan bir depoya kapatılmış bir sıvı ısıtılacak olursa, bu sıvı genleşip boruda yükselir. Ama kaynamamalı ve ilk soğuklarda donuvermemelidir. Böyle sakıncaları gidermek için Fahrenheit, XVIII. yy. da, -38,8°C'de katılaşan ve +357°C'de kaynayan civayı kullanmayı akıl etti. Bununla birlikte ortalama ısılar için, çok daha ucuz olan boyalı ispirto da kullanılabilir.
     
  3. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Işık


    Doğal ışık, Güneş'ten gelir; aydınlanma araçlarının sağladığı ışık ise yapay ışık adını alır. Işık ışınlarından söz edilir, çünkü ışık, düz çizgi halinde yayılır ve bu, karanlık bir odaya küçücük bir delikten giren Güneş ışınıyla kanıtlanabilir. Gerçekte ışık, titreşimler halindeki küçücük cisimciklerin bir bütünüdür. Hertz dalgalarıyla ve tıpta kullanılan X ışınlarıyla (radyografi) aynı niteliktedir. Ancak, dalga boylarında fark vardır: radyoelektrik dalgalar metre veya santimetre olarak ölçülürken, ışık dalgaları daha kısa, X ışınları dalgalan ise mikroskobiktir. Hepsi de eşit hızla yayılır.

    Gözlerimiz ışığı görür, öteki ışınları göremez; bununla birlikte ışığın renk biçiminde beliren dalga boylarını ayırt edebilir.

    Soğurma ve Yayınma

    Işık ışınları, herhangi bir yüzeye düşünce, kısmen soğurulur, kısmen de her yöne geri gönderilir, yani yayınır. Eşyanın rengi, yaydıkları ışığa bağlıdır. Sözgelimi, bir portakal, rengini, kabuğunun bütün ışık ışınlarını soğurup sadece yaydığı renkten alır. Aldığı bütün ışığı olduğu gibi yayan cisimler, beyaz görünür.

    Bunun tersine, aldığı bütün ışık ışınlarım soğuran cisimler de vardır. Kuramsal olarak bunların hiç görünmemesi gerekirdi, ama gerçekte görünür. Çünkü soğurma hiç bir zaman tam olmaz ve cisimler kendilerini çevreleyen renkli bölgeden ayırt edilir. Bunlara siyah cisimler denir.

    Nihayet, âdi cam veya su gibi bazı cisimler de renksiz görünür ve bunlara saydam denir, çünkü ışığı soğurmadan da, yaymadan da içlerinden geçirir. Bu cisimler arasında bazıları ışık ışınlarını saptırabilir: bu da, optikte çok yararlanılan kırılma olayıdır.

    Fosforışı ve Flüorışı

    Bazı maddeler göze görünmeyebilen ışınları (sözgelimi X ışınlarını) aldıkları zaman, ışık saçma özelliğine sahiptir. Bu olaya flüorışı denir.

    Fosforışı ise bir bakıma, uyarıcı ışınların yok olmasından sonra da süren bir flüorışı olayıdır. Böylece karanlıkta, ateşböcekleri ve bazı mikroskobik deniz hayvanları fosforışı yoluyla ışık saçarlar.

    Morötesi ve Kızılötesi

    Işıktan söz ettiğimiz zaman ancak gözlerimizin duyarlı olduğu renkleri, yani gökkuşağının renklerini düşünürüz. Ama görülebilen ışık dalgalarından daha uzun (kızılötesi) ve daha kısa (morötesi) dalgalar da vardır. Bu ışınlar da ışık adına hak kazanmıştır. Güneş önemli bir morötesi ışık kaynağıdır. Dünya atmosferi kendisine ulaşan morötesi ve kızılötesi ışınların çoğunu yutar; atmosferden geçmeyi başaran ışınlar bize Güneş yanığı rengini verir veya Güneş çarpmasına yol açar. Kızılötesi ışınlara gelince, bunlar ısı ışınlarıdır. Morötesi ışınlar gibi, bulutlar tarafından durdurulmaz ve gök bulutlu olduğu zaman bile Dünya, Güneş'in ısısını alabilir.

    Morötesi

    Morötesi ışınlar tıpta birçok hastalığın tedavisinde (özellikle raşitizm-kemik hastalığı), küçük dozlarda kullanılır, çünkü organizmanın bazı dokularının gelişimi ve onarımı için mutlaka gerekli olan kimyasal tepkileri kolaylaştırır. Yüksek dozda verilecek olurlarsa güçlü mikrop öldürücüleridir; laboratuvarlarda âletler çok zaman morötesi lambalarla sterilize hale getirilir.

    Kızılötesi

    Kızılötesine duyarlı levhalar ya da filimler kullanarak karanlıkta veya sis içindeki eşyanın fotoğrafı çekilebilir. Birçok yapay uydu (özellikle meteoroloji uyduları) kızılötesi bulucularla donatıldıklarından, gündüzde, gecede Dünya'nın fotoğrafını çekebilirler.

    Mucize Denecek Bir Hız

    Işık, akıl almaz bir hızla yayınır: bir saniyede 300,000 kilometre yol alır, yani Dünya'nın çevresini 7,5 defa dolaşır. Böylece Ay'a gidiş-geliş yolunu 2,5 saniyede alabilir.
     
  4. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Işınlar


    Atomların yaydığı çok hızlı dalga veya tanecikler. Işık, gözle görülen ışınlar yayar; ama ışığın içinde gözün göremediği ışınlar da vardır; bunlar ya dalga boyu çok kısa olduğu için (morötesi ışınlar) ya da dalga boyu çok uzun olduğu için (kızılaltı ışınlar) gözle görülemez.

    Morötesi ışınlar, derine girebilen yıkıcı ışınlardır (en tehlikelilerini atmosfer durdurur). Güneş'e çıplak gözle bakıldığında gözleri etkiler ve Güneş çarpmasına yol açar. Buna karşılık, bu ışınlar vücutta kemiklerin ve dişlerin gelişmesi için gerekli D vitamininin oluşumuna yardımcı olur. Hastahanelerde bu ışınlar besinleri sterilize etmekte kullanılır. Flüorışıl maddeler, morötesi ışınlarla birleşince çıplak gözle görülebilen ışık yayar.

    Kızılaltı ışınlar, Güneş'in gönderdiği ışınların büyük bölümünü teşkil eder. Morötesi ışınların tersine, bunlar atmosferde durdurulmaz. Fotoğrafçılıkta, geceleyin veya sisli havada resim çekmek için kızılaltı ışınlara duyarlı plakalar kullanılır. Bu ışınlar, değişik oranda soğuruldukları için laboratuvarlarda kimyacılar tarafından bazı maddelerin analizinde de kullanılır.

    X ışınlarını da Güneş yayar. Bunlar tehlikelidir ama hava tarafından durdurulur. Bunlardan özellikle hastalıkların tedavisinde (radyografi) yararlanılır.

    Taneciklerden (elektronlar, protonlar v.b.) oluşan kozmik ışınlar, Evren'in derinliklerinden gelir. Atmosferden doğru bir çizgi halinde geçerek toprağa saplanır, 30 metre derine iner. Bu ışınların sayısı pek çoktur; her gün, 100,000'e yakın kozmik ışın vücudumuzdan geçerse de en ufak bir zarar bile vermez.

    Radyoaktif ışınlar. Radyoaktif cisimlerin atomları, birkaç çeşit ışın çıkartır: alfa (?) ışınları pozitif elektrik yüklü taneciklerden, beta (ß) ışınları negatif yüklü taneciklerden oluşur; gamma (?) ışınlarıysa elektromagnetik dalgalardır.

    Katot Işınları

    İri bir lambanın içerisinde (katot tüpü) boşlukta hızlandırılmış elektronlardır. Bunların her biri tüpün dibine sürülmüş gazışıl sıvıya çarpınca, Küçücük bir şimşek çakar: televizyon görüntüleri işte bu ışıklı noktacıklardan meydana gelir.
     
  5. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Petrol


    Özellikle enerji kaynağı olarak kullanılan doğal madeni yağ(Latince,taç anlamına «petra» ve yağ anlamına «oleum»dan).

    Petrol, çok eski bir çağda, mikropların saldırısına uğrayan organik ve mineral maddelerin çözülmesinden oluşmuş bir yağdır. Denizlerin ve kıyı göllerinin dibinde, tortul kütleler halinde birikerek tortul tabakalarla örtülmüş olan bu madde hidrokarbür'lere (hidrojen ve karbon) dönüşmüş, yerkabuğunun hareketleri sonucunda su geçirmez toprak katmanları arasında sıkışıp kalarak petrol ve gaz yataklarını meydana getirmiştir.

    İlkçağ insanları da petrolün varlığını biliyordu. Ama o çağda bu değerli yakıtı toprağın derinliklerinden çekip çıkarmak söz konusu değildi, sadece petrolün oksitlenmesi sonucunda yüzeyde asfalt veya bitüm'ü meydana getiren sızıntılar toplanabilirdi. Babillilerle Asurlular bu «taşyağı»nı yolları kaplamada v ya gemilerin ve evlerin eklenti yerlerini su geçirmez hale getirmede kullanıyorlardı. Birçok eski kavim de petrolü, meşale yakmakta veya öldürücü mermiler yapmakta kullanmıştır.

    Kahramanlık Dönemi

    Amerika Birleşik Devletleri'nde, damıtılınca lambalara yakıt olan petrole hücum ancak 1850'lerde başladı. Petrol lambaları o dönemde en iyi aydınlatma aracıydı. Enerjik ve hırslı bir Amerikalı olan Edwin L. Drake, o zaman bu yapışkan ve mide bulandırıcı sıvıdan elde edilecek kazancın ne kadar büyük olabileceğini tahmin etti. Çok zekice tasarlanmış bir kuyu ve madenî boru sistemiyle, 1859 yılı ağustosunda ilk petrol kuyusunu açmayı başardı ve çok geçmeden bu kuyudan günde 3 ton petrol elde etmeğe başladı.

    Bunun üzerine ihtiraslar ve vurgunculuk alabildiğine artarak, pek çok faciaya yol açtı. Gerek araştırmacılar, gerek sanayiciler için petrol, çoğu zaman hırslı eller tarafından ve hiç ayırım gözetilmeksizin sondaj yapılan toprakların durumuna göre, birkaç gün içinde iflâs etmek veya servete konmak anlamına gelir oldu. Ama, üretime pazar bulmak için patlamalı motorun icadı tam zamanında imdada yetişmişti.

    Çelik Kuleler Ormanı

    Petrol yataklarında, petrol tabakasının üzerinde bir gaz tabakası bulunur ve bu ikisi bir tuzlu su tabakası üzerinde yüzer. Petrol, kuyular açılarak elde edilir ve kuyulardan gazın basıncıyla fışkırır. Bazen açılan kuyu gazlı kısma ulaşır; o zaman petrolü pompayla çekmek gerekir.

    Kuyuların üstüne çelikten yapılmış bir kule yerleştirilir; hayli yüksek cilan bu kulenin ortasında bir delgi kısmı bulunur. Delgi, kayaları delerek yere gömülen döner bir madeni bloktur. Saatte birkaç santim ile birkaç metre arasında ilerleyerek derine iner. Bu deliğe sokulan bir borudan petrol çıkar. Petrolle birlikte gelen gaz bir çırakmanda yakılarak yok edilir.

    Dev Petrol Tankerleri

    Çıkartılan ham petrol başka bir yere taşınarak işlenir (arıtma). Kara dan taşıma işinde petrol boru hatları kullanılır. Daha XIX. yy. sonlarında Rusya, ham petrolü Bakü'deki yataklardan Karadeniz'e 650 km uzunluktaki bir hatla naklediyordu. Şu son yıllara kadar dünya petrolünün yarısından fazlasını üreten ve tüketen Amerika Birleşik Devletleri modern petrol boru hatlarının kurucusu oldu.

    Petrol boru hatları Suudî Arabistan'da Ras Tennure; İran'da Harg Adası veya Venezuela'da Punta Cardon gibi, özellikle petrol ulaşım ve ticareti için düzenlenmiş bir limanda (terminal) son bulur. Bundan sonra kara altın, bir petrol gemisine veya tankere yüklenir. 1965'te bunların en büyüğü ancak 125,000 tonluktu. Süveyş Kanalı'nın kapanmasından sonra Japonya 500,000 tonluk dev tankerler yapmağa başladı. Bu kocaman gemiler, özel liman tesislerini gerektirir: Fos (Fransa), Okinava {Japonya), Europoort (Hollanda) gibi.



    Çözünerek petrolü meydana getiren deniz bitkileri ve deniz hayvanları.



    Venezuela'da Maracaibo Gölü'nde açılan 6,000 petrol kuyu kulesinden birkaçı.
     
    Last edited by a moderator: 20 Ocak 2015
  6. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Evrim Kuramı ve İnsan


    Evrim kuramına göre insan, binlerce yıl önce, hayvanlarla ortak bir kökeni olan ilkel yaratıklardan türemiştir. Bu hükme, en azından, bu alandaki araştırmaların yeni sonuçlarına bakarak varabiliyoruz. Çünkü, son yüzyıl içinde bilimin kaydettiği büyük ilerlemelere rağmen, insanlığın gerçek kökeni henüz kesinlikle tanınabilmiş değildir. Sözgelimi, son yıllarda en çok benimsenen görüş, insanın maymundan geldiği düşüncesiydi, insanla maymun arasında şaşırtıcı benzerlikler vardır; her ikisi de primatlar takımındandır. Ancak bunlar tek bir atadan gelmiş olsalar bile gerçekte ayrı gelişim göstermiş iki türdür.

    İlk İnsanımsılar

    Milyonlarca yıl önce yaşamış en uzak atalarımız olan insanımsılar konusunda pek bir şey bilmiyoruz. İnsana ait fosiller, yani toprak altında korunagelmiş kemikler çok az ve eksiktir: bunlardan ancak birkaç parça ele geçmiştir. Bununla birlikte bu insanımsılardan ikisi biraz daha iyi tanınmaktadır: İtalya'da bulunmuş oreopitekus ile on dört milyon yıl kadar önce yaşamış olan ve Hindistan'da bulunan ramapitekus.

    Şempanzeye çok benzeyen ramapitekus her halde ağaçlara tırmanıyor, tanelerle ve köklerle besleniyordu. Hiç kuşkusuz etini yediği hayvanları öldürmek ve parçalamak için, keskin taşları kullanıyordu: ramapitekus fosilinin yakınlarında, birkaç yerinden kırılmış hayvan kemiği parçalarına rastlanmıştır. Bunun için ramapitekusun insan nitelikleri taşıdığı düşünülebilir.

    Australopitekus

    Gerçekten, gelişmiş ilk atalarımız sayılabilecek insanımsılar, çağımızdan dört ile bir milyon yıl önce yaşamışlardı. İlk olarak Güney Afrika'da bulunan bu yaratıklar önce maymuna benzetildi; onun için bunlara australopitekus dendi (austral, güney; pithekus, maymun).

    Bunların genel görünümü, şempanze ve gorili andırıyordu: çene yoktu, alın dar ve çökük, kaş yayları belirgindi. Ama daha o zaman bile birçok yönden insan özelliği taşıyorlardı: ayakta durmayı biliyorlar, artık ağaçlarda yaşamıyorlar ve taşları kaba saba yontarak âletler yapabiliyorlardı. Boyları bugünkü Pigmeler'inki gibi kısaydı (1,20 m kadar); Afrika'nın güney ve doğu kesiminde savanlarda geziniyor, avcılık yapıyorlardı. Ayrıca öteki primatların tersine, hem etle, hem otla besleniyorlardı.

    Bu nedenlerle, gelişmiş bir maymun olan australopitekusu insanın ilk atası sayabiliriz. Gene bu nedenlerle günümüzde birçok uzman, ona australantropus (Yunanca anthropos, insan'dan, güney insanı) veya Homo habilis (âlet yapabilen insan) demeyi daha uygun bulur.

    Dikilen İnsan

    Australopitekus, ikinci bir insan türünün atalarıdır: bu türe Homo erektus, dikilen insan denir; yani bu yaratık kesinlikle dik durabiliyor ve iki ayağı üzerinde yürüyebiliyordu. Ünlü Cava insanı (pitekantropus), Pekin insanı (sinantropus), Mauer insanı (Almanya) ve Montmaurin insanı (Fransa) bu gruptandır.

    Dikilen insan, Australopitekustan daha büyüktü; ama gene de ilkel özellikler taşıyordu: ileriye doğru uzunca küçük kafatası, çene bulunmayışı, iri köpekdişleri. Böyle olmakla birlikte bu insan nispeten geliştirilmiş taş âletler (iki yüzü yontulmuş çakmaktaşı) yapabiliyor, avda korkunç bir silâh ödevi gören kargılar, ucu sivri uzun kazıklar kullanıyordu: Almanya'da kaburgalarına 2,50 metre uzunlukta bir kargı saplanmış bir filin iskeleti bulunmuştur.

    Bu «dikilen insan» henüz ateş yakmayı bilmiyordu, ama hiç olmazsa, yıldırımın çıkardığı yangınlardan sonra yayılan ateşi söndürmemeyi biliyordu. Bu da, insana vahşî hayvanları uzak tutma, ısınma ve besinlerini pişirme olanağını sağlayan önemli bir ilerlemedir.

    Bilen İnsan

    Bilen insanın (Homo sapiens), 100,000 yıl önce ortaya çıkması, bu evrimin son aşamasıdır. Bu insan ilkel özelliklerini hâlâ korumakla birlikte (kısa boy, güçlü çene kemikleri) çeşitli taş âletler yapmayı biliyordu. Ayrıca, Neandertal insanı, basit bir dil kullanmağa ve dinsel törenler yapmağa (ölülere tapınma) başlamıştı.

    Sonra, 70,000 yıl kadar önce, daha gelişmiş başka Homo sapiens'ler ortaya çıktı. Bunların en tanınmışı hiç kuşkusuz, adını Fransa'da Dordogne yöresinde bulunduğu yerden alan Kromanyon (CroMagnon) insanıdır; Grimaldi insanı (Monaco yakınlarında bulunmuş) ile Şansölad (Chancelade) insanını da (Dordogne) bunlar arasında sayabiliriz. Kromanyon insanı oldukça uzun boyludur (1,80 ile 2 metre arasında); ayrıca bu Homo sapiens'lerin anatomisi de tıpkı bizimki gibidir.

    Bundan sonra insanın görünüşü, ancak çevresine (özellikle iklime) ve beslenme alışkanlıklarına göre değişmiş, bugün yaşayan çeşitli ırklar meydana gelmiştir. Bu insanların hayatına uzun süre, yiyeceğini araştırma ihtiyacı yön vermiştir: bazıları anayurduyla yetinirken, bazıları av hayvanlarının göçlerini izlemiş ya da elverişsiz bölgelerden uzaklaşmak için yer değiştirmiştir. Sözgelimi, Amerika'ya yerleşme böyle olmuştur: Asya'dan yola çıkan küçük topluluklar, 40,000 yıl önce, Bering Boğazı'nı aşıp Amerika'ya yayıldılar ve M.Ö. 6,000 yıllarına doğru ta Patagonya'ya kadar ulaştılar.

    Zanaatçılar ve Sanatçılar

    Bu ilk gelişmiş insanlar teknik bilgilerini gösteren sayısız kanıt bırakmışlardır. Bunlar önce taş âletler kullanıyorlardı; taştan, özellikle Tarihöncesi bilginlerinin kazağı adını verdikleri bıçaklar yapıyorlardı. Kemiği de işlemeğe başlamışlardı, onu bıçak, mızrak ucu veya zıpkın biçiminde yontuyorlardı; bundan da, uzaktan avlanmayı ve balıkçılığı bildikleri sonucu çıkartılabilir.

    M.Ö. 30,000 yıllarına doğru mağara duvarlarında resimler belirmeğe başladı. Bu «duvar sanatı» Dordogne'daki Lascaux Mağarası'nda veya İspanya'daki Altamira Mağarası'nda bulunan çok güzel duvar resimleri (freskler) sayesinde ün kazandı. Bu duvar resimlerinde atalarımızın gözetleyip avladığı hayvanlar görülür: mamutlar, bizonlar, aslan gibi yırtıcı hayvanlar v.b. Mağara insanlarının resim yapmakta pullandıkları malzeme de çok çeşitliydi: aşıboyası, limonit, manganez oksitleri, tebeşir.

    Günlük Yaşam

    Hayvanları avlamak ve onlar karşısındaki güçsüzlüğünü gidermek için Tarihöncesi insanı kurnazlıklara başvurdu: böylece ilk tuzaklar ortaya çıktı. Sözgelimi mamutları avlamak için onların her gün geçtiği yollara çukur kazıp üzerini dallarla, yosun ve toprakla örtüyorlardı. Bir hayvan, çukurun içine düşünce, geçidin iki yanında pusuya yatan avcılar, oklarla veya kargılarla onu öldürüyordu.

    XIX. yy .da ortaya çıkarılan Solutre kemikliğinde (Fransa) dik bir yarın dibinde yığın halinde binlerce at kemiği bulundu. Bunun öncekinden farklı bir av tekniği olduğu sanılıyor: avcılar her halde at sürüsünü yarın başına kadar sürerek oradan aşağı atlamağa zorluyorlardı.

    Tarihöncesi insanı, soğuktan ve tehlikelerden korunmak için başlangıçta doğal barınaklardan, özellikle mağaralardan yararlanırdı; öteden beri kullanılan «mağara adamı» deyimi buradan gelir. Homo sapiens önce çadır yapmağa, sonra dallardan ve hayvan postlarından kaba-saba kulübeler dikmeğe başladı, ilk giyecekler ve mücevherler de (delinip gerdanlık gibi dizilmiş deniz kabukları ve dişler) aynı dönemde ortaya çıktı.

    Yontmataş (Paleolitik) adı, ilk insanların ortaya çıkıp geliştiği o uzun Tarihöncesi dönemi belirtir. Bunu Mezolitik Devir ve daha sonra, M.Ö. 5000 yılında başlayan ve Tarihöncesi ile tarih çağları arasında bir geçiş dönemi olarak yer alan Cilâlıtaş Devri (Neolitik) izler.

    Cilâlıtaş Devri (Neolitik)

    Bir «Cilâlıtaş devrimi»nden söz edilebilir. Söz konusu devrim şiddetsiz ve savaşsız olduğu halde bu deyim bir abartma sayılamaz. Bu dönem birçok işin (çömlekçilik, dokumacılık, taşın cilâlanması) gelişmesine ve ilk uygarlıkların doğmasına sahne oldu. Köyler kurulmağa ve özellikle insanlar çiftçi olmağa başladı. İnsan, avcılıktan vazgeçmeden sığır, koyun, domuz yetiştirdi, niteliklerini beğendiği bitkileri üretti.

    Megalitlerin (Yunanca rnega, büyük ve lithos, taş sözcüklerinden) çoğu bu çağda dikildi: bunlar menhirler ve dolmenlerdir. Dolmenler, dikine taşların üzerine yerleştirilmiş yassı taşlardır. Toprağa dikine saplanmış kocaman kaya parçaları halindeki bazı menhirlerin ağırlığı 300 tonu bulur. Bunlar kimi daire biçiminde, kimi dizi halinde (sözgelimi Carnac dizileri) dikilmiştir.

    Bu dönem eserleri arasında, kazıklar üzerine oturtulmuş göl köylerini ve bugün yok olmuş bir hayvan türünü canlandıran Accerler Tasilisi'ndeki (Sahra) freskleri sayabiliriz.

    Tarihin Şafağı

    Cilâlıtaş Devri'nin sonunda önce bakır, sonra bakırla kalayın dayanıklı alaşımı olan tunç (bronz) ortaya çıktı, bu da Maden Çağı'nın başlangıcı oldu. Tunç balta, yavaş yavaş cilâlı taştan yapılmış baltanın yerini alırken, madenleri işleme sanatı da gelişmeğe başladı. Usta. dökümcüler silâh döktüler (kılıç, kargı), âlet (oraklar) ve süs eşyası (bilezikler, yüzükler) yaptılar. Demir, Avrupa'da ancak Milattan önce birinci binyılda kullanılmağa başladı.

    Ama madenleri bulmak, taşları bulmak kadar kolay olmuyordu; maden sağlamak için insan, bir alışveriş sistemi icat etmek zorunda kaldı: böylece ticaret ortaya çıktı ve bunun en önemli sonuçlarından biri şehirlerin kurulması oldu. Şehirler kısa zamanda mal alışverişinde olduğu gibi siyasî hayatta da büyük rol oynamağa başladı. Surlarla kuşatılmış siteler zenginlerin, kralların ve din adamlarının yaşadığı yerler oldu ve zamanla çevredeki köyleri de zorla boyunduruk altına aldı: böylece devlet doğdu. Nihayet, yazının icadıyla insanlık, kesin olarak tarih çağına girdi.

    İnsan Gelişiminin Aşamaları


    1. «Australopitekus», ayakta durabildiği için, insanımsıların ilki sayılır.

    2. «Parantropus», güçlü çene kemiklerine ve öğütücü dişlerine bakılırsa, herhalde bir otçuldu.

    3. «Gelişmiş Australopitekus»: beyin hacmi büyümüştür; bazı âletler kullanabilmektedir; bu yüzden «Homo habilis» (becerikli insan) diye de anılır.


    4. «Homo erektus» (dikilen insan): boyu 1,60 m ile 1,80 m arasında değişir.

    5. «Homo sapiens» (bilen insan), bugünkü türün ilk temsilcisidir; 100,000 yılı aşkın bir süre önce ortaya çıkmıştır.

    6. Solo adamı, Cava'da yaşamış ve soyu tükenmiş olan bir «Homo sapiens» ırkıdır; onunla eş özelliklere sahip olduğu bilinmektedir.


    7. Neandertal insanı, dünyanın dört yanma geniş ölçüde yayılmış ve bundan 35,000 yıl kadar önce soyu tükenmişti.

    8. Kromanyon insanı, çağdaş insandan (9) önceki son aşamadır ve Avrupa'da Neandertal insanının yerini aldığı sanılmaktadır. Foz'un deseni.

    Tarihöncesi İnsan Avı

    Kalıntıların araştırılması günümüzde, uzman ekipler tarafından yürütülür. Paleontoloji uzmanları bu araştırmaları düzenler ve yönetir: jeologlar, yerleşme bölgesinin niteliğini inceler, topograflar bu yeri tam olarak saptayıp bir haritaya geçirir. Resimci bütün fosillerin ve eşyanın durumunu tespit ederken, fotoğrafçı onların resimlerini çeker. Nihayet, teknisyen işe Karışır, bulunan eşyayı temizleyip eski haline gelecek biçimde onardıktan sonra laboratuvar uzmanlarına teslim eder.

    Primatlar

    Zoolojik sınıflandırmada primatlar bir memeli takımıdır ve üç alttakıma ayrılır: insanlar, maymunlar ve makiler. Maymunlardan bazıları insanla öylesine benzerlik taşırlar ki, bunlar uzun süre gelişim halinde insanımsılar sayılmıştır. Bugün ise bunun bir gerçek olmadığı bilinmektedir: aslında bunlar ayrı türlerdir.

    Piltdown İnsanı

    1908 yılında İngiltere'nin güneyinde bulunan «Piltdown insanı»nın bir sahtecilik olduğu ancak 1953 yılında anlaşıldı. Kafatası bir insanın kafatası, çene kemiği ise, yapay olarak eskitilmiş bir maymunun çene kemiğiydi. Yıllar boyu Piltdown insanı, insan ile maymun arasında doğrudan doğruya bir akrabalık olduğuna inanan herkese bir dayanak noktası oldu, kanıt ödevi gördü. Yeni bilimsel inceleme yöntemleri bu tür şakaların önünü almıştır.

    Göl Siteleri

    Cilâlıtaş Devri'nde yaşayan insanlar karların ve buzulların erimesi yüzünden suların çoğalması sonucu meydana gelen taşkınlardan ve su baskınlarından sakınmak ve korunmak için evlerini bazı bölgelerde, yüksek yerlere veya göllerin ortasında, kazıklar üzerine yapıyordu.

    Kocaman ağaç kütükleri göl çamuruna saplandıktan sonra, üzeri dallarla örtülüp bir çeşit platform meydana getiriliyor, sonra bunun üstüne kulübeler kuruluyordu. Bir iskele, göl sitesini kıyıya bağlıyordu. Bu göl evleri özellikle İsviçre'de, Savoie'da (Bourget Gölü), Kuzey İtalya'da, Almanya'da, Avusturya ve İngiltere'de pek çoktu. Günümüzde, Yeni Gine, Malezya ve Çinhindi'nde yaşayan bazı kabileler hâlâ buna benzer evler yapmaktadırlar.

    (Solda) Tarihöncesi'ne ait âletler: Magdaleniyen Dönem'den (M.Ö. 15,000 yıl) kalma, geyik boynuzundan yapılmış zıpkın ve taş çapla.

    (Sağda) Kromanyon insanının kafatası. 1868'de Eyzies (Dordogne, Fransa) yakınlarında bulunan bu kafatası, insanoğlunun en yakın atasının görünüşüne sahiptir.
     
    Last edited by a moderator: 20 Ocak 2015
  7. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Karbon


    Oksijen, hidrojen ve azot ile birlikte karbon, yalnız yerkabuğunun değil, canlı maddenin de temel öğelerinden biridir. Gerçekten de karbon olmadan hiç bir canlı yaşamını sürdüremez.

    Canlılar Dünyası

    İster hayvanlar, ister bitkiler, ister yalnız mikroskopla görülebilen basit bakteriler olsun, canlı madde (kemikler, sinirler, kaslar, saplar, yapraklar) daima karbon, oksijen, hidrojen ve azottan oluşur. İnsan vücudu da, bazı maden tuzları ve su ile birlikte bu dört elementten meydana gelmiştir. Hayvansal ya da bitkisel beslenme yoluyla aldığımız kar: bönün bir kısmı solunum sırasında karbondioksit gazı halinde yeniden atmosfere atılır. Daha sonra bu gaz bitkilerin klorofili tarafından soğurulur ve besinler yoluyla yeniden bize döner.

    Mineraller Dünyası

    Mineraller dünyasında karbonun önemi, canlı madde için taşıdığı önemden hiç de aşağı kalmaz. Saf haldeyken doğada, düzenli geometrik kristaller ya da amorf, yani rasgele şekiller halinde bulunabilir.

    Kristalleşmiş karbon bildiğimiz elmastır; çok sert olan bu değerli taş hem kuyumculukta, hem de sanayide kullanılır (camların kesilmesi). Daha yumuşak olan grafitten kurşun kalemlerin içindeki yazıcı uçlar yapılır. Amorf ya da şekilsiz karbon, birtakım yabancı maddelerle karışarak, bitkisel maddelerin ayrışmasından doğan çeşitli kömür türlerini meydana getirir. Kalsiyum ile birleştiği zaman, ev yapımında kullanılan inşaat taşlarının bileşimindeki kireçtaşını verir.

    Karbon 14

    Karbon 14 radyoaktif olan, yani zaman içinde yavaş yavaş parçalanarak yok olan bir karbon izotopudur. Bütün canlılarda çok az miktarda karbon 14 bulunur. Canlı ölünce bu element yavaş yavaş parçalanır ve beslenme yoluyla yeniden alınmadığı için oranı durmadan azalır. Bu nedenle fosillerin yaşının belirlenmesinde çok hassas âletlerle fosillerdeki karbon 14 oranını ölçmek en güvenilir yoldur.

    Karbonmonoksit

    Tıpkı karbondioksit gibi karbonmonoksit de karbon ve oksijenden oluşur, ancak bileşimdeki bu iki elementin oranları karbondioksittekinden daha değişiktir. Karbon monoksit, iyi çekmeyen bazı sobalardan, fabrika bacalarından, otomobil motorlarından yayılan son derece zehirli bir gazdır. Sigara dumanında yüzde 3 oranında bulunur. Kokusuz oluşu bu gazı daha da tehlikeli yapar. Belli bir miktarı aştığı zaman kanın alyuvarlarındaki hemoglobini yok ederek ölüme yol açar.
     
  8. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Klor


    Çevre sıcaklığında gaz halinde bulunan, keskin ve boğucu kokulu basit cisim. Yunanca «khloros», yeşil'den.

    Adını yeşilimtırak renginden alan klor, suda eriyen bir gazdır. Klor ve bileşikleri özellikle renk açıcı, leke çıkarıcı ve mikrop öldürücü olarak kullanılır. Bir sodyum klorür ve sodyum hipoklorit karışımı olan Javel suyu da aynı niteliklere sahiptir. Fransız kimyacısı Berthollet, 1785 yılında bu eriyiğin ağartıcı özelliklerini kanıtladı ve Berthollet'in isteği üzerine, çamaşırcı kızlar tarafından ilk kez denendiği Sen Nehri kıyısındaki küçük köyün adına izafeten bu çözeltiye «Javel suyu» denildi.

    Gerçekten de bu sıvı, bazı kumaşların (keten ve pamuklu) beyazlatılmasında deterjanların etkisini arttırır, fakat kullanırken dikkatli olmalıdır: çünkü dokumanın arasına girmiş kirleri çıkartırken kumaşın liflerini de zedeler. Javel suyu ayrıca parkelerin, tahtaların temizlenmesinde, tuvaletlerin ve hasta çamaşırlarının dezenfekte edilmesinde işe yarar; suların arıtılmasında da çok etkilidir ama suda pek hoş bir tat bırakmaz.

    Kezzap da Bir Klor Bileşiğidir

    Hidroklorik asit (kezzap) bir klor ve hidrojen bileşiğidir. Genellikle suda eritilmiş olarak büyük temizliklerde kullanılır. Fakat bütün asitler gibi bu da tehlikeli bir maddedir: hem zehirleyici, hem de aşındırıcı (deriyi zedeler) özellik taşır.

    Bunlardan başka klor, kimyasal savaşı yasaklayan bütün uluslararası antlaşmalara rağmen, Birinci Dünya Savaşı sırasında savaş gazı olarak kullanıldı. Gerçekten de bu gaz, solunum yollarını etkileyen ve kısa ya da uzun bir süre içinde ölüme yol açabilen korkunç bir silâhtır: 22 Nisan 1915'te, Belçika'nın Ypres kenti yakınlarında Almanlar 6 kilometrelik bir cepheye püskürttükleri klor gazıyla 15,000 kişiyi savaş dışı bıraktılar (bunlardan 5,000'i öldü).
     
  9. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Grafoloji

    El yazısına bakarak bir insanın kişiliğini inceleme. Yunanca «graphein», yazmak ve «logos», bilim'den. Her insanın ayrı bir yüzü, ayrı bir huyu, ayrı bir kişiliği vardır. Kimi çekingen, kimi atak, kimi tembel, kimi çalışkan, kimi somurtkan, kimi neşelidir... İnsanlar hareketleriyle, tutumlarıyla, sesleriyle yaradılışlarını ortaya koyarlar; yazı da insan kişiliğinin ana çizgilerini belirten bir öğedir.

    Sözgelimi, her harfi tek tek iyice belirlenmiş, apaçık, okunaklı bir yazı çoğu zaman titizliği, dikkati veya içtenliği ifade eder. Sıkışık bir yazı, ihtiyat veya çekingenlik, bazen de cimrilik anlamına gelebilir. Dik bir yazı, içine kapalı, kendini denetleyen bir yaradılışın belirtisidir. Grafoloji geçmişin veya geleceğin sırlarım çözmeğe yarayan esrarlı bir bilim değildir.

    Bir insanın kişiliğini öğrenmenin çeşitli yollarından sadece bir tanesidir, insan istediği anda bu işin uzmanı olamaz: yazısına bakarak bir insanın yaradılışını yorumlamak için uzun bir deneyim geçirmek gerekir.
     
  10. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Yüksek Gerilim Hatları


    Elektriğin uzak mesafelere taşınabilmesi ancak yüksek gerilimle, yani voltajla mümkün olabilir. Bazı hatlarda 400 bin voltu bulan çok yüksek gerilimli elektrik akımı taşıyan bu kablolar, belirli aralıklarla dizilmiş, yükseklikleri bazı yerlerde 50 metreyi bulan, pilon adı verilen çelik kulelerin aralarına gerilirler.

    İnsanların çoğu, yüksek gerilim hatlarına doğanın veya yaşadıkları yerlerin görüntüsünü bozduğu için karşıdırlar. Halk arasında erkeklerde kısırlık yapabileceği, hamilelerde bebeği etkileyebileceği konusunda kuşkular vardır. Bazıları da uykusuzluk problemlerini başlarının üstünden geçen hatlara bağlarlar.

    Yüksek gerilim hatları ile ilgili en ciddi iddia 1979 yılında yapıldı. Bazı araştırmacılar, havai hatlara yakın yerlerde yaşayan çocukların kan kanserine yakalanma ihtimallerinin diğerlerine göre iki kat daha fazla olabileceğini iddia ettiler.

    Konu ile ilgili diğer araştırmacılar, yeterli ölçümleri yapmadan, sadece hesaplamalarla çok ciddi iddialarda bulunup halkı endişeye sürükleyen bu kişileri şiddetle protesto ettiler. Onlara göre bir hastalığın olası başka sebeplerini araştırmadan ve deneyler sonucu elde edilmiş bulgulara dayanmadan, bu hastalığın nedenini sadece yüksek gerilim hatlarından yayılan elektromanyetik alanlara bağlamak bilimsel ve ahlaki değildi.

    Zaten kansere tam olarak neyin sebep olduğu da bilinmiyor. Kozmik ışınlardan genlere kadar pek çok şeyin kansere yol açtığı söyleniyor. Ayrıca canlılarda, göçmen kuşlarda olduğu sanılan hariç, manyetik alanlara hassas bir organ da tespit edilebilmiş değil.

    Yüksek gerilim hatlarından oluşacak elektrik ve manyetik alanlar o kadar küçüktürler ki değil insan vücudundaki hücre, doku ve organlara zarar vermek, onlara ulaşarak enerji aktarımı yapmaları bile güçtür.

    Bir şeyin tehlikesinden bahsedebilmek için önce ondan çıkan enerji biçiminin zararlı olduğunu, sonra insanların maruz kalabilecekleri dozu, bu dozla vücuttaki zararlar arasındaki ilişkiyi, sonra da enerjinin hangi biyolojik mekanizmayla vücuda hasar verdiğini göstermek gerekir.

    Şimdiye kadar yüksek gerilim hatları ile ilgili bunların hiçbiri gösterilemediği gibi yakınında oturup düşük frekanslı elektromanyetik alanlara maruz kalanlarda, kısırlık, düşük veya kanser oluşma tehlikesinin varlığı hakkında da kesin hiçbir kanıt bulunamamıştır.
     
  11. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Gölgede Sıcaklık Ölçümü


    Sıcaklık kavramına bazen duygularımız yeterli olamamakta, kimi zaman bizi hataya götürmektedirler. Bir el sıcak, diğer el soğuk suya sokulduktan sonra iki el birden ılık suya batırılırsa, soğuk sudan çıkan el, ılık suyu, sıcak sudan çıkan ele göre daha sıcak algılar.

    Toplum, sıcaklık kavramını insanların algılamalarına bırakmak yerine somut bir kavram ortaya koymak zorunda kalmıştır. Termometre ile ölçülen ve birimi santigrat derece olan sıcaklık ölçüm sistemi, diğer ölçüm sistemleri gibi bir standart getirmiş ama yine de insanların aynı şartlardaki sıcaklıkları çeşitli nedenlerle farklı algılamalarına mani olamamıştır.

    Yaz günü hava sıcaklığının ne olduğunu öğrenmek istediğinizde, radyo ve televizyondaki 'hava durumu' programından havanın gölgede kaç derece olduğu veya olacağı bilgisi alırsınız. Halbuki siz belki de bütün gün boyunca güneşin altında dolaşacaksınızdır.

    Hava sıcaklığına güneş ışınları sebep olduğuna göre niçin güneşin altında değil de gölgede ölçülüyor? Gölgede ölçülen sıcaklığı gölge olmayan yere çevirecek bir çevirme formülü veya tablosu var mıdır?

    Böyle bir çevirme tablosu veya formül yoktur. Gölgede ölçülen sıcaklık çevre sıcaklığı hakkında daha sağlıklı bilgi verir. Güneşin ışınlarına doğrudan maruz kalan her insan, çevre şartlarına ve üzerindekilere göre ışınların farklı dalga boylarını emer, dolayısıyla sıcaklığı farklı hisseder.

    Açık renk giysiler ışınların az bir kısmını emer çoğunu yansıtırlar, koyu renk giysiler ise tam tersi. Açık renk giysi giyenler güneşin altında diğerleriyle aynı sıcaklıkta kendilerini daha serin hissederler.

    Benzer durum insan derisi için de geçerlidir. Kuzey ülkelerindekiler gibi açık tenli insanlar güneş sıcaklığını, koyu deri renkli insanlara göre daha az hissederler. Güneş ışınlarının doğrudan radyasyonuna maruz kalmayan gölgede bulunan bir cisim veya insanın sıcaklığı ise sadece çevresindeki havanın sıcaklığına bağlıdır. Onun için de gölgede ölçülen sıcaklık daha sağlıklıdır, daha net bilgi verir.

    'Gölgede' ifadesi kullanılmasa bile, hava durumu sunanların söyledikleri sıcaklıklar muhakkak gölgedekilerdir. Aynı hava sıcaklığında kendileri farklı sıcaklıklarda olan cisimlere en iyi örnek arabanın direksiyon simididir. İnsan güneş altında olan arabasına binince fırına girmiş gibi olur, direksiyona dokununca eli yanar. Aslında insana da, arabaya da, direksiyon simidine de gelen güneş ışınlarının miktarı ve ilettikleri ısı aynıdır ama bulundukları ortamlardaki çevre şartları değişiktir
     
  12. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Maksimum Soğukluk


    Dünyamızda şimdiye kadar ölçülen en düşük sıcaklık eksi 89,6 derecedir. Güney kutbunda ölçülen bu sıcaklık derin dondurucudakinden bile kat kat düşüktür ama neticede hava sıcaklığıdır. Oysa cisimlerin sıcaklıkları çok daha düşük değerlere ulaşabilir.

    Bir cismin sıcaklığı onu oluşturan atomların ya da moleküllerin titreşim hareketlerini niteleyen bir değerdir yani bir cismin sıcaklığı moleküllerinin titreşim hızına bağlıdır. Bir cisim gözümüze sabit duruyormuş gibi görünse de içindeki moleküller devamlı titreşim halindedirler.

    Molekülleri ne kadar hızlı titreşirlerse, cisim o Ölçüde sıcak, ne kadar yavaş titreşirlerse o ölçüde soğuk olur. Bir cisim ısıtılarak enerji sağlandığında molekülleri bir kaynaşma haline girerler. Soğutulduğunda ise moleküllerin hareketleri azalır.

    Eğer soğutma sürekli devam ettirilirse moleküllerin titreşimlerinin gittikçe yavaşlayarak sona ereceği, tamamen hareketsiz kalacakları, hareket enerjilerini yitirecekleri bir noktaya gelirler. Daha doğrusu gelinmesi gerekir çünkü şimdiye kadar bu sıcaklığa inmek mümkün olmamıştır. Teorik olarak eksi 273 derece olan. moleküllerin durduğu bu sıcaklığa 'mutlak sıfır' noktası denilir. Hiçbir cisim bundan daha soğuk olamaz.

    Mutlak sıfıra ulaşmak laboratuar şartlarında bile imkansızdır. Bu noktadaki sıcaklığı ölçecek cihaz veya sistem, kendi içindeki atomik hareketlerin yaratacağı ısı ile mutlak sıfırın elde edilmesini etkilemektedir. Araştırmacılar uygulamada erişilemeyen bu sınırın, derecenin milyonda biri kadar yakınına ulaşmayı başarmışlardır.

    Eksi 273 dereceye ulaşmak hala başarılamamıştır ama piyasadan çok ucuza temin edilebilecek sıvı helyumla eksi 269 dereceye yani 4 derece kadar yakınına ulaşmak mümkündür. Mutlak sıfır için ise hiçbir şeyin birbirini etkilemediği ideal bir laboratuar ortamını yaratmak gerekir. Ne var ki bu atom ve parçacık fizikçilerinin halen çözemedikleri en büyük problemdir.
     
  13. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Beygirgücü Nedir


    Beygir, yük taşıyan ve araba çeken atlara verilen isimdir. Farsça 'bargır' (yük taşıyan) kelimesinden dilimize girmiştir. Uluslararası güç ölçüm birimi olan 'horsepovver'ın tam Türkçe karşılığı 'atgücü'dür ama kökenleri itibariyle at kültürü çok geniş olan Türklerde atın cinsine, cinsiyetine, rengine, faydalanıldığı yere göre ayrı ayrı isimleri vardır.

    Güç, birim zamanda meydana getirilen iş diye tarif edilir. Bir şeyin gücünü sınırsız bir zamanda yaptığı iş değil, belirli bir zaman süresinde yapabildiği iş belirler. Beygirgücü ifadesine günümüzde en çok araba motorlarının tanıtımında rastlanıyor. Bir araba methedilirken ilk söylenenlerden biri motorunun beygirgücünün ne kadar yüksek olduğunu belirtmek oluyor.

    100 beygirlik bir araba deyince motorunun yerine arabanın önüne 100 tane at bağlandığında elde edilecek güç gibi algılanıyor. Gücü, atın gücünü birim olarak kabul edip ölçmenin hikayesi 200 yıl öncelerine, yük taşıma deyince attan başka bir şeyin bilinmediği zamanlara uzanıyor.

    Beygirgücü terimi ilk olarak buhar makineleri geliştirmede en ünlü isim olan İskoçyalı mühendis James Watt tarafından kullanılmıştır. Onun tanınmışlığı sadece bu alanda yaptığı çalışmalar ile sınırlı değildir. Günlük yaşantımızda da sık sık ismi anılır. 'Ampul şu kadar watt', 'elektrikli süpürge bu kadar kilowatt' derken onun ismini de yad etmiş oluruz.

    James Watt geliştirdiği makineleri daha iyi pazarlayabilmek için müşterileri onların güçleri hakkında ikna etmesi gerekiyordu. O zamanlar iş yapıcı güç deyince insanların beyinlerinde canlandırabilecekleri en uygun şey attı. Bu nedenle Watt makinelerinin güçlerini ifade edebilmek için 'beygirgücü' birimini seçti. Böylece müşteriler satın alacakları makinenin gücünü atın gücü ile mukayese edebiliyor, daha çabuk tatmin olup karar verebiliyorlardı.

    James Watt geliştirdiği buhar pompasının gücünü ölçebilmek için kömür madeni yataklarında yük taşımada çalıştırılan atları incelemeye aldı. Ölçümleri sonucu bir atın 45 kilogramlık kömürü bir saniyede 1,11 metre uzaklığa taşıyabildiğini tespit etti. Böylece bir at, ağırlık çarpı yol olarak 50 kilogram-metrelik iş yapmış oluyordu. Nedeni nedir bilinmez bu değeri yüzde 50 arttırarak 75 kilogram-metreyi, beygirgücü (horsepower) ismi ile güç birimi olarak kabul etti.

    Bugün halterciler 75 kilogramlık ağırlığın birkaç mislini saniyede havaya kaldırıyorlar. O halde insan gücü de beygir gücü ile karşılaştırıldığında pek düşük sayılmaz. Bir beygirgücü elektrik enerjisi birimine çevrildiğinde 746 watt yapar ki evde orta boy bir elektrikli ısıtıcıya zor yeter. Bu nedenle beygirgücü ifadesini bir fizik birimi olarak kabul edip atlarla mukayese etmemekte fayda vardır. Yoksa bir uçak gemisinin 200 bin beygirgücündeki motorlarının yerine beşer metre aralıklarla 200 bin tane at bağladığımızı düşünürsek neredeyse 1.000 kilometre uzunluğunda bir yer kaplar.
     
  14. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Elektrik Neden Çarpar


    Birçoğumuz hayatımızda en az bir kere elektriğe çarpılmışızdır. Sonucu tehlikeli olmasa da, acı vermese de vücudumuz anında reflekslerle sıçradığı için şaşırmış ve korkmuşuzdur. Aslında belirli şartlarda az miktarda elektrik dahi hayati tehlike yaratabilir, kalbin ve solunumun durmasına, deri yanıklarına ve doku zedelenmelerine sebep olabilir.

    Arabaların akülerinde ve pillerde olduğu gibi hep aynı yönde akan akıma 'doğru akım' denilir. Günlük hayatta, evlerde kullanılan akım ise farklıdır. Düzenli aralıklarla yönünü değiştirir. Önce bir yana sonra aksi yöne devamlı hareketlerle akar. Bu tip akıma da 'alternatif akım' deniliyor. Akım yönündeki bu değişiklikler yani akımın frekansı o kadar hızlıdır ki örneğin bir lambada kırpışan bir ışık yaratmazlar.

    Alternatif akımın en büyük avantajı uzak mesafelere az bir kayıpla iletilebilmesidir. Alternatif akımın uzaklara taşınabilmesinde en önemli faktör voltajıdır. Elektrik akımını bir borudan geçen suya benzetirsek 'volt' suyun basıncına, 'amper' de birim zamanda geçen su miktarına karşı gelir. Borudaki suyun basıncı ne kadar yüksekse su da o kadar uzağa taşınabilir. Elektrik akımında da akım 400 bin volt gibi yüksek gerilimlerle taşınır, bölgeye gelince 11 bin volta, evlere verilmeden önce de 220 volta, trafolar vasıtasıyla düşürülür.

    Elektrik akımında volt da, amper de, frekans da ölüme sebep olabilir ancak en tehlikelisi yüksek voltajdır. Aslında insan derisi iyi bir izolatördür. Voltaj çok yüksek olmadıkça akımın geçip girmesine izin vermez. Akım bir kere girmeyi başarırsa içerde rahatça ilerler, çünkü vücudumuzun çoğunluğu iyi bir iletken olan sudur.

    Elektrik akımı deriyi yüksek voltajla deler ama 0,030 amper yani 30 mili amper bile vücutta tehlike oluşturur. 100 mili amperde sinirler etkilenmeye başlarlar. Daha yüksek amperde ise şok oluşur. Görüldüğü gibi alternatif akım doğru akıma göre daha tehlikelidir. Araba aküsündeki 12 volt, 45-60 amper tehlike yaratmazken tost makinesindeki 220 volt, 10 amper öldürücü olabilir.

    İlginçtir, yüksek frekanslı alternatif akım hastalıkların tedavilerinde kullanılırken insana en tehlikeli olan frekans aralığı evlerde kullanılan 50-60 Hz.dir. Bu frekansta 110 volttan bile düşük voltajlar tehlikeli olabilirler. Kalbi etkileyerek kasların çalışmasını durdururlar, kan basıncını sıfıra düşürürler.

    120 ile 1200 volt arasındaki akım kalbe ve soğancığa aynı anda etki eder. 1200 voltun üstündeki akımlar kalbe etki yapmadan soğancığı etkileyip soluğun tıkanmasıyla ölüme yol açarlar. Elektrikli sandalyede, ölüm mahkumlarına bir elektrot baldıra diğeri alın üzerine konularak, şahıs ölene kadar 1300 volt verilir.

    50-60 Hz. frekanslı akım insan için tehlikelidir ama organizma 100 bin Hz. ve daha yüksek frekanslı akımlara dayanıklıdır. Bu akımların sadece ısısal etkileri vardır. 100 bin Hz. ötesinde kas sinirlerine etki yapmadan, insan bedeninde tehlike yaratmadan birçok amperlik akımlar uygulanabilir. Bu nedenle yüksek frekanslı akımlar sinir, kas ve eklem ağrılarının tedavilerinde kullanılırlar.
     
  15. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Görünmezlik Mümkün mü?


    H.G.Wells, 'Görünmeyen Adam' adlı romanında, bir fizikçinin insan vücudunun görünmez oluşunu sağlamasını anlatır. Sinemaya da çeşitli kereler uygulanan bu romanın dayandığı fiziksel tez doğrudur ama pratikte olması mümkün olmayan bazı detaylar vardır.

    Aslında insan vücudunu oluşturan her şey başta su olmak üzere renksiz ve saydamdır. İnsanda renkli olarak sadece kana rengini veren hemoglobin ile deriye, saçlara ve göze rengini veren melanin isimli pigment bulunur. Bir ilaçla bunlar da renksiz hale getirilebilseler insanın saydam yani görünmez olması mümkündür.

    Bir cismi görebilmemiz için, onun üzerine gelen ışığı ya yansıtması, ya emmesi ya da kırması gerekir. Bunların üçünü de yapamazsa o cisme bakılınca görülemez.

    Kağıdı oluşturan selüloz lifleri saydamdırlar ama kağıt saydam değildir. Aynı şekilde, tuz da her biri saydam olan küçük kristallerden oluşur ama bir kaba konulunca gözümüze beyaz görünür, yani bir cismi oluşturan elemanların her biri saydamlaştırılsalar bile o cismin tümünün saydam olması mümkün olmayabilir.

    Ölmüş insan ve hayvanların bazı iç organlarını temizledikten sonra metil salisilat içine koyan bilim insanları onları kavanoz içinde görünmez hale getirebilmişlerdir. Burada bütün numara, kırılma endeksinin büyüklüğünden dolayı metil salisattadır. Ne var kî bu işlemi canlı bir insanın tüm vücuduna uygulamak mümkün değildir.

    Akvaryumu olanlar bilirler, bazı minik balıkların vücutları renksiz ve saydamdır. Dışardan bakılınca iç organları bile görülür. Tabiattaki yaşadıkları ortamda savunma amacıyla kamuflaj olarak kullandıkları bu saydam vücutlarında saklayamadıkları bir organları vardır. Hemen dikkati çeken minik, siyah gözleri.

    Görünmez adamın görünmezliğindeki küçük fakat gerçeklere aykırı en önemli nokta da gözleridir. Görünmez adam görülmemeli ama kendisi etrafını görebilmelidir. Baktığı şeyi görmesi, görüntünün gözünün retinası üzerinde oluşabilmesi için ışığın göz tabakalarından kırılarak da olsa geçmesi, retinaya ulaşması gerekir.

    Ancak o zaman da görünmez adamın, gelen ışığın bir kısmını emen, bir kısmını da yansıtan gözleri görünür. Romanda ise gözleri görür ama dışardan görünmez. Görünmez adam görünmeyen gözleri belli olmasın diye giyinikken onları kara gözlükler takarak saklar.

    Ormanın karanlıklarında saklanan ve görülmesi mümkün olmayan bir hayvanı bile parıldayan gözleri ele verir. Tam bir görünmezlik olması için gözlerin olmaması gerekir.
     
  16. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Telefonların Elektriği


    Size şaşırtıcı gelebilir ama, telefon evimizdeki en basit cihazdır. O kadar basittir ki, ana yapısı yüzyıldır değişmemiştir. Eğer 1920'li yıllardan kalma bir antika telefon bulabilirseniz, fişini duvardaki deliğe takın, gayet iyi çalışır.

    Telefon sistemi o kadar basittir ki, evimizin bir ucuna bir aparat, diğer ucuna bir başka aparat koyup, bunları birbirlerine araya 9 voltluk bir pil ve bir rezistör koyarak bağlarsanız, kendi interkom sisteminizi yaratmış olursunuz. Bu telefonlarla kendi aralarında rahatça görüşme yapılabilir.

    Telefonlarımızı duvardaki duylara ve oradan da santrallere bağlayan, genellikle biri kırmızı, diğeri yeşil iki kablo vardır. Yeşil kablo konuşma için ortak hat olup, kırmızı kablo vasıtası ile santralden telefonumuza 6 ile 12 volt arası, 30 miliamper seviyesinde bir akım gelir.

    Eğer basit bir granüllü ahizeye sahipseniz, sesinizin dalgalan, bu granülleri az veya çok sıkıştırarak, santralden kırmızı kablo ile verilen, yaklaşık bu 9 voltluk akımın karşı tarafa değişik kuvvetlerle gitmesini sağlar. Karşı tarafta kulaklıkta da, bu defa tam tersi olur ve bu değişik akımlar titreşim yolu ile sese çevrilir.

    Telefon konuşmasını ileten bu çok zayıf akımı çok uzaklara taşıyabilmek için bir frekans limitlemesi yapılmıştır. Yani frekans olarak 400 saykılın altında ve 3400 saykılın üstündeki sesleri sistem kabul etmez, yok farz eder. Bu nedenledir ki, bazılarının sesleri telefonda daha farklı gelir.

    Telefonun çalışabilmesi için gerekli 6-12 volt akımın telefon santralından gelen bakır telle sağlandığını belirtmiştik. Bu nedenle evinizde cereyan kesilse bile, telefona gerekli akım santralden sağlandığı için, çalışmaya devam edecektir.

    Peki telefon santralının cereyanı kesilirse ne olur? Bu duruma karşı santrallerde çok büyük bir batarya sistemi bulunmaktadır. Ayrıca bir de yedek elektrik jeneratörü vardır ki, cereyanın kesilme durumunda bütün telefon şebekelerini beslerler ve telefonların çalışmalarını sağlarlar.
     
  17. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Balonun İnsanı Kaldırması

    Bu deneyi ilk olarak ABD California'da Larry Walters, bildiğimiz çocuklar için olan uçan balonlarla değil meteoroloji balonları ile yapmıştır. Larry 42 tane balonu kendine bağlamış, kendisi de alüminyum bir sandalyeye oturmuş, emniyet olsun diye de yere bir halatla bağlanmış.

    Tam yükselmeye başlarken yere bağlı halat kopmuş ve kontrolsuz bir şekilde 5 000 metreye kadar yükselmiş. Bundan sonra yanında bulunan tabanca ile yüksekliği kontrol için balonları tek tek patlatmaya başlamış. Bu arada yanında bulunan telsizle yakından geçebilecek uçakları ikaz etmeyi de ihmal etmemiş.

    Balonları tek tek patlatarak inerken biraz da şanssızlığından, balonları bağlayan teller elektrik hatlarına takılmış ama sonunda yere sağ salim inmeyi başarmış. Bu üstün başarısından dolayı takdir bekleyen Larry'e ulusal havacılık kurallarını ihlal etti diye ilgililer çok kızmışlar ve cezalandırmaya karar vermişler.

    Bu hikayenin gerisi bilinmiyor ama biz hesap yolu ile kaç uçan balon bir insanın ayağını yerden kesebilir bulabiliriz. Bir litre helyum 0,18 gramdır. Bir litre hava l gramdır diye bilinir ama onun yüzde 80'inin nitrojen olduğunu düşünürsek bir litre hava, hemen hemen saf nitrojen kadar yani l ,25 gramdır diyebiliriz. Yani bir litre helyum, bir litre havadan yaklaşık l gram daha hafiftir.

    30 santimetre çapındaki bir balonu tam küresel düşünüp hacmini hesap edersek 14.137 santimetreküp yani 14 litre eder. Helyumun bir litresi havadan l gram hafif olduğuna göre bu balon ucuna bağlanan 14 gram ağırlığı havaya kaldırabilir (balonun kendi ağırlığı ve ip ihmal edilerek).

    Diyelim ki çocuğunuz 30 kilogram ağırlığında. Her biri 14 gram kaldırma gücündeki balonlardan 2.150 tanesini alıp eline verirseniz, bir anda yanınızdan kaybolup havalandığını görebilirsiniz, tabii teorik olarak.

    Eğer daha büyük, 3 metre çapında bir kaç balon bulabilir ve helyumla şişirebilirseniz 55 kilogram ağırlığındaki eşinizi kaldırmaya 4 tanesi yetecektir.

    30 metre çapındaki bir balon ise 14 ton ağırlığı kaldırabilir. Bu nedenle balon, zeplin türü hava araçlarının hacimleri çok büyüktür. Aslında bir litresinin ağırlığı 0,09 gram olan hidrojen bu işler için idealdir ama çok yanıcıdır, en ufak bir kıvılcım, patlamasına neden olabilir.

    Hindenburg zeplininin bu nedenle başına gelenlerden dolayı zeplinle yolculuk tarihe karışmıştır. Helyum gazı kullanılarak tekrar eski günlerine dönmesi ümitle beklenmektedir.
     
  18. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Radyasyon Nedir?

    Nükleer enerji denilince aklımıza Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan atom bombalan, Çernobil'deki nükleer santral kazası ve nükleer atıklar gelir. Nükleer enerji ve onun sonucu radyasyon iyi amaçlarla kullanılmadıkları zaman insan neslini dünyadan silebilecek kadar tehlikelidirler. Kontrol altında kullanıldıkları zaman ise insan yaşamını iyileştirmekten sağlığa kadar bir çok konuda insanlığa bahşedilmiş birer lütufturlar.

    Nükleer enerjinin esasım anlamak için çok fazla fizik, kimya, matematik bilmeye gerek yoktur. Nasıl odun, kömür, petrol ürünleri kullanarak ısı enerjisi elde ediyorsak nükleer enerji de öyledir.

    Nükleer santralarda kullanılan yakıtın en bilineni uranyumdur. Uranyum santralde başka bir yakıta dönüşürken ortaya müthiş bir ısı çıkar. Bu ısı reaktörün etrafında dolaştırılan suyu buhar haline çevirir. Türbinlere verilen buhar da türbinleri çevirir.

    Sonunda türbinler de kendilerine bağlı elektrik jeneratörlerini çevirerek elektrik üretirler. Prensip, nükleer enerji ile çalışan uçak gemilerinde de, denizaltılarda da aynıdır.

    Gelelim radyasyona... Uranyum gibi kararsız elementler gerek atomik yapılarına müdahale edilerek gerekse tabiattaki halleri ile bir başka elemente dönüşebilirler. Yani tarihte kurşundan altın elde etmek için uğraşan simyacıların başaramadıkları işin benzeri uranyumda kendi kendine oluşur.

    Bu dönüşüm işi olurken uranyum atomunun içindeki bazı parçacıklar da ışık olarak yayılırlar. Yani radyasyon bir ışıktır. Sadece atom bombasından, nükleer atıklardan çıkmaz tabiatta da bol miktarda vardır. Yalnız ışıma yolu ile değil besinler yolu ile de vücuda girebilir.

    Radyasyon olayında üç ana ışık türü vardır: Alfa, beta ve gama. Alfa ışınları deriden geçemezler, beta ışınları deriden çok az miktarda geçebilirler, gama ışınları ise deriden ve vücuttan geçebilirler. Alfa ve beta ışınları sadece yoğunlaştıkları organ üzerinde tahribat yaparlarken gama ışınları tüm organlara zarar verirler. Tabii bu arada ışına maruz kalma süresi de önemlidir.

    Vücudumuz hücrelerden, hücreler moleküllerden, moleküller de atomlardan meydana gelirler. Bu radyasyon ışınları isabet ettikleri atomların yapılarını bozarak sonunda hücrelerin ölmelerine sebep olurlar. Vücut için sürekli gerekli olan hücre üreme mekanizmasını bozarlar, vücudun direncini yıkarlar.

    Aslında günlük yaşantımızda radyasyonla iç içe yaşıyoruz. Radyasyon her an her yerde vardır hatta Güneş ışığında bile. Yaz mevsiminde deniz kenarında yapılan bilinçsiz güneşlenmelerde isteyerek aldığımız radyasyonun etkisi cilt kanserine yol açabilecek kadar tehlikeli olabilir.

    Radyasyonun insan bünyesi için faydalı olduğu durumlar da vardır. Kanserin ışınla tedavisi, enfraruj ve Ultraviyole tedavileri, lazerin tıpta kullanılması gibi.
     
  19. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Telefondaki Sesin Hızı


    Sesimiz telefonda ses hızı ile gitmez. Telefonun ağız kısmı denilen mikrofona konuştuğumuzda, ses burada elektrik akımına çevrilir. Karşı tarafın telefonunda tekrar sese çevrilene kadar yolculuğunu elektrik akımı olarak yapar.

    Bilindiği gibi elektriğin hızı ışık hızı ile aynıdır. Dolayısıyla ses telefonda ışık hızı ile yol alır. 5 kilometre uzaklıktaki bir arkadaşınızla telefonla konuşurken onun bulunduğu yerde gök güderse, şimşeğin ışığının gökgürültüsünden önce gelmesi gibi, gökgürültüsünün telefondaki sesi de havadan gelen sesine göre daha önceden kulağımıza ulaşır.

    Ses hızı, deniz seviyesinde, kuru ve sıfır derecedeki havada saniyede 331,4 metredir. Bakır kablo içinde ise saniyede 3500 metre kadardır. Yani sesimiz telefonda ışık hızı ile değil de ses hızı ile gitseydi (ki bu mümkün değildir) 600 kilometre uzaklıktaki bir arkadaşımız konuştuklarımızı telefonda 3 dakika sonra duyabilirdi. Düşünebiliyor musunuz böyle bir konuşma sonunda gelecek telefon faturasını?
     
  20. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.660
    Aldığı Beğeni:
    626
    Ödül Puanları:
    113
    Cevap: Genel Bilgiler

    Eksilerin Artı Çarpımı


    Aslında çok eğlenceli olabilecek matematik bizlere katı formüllerle ve mantığın kolay kabul edemeyeceği ifadelerle öğretilince bir kabus olup çıkıyor. Artının artı ile, eksinin eksi ile çarpım sonucu artı iken artı ile eksinin çarpım sonucu eksi oluyor. Peki bunun mantıki izahı nedir? Yani -5 derece sıcaklıkla -8 derece sıcaklığı çarpınca sonuç +40 derece olup ortalık ısınıyor mu?

    Tabii bu bir şaka, şaşırtmaca. Esas bilmemiz gereken (-2)x(-2)=(+4) diye bir eşitlik yazdığımızda, bunun sadece rakamların ve önlerindeki işaretlerin belirlediği mantıksal bir denklem olmadığı, bir beyan, bir ifade olduğudur.

    Eğer sayıları bir çizgi üzerinde gösterirsek, '-1' sıfırın eksi tarafındaki ilk sayı olarak düşünülebilir ama eşitlik içinde bu böyle değildir. Çizginin neresinde olursanız olun bir adım geri atmaktır. Yani çizgide '+4' noktasında iseniz ve ona '-1' ilave ederseniz, bir adım geri atarak '+3'e gelmiş olursunuz.

    Toplama ve çıkartmada nispeten kolay olan bu açıklama, iş çarpmaya gelince biraz zorlaşıyor. Örneğin haftanın 5 günü işe otobüs ile gidip geliyorsunuz. Her sefer bir milyonluk bir biletle yapılıyor. 10 milyon tutarında 10 tane bilet aldınız. Her gün gidiş-geliş kullandıkça iki tanesi eksiliyor. Bunun eşitlikteki yeri '-2' dir. Siz bu işi 5 gün süresince yani 5 kere yaparsanız (-2)x(+5)=(-10) olur ki biletler biter.

    Diyelim ki bayram tatilinin iki günü o haftanın perşembe ve cuma günlerine denk geldi ve tatil. Bu sefer yapmanız gereken hareketi yapmıyorsunuz. İki günlük 4 bileti kullanmıyorsunuz. Bu hareket yapmanız gerekene göre negatif yani ters yönde bir harekettir. Her gün bilet almak yerine iki gün süresince hiç bilet kullanmıyorsunuz. İki kere negatif hareketi '-2' bilet üzerinde yapınca o hafta elinizde (-2)x(-2)=(+4) bilet kalıyor.

    Hala biraz karışık değil mi? Bir örnek daha verelim. Bir eşitliğin başına '-2' yazdığınız zaman başlangıçta bu sizin sıfır noktasından iki kere geri sıçrayarak '-2' noktasına ulaşacağınız anlamına gelir. Ama siz yapacağınız bu hareketin tam tersini yani negatifini iki defa yapıyorsunuz. Sıfırdan '-2'ye sıçrama hareketini iki kere ters yönde (-2) yapıyorsunuz ve sonunda '+4' noktasına ulaşıyorsunuz. Ters bir kararın tersini yapınca doğruyu buluyorsunuz yani.
     

Sayfayı Paylaş