İskilipli Atıf Hoca

Konusu 'Genel Tarih' forumundadır ve тне јіģѕαw tarafından 1 Şubat 2009 başlatılmıştır.

  1. тне јіģѕαw

    тне јіģѕαw 9 Million Sam

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    59.823
    Aldığı Beğeni:
    505
    Ödül Puanları:
    113
    Osman Toprak yazıyor

    İskilipli Mehmet Atıf Efendi
    Akkoyunlu aşireti beylerinden ve İmamoğlu sülalesinden Mehmet Ali Ağa’nın oğludur. Annesi Mekke’den Orta Anadolu’ya göç etmiş Benî Hattab kabilesi şeyhlerinden, Kartaldağı yaylasında medfun Arap Dedenin torunlarından Melek Hanım’dır. Atıf Efendi, İskilip’in Tophane köyünde 1876 yılında doğdu. Altı aylıkken öksüz kalan Atıf, dedesi Hasan Kethüda Efendi’nin himayesinde yetişti.

    İlk dinî bilgileri dedesinden ve köyündeki hocalardan aldıktan sonra 15 yaşında İskilip’e gönderilerek, müderris Hoca Abdullah’ın derslerine devam etti. 1893’te ailesinin muhalefetine rağmen ilim tahsili için İstanbul’a gelen Mehmet Atıf, 1902 yılında icazetname alarak aynı yıl, İstanbul Müderrisliği unvanını kazandı.

    Medrese tahsilini bitirdiği yıl, imtihanla Dârü’l-Fünûn İlahiyat mektebine giren Atıf Hoca, bu fakülteyi ikinci kez, 1905’te birincilikle bitirdi. Bundan sonra Kabataş İdadisi Arapça Muallimliği vazifesine tayin olundu. Bu vazifede iken, Meşîhat Dairesinde çalışan müderrislerin mağduriyetlerini giderme yolunda yaptığı çalışmaları, devrin Şeyhülislâm’ı tarafından hoş karşılanmayınca, Bodrum’a sürüldü. Oradan İbrahim Tali’nin pasaportu ile Kırım’a sonra da Varşova’ya gitti. Sürgünden ancak, İkinci Meşrutiyet’in ilanından bir hafta evveli dönebildi.

    1910 yılında Medâris [Medreseler] Müfettişliği vazifesine tayin olunan Atıf Hoca, devrin etkili yayın organları Sebilü’r-Reşad ve Beyanü’l-Hak’ta yazdığı makalelerinde İslâm dünyasının ve düşüncesinin çıkmazlarına önerdiği çözümleri ile hayli alaka uyandırdı.Yeni kurulan Donanma Cemiyetine yardım ve destek gayesiyle yazdığı Nazar-ı Şeriatta Kuvve-i Beriyye ve Bahriyyenin Ehemmiyeti ve Vücubu adlı eserinin söz konusu cemiyet tarafından yayını ve bunun uyandırdığı büyük alaka üzerine Harbiye Nezareti tarafından bir takdirname ile mükâfatlandırıldı. 31 Mart hadisesi sırasında suçsuz yere bir hafta tutuklu kalan Atıf Hoca, iktidardaki İttihat ve Terakki’nin muhalifi olduğu için, Çorum’dan mebus çıkmasının önüne geçilmesi gayesiyle Mahmut Şevket Paşa’nın katli hadisesine dahli olduğu iddiasıyla bir buçuk yıl süreyle Çorum, Boğazlıyan ve Sungurlu’da sürgün cezasını çekti. Sonrasında da, “bir yanlışlığa kurban gittiği” söylenerek ve kendisinden özür dilenerek İstanbul’a dönmesine izin verildi.

    Cihan Harbi süresince pek resmî vazife almadı. İttihat ve Terakki’nin iktidardan uzaklaşmasıyla birlikte Dârü’l-Hilâfetü’l-liyye Medârisi Kısm-ı li Şubesi Tefsir-i Şerif Hocalığına yine bunun yanında Medresetü’l-Kudât Hikmet-i Teşriiyye Müderrisliği vazifelerine tayin olundu.

    1 Ocak 1919’da yayınlanan bir irade-i seniyye ile İbtida-i Dâhil Medârisi Umum Müdürlüğü vazifesi kendisine tevdi edilen Atıf Hocadan, bu vazifede gösterdiği üstün hizmetleri ile bütün İslâm âlemine yayılan şöhreti sonucu dünyanın dört bir yanından âlimler İstanbul’a gelerek kendilerine rehbelik etmesi hususunda yardım istemişlerdir. Bu senelerde Kosova, Üsküp, Plevne bölgesi Müslümanlarından ve Kırım Evkaf Vekâleti’nden almış olduğu yüksek rütbeli teklifleri “devletine ve milletine hizmetten ayrılamayacağı” mazeretiyle geri çevirdi.

    Bir yabancı olan Japonya büyükelçisi Baron Uşida’nın tespiti de enteresandır. Atıf Hoca ile görüşen büyükelçi şöyle demiştir:

    - Sizin gibi birkaç hoca daha olsaydı, İslâmiyet bütün Doğu’yu bu arada Japonya’yı da fethederdi. Dünyaca meşhur bir İtalyan müsteşriki de Şeyhülislâmlık kapısına başvurarak bazı suallerine cevap istiyor. Onu Atıf Hoca’ya gönderiyorlar. Atıf Hoca ile saatlerce görüşüp ilmine hayran kalan müsteşrikin sözleri:

    - Ben Arap ve Hint illerini gezdim ve birçok din âlimi ile görüştüm. Hiçbiri beni sizin kadar doyuramadı. Yıllardır fikrimi tırmalayan en karışık ve girift meseleleri siz çözdünüz. Her tarafa yayılan şöhretinizin ne kadar haklı olduğunu şimdi anlıyorum.

    19 Şubat 1919’da Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi başkanlığında kurulan ve bir ilim derneği olan Cemiyyet-i Müderrisîn’in ikinci başkanlığına getirildi. Bu cemiyet, 24 Kasım

    1919’da icra ettiği genel kurulunda adını Teâli-i İslâm Cemiyetine çevirdi. Başkanı da Atıf Hoca oldu.

    Teali-i İslâm Cemiyeti, İstanbul’da ve Anadolu’da pek çok şube açmış, ücretsiz olarak dağıttığı yüz binlerce kitap ile köylü çocuklarının bilgilendirilmesinde büyük hizmetlerde bulunmuştu. Yine Cemiyet, İzmir’in Yunanlılarca işgalinde ilk protesto sesini yükseltmiştir. Atıf Hoca, bu cemiyet namına “Küçük İlm-i Hâl” kitabı ile “İslâm Yolu” adlı bir de tarih kitabı hazırlamış ve bunları bastırarak dağıtmıştır.

    1922 yılı Ramazan ayı, Huzur Derslerine “muhatab” olarak katılan Atıf Hoca, idareci ve müderris olarak gördüğü vazifeleri yanında Alemdar ve Mahfil gibi dergilerde yazdığı makaleleri ile de İslâmcılık düşüncesinin yılmaz bir savunucusu oldu. Millî Mücadele aleyhinde kaleme alınan ve Yunan uçakları ile Anadolu’ya atılan bir bildiriye arkadaşlarının baskısına rağmen imza atmamış hatta onlara muhalefet ederek yaptıkları yanlış konusunda onları ikaz etmiştir. İstiklâl Harbini alenen destekleyen Atıf Hoca, bu cihada kalemi ile katılarak milletine ve vatanına olan sadakatini ve hizmetlerini hakkı ile yerine getirmiştir.

    Frenk Mukallitliği ve şapkadan darağacına

    1923 yılında yayınladığı, Tesettür-i Şer’î ve 1924’te kitaplaştırdığı, Din-i İslâm’da Men-i Müskîrât adlı eserleri ile Atıf Efendi Kütüphanesi Neşriyatından adıyla yeni bir serinin neşrine başlayan Hoca, bir taraftan ailesinin rızkını temin etmek maksadıyla kitapçılığa, diğer taraftan yeni şekillenmeye başlayan genç Cumhuriyet’e ve insanına ilmî ve İslâmî bir hizmete girişti. Kitaplarını önce mutlaka Maarif Vekâleti’ne gönderiyor, -izin için- sonra da oradan alınan ruhsat ile basımıyla ve dağıtımıyla meşgul oluyordu.

    İlk iki kitabının gördüğü alakadan hoşnut olan Atıf Hoca, dizinin üçüncü kitabı olan Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı eserini Maarif Vekâleti’nden ruhsat alarak 12 Temmuz 1924 tarihinde yayınladı. Dostlarına on yıl içerisinde elli kitap yayınlamak azminde olduğunu söylüyordu.

    Fakat Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı eseri, basımından 18 ay sonra Bakanlar Kurulu kararı ile toplatıldı, henüz dağıtılmamış 1600 nüshaya da el konuldu ve neticesi idama giden sıkı bir takibat dönemi başladı.

    İstiklâl Mahkemeleri

    Birinci Meclis üç ay çalıştıktan sonra dağıtılmış, yeni üyelerle yeni bir anlayışla, 1 Eylül 1920’de ikinci Meclis toplanmıştı. Gerekli kanun teklifleri ivedilikle hazırlandı, 11 Eylül 1920’de 21 sayılı kanun ile bu mahkemelerin kuruluşu için kanunî zemin oluşturuldu.

    Bundan sonrasını pek yoruma gerek olmadan Ankara İstiklâl Mahkemesi azası Kılıç Ali’den öğrenelim: “Sivil mahkemeler ve harp divanlarının olağanüstü dönemin ihtiyaçlarına cevap veremediği, ağır işledikleri, kanun ve usul bilmedikleri, adil olmadıkları söyleniyordu. Harp divanlarında verilen cezalar suçun önemiyle bağdaşmıyordu. Hâkimlerin hemen hemen hepsi medrese mezunu hatta alaydan yetişmeydi. Ne hukuku biliyorlardı ne de kanunları. Ülkenin içinde bulunduğu durumu kavrayacak ve ona göre hareket edecek yetenekte değillerdi.

    Büyük Millet Meclisi çare arıyordu. Konu Meclis’te görüşüldü. Kanun teklifi, İhtilal Mahkemeleri adıyla yapıldı, Refik Şevket İnce’nin teklifine Tevfik Rüştü’nün de katılmasıyla mahkemelerin adı İstiklâl Mahkemeleri’ne dönüştürüldü. Mahkemelerin hâkimleri Meclis üyeleri arasından yani milletvekillerinden seçildi. Bölgelerine göre; Ankara, Eskişehir, Konya, Isparta, Sivas, Kastamonu, Pozantı ve Diyarbakır olmak üzere sekiz adet İstiklâl Mahkemesi teşekkül etti. Her mahkemeye dörder üye atandı. Üyeler 27 Eylül 1920 tarihinde Meclis’te toplanarak bir çalışma programı hazırladı.

    Mahkemeler nasıl çalışırdı?

    İstiklâl Mahkemeleri’nin kararları kesindi ve temyizi yoktu. Mahkemeler Meclis’e bağlıydı. Kararların infazında sivil askerî bütün görevliler mesuldü. Mahkemeler kesin olarak açık yapılırdı. Halk duruşmaları izliyordu.

    Mahkemeler çeşitli suçlara önemlerine göre şu cezaları veriyordu; Asarak idam etmek veya kurşuna dizmek; Kürek veya ağır hapis cezası, Sürgün; Dayak; Zararı ödetme vs.

    Her mahkemenin kapısında “İstiklâl Mahkemesi mücadelesinde yalnız Allah’tan korkar.” yazıyordu.

    O tarihte ülkede daha çok geçmişe bağlı, göreneğe esir, herhangi bir iğfale elverişli, en küçük bir teşvik ile inkılâba karşı hemen alevlenmeye, ayaklanmaya kalkacak bir ruh haline sahip, yer yer, sık sık tanık oluyorduk. İnkılâp kurtları, milletin kurtuluşunu engellemek, inkılâbın aleyhindeki harekâta hâkim olmak istiyorlardı. Cumhuriyetin ilanını bir türlü akıllarına sığdırıp kabul edemeyenler aramızda yaşamakta bize yoldaşlık etmekteydi. Mahkeme heyeti olarak çalışırken bu gibilerin kafalarındaki emelleri, gizli ihtirasları meydana çıkarmak gerekiyordu.

    1920 Eylül’ünden 1922 Temmuz’una kadar bu mahkemelerin önüne toplam 59 bin 164 sanık çıktı. Bunlardan 11 bin 744’ü için beraat, 1.054’ü için idam kararı verildi. Bu mahkemelerin görevi fiilen 1927 yılında sona erdi. Mahkeme üyelerinin hemen hepsi genç ve ihtilalci karaktere sahip insanlardı. Mesela, Muhsin Çarıklı 38, Refik Şevket İnce 35, Yasin Kutluğ 31, Mustafa Necati 27, Refik Koraltan 32, Rasih Kaplan 37, Abdülkadir Kemali ve Kılıç Ali 33 yaşlarında idi. Bu genç, dinamik ve korkusuz Kuva-yı Milliyeciler, Mustafa Kemal Paşa’ya içten bağlı idiler.”

    Şapka kanunu

    25.11.1925 tarihinde 671 sayısı ile üç maddeden oluşan “Şapka İktisası Hakkında Kanun” Resmî gazetede yayımlandı ve yürürlüğe girdi. Temel maddesinde; “Türkiye Büyük Millet Meclisi azaları ile idare-i umumiye ve hususiye ve mahalliyeye ve bil-umum müessesâta mensup memurîn ve müstahdemîn Türk milletinin iktisa etmiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da umumî serpuşu şapka olup buna münafi bir itiyadın devamını hükümet men eder.” yazıyordu. Bu kanun halen muteberdir, kanun maddelerinin uygulanışını takip etmekle Bakanlar Kurulu mesuldür.

    İlk tutuklanış ve Giresun’da beraat

    9 Aralık 1925 tarihinde Hoca’nın Aksaray, Laleli’de, Fethibey Caddesindeki evinin kapısı sabahın erken saatlerinde çalmaktadır. Kapıyı Zahide Hanım açar. Gelenler sivillerdir. Zahide Hanım üst katta sabah namazını eda eden Hoca’ya telaşla:

    - Aşağıda meymenetsiz suratlı birkaç adam sizi görmek istiyor. Hallerini beğenmedim, der.

    Hoca gayet vakarlıdır. Önce biricik kızını teskin eder. Gelenler, ellerinde resmî görev kâğıdı ve mahkeme kararı olmaksızın ısrarla evi aramakla vazifeli olduklarını söylerler. Hoca, buna rağmen müsaade eder ve kütüphanesi baştan sona didik didik edilir. Evin aranması geceye kadar sürer. Gelenler işlerini bitirmiştir, Hoca’yı da Müdürlüğe götürürler. İşte bu çıkış, Hoca’nın evinden son çıkışıdır ya da sehpaya giden yolun ilk adımıdır.

    Zahide Hanım, alıkonulduğu polis müdürlüğüne sık sık gitse de Hoca’yla görüştürülmeyecek, ancak birkaç kez vapura binerken onunla çok kısa da olsa konuşabilecektir. Hoca artık ailesinden alınmış, İstiklâl Mahkemelerinin emrine verilmiştir.

    Hoca, Galata limanından bir kömür gemisi ile elleri kelepçeli olarak ile Giresun’a gönderilir. Burada İstiklâl Mahkemesinin gördüğü bir Şapka davası vardır. Zanlılar bölgenin insanı olmakla birlikte Hoca’nın da İstanbul’dan tutuklanarak buraya getirilmesi ortada büyük bir yanlışlığının olduğunun en açık işaretidir. 16-18 Aralık 1925’te Hoca mahkemenin huzuruna çıkar, yargılanır. Suçsuzluğu ve masumluğu ortadadır ve bu mahkemeden beraat eder. Hoca, Mahkeme Heyetinin de bulunduğu Akdeniz adlı yolcu gemisinin ambarında –beraat ettiği halde- yine elleri kelepçeli olarak İstanbul’a getirilir.

    İstanbul’a 21 Aralık günü ulaşırlar. Suçsuzluğu İstiklâl Mahkemesi kararı ile kesinleşen Hoca’nın evine dönmesi, ailesine kavuşması gerekirken o, tekrar Polis Müdürlüğüne götürülerek burada bir hücreye atılır.

    24 Aralık günü bu hücreden yeni bir yolculuğa çıkarılır. Bu kez, artık dönüşü olmayan bir yola girilmiştir. 26 sanıkla birlikte trenle Ankara’ya gönderilir. Yine Şapka kanununa muhalefet vardır ve baş suçlu “Frenk Mukallitliği ve Şapka” risalesinin müellifi Atıf Hoca’dır.

    Ankara İstiklâl Mahkemesi

    Tek hoca ve tek sanık Atıf Efendi değildir. Uşaklı Hoca Süleyman, Uşak İmam-Hatip Mektebi Müdürü Antepli Salih Efendi, Bozkırlı Ahmet ve Sultaniyeli Durmuş Hocalarla, Dağıstanlı Şeyh Şerefüddin ve arkadaşları da vardır. 100 aşkın sanık mahkeme karşısına çıkar bu davalarda. Daha önceleri Rize, Erzurum, Giresun ve Sivas’ta hadiseler vukua gelmiştir ve hadiseleri körüklemekle itham edilmektedir zanlılar. Götürüldüğü Ankara Hapishanesinde diğer mahkûmlar koğuşlara yerleştirilirken o, tek kişilik hücreye konuldu. 20 Ocak 1926 günü başlayan muhakeme 5 celse sürdü. 26 Ocak’ta mahkeme karşısına çıkan Atıf Hoca, 31 Ocak’ta da bazı sanıklarla yüzleştirildi.

    Duruşmaların birinden önce Tahirü’l-Mevlevi Atıf Hoca ile bir parça konuşma imkânı bulur. Hoca, Teali-i İslâm Cemiyeti’nin Anadolu’ya –İstiklâl Harbi aleyhinde- hiçbir beyanname göndermemiş olduğuna dair Vakit gazetesi ile yapılan ilanın para kesesinde gizlediği maktuasını mahkemeye gösterdiğini, beyanname cürmünden cemiyetin beri olduğuna dair heyete kanaat geldiğini, Şapka risalesini kanunun neşrinden bir buçuk sene evvel tab’ ettirmiş olduğunu, ikinci bir defa basılmak şöyle dursun, ilk baskısının tamamı ile satılmadığını ispat ettiğini, söyler Tahirü’l-Mevlevi’ye.

    - Sonunu nasıl görüyorsun, diye sorar, Tahirü’l-Mevlevi.

    Hoca emindir, bütün deliller ve vicdan onun suçsuz olduğuna hükmetmektedir aslında.

    - Cürüm bulunmadı ki ceza verilsin. Tabii beraat umuyorum.

    Savcı ve mahkeme heyeti aynı kanaatte değildir Atıf Hoca ile. Savcı Necip Ali Küçüka, 2 Şubat günü okuduğu iddianame ile Atıf Hoca hakkında üç yıl ağır hapis cezası istedi. Atıf Hoca, iddia makamına son celsede, ertesi günü, cevap verdi. Müdafaanamesini bizzat okudu, sonra dosyasına konulmak üzere mahkeme reisine uzattı. Savcı tekrar söz aldı, iki esasa dayandırdı ceza talebini; birincisi Teali-i İslâm Cemiyeti’ne Hocanın üye olması ve bu cemiyetin ülke İngilizlerin işgali altında iken kapatılmamış olması, ikincisi ise Hoca Efendi’nin Frenk Mukallitliği kitabının satış adedini 1300 olarak tespit edememesi, yani bundan daha fazla kitabın satılmış, dağıtılmış olma ihtimalinin olması. Savcı son sözünde sanık hakkında mahkeme heyetine son bir ikazda bulunur, Hoca’nın modern yaşam ile bağdaştırılabilecek bir durumda bulunup bulunmadığını yüce mahkemenin takdirine havale eder. Karar aynı gün 3 Şubat 1926 Çarşamba günü açıklandı. İskilipli Hoca Atıf ve Babaeski eski müftüsü Ali Rıza Efendilerin salben idamına...

    Tekrar Tahirü’l-Mevlevi’nin hatıralarına müracaat edelim: “Handa idim. Ortalık aydınlandı. Kalktım ve abdest aldım. Sabah namazını cemaatle kılmak hatırıma geldi ise de o civarda cami olup olmadığını henüz bilmiyordum. Yine yatağın üstünde oturduğum yerde kaldım. Kahve içmek için odadan dışarı çıktım. Hanın içinde bir kahvehane vardı. Lakin kahveci henüz mangalı uyandırmamıştı. Sokağa çıktım. Eski Meclis binasına doğru birkaç adım attım. Birden bire gözüme ilişen bir manzara beni olduğum yerde mıhladı. Evet, eski Meclis’in önündeki meydanın ortasına iki tane sehpa dikilmiş, onların arasına da beyazlar giydirilmiş iki vücut çekilmişti. Yüzleri diğer tarafa müteveccih olan bu cesetlerden birinin Atıf Efendi olduğu, boyunun uzunluğundan ve hâlâ görünen metin vaziyetinden anlaşılıyor, o ref’i vaziyetiyle merhum hayattaki halinden yüksek görünüyordu. Bila-ihtiyar gözlerimden yaş akarken dudaklarımdan da meşhur bir mersiyenin matla’ı olan; “Sen hayatta da ölümde de yüce / Hakkıyla mucizelerden bir tanesin” beyti döküldü. “

    Şehit edildiğinde tam elli yaşında idi. Cenazesi ailesine teslim edilmedi, Cebeci civarında kimsesizler mezarlığına gömüldü.

    Kaynaklar

    Ankara İstiklâl Mahkemesi Zabıtları 1926, Hazırlayan: Ahmet Nedim, İşaret yayınları, İstanbul, 1993

    Frenk Mukallitliği ve İslâm, İskilipli Atıf Hoca, Sadeleştiren: Sadık Albayrak, Çile yayınevi, İstanbul, 1975

    Sahabe’den Günümüze Allah Dostları 9. cilt, Heyet, Şule yayınları, İstanbul, 1996

    Son Devrin Din Mazlumları, Necip Fazıl, Büyük Doğu yayınları, İstanbul, 1996

    Son Devir Osmanlı Uleması, Sadık Albayrak, İBB Kültür İşleri yayınları, İstanbul, 1996

    Matbuat Alemindeki Hayatım ve İstiklâl Mahkemeleri, Tahirü’l-Mevlevi, Nehir yayınları, 1991

    Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, Derleyen: Hulusi Turgut, Türkiye İş Bankası Kültür yayınları, İstanbul, 2007

    Cumhuriyet Gazetesi, Aralık 1925 ve Şubat 1926 yıllı, aylı nüshaları

    Milli Gazete
     
    1 person likes this.
  2. changir06

    changir06 New Member

    Mesajlar:
    14
    Aldığı Beğeni:
    0
    Ödül Puanları:
    1
    Cevap: İskilipli Atıf Hoca

    O'nu şehit edenlerin torunları bugün şapkayla geziyorlar!!!!!
    Üç savcı.........üç kasap........üç Ali.........kapalı arşivler........karanlık tarih!!!!!!!1
     
  3. DadRes

    DadRes Member

    Mesajlar:
    245
    Aldığı Beğeni:
    16
    Ödül Puanları:
    18
    Cevap: İskilipli Atıf Hoca

    Ne alimlerimizi kaybettik... İslipli hocamızın bu şekilde idam edilmesi birilerinin yüzü kızartmalı ama nerdeee...
    Yazın için teşekkürler...
     

Sayfayı Paylaş