Muhtasar islam tarihi

Konusu 'İslam ve İnsan' forumundadır ve h3LL_s3xY tarafından 21 Nisan 2006 başlatılmıştır.

  1. h3LL_s3xY

    h3LL_s3xY Well-Known Member

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    5.237
    Aldığı Beğeni:
    250
    Ödül Puanları:
    83
    H E D İ Y E

    Hayâtında, O müstesnâ ve en yüksek şahsiyeti örnek alan
    her gence,
    İnsân-ı Kâmil ve güzel ahlâk arayan
    her insana,
    Çocuklarının hayrını ve saâdetini isteyen
    her baba ve anneye,
    Talebelerine Allah Rasûlü'nün hayâtını öğretmek isteyen
    her muallim ve muallimeye,
    Allâh'ın izniyle, şu nâçiz eserimizin fâide verdiği
    herkese,
    h e d i y e d i r .
    Müellif
    KISALTMALAR

    A.S. : Aleyhisselâm
    CC : Celle Celâlühû
    Hz. : Hazreti
    H. : Hicri
    M. : Milâdi
    R.A. : Radiyallâhü Anh
    R.Anha : Radiyallâhü Anhâ
    S.A.V. : Sallâllahü Aleyhi ve Sellem
    B.M.M. : Büyük Millet Meclisi

    Bismillâhirrahmânirrahîm
    MUKADDİME

    İnsanlığı ve bütün âlemleri büyük bir hikmet ve gâye ile yaratan, insanların ve tâife-i cinnin dünyâ ve âhiret saâdetine nâiliyyetini vesîle ve vâsıtaya bağlayan Allâhu Zülcelâl'e hamdü senâlar olsun.
    Âlemlere en büyük rahmet, en büyük şefâatçı, en büyük Peygamber, Muhammed'ül Mustafâ Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'e, O'nun Âline ve Eshâbına salât, kıyâmete kadar bütün O'na tâbi olanlara selâm olsun.
    İnsanoğlunun tanıması gerektiği, hayâtının en ince noktalarına varıncaya kadar bilmesi ve onları kendi hayâtında tatbik etmesi îcâbeden yegâne insan; onsekiz bin âlemin kâffesine rahmet olarak gönderilen, Peygamberler Peygamberi, Hz.Muhammed (S.A.V.)'dir.
    Beşer kaleminin kendisini tavsiften âciz kaldığı, O Büyük Rasûl'ün hayâtının her şeyden daha çok bilinmesi îcâbeder. O'nun hayâtı bilinmeden, İslâm'ın kâinât çapındaki gâyesi tahakkuk ettirilemez, İslam anlaşılamaz. Kim, Sîret-i Nebî'yi (Peygamberimiz'in hayâtını) bilmezse, Allâhın Rasûlü sevgili peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V)'i hakkıyla tanıyamaz. Yine kim, Allâhın Rasûlü'nü hakkıyla tanıyamazsa İslâmı da layıkıyla anlayamaz.
    Gerek bu dünyâda, gerek bundan sonraki âlemlerde şerefli insan olmak, iyi insan olmak; Kâinât'ın Efendisi, Muhammed'ül Mustafâ, Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem'i iyi bilmek, tanımak, anlamak ve O'na gerçekten ümmet olmakla kâimdir. Bir müslümanın gerçek mü'minliği, gerçek îmâna kavuşması; Peygamberini sevmeğe ve O'nun getirdiği esaslara tabî olmağa bağlıdır.
    Beşeriyyet, içinde bulunduğu sıkıntılardan, buhranlardan, huzursuzluklardan ancak ve ancak Fahri Kâinât'a tâbi olmakla kurtulabilecektir.
    Eshâb; arkadaş ve sohbetten gelir ki, Eshâb-ı Kirâm'ın hepsi Peygamber Efendimiz'in sohbeti ile yetişmiş, olgunlaşmış; mazhar oldukları bu devlet sâyesinde, kendilerinden sonra gelenlerin ulaşamayacağı kemâle vâsıl olmuşlardır. Dînimizde sohbetin ehemmiyeti pek büyüktür. Sohbet rûhun gıdâsıdır. Din, sohbet ve nasîhatle kâimdir. Peygamber Efendimiz; "Bir müslüman evinde, günde bir defa dinden îmandan bahsedilmezse, o eve zulmet yağar." buyuruyorlar. Acabâ bu şerefli vazîfeyi yapıyor muyuz?
    Bu hususta, evde çocuklarımızla beş dakîka bile meşgul olmadan, onlara Peygamberlerini, dînî vazîfelerini öğretmeden; cemiyette İslâmın yaşanmadığını, İslâmın ahlâkî, îtikadî ve ictimâî prensiplerinin tatbik edilmediğini şikâyete kalkışmamız hakkımız değildir. Çünkü şikâyetçi olduğumuz cemiyet, bizlerden ve bizim çocuklarımızdan teşekkül etmektedir.
    Öyle ise bugünün müslümanına düşen ilk vazîfe, kendi âilesinden başlayarak cemiyetin kurtuluşu için çalışmasıdır. Bir müslümanın evinde ilk yapacağı sohbet ise, Allah Rasûlü üzerine olmalıdır. Çünkü, Kur'an ahlâkı O'ndadır. Dînin en ince yaşantıları, Yüce Rasûl'ün hayâtında birer pırlanta mîsâli parlamaktadır.
    Ey babalar, anneler ve evlâdlar!
    Bütün güzellik ve olgunlukları üzerinde toplayan İnsân-ı Kâmil'e yaklaşın. Yüce Allah O'nu, ahlâkı tamamlamak üzere göndermiştir. Evlerinizi O'nun sohbetleri ile süsleyiniz. Bu takdirde başından sonuna kadar bütün bir devri, olanca çileleri ve mutluluğu ile Peygamber Efendimiz'in ve Sahâbelerinin yanında yaşamış gibi olursunuz. O'nun tedrîsiyle üzerinize rahmet iner. O'nun müzâkeresiyle melekler üzerinize nur saçarlar.
    Eshâb-ı Kirâm'ın, Peygamber Efendimiz'e sevgileri, O'na itâat ve bağlılıkları, bizler için ne büyük bir örnek değil midir? Şu satırları yazan bu fakîrin, Akabe Bîatl'arı, Hudeybiye Musâlahası'ndaki bîat, Mekke Fethi'nde yapılan bîat, kadınların biâtı, hülâsa bütün Eshâb-ı Kirâm'ın Peygamber Efendimiz'e, münferiden, müctemian yaptıkları o bîatlar çok dikkatini çekmektedir. Zîrâ, Eshâb-ı Kirâm, Allah Rasûlü'ne gelerek ellerine sarılıp, bağlılık beyanında bulunup, söz vermişler, ahdü pîmân etmişler (antlaşmışlar); harpler olmuş, darpler olmuş, çok zor ve sıkıntılı anlar olmuş, fakat öyle büyük bir sevgi ve îmânla bağlanmışlar ki, ahidlerinden asla dönmemişlerdir. Onlar gibi bugünün müslümanlarının da Peygamberimiz'e, vârislerine ve O'nun Emîrlerine aynı itâat, sadâkat ve sevgi ile bağlanmış olmaları îcâbeder.
    Mûbârek Kitâbımız Kur'ân-ı Kerîm'in dörtte üçü geçmiş kavimlerden, ümmetlerden ve peygamberlerden bahseder. Bu gösteriyor ki târihi bilmek şarttır. Bu şartın edâsı ve zaruretin giderilmesi için İslam Târihi mevzûunda birçok eserler yazılmışsa da, bilhâssa yetişme çağındaki müslüman çocuklarının ve herkesin, çok fazla mesâi harcamadan kolayca okuyup faydalanabilecekleri işbu Muhtasar İslam Târihi'ni hazırladık.
    Yüce Mevlâ'nın izni ve lütfu ile hazırladığımız bu esere, Câhiliyye Devri (Fetret Devri) diye tasvir edilen, Peygamberimiz'den evvel dünyâ üzerindeki milletlerin hâllerinden; Mekke şehri, Kâbe-i Muazzama ve Zemzem Suyu'ndan behsetmekle başladık. Peygamberimiz'in dünyâyı teşrifleri, çocukluk, gençlik ve evlilik yıllarından bahsederek devam ettirdik.
    Daha sonra, Peygamber Efendimiz'in peygamberliğinin başlamasından irtihâllerine kadar geçen yirmi üç senelik hayâtına yer verdik.
    Kıyamete kadar cereyan edecek hâdiselerin birer nümunesinin zuhur ettiği o ibret verici, gözleri yaşartan, gönülleri çoşturan, İslâmi gayret ve cesaret ruhunu şahlandıran hâdiselerle dolu bu dönem, meselenin esas can alıcı nüvesini teşkil etmektedir.
    Rasulüllah Efendimiz'in ve ilk müslümanların çektiği o ıstıraplar ve onların bunca ezâ ve cefâlara, İslam uğruna canlarını da ortaya koyup, sabredip, tahammül göstermelerini, yeri geldiğinde mallarını, mülklerini, yerlerini, yurtlarını ve herşeylerini terkedip Allah rızası için hicret etmelerini; Hz.Peygamberimiz ve Eshâbının İslâmı anlatıp, öğretme metodlarını; Eshâbı Kirâm'ın Peygamber Efendimiz'e ve O'nun emirlerine ne büyük bir sadakatla bağlanıp, itaat ve mutâvaat gösterdiklerini; Ensar ve Muhâcirîn arasındaki kardeşliği; muhârebelerde ve fetihlerde îman gücünün ve mutlak itaatın gâlibiyetini; müşriklerin, yahudîlerin ve her devirde eksik olmayan münâfıkların, İslam aleyhindeki entrika ve kalleşçe tuzaklarını; nihâyet, bütün bu hâdiselerin hülâsasının sözle de ifâdesi olan ve her müslümanın belleyip, hayâtında tatbik etmesi icâbeden Vedâ Hutbesi'ni bu bölümde zevkle okuyacak, hakîkaten o günleri yaşıyor gibi olacağınızı ümit ederiz.
    Peygamber Efendimiz'in hastalanması, mübârek cesedinin dünyâ âleminden, âhiret âlemine intikâli; Rasulüllah'ın şekli ve şemâili ve mekârimi ahlâkından bahsetmekle bu eserin siyer-i nebî kısmını bitirmiş olduk.
    Son kısımda ise, Hulefâ-i Râşidîn dönemini hülâsa edip, İslam halîfeliğini devam ettiren Emevîler ve Abbâsiler döneminden kısaca bahsettik. İlk Müslüman Türk Devletlerine de yer verip, bunlar içerisinden Selçuklular, Timuroğulları ve hâlen dünyâ milletlerinin ismini işitince durakladığı, bizlerin de torunları olmakla iftihar ettiğimiz Yüce Osmanlı Devleti'nden biraz daha genişçe bahsettik. Bilhâssa Sultan Abdulhamid Han ve O'nun döneminden, O'nun cihanşümul siyâsetinden bahsetmeden geçemedik.
    Böylece tamamladığımız bu eserin her okuyucu ve okutucuya, her gence ve her yaşlıya, hülâsa herkese fâideli olacağını ümit ve temenni ederiz.
    Cenâb-u Hak rızâsına muvâfık kılıp, Fahri Kâinât'ın şefâatına mazhar eylesin. (Âmîn)
    Hasan ARIKAN

    PEYGAMBER EFENDİMİZ'DEN ÖNCE DÜNYÂNIN AHVÂLİ

    HİNDİSTAN

    Gariplikler, acâiplikler ve zıdlıklar ülkesi olan Hindistan'da, İslâmiyet'in zuhûru sırasında yüzlerce emirlik ve hükümdarlık bulunmaktaydı. Kubta, Çanika ve Kumara hânedânları bunların en meşhurlarıydı. Örf ve âdetlerdeki aşırılık, sınıflar arasında derin ayrılıklar, kan ve soy taassubu ülkenin idâresine hâkimdi.
    Hindistan, dînî ve ictimâî yönden târihinin en kötü dönemlerini yaşıyordu. Bilhassa Brahmanizm'in baskısıyla oluşan Kast sistemi, halkı âdeta mengene içinde ezmekteydi.
    Halk, dört sınıfa ayrılmıştı: Din adamları (Brahmanlar), asker ve asiller, tüccar ve çiftçiler ve bir de hizmetçiler. Bu dört sınıf arasında çok büyük farklar bulunmaktaydı. Bir sınıftan diğerine geçmek yâ da diğer sınıfa mensup bir âileden evlenmek yasaktı. En üst sınıf olan Brahmanlar, zulümle diğer üç sınıfı yok etse bile suçsuz sayılırlardı. Çünkü, bütün günahları af edilmiş olarak kabul edilirlerdi.
    Hindistan'da kadınların hiçbir önemi ve değeri yoktu. Kocası ölen kadın ya diri diri toprağa gömülür ya da kendisini yakardı. Dul bir kadının saygı görmesi şöyle dursun evlenmesi bile yasaktı. Kadınların iffetinden de söz edilemezdi. Bir adam karısını kumar masasında kaybedebilirdi.
    ÇİN

    İslâmiyetin zuhûru arefesinde karışıklık ve tam bir kaos hâlinde idi. Yerli olanlarla olmayanlar, farklı muâmeleye tâbi idi. İnsanlık ve adâlet zevkinden çok mahrumdular.
    Çin'de kadınların hiçbir hakkı yoktu. Erkek, âile içerisinde olağanüstü bir güce sahipti. Eşini ve çocuklarını köle olarak satabilme veya istediği zaman öldürebilme hakkı vardı. Çocuklarına ve eşlerine çok nâdir olarak sofrasına oturma izni veriyorlardı.
    Anneler için, kız çocuğu dünyâya getirmek, çok büyük ayıplardan sayılıyordu. Kız çocuğu bulunan bir evde, yeni bir kız çocuğu dünyâya gelir ve o âile de fakir olursa, o günahsız çocuk, ya kışın şiddetli soğuğunda ölmesi için dışarı atılır ya da ayılara ve vahşi hayvanlara yem olarak verilirdi.
    JAPONYA

    Bu ülkeyi, halkın, (hâşâ) güneş tanrısının soyundan geldiğine inandığı bir imparator yönetiyordu. Japonlar, dünyâyı sâdece Japon Adalarından ibâret sanıyorlardı. Peygamberi, kitâbı ve ibâdeti olmayan Shinto (Şinto) dînine mensuptular. Atalarına, krallarına ve putlara tapıyorlar, bir takım delice hareketleri ibâdet kabul ediyorlardı. Ülke son derece ibtidâi gelenek ve göreneklere göre yönetiliyordu. Ancak, Japonlarda kadının nâmusu çok önemli idi. Ona yönelik herhangi bir saldırıda, kadının erkek akrabaları canlarını bile verirdi. Bir baba îdam ya da ateşte yakılma cezâsına çarptırılmışsa, onun ergenlik çağına gelmiş bütün erkek çocukları da aynı cezâya çarptırılıyordu. Bu çağa gelmemiş olanlar ise ergenlik çağına gelince sürgüne gönderiliyorlardı. Kız çocukları mîras alamazdı.
    AVRUPA DEVLETLERİ

    Altıncı asır Avrupası, cehâletin ve zulmün karanlığında, kanlı savaşlar içinde yaşıyordu. Avrupalılar ilim ve medeniyetten çok uzakta idiler. Ne onların dünyâ hakkında, ne de dünyânın onlar hakkında doğru dürüst bir bilgisi yoktu. Vücudları murdar, kafaları bir takım kuruntularla doluydu. Temizlikten ve su kullanmaktan çekiniyorlardı. Daha, kadının insan mı yoksa hayvan mı olduğu, ruhun ebedi olup olmadığı, insanların satma, satınalma ve mülkiyet haklarının olup olmadığı münâkaşa ediliyordu.
    Başta Fransa ve Almanya olmak üzere Orta ve Batı Avrupa'yı ellerinde bulunduran Frenkler, her bölgede kendilerine has kânunlar tatbik etmekteydiler. Eskiden batı medeniyetinin beşiği sayılan İtalya, haksızlığın, anarşi ve çöküntünün kurbanı olmuştu.
    Britanya adaları ise beşinci asrın başlarında İngiller adıyle tanınan Alman asıllı Anglo-sakson deniz korsanlarının istilâsına uğramıştı. Hırsızlık ve çapulculukla meşgül olan bu korsanlar altıncı asırda tamamen yerli halkı mağlup ederek Britanya adalarına hâkim oldular. Bundan sonra buraya «ingiller ülkesi» mânâsına gelen İngiltere denilmeğe başlandı.
    Bu dönem Avrupası hakkında Avrupalı mütefekkir ve müverrihlerin (târihçilerin) de çok ilginç tesbitleri bulunmaktadır. Bunlardan Robert Briffauld, şunları söylüyor: "Avrupayı beşinci asırdan altıncı asra kadar devam eden koyu bir karanlık kaplamıştı. Hem de giderek koyulaşan bir karanlık. Bu dönemdeki karışıklıklar eski dönemlerden daha korkunç ve daha karanlıktı. Çünkü Avrupa, yok olmağa mahkum, izleri tamamen silinmiş büyük bir medeniyetin kokuşmuş cesedine benziyordu."
    Hülâsa, dünyânın her yerinde harpler, ırk, renk ve bölge ayırımları ve bu hususta saçma sapan peşin hükümler yüzünden insanlık bir sefâlet ve bunalım içinde idi.
    BİZANS

    İran ve Türklerle komşu olan bu imparatorluk, sukut hâlinde idi. Bizans'ın ictimâî ve ahlâkî durumu hiç de iç açıcı değildi. Bizans'da kokuşmuş bir ictimâî nizam vardı. Rüşvet ve yolsuzluk çoğalmış, vergiler kat kat artmıştı. Kumar, zevk ve sefâ peşinde enva'ı çeşit sefâhet almış yürümüştü. Taht ve mezhep kavgaları, sınıf mücâdelesi ve zulüm Bizans'ı batırdıkça batırıyordu. Seksen bin kişilik spor salonlarında bâzen insanlar bâzen de insanlarla yırtıcı hayvanlar arasındaki mücâdeleyi seyredip eğleniyor ve zevk alıyorlardı. Oyunları çoğu zaman kanlı olurdu. Verdikleri cezâlar tüyler ürpertecek kadar vahşet verici ve iğrençti.
    Bizans'ın bir eyâleti olan Suriye, Bizanslıların ihtiras ve arzularını gerçekleştirmek için kullandıkları bir yük hayvanı durumunda idi. Bizanslılar, mahkum milletler için en ufak bir şefkat hissi duymazlardı. Borçlarını ödeyebilmek için çocuklarını satan Suriyeliler az değildi. Zulüm ve zorbalık artmış, köleler çoğalmıştı.
    ÎRAN

    Bizans ve Orta Asya Türkleri ile devamlı harp hâlinde olan bu ülkede, taht ve saltanat kavgaları, siyâset entrikalarından ayrı olarak, avam ve zâdegân (asiller) sınıflarına bölünen halk; bâtıl Zerdüştlük dîninin ve onun yöneticilerinin, ismet ve iffeti ortadan kaldırmalarının verdiği ıstırap ve huzursuzluk içindeydi.
    MISIR

    Târih boyunca birçok istilâlara uğramış bir ülkeydi. İranlılar, Büyük İskender ve Romalılar eskiden Mısır'ı istilâ etmişlerdi. Romanın koyu zulmü, Romalıların şiddetli tazyikleri karşısında Hristiyanlık Mısır'da yayılıyordu. Mezhep ihtilafları, din kavgaları almış yürümüş, halk bunlardan bıkmıştı. Ağır vergiler altında ezilen halk, İslam fâtihlerini halaskâr (kurtarıcı) olarak karşılayacaklardı.
    ARABİSTAN

    Peygamber Efendimiz'den önce Araplar, bir kısım bâtıl zihniyet ve hurâfelerin te'siri altında Dîn-i Hanîf'i (hak dînini) unutmuşlar, hak yoldan sapmışlar, putlara, heykellere tapmağa başlamışlardı. Bâtıl bir düşünce neticesi, kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Kumar, içki, fuhuş alelâde şeylerden sayılırdı. İnsanlar kabîlelere ayrılmış, kabîleler arasında kan dâvâları zuhûr etmiş, birbirlerine diş bileyen düşman hizipler ve harp hâlinde idi. Hakdan, adâletten uzaklaşmış bir cemiyette, kuvvetliler zayıflara, âcizlere saldırıyor, elinde nesi varsa alıyordu. Köleler, esirler, acınacak bir halde idi. Kadının cemiyette bir yeri yoktu. O, pazarlarda gezdirilen, para ile alınıp satılan basit bir eşya muâmelesi görüyordu.
    Târih ve edebiyatçıların «Fetret Devri, (Câhiliyye Devri)» adını verdikleri, cihânın zulmetle âlûde olduğu bu devirde, bütün insanlık, kendilerini bu dalâletten kurtaracak, bir kurtarıcı, bir peygamber bekliyordu.
    Allâhü Teâlâ tarafından, Yahûdîlere indirilen Tevrat'ta ve Hz.İsa'ya verilen İncil'de; âhir zamanda bir halaskârın, bir büyük Peygamberin geleceği de müjdelenmişti. Bu yüzden ehli kitap olan Yahûdîler ve Hıristiyanlar O'nu bekliyorlardı. İşte O, âlemlere en büyük rahmet olan Hazreti Muhammed (S.A.V.)'di.
    Bütün dünyâ milletlerinin mânevî çöküntü ve yıkıntı içinde kaldıkları bu devirde Araplar, diğer milletlere göre soy ve nesebe dikkat eden, hakka daha saygılı ve mert bir milletti. Dünyâ milletlerinin her sâhada gerilediği bu devirde, Arabistan'da edebiyat çok gelişmiş ve ilerlemişti. Ümmî (okuma-yazma bilmeyen) oldukları halde içlerinde çok güzel şiir söyleyenler vardı. Araplarda, gerek şehirlerde oturanı, gerekse bedevîleri şiir yazmaz fakat söylerdi. Yazmağı bilenler azdı. Amma bilhâssa bedevîlerin şiirleri çok dokunaklı ve gerçekçi olurdu. Çünkü onlar, kırlarda gezerler, hissettiklerini yazarlardı. Her sene Mecenne, Zülmecaz ve bilhâssa Ukaz panayırlarında toplanan geniş halk huzurunda, edebî müsâbaka, şiir yarışmaları yapılırdı. Araplar inşad ettikleri şiirleri (kaidesine uygun, ahenk ile söyledikleri şiirleri), aralarında en şerefli kabile olan Kureyş'e arz ederler, Kureyş izin verirse birincilik alan şâir ve edipler, mükâfatlandırılırlar ve onların şiirleri şanına tazimen Kâbe'nin duvarına asılırdı. Fesâhat ve belâğat yönünden değer taşımayan şiirlere îtibar edilmez, hiçbir kıymet atfedilmezdi. Yıllarca yapılan bu müsâbakalarda ancak yedi kişinin şiiri birincilik alarak Kâbe duvarına asılmıştı. Târihte bu yedi şiire «Muallekât-ı Seb'a»denilir. Bunlardan en güzel şiir, İmri-ül Kays'a âit olup, O'nun şiiri diğer şiirlerin en üstüne asılmıştı. Bu şiir, Peygamber Efendimiz'in doğuşuna kadar asılı kalmıştı.
    Câhiliyyet devrinde, Arapların belâğat ve fesâhata bu kadar ehemmiyet vermelerine dikkat edilecek olursa, bundan ibret almak gerekir. Çünkü dalâlet ve cehâletin derinliklerinde bulunmalarına rağmen, edebî yönlerinin artması, Arapça'nın kemâle ermesi, muhakkak ki Allâhü Teâlâ tarafından bu lisan üzere gönderilecek Kitâb'ı anlamaları için, onları hazırlamak ve teşvikten ibâretti.
    Araplar, asırlar boyunca mütekâmil dillerinin sâfiyetini muhafaza etmişlerdir. Hz.Muhammed (S.A.V.)'den evvelki nazım ve nesir, aradan geçen 1500 yıla rağmen, bugünkünden ne kelime, ne dilbilgisi, ne de morfoloji bakımından farklıdır. Şu içinde yaşadığımız asırda, diğer dünyâ milletleri ise lisanlarını düzelteceğiz diye, yeni yeni kelimeler bularak, koyarak, değiştirip durdukları halde, Arapların böyle bir dert ve sıkıntısı hiçbir zaman olmamıştır. Çünkü, bu zengin ve güzel lisan noksanlıklardan ârîdir.
    Peygamber Efendimiz'den önce Arabistan'da edebiyatın çok ileriye gitmiş olması, Arapça'nın kemâle ermesi; Allâhü Teâlâ tarafından indirilecek kitâbın, kutsiyyet ve kıymetini bilip takdir etmelerine mâtufdu. Çünkü O Allah Kelâmı, fesâhat ve belâğatın insan gücüyle ulaşılması mümkün olmayan bir mûcizedir.

    MEKKE-İ MÜKERREME VE KÂBE

    Arap yarımadasının ve bütün dünyânın kalbi olan Mekke-i Mükerreme'de Müslümanların namaz ibâdetini îfa ederken, yönlerini kendisine çevirmeleri Allâhü Teâlâ tarafından emredilen mübârek Kâbe'yi, Mevlâ'nın emriyle, Hz.İbrâhim, oğlu İsmâil Aleyhis'selâm ile binâ ettiler. Böylece, Mekke'de halkın ibâdeti için Beyt-i Harem kuruldu. Bu mübârek Kâbe; ibâdet edenler, rükû ve secde yapanlar için tertemizdi, içinde heykel, put vb. yoktu. Ancak, sonradan Araplar oraya, elleri ile yapıp taptıkları putları doldurdular. Etraftan gelen ziyâretçiler, bunlara kurban kesmeğe başladılar. Şirk aldı yürüdü.
    Mekke, çok eski bir şehir olup Kâbe'yi ziyârete gelenler, orada ticâret de yaparlardı. Ziraat mümkün olmadığından, Mekke halkı zaman zaman etrafa ticâret kervanı gönderirlerdi. Mekke'den, Yemen'e ve Şam'a ticâret kervanları gidip gelirdi. Bu sâyede, Arabistan yarımadası içinde, Mekke, yüksek mevkîini almış, rakipsiz bir merkez olmuştu.
    Çöl manzarası göstermesine rağmen Mekke'nin ehemmiyeti o kadar büyüktü ki, Roma ve Bizans imparatorları, Acem ve Habeş kralları, sırasıyle hepsi, bu şehri kendi arâzilerine bağlama teşebbüslerinde bulunmuşlardı. Fakat, İslâmdan önce aldığı ismiyle, Ümmül Kur'a (şehirlerin anası) denilen Mekke, hiçbir zaman ecnebî işgâlinde kalmamıştır.
    Kâbe'deki Vazîfeler

    Mukaddes Kâbe'ye yapılacak hizmetler Hz. İsmâil'in sülâlesinden olan Hz. Peygamberimiz'in soyunda toplanmıştı.
    Bu hizmetler şunlardır: Sigâye, imâre, rifâde, sidâne, i'sar, emvâl-ı muhcere, nedve, hılf-ül'fudul, liva', kıyâde. Bunların içinde sigâye, rifâde Huccâca, diğerleri Kâbe'ye âitti.
    1- Sigâye: Kâbe'yi ziyârete gelen hacıların suyunu tedarik etmek, zemzem kuyusuna bakmak, hacıları susuz bırakmamak vazîfesiydi. Bu vazîfe Hâşimoğullarının uhdesinde idi.
    2- İmâre: Kâbe'nin bakım ve îmârını yapmak vazîfesiydi. Bu vazîfenin îfâsına her kabîle iştirak ederdi ve bu vazîfenin idâresi Ben-i Hâşim uhdesinde idi.
    3- Rifâde: Gelen hacıları konuklatıp ağırlamak, onları barındırmak vazîfesiydi. Kureyş arasında bu vazîfe Nevfeloğulları tarafından îfa olunuyordu.
    4- Sidâne: Kâbe'nin kilitlerini muhafaza etmek. Bu vazîfe İzaroğullarında idi.
    5- İ'sar: Her iş için fal oku çekmek ve neticesini söylemek işiydi. Bu vazîfe Ben-i Cumh'a âit bir vazîfe idi.
    6- Emvâl-ı Muhcere: Kâbe için yapılan vakıflar ile meşgul olup onları yerine sarfetmek vazîfesiydi. Bu vazîfe Sehimoğullarına âitti.
    7- Nedve: Nedvedeki toplantılara başkanlık etmek vazîfesiydi. Bu vazîfe Esedoğullarının reîsine âitti. Kureyşliler, Kâbe yanında inşa edilmiş olan Dâru'nnedve adlı binâda toplanırlar, ehemmiyetli işleri görüşüp kararlaştırırlardı. Harp, sulh, ticâret kervanları tertibi, resmî törenler ve nikah akitleri burada yapılırdı.
    8- Hılfü'l-Fudul: Fadıllar anlaşması, adâlet tevzîine nezâretle, zulüm ve fesâdın önüne geçmek için kararlaştırılmış bir kurulun alacağı kararlar. Bu kurul, Abdullah ibn-i Cüdâ'nın başkanlığında toplanırdı. Bir defasında onaltı yaşlarında iken, Peygamber Efendimiz de toplantıda bulunmuştu.
    Bu mevzûda daha sonra Rasûlü Ekrem buyuruyor ki: "Abdullah ibn-i Cüdâ'nın evinde bir hılfe (bir ittifâka) şâhit oldum. Onun aynı için bugün de dâvet olunsam, bu dâvete icâbet ederim."
    Bu toplantıda, Yemenli bir tüccarın malını alıp parasını vermeyen Mekkeli müşrik As ibn-i Vâil'e, borcu ödettirilmiş, bu zulüm önlenmiş ve bâ'demâ, böyle zâlimliklere meydan verilmeyeceğine karar alınmıştı.
    9- Liva': Bayraktarlık vazîfesiydi. Harp zamanlarında bayrağı taşıyan vazîfeliler bulunurdu.
    10- Kıyâde: Kumandanlık. Harp ve ticaret seferlerinde kafilenin başında kumandanlık edip onlara istikamet vermek. Bu vazîfe Ümeyyeoğullarının elindeydi.

    ZEMZEM

    Zemzem, Hz. Hacer'in Kâbe-i Muazzama'nın yanında susuzluktan kıvranmakta olan oğlu İsmâil için, su aramak maksadıyle defalarca Safâ ile Merve tepesi arasında koşup, çâresizlik içinde etrafına bakındığı bir zamanda, Kâbe'nin hemen yanından Allâhü Teâlâ'nın ihsân ettiği mübârek bir sudur. Hz.Hâcer, birbirine yakın Safâ ve Merve tepeleri arasında su aramak maksadıyle yedi defa koşmuş ve en sonunda, bir kuşun ayağının pençesi ve kanadıyle yeri kazdığını, oradan suyun çıktığını görmüş, koşarak gelip, suyun akıp gitmemesi için önüne bent (gölet) yapmış ve bu sudan kırbasını doldurarak oğluna içirmiştir.
    İşte bu su bildiğimiz Zemzemi şerif olup, Mevlâmız kuşu vâsıta kılmak suretiyle lütfu İlahi olarak bu şifalı suyu müminlere ihsan buyurmuştur.
    Zemzem ayakta, kıbleye dönülüp, Salavât-ı Şerîfe okunarak ve niyet edilerek içilir.
    Hz.Peygamberimiz; "Zemzem ne için içilirse onadır" buyurmuşlardır.
    Meselâ, bir insan karnı aç olsa da doymak niyetiyle içse doyar, susuz olsa da susuzluğum geçsin diye niyet ederek içse susuzluğu gider. En güzeli, «bütün dertlerime şifâ olsun, bana feyiz ve nur olsun diye niyet ederek içilmesidir.»
    Vaktiyle Cürhüm kabîlesinden Mudad, Mekke'ye düşman saldırınca, kaçarken Kâbe'nin bütün hazînelerini Zemzem kuyusuna atmış, kuyunun üstünü de toprak seviyesinde tesviye ederek, belirsiz bir hâle getirmişti. Nice yıllar sonra, Rasulüllah Efendimiz'in dedeleri Abdulmuttalib gördüğü bir rü'ya ile Zemzem'i açıp meydana çıkardı, temizledi. İçinden zırhlar, kılıçlar ve altundan geyik heykelleri çıktı. Kuyu temizlenince eskisi gibi bol bol su kaynamağa başladı. Abdulmuttalib'in bu hizmeti çok makbûle geçti.
    Ebrehe'nin Kâbe'ye Saldırması

    Kâbe'nin, Araplar ve kutsiyetini takdir edebilen herkes yanında müstesnâ bir ehemmiyeti vardı. Kurulduğu zamandan beri uzaktan yakından pek çok insan, O'nu ziyârete gelirdi. Bu sebeple, Mekke şehri, insanların toplandığı, kaynaştığı mühim bir ziyâret yeri, ayrıca mühim bir ticâret merkeziydi. Bunu bir türlü çekemeyen, Yemen'i müstemleke edinmiş olan Habeşistan kralı Ebrehe, San'a'da büyük bir binâ yaptırdı ve etrafa haberler göndererek; "Bu insanlar niye gidip Arapların Kâbe'sini ziyâret ediyorlar? Buraya gelsinler, benim binâmı ziyâret etsinler, hem ben gelenleri burada yedirip içirip, gâyet güzel ağırlayacağım" dedi. Onun bu hareketi Araplar'ın, bilhâssa Kureyş'in çok ağırına gitti. İçlerinden birkaç kişi Ebrehe'nin binâsına geldiler.
    Ebrehe onlara, -kendi mukaddes binâlarını bırakarak bana geldiler diye- çok hürmet gösterdi. Yedirdi, içirdi, o gece o binâda müsâfir etti. Fakat onlar geceleyin kalkıp, binâyı kirletip, kırıp döküp gittiler.
    Sabahleyin durumu gören Ebrehe kudurdu. Gidip onların Kâbe'sini yıkacağım diye karar verdi. O günün zırhlı vâsıtası yerine geçen fillerden kurulu muazzam bir ordu hazırladı. En büyük filinin adı Mamud idi. Kâbe'nin görüldüğü Cebel-i Kubeys'e (Kubeys dağına) kadar geldi. Dinlenmek için orada konakladı. Bu esnada, orada otlamakta olan Peygamber Efendimiz'in dedesi Abdulmuttalib'e âit ikiyüz deveye el koydu.
    Bunun üzerine Ebrehe'nin yanına gelen Abdulmuttalib; "Burada otlamakta olan develerimi aşırmışsınız, onları istemeğe, almağa geldim, develerimi verin" dedi.
    Ebrehe; "Demek benden sadece develerini istiyorsun, ben de Kâbe hakkında bana ricâda bulunacaksın sanmıştım" dedi.
    Bunun üzerine Abdulmuttalib, ona; "Evet, ben develerin sâhibiyim, develerimi isterim. Kâbe-i Muazzama'ya gelince, O'nun sâhibi Hz.Allah'dır. O bilir Kâbe'sini korumasını." dedi.
    Bu söz Ebrehe'nin vücudunda büyük bir titreme husûle getirdi ve hemen develeri verdi.
    Abdulmuttalib develerini alıp Mekke'ye dönünce Kâbe'ye geldi. Beyt-i Şerîf-in siyah örtüsüne sarılarak ağladı. Allâh'a yalvardı: "Yâ Rabbî! Bizim elimizde o azgın Ebrehe'ye karşı koyacak güç yok, Kâbe'nin sâhibi Sensin, Beyt-i Şerîf'ini Sen koru yâ Rabbî!" diye duâ etti.
    Ebrehe, konakladığı yerden ordusunu kaldırdı. Önde en büyük fil olan Mamud ve develeri Kâbe'ye doğru zorluyor, fakat Mamud ve develer yere çöküyorlar, bir türlü o tarafa gitmiyorlardı. Şam, Yemen, Irak cihetlerine döndürülünce hemen yürüyor, Kâbe'ye yöneltilince çöküyor, bir adım dahi atmıyorlardı.
    Ebrehe ve Ordusunun Helâkı

    Ebrehe, ordusunu Kâbe'ye saldırtmağa zorlarken, Cenâb-u Hakk serçeye benzer bölük bölük kuşlar halketti. Onları sürüler halinde Ebrehe'nin ordusu üzerine sevketti. Kuşlar, ayaklarında taşıdıkları, kırmızı çamurdan yapılmış, ateşte pişirilmiş, kime atılacaksa üzerlerinde ismi yazılı, nohut tanesi gibi taşları atı atıverdiler. Bu taşlar, Ebrehe ordusunun hepsinin tepesinden girdi, iç organlarını tahrip ederek, aşağısından çıktı. Hepsi de ölü ölüverdiler. Cenâb-u Hakk, Ebrehe'nin ordusunu yenmiş ekin tarlasına döndürüverdi.
    Hâdiseyi gören Ebrehe kaçtı, sarayına geldi. Olanları oradaki adamlarına anlattı. Topal bir kuş da onu tâkibediyordu. O da taşını attı. Ebrehe de orada öldü.
    Bu hâdise Peygamber Efendimiz'in doğumundan 50 veya 55 gün evvel vâki oldu.
     
  2. h3LL_s3xY

    h3LL_s3xY Well-Known Member

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    5.237
    Aldığı Beğeni:
    250
    Ödül Puanları:
    83
    H İ C R E T

    Son Akabe biâtından sonra, Mekke'deki Müslümanların durumu çok tehlikeli bir safhaya girmişti. Müşrikler, Müslümanları dışarı çıkarmamak, Mekke'de ezmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Müslümanlar, uğradıkları zulüm ve işkencelere dayanamayarak Peygamber Efendimiz'e şikâyetlendiler ve hicret için müsaade istediler.
    Peygamber Efendimiz, onlara, hicret için henüz müsaade olmadığını söyledi. Bundan bir kaç gün sonra, sevinçli bir halde; "Sizin hicret edeceğiniz yurdun, iki karataşlık arasında, hurmalık bir şehir, Yesrib (Medine), olduğu bana bildirildi, gösterildi. Mekke'den çıkıp gitmek isteyen oraya gitsinler. Medîneli Müslüman kardeşleri ile birleşsin. Yüce Allah, onları size kardeş yaptı ve Medîne'yi size emniyet ve huzur bulacağınız bir yurt kıldı." buyurdular. Bunun üzerine, Mekke'de bulunan Müslümanlar bölük bölük hicrete başladılar. Peygamber Efendimiz ise, Medîne'ye hicrete Cenâb-u Hakk tarafından müsaade edilinceye kadar Mekke'de kaldı.
    MEDİNE-İ MÜNEVVERE'YE İLK HİCRET EDENLER

    Akabe biâtından bir yıl önce Ebû Seleme Abdullah ibn-i Abdul Esed, Mekke'den Medîne'ye hicret etmek istemişse de, müşrik akrabâları, zevcesi ile kızını elinden almışlar, Ebû Seleme de yapayalınız Medîne yolunu tutmuştu. Bir sene sonra zevcesi ile kızı Selma da gelip Kuba'da kendisine kavuştu.
    Akabe biâtından sonra Amr ibn-i Rebîa ve zevcesi Leylâ sezdirmeden Medîne'ye hicret edip, Kubâ'da Mübeşşir ibn-i Abdul Münzir'e müsâfir oldu.
    Abdullah ibn-i Cahş ve kardeşi âmâ şâir Abd. ibn-i Cahş ve bütün Cahşoğulları âileleri (ki yirmi erkek, sekiz kadındı) kapılarını kapayıp Medîne'ye hicret ettiler. Bunlar da, Kubâ'da Mübeşşir ibn-i Abdul Münzir'e müsâfir oldu.
    Hz.Ömer (R.A)'in Hicreti
    Cahşoğullarından sonra, Hz.Ömer, dostu Ayyaş ibn-i Rebîa ve Hişam ibn-i As'la hicrete hazırlandılar. Mekke'den on mil uzaklıkta belli bir yerde buluşmağı kararlaştırdılar.
    Hz.Ömer, Mekke'den ayrılacağı sırada kılıncını kuşandı, yayını, oklarını, mızrağını alıp Kâbe'ye gitti. Kureyş ulularının gözleri önünde, Kâbe'yi, yedi defa tavaf ettikten sonra iki rek'at namaz kıldı ve şöyle dedi: "Anasını ağlatmak, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak isteyen varsa, şu vâdinin arkasında bana gelip kavuşsun".
    Hiçbir kimse, onun ardına düşmek cesâretini gösteremedi.
    Müşrikler Hişam'ı bırakmadılar. Hapsettiler. Çeşit çeşit işkenceler yaptılar. Hz.Ömer'le Ayyaş ibn-i Rebîa, yirmi kişilik bir kâfile ile Medîne yolunu tuttular. Medînenin Avâli semtinde oturan Umeyye ibn-i Zeyd oğullarına müsâfir oldular.
    Hz.Hamza, Zeyd ibn-i Hâris, Ebû Merset Kennaz, Enes Ebû Kebşe Medîne'ye hicret edip, Kuba'da Gülsüm ibn-i Hidm'e müsâfir oldular.
    Suheyb'in Medîne'ye Hicret Edebilmek için Bütün Servetinden Vazgeçmesi
    Suheyb'in Mekke'de pek çok malı ve alacağı vardı. Müşrikler, bu malları alıp gitmesine müsaade etmeyeceklerini söylediler. Suheyb, onlara; "Mallarımı sizlere verecek olursam, yolumu açar, beni sebest bırakır mısınız?" diye sordu.
    "Evet." dediler.
    Suheyb; "Ben de mallarımı size verdim." dedi ve ancak bu şekilde Medîne'ye gitmek imkânını buldu. Peygamber Efendimiz, Suheyb'in bu hareketini duyunca; "Suheyb kazandı." buyurdular.
    Hz.Ebû Bekr'in Hicret Etme Arzusu
    Hapsedilen veya işkence altında bulundurulan ya da hastalık ve zayıflıklarından dolayı yola çıkamayan Müslümanlarla Hz.Ebû Bekir, Hz.Ali ve Peygamber Efendimiz'den başka Mekke'de erkek Müslüman kalmamıştı. Kimisi Habeşistan'a gitmiş, kimisi de Medîne'ye hicret etmişti.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.), Medîne'ye hicret etmek istedikçe, Peygamber Efendimiz O'na; "Acele etme! Belki Allah, sana bir arkadaş bulur!" derdi.
    Bir gün Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Yâ Rasûlellah! Hicret etmemize müsâde olunacağını umuyor musunuz?" diye sordu.
    Rasûlüllah (S.A.V); "Evet, umuyorum!" deyince, Hz.Ebû Bekir (R.A.) hicret etmekten vazgeçti. İki deve satın alıp onları ahırda ağaç yaprağı ile beslemeğe başladı.
    Müşriklerin Dârünnedve'de Yaptığı Toplantı ve Necid'li Bir Şeyh'in Toplantıya Katılışı
    Kureyş müşrikleri, Mekke'den hicret eden Müslümanların Medîne'de korunduklarını, tutunduklarını, Medîne'li Müslümanlarla birleşip kuvvetlendiklerini görünce, Peygamberimiz' in de bir gün, onların başına geçeceğini ve kendilerine karşı savaşacağını düşünerek telaşa düştüler. Bu yolda tedbir almak üzere Rasûlü Ekrem'in atalarından Kusay ibn-i Ka'ab'ın «Dârünnedve» adını taşıyan konağında toplanmağı kararlaştırdılar. Kureyş'in ileri gelenleri, öteden beri önemli işleri, ancak bu konakta toplanıp konuşur ve karara bağlarlardı.
    Kureyş müşrikleri, Peygamber Efendimiz'in işini konuşmak üzere kararlaştırılan günün sabahında Dârünnedve'de toplanmağa başladılar. Bu sırada, üzerine ağır elbise giyinmiş, cin fikirli, cingöz bir ihtiyarın kapıda dikilip durduğunu gördüler.
    Ona; "Yâ şeyh! Sen kimsin?" diye sordular.
    O da; "Necid halkından bir ihtiyarım. Toplantı olacağını işittim. Toplantıda sizinle bulunup, konuştuklarınızı dinlemek, yerinde görmediğim görüşler olursa mütâlaamı bildirmek istiyorum!" dedi.
    "Olur, gir!" dediler. Necid'li de onlarla içeri girdi.
    Müşrikler birbirlerine; "Bu adamın, işi, nerelere kadar götürdüğünü pek âlâ görüp duruyorsunuz. Biz, Vallâhi, O'nun, kendisine uyan ve bizden olmayanlarla birleşerek, bir gün üzerimize yürümeyeceğinden asla emin değiliz!" dediler.
    Bunun üzerinde görüş birliğine vardıktan sonra, alınacak tedbirleri düşünmeğe, düşündüklerini de aralarında konuşmağa başladılar.
    İçlerinden Ebûl Bahteri ibn-i Hişam; "O'nu, zincire vurarak hapse attıktan ve üzerine kapıyı kilitledikten sonra; O'ndan önce yaşayan şâir Züheyr ve Nâbiga'nın başlarına gelen akibet gibi, O'nun da başına gelecek olanı, ölümünü gözleriz!" dedi.
    Necid'li şeyh; "Hayır, vallâhi bu düşünceniz yerinde değildir. Andolsun ki siz, O'nu dediğiniz gibi hapsedecek olursanız, O'nun işi kilitlediğiniz kapının arkasından arkadaşlarına erişir, üzerinize yürürler, O'nu elinizden çekip alırlar. O'nun telkin ve propagandası ile çoğalarak bu işte size galebe çalarlar! Onun için, bu re'yiniz yerinde değildir. Siz, başkasına bakınız!" dedi.
    Tekrar, düşünüp taşınmağa koyuldular.
    İçlerinden Esved ibn-i Rebîa; "O'nu aramızdan, memleketimizden sürüp çıkarırız. O, aramızdan çıksın da nereye giderse gitsin, bir şey olmaz. O'nu, aramızda bulmayınca biz de artık, O'nunla uğraşmaz, işlerimizi düzeltir, öteden beri olduğu gibi güzel güzel geçimimize bakarız!" dedi.
    Necid'li şeyh; "Hayır! vallâhi, bu düşünceniz de yerinde değildir. O'nun sözünün güzelliğini, yumuşaklığını, tatlılığını, getirdiği şeylerle insanların kalplerine hâkim olup durduğunu görmüyor musunuz? Vallâhi, siz, bu dediğinizi yapacak olursanız, O'nun, Arap kabîleleri arasına girerek, sözleriyle onlara hâkim olup, kendilerini peşine takmayacağından, onlarla birlikte üzerinize yürüyüp, sizi memleketinizden uzaklaştırmayacağından, işinizi elinizden almayacağından, size istediğini yapmayacağından emin olamazsınız. Siz, O'nun hakkında bundan başka bir tedbir düşünün!" dedi.
    Müşriklerin Peygamberimiz'in Hayâtına Son Verme Kararı
    Ebû Cehil ibn-i Hişam; "Vallâhi, ben, O'nun hakkında sizin hiç düşünmediğiniz, bundan sonra da hiç düşünemeyeceğiniz bir tedbir düşündüm!" dedi.
    "Ey Hakem'in babası! Nedir o?" dediler.
    Ebû Cehil; "Benim düşünceme göre, aramızda her kabîleden güçlü kuvvetli, şerefli, soylu birer delikanlı ayırır, alırız. Sonra, onlardan her birine keskin birer kılıç veririz. Onlarla hepsi birden O'nu bir vuruşta tek adam vurmuş gibi vurup öldürürler. Biz de O'ndan kurtulmuş, rahata kavuşmuş oluruz. Delikanlılar bunu, bu şekilde yapınca O'nun kanı, bütün kabîlelere dağılmış olur! Abdimenafoğulları ise, bütün bu kabîleler ile savaşmağı göze alamaz ve buna güç yetiremezler. Öyle olunca da diyet ödememize razı olurlar. Biz de Abdimenafoğullarına O'nun diyetini öderiz!" dedi.
    Necid'li şeyh; "İşte söz, şu adamın söylediğidir. Bu, öyle yerinde bir mütâlaadır ki onun üstüne, ondan gayrı yerinde bir mütâlaa göremiyorum." dedi.
    Ebû Cehil'in mütâlaası benimsendi. Dağıldılar.
    Kendisini, Necid'li bir şeyh gibi gösteren ve kaynaklarda umûmîyetle insan suretine girmiş şeytan diye anılan, süikast toplantısında birinci derecede rol oynayan adamın; Kureyş müşriklerinden Velid ibn-i Mugire'nin yeğeni olduğu ve Ebû Cehil tarafından kendi görüşlerini benimsetmek için toplantıya tarafsız bir hakem sıfatıyla sokulmuş olabileceği daha kuvvetli ihtimal dahilindedir.
    HİCRET EMRİ VE HİCRET HAZIRLIĞI

    Tirmizi'nin ibn-i Abbas'dan rivâyetine göre; Peygamber Efendimiz'e hicret emri, İsra Sûresinin 80. âyetiyle verilmiştir. "De ki: Rabbim! Beni, gireceğim yere doğruluk girdirişiyle girdir, çıkacağım yerden de doğruluk çıkarışı ile çıkar. Tarafından bana hakkıyla yardım edici bir huccet de ver!" (İsra Sûresi, âyet 80).
    Allah Rasûlü'nün Hz.Ebû Bekir (R.A.) İle Görüşmesi
    Hz.Âişe'nin (R.Anha) bildirdiğine göre, Rasûlü Ekrem Efendimiz Hz.Ebû Bekr'in evine her gün sabah veya akşam vakitlerinde uğramak ihtiyadında idi. Mekke'den, kavmi arasından çıkıp, Hicret etmesine müsaade edildiği gün, öğle vakti sıcağında, hiç gelmediği bir saatte başını sararak geldiği haber verilince,
    Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Vallâhi, Rasûlüllah, bu saatte hiç gelmezdi. Bu saatte gelişinde elbette bir iş var!" dedi.
    Hz.Peygamberimiz, kapıya gelip içeriye girmek için izin istedi.
    "Buyurun!" denildi.
    İçeri girince Hz.Ebû Bekir (R.A.), minderinden kalktı, Rasûlü Ekrem oturdu. Hz.Ebû Bekr'e; "Yanında kim varsa, dışarı çıkar!" dedi.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Yâ Rasûlellah! Onlar kızlarımdır. Yabancın değiller! Babam, anam sana feda olsun! Ne haber var?" dedi.
    Allah Rasûlü; "Yüce Allah, bana, Mekke'den çıkmağa ve Medîne'ye hicret etmeğe izin verdi!" deyince,
    Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Yâ Rasûlellah! Sizinle yoldaşlık var mı?" diye sordu.
    Peygamberimiz; "Yoldaşlık var!" deyince Hz.Ebû Bekir (R.A.), sevincinden ağladı.
    Hz.Âişe, o güne kadar bir insanın sevinçten ağladığını hiç görmediğini söyler.
    Artık hicret yolculuğuna çıkılacaktı. O sıralarda müşrik, fakat güvenilir bir adam olan Abdullah ibn-i Üreykıt'ı yol kılavuzu olarak tuttular. İki binit devesini de yanında bulundurup yaymak ve üç gece sonra Sevir dağı eteğinde buluşmak üzere kendisine teslim ettiler.
    Rasûlü Ekrem Efendimiz, Hz.Ebû Bekr'in yanından ayrılarak evine döndü.
     
  3. h3LL_s3xY

    h3LL_s3xY Well-Known Member

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    5.237
    Aldığı Beğeni:
    250
    Ödül Puanları:
    83
    HİCRETİN BEŞİNCİ YILI HÂDİSELERİ

    Müreysi Gazası (Beni Mustalık Gazası)
    Müreysi, Huzâa diyarında bir suyun ismidir. Huzâa kabîlesi, benî Mustalık oymağından Hâris'ibn-i Zırar'ın, Müslümanlar aleyhine toplantılar düzenlediği, civardaki kabîleleri kışkırttığı ve ayrıca Müslümanlarla cenk etmek için asker toplamakta olduğu duyuldu.
    Bunun üzerine Rasûlü Ekrem, hicretin beşinci yılı Şaban ayının ikisinde, hareketi yerinde bastırmak için 1000 kişilik bir ordu ile müşriklerle cenk etmek üzere Medîne'den çıktı. Hz.Ebû Bekir (R.A.) Muhâcirlerin, Sâd'ibn-i Ubâde de Ensârın sancaktarları idi. Orduda on süvâri bulunuyordu. Bu ordunun diğerlerinden farkı, Hz.Âişe ile Ümmü Seleme (R.Anhümâ) Hazerâtının da orduda olmaları idi.
    Dâimâ Müslümanları birbirine tutuşturmak için fırsat kollamağı kendilerine bir prensip edinen münâfıklar da dünyâlık ganîmet toplamak ve içlerinde gizli gâyelerine ulaşmak için bu sefere katılmışlardı.
    Diğer taraftan, müşrikler Peygamberimiz'in büyük bir İslam ordusu ile yola çıktığının haberini almışlar, korkmağa başlamışlardı. Korktuklarını söylemiyorlar amma, Müslümanlardan korktukları belli oluyordu. Hâris'ibn-i Zırar'ın etrafındaki topluluk korkusundan dağılmağa başlamıştı. Kalanlar ise Müreysi suyunda, ellerindeki kılıçlara güvenerek kalmışlardı. Rasûlü Ekrem, onları su başında bastırdı. Kendilerine; "«Lâ İlâhe İllallâh» deyiniz, Müslüman olunuz. Size dokunmayız." buyurdu.
    Fakat onlar, dinlemeyerek çarpışmak istediklerini bildirdiler.
    Rasûlüllah Efendimiz hemen tertibini alarak, Müslümanları saf haline koyup düşman üzerine yürümelerini emretti. Kâfirlerin mevzî aldığı Müreysi suyunun kenarında harp başladı. Oklar ve mızraklar atıldı. Müslümanlar öyle bir heybetle yürümüşlerdi ki, müşrikler kaçmak için birbirlerini eziyorlardı. Netîcede, ancak kaçanlar kurtulabildi. Maktüllerin dışında kalan 700 kişi esir alındı. Ayrıca 5000 koyun, 1000 deve ele geçirildi.
    Esirler arasında, müşriklerin kumandanı Hâris ibn-i Zırar'ın kızı Cüveyriye de vardı. Bu gazve, Müslümanlarca kolay kazanılmış olmakla beraber, târihte mühim bir yer almaktadır. Çünkü buna üç hâdise karışmıştır. Cüveyriye Hâdisesi, İfk hâdisesi ve münafıkların hakiki yüzlerinin ortaya çıkması.
    Cüveyriye Hâdisesi
    Elde edilen ganîmetler, belli kâidelere uyularak, Müslümanlar arasında taksim ediliyordu. Hâris'ibn-i Zırar'ın kızı Cüveyriye ise Sâbit ibn-i Kays'ın hissesine düşmüştü. Bir reîsin kızı idi. Kays, O'nu bir bedel karşılığı serbest bırakacaktı. Serbest bırakılması için fidye (kurtuluş akçesi) vermek lâzımdı. Rasûlü Ekrem Hazretleri İslâmın büyüklüğünü anlatırcasına, Kays'a nasip olan Zırâr'ın kızını bedel karşılığı ondan alarak, kendine zevce yaptı. Eshâbı Kirâm bunu görünce, düşünmeğe başlamışlardı. Çünkü, Cüveyriye Rasûlü Ekrem'in hanımı olmuştu. Esirler ise hanımının akrabâları idi. Hanımının akrabâsı, Rasûlü Ekrem'in akrabâsı oluyor düşüncesiyle, bütün esirleri serbest bıraktılar.
    Esirler serbest kaldıkları zaman, İslâmın yüceliğini anlayarak birçoğu Müslüman olmuşlardı. Cüveyriye'nin tâlihi, onu muhârebe esnâsında bile gelip bulmuştu. Çünkü, hem esir olmak, hem esirlikten kurtulup, Rasûlü Ekrem'in zevcesi olmak, bunların yanısıra da akrabâları serbest bırakılarak, Müslüman olmaları şerefini idrak etmişlerdi.
    Münâfıkların Reisi Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül'ün Muhâcirlerle Ensarın Arasını Açmak İstemesi
    Kuyudan daha evvel su doldurmak yüzünden, Muhâcirlerden birisi ile Ensardan birisi arasında ufak bir tartışma olmuştu. Bunu büyütmek ve büyük bir fitne sebebi yapmak isteyen Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül, Ensar'a; "Muhâcirler, artık sizi çekemez oldular. Fakat, siz isteseniz şimdi bile onları terk edersiniz. Onlar da Medîne'den çıkıp gitmeğe mecbur olurlar" dedi.
    Ordu geri dönerken, Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül, etrafındakilere; "Şu Muhâcirlere bakınız! Hem bizim yardımımızla geçiniyorlar, hem de elde ettiğimiz ganîmetlere ortak oluyorlar. Bu adâlet midir? Onlara hiçbir şey vermeyiniz. Dağılıp gitsinler. Hele Medîne'ye varalım ben onlara sorarım. Bakalım kimin sözü geçiyormuş. Yeter artık onların elinden çektiğimiz." diyordu.
    Bu sözleri Rasûlüllah'a naklettiler. Rasûlü Ekrem, İslam ordusunun içinde bu kadar münâfığın bulunduğunu öğrenince, çok üzüldü.
    Rasûlü Ekrem'in yanında bulunan Hz.Ömer, bu sözleri duyunca çok hiddetlendi. Yerinde duramadı. "Yâ Rasûlellah! İzin ver, sana o münâfığın kafasını getireyim." dedi.
    "Hayır, Yâ Ömer, hayır! Böyle bir hareket doğru olmaz. Her tarafta «Muhammed arkadaşlarını öldürmeğe başladı» derler." buyurdu.
    Münâfıkların reîsi Abdullah ibn-i Übeyy'in oğlu çok samîmi bir Müslümandı. Babasının hareketlerinden çok müteessir oldu. Onun, Rasûlüllah'ı üzüp gücendirmesine çok üzüldü. Hatta Hz.Peygamberimiz'e mürâcaatla; "Yâ Rasûlellah! Duydum ki babamın yaptıklarından dolayı, katli isteniyormuş. Müsaade edin, onu kendi elimle ben yapayım." demişti.
    Peygamber Efendimiz de ona, böyle bir şeyin olmadığını, bilâkis ona iyilik etmek istediğini bildirmişti. Nitekim, bu iyilik onun ölümünde yapıldı. Techîzi için kefen bulunmadığından, Allah Rasûlü, onun tekfîni için gömleğini vermiş, münafıkların cenaze namazının kılınmayacağına dair Âyet henüz nazil olmadığından cenâze namazını da bizzat kıldırmıştı. Buna diğer münâfıklar bile hayret etmişler, bu ne büyüklük ve ne afv demekten kendilerini alamamışlardı. Bilâhere bu mevzuda Âyet nazil olduğu için Peygamber Efendimiz bir daha münafıkların namazını kıldırmadı.
    İfk Hâdisesi
    Bu, Benî Mustalik Gazvesi (Müreysi gazası)'ndan dönüşte ortaya çıkan, bir iftira hâdisesidir ki Müslümanları çok büyük üzüntüler içinde bırakmıştır. Bu, doğrudan doğruya Hz.Âişe R.Anha'nın şerefli şahsına tevcih edilmiş pek çirkin bir yalan ve iftiradır.
    Hz.Âişe, Müreysi Gazası'na çıkmadan, ablası Esmâ'dan emânet bir gerdanlık almış ve boynuna takmıştı. Kâfile, sefer dönüşü konakladığı yerden sabaha karşı hareket hazırlığına başladı. Hz.Âişe, ânî bir ihtiyaçla biraz uzaklaşmak zorunda kaldı. Dönüşünde ablasından aldığı gerdanlığı düşürmüş olduğunu farketti.
    Develer teker teker kalkıyor, kâfile yürüyüş koluna giriyordu. Hz.Âişe, gerdanlığı bulmak için hızla geriye döndü. Karanlıkta el yordamıyla biraz aradıktan sonra gerdanlığı buldu. Dönüp hızla konaklama yerine geldiğinde kâfilenin yola çıkmış, uzaklaşmış olduğunu gördü. Hz.Âişe, olduğu yerde örtüsüne sımsıkı bürülü olarak bekledi.
    Kâfilenin geri hizmetlerine me'mur olan Saffan (R.A.) kâfileyi epeyce arkadan tâkip ediyordu. Şafak vakti o noktaya vardığında Hz.Âişe'nin tek başına beklediğini gördü. Devesinden inip, kendi devesine Hz.Âişe'yi bindirerek deveyi hızlı hızlı yürütüp Medîne önlerinde kâfileye yetişti. Hz.Âişe, Saffan'ın devesinden inip kendi taht-ı revânına geçti.
    Böyle kısa bir müddet kendi devesinden geri kalmış olmasını fırsat bilen Abdullah ibn-i Übeyy ve bütün münâfıklar fiskosa, iftira ve dedikoduya başladılar. Münâfıkların niyetleri; Hz.Âişe'nin babası Hz.Ebû Bekir (R.A.)'dan başlayarak, bütün Sahâbîlere yayılacak dehşet hissi ve bu hissin doğuracağı ihtilâflar vesîlesi ile İslam birliğini parçalamaktı. İftirayı öyle yaydılar ki Hz.Âişe'den başka herkes duydu.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.) kıbleye doğru ellerini açmış; "Allâhım! Bu işin hakîkatını göster" diye iltica ediyordu.
    Müslümanların ağzını bıçak açmıyor fakat, herkes iftirayı muhâl görüyordu.
    Hz.Âişe (R.Anha) ise hakkında yapılan dedikodulardan habersizdi. Bir akşam Hz.Ebû Bekr'in hizmetinde olan Mistah'ın annesiyle gezerken, ayağı sürçünce kadın, Hz.Âişe'ye dönüp oğlu Mistah'a bedduâ etmişti. Bundan üzülen ve taaccüb eden Hz.Âişe Mistah'ın annesine; "Ne yapıyorsun? İnsan, sahâbi olan oğluna hiç bedduâ eder mi?" deyince kadın ağlamaklı gözlerle Hz.Âişe'ye bakarak; "Sen, ne asil ve fazîletlisin! Fakat, oğlum Mistah sana yapılan iftiraya inananlardan" dedi ve iftirayı anlattı.
    O âna kadar, söylenenlerden habersiz olan Hz.Âişe (R.Anha) başından vurulmuşa döndü. Doğru babasının evine gitti. Düşüp bayıldı. Annesi teselli vermeğe çalıştı, fakat teselli olamıyordu. Hz.Ebû Bekir ve zevcesi kendisini kaldırdılar, ayılttılar. "İftirâya değer verme. Allah hakîkatı gösterir, sabret." dediler.
    Hz.Âişe, evine Rasûlüllah'ın nezdine döndü. Fakat, hemen ateşler içinde yatağa düştü. Allâh'ın Rasûlü muazzam bir vakar ve sükûnet içinde çıkıp geliyor, yalnız sıhhatini soruyor ve başka hiçbir bahis açmıyordu. Hz.Âişe bu vaziyetten o kadar ürktü ki hemen izin alıp, babasının evine kapandı. Gecesi gündüzü duâ ve gözyaşı ile birçok günler geçti.
    Hz.Peygamberimiz, kime sordu ise hep O'nun mâsumiyeti hakkında cevaplar almıştı.
    Sonra, Hz.Ebû Bekr'in evine, O'nun yanına gitti ve ilk defa hâdiseyi ele aldı; "Bir günah işledinse tövbe et. Allah tövbeleri kabul eder. Günahın yoksa, hak mâsumluğuna şehâdet edecektir." dedi.
    Herkes sustu.
    Hz.Âişe, cevap versinler diye annesine babasına baktı. Onlar da hiçbir şey söylemiyor, susuyorlardı. Hz.Âişe doğruldu. Tâ can evinden konuştu; "Bu vaziyette ancak Allâh'a sığınırım. O'nun yardımını isterim." dedi.
    Çok geçmeden, Allâh'ın Rasûlü'nün alnında, o anda kendine vahyin geldiğinin ifâdesi olan, nokta nokta nur fışkıran ter damlaları görüldü. Hz.Âişe'nin mâsum, temiz ve pak olduğuna Allâhü Teâlâ şahâdet ediyor ve O'nun hakkında yapılan iftiraları reddediyordu. Bu hususta Sure-i Nur'un 11-20 Âyetleri inmişti.
    "Müjde yâ Âişe!" dendi.
    Bundan sonra annesi, Hz.Âişe'ye; "Kızım! Haydi zevcinin yanına git." dedi.
    Fakat, o anda o kadar duygulu idi ki; "Ben ancak Allâh'a şükrederim. Başka kimseye minnetim yoktur." dedi.
    Halbûki bütün minnetimiz Allâh'ın sevgilisi Muhammed'ül Mustafa Sallallahü Aleyhi ve Sellem'den gelecek şefâattadır. Bu inceliği herkesten de iyi bilen Hz.Âişe, sevilen zevce olmanın naz ve zerâfet mevkiinde olduğundan, bu şefâatı peşin olarak almış bulunuyordu. Böylesine büyük ve zor bir imtihandan sonra naz yaptığı için Peygamber Efendimiz'e böyle söylüyordu.
    Hz.Âişe (R.Anha)'nin yüceliği, zerâfeti, nezâheti hakkında 18 âyet nâzil olmuştur.
    HENDEK MUHAREBESİ (Hicrî:5, M.:626)

    Hendek Muhârebesi, yahûdîlerin planlaması ile, İslâma muhâlif topluluklar ve kabîlelerin, yahûdîlerin ve müşriklerin, hülâsa çeşitli hiziplerin aralarında anlaşıp, birleşip hep birden İslâma saldırmaları şeklinde olmuş ve bu yüzden adına Ahzab (çeşitli gruplar) Muhârebesi de denmiştir.
    Yahûdîler, Medîne diyârından çıkarıldıktan sonra, fesatlıklarını sürdürmekte devam ediyorlardı. Yahûdî reislerinden olan Huyey ibn-i Ahtab, Selem ibn-i Ebil Hukayık ve Kinâne ibn-i Ebî Rabiğ Mekke'ye giderek, Kureyşlilere;"Benî Kureyza kabîlesi, Medîne'de Muhammed ve Eshâbını fenâ bir hâle sokmak üzere bekliyor. Siz hariçten, onlar da içerden Müslümanların hesâbını böylece görelim." dediler.
    Müşrikler, kendi aralarında görüşüp konuşup karar verme yerleri olan, kulüplerinde (Dârünnedve'de) toplanarak kararlarını katîleştirdiler.
    Bu karar üzerine Ebû Süfyan, 300 atlı, 1500'den fazla develi, diğerleri yaya olmak üzere 4000 civarında askerle Mekke'den çıktı. Mervüzzahran'a gelince, Necid tarafından Katafan askerleri gelip müşrik ordusuna katıldılar. Yahûdîler bununla da kalmayıp, Necid kabîlesinden benî Selim, benî Esed ve Eşa kabîlelerini, İslam ve Müslümanlara karşı adâvet ve isyanla doldurarak, onların da gelip Kureyş kabîlesine katılmalarını sağladılar. Böylece, Ebû Süfyan'ın ordusu gittikçe büyüyerek 10.000 den fazla bir kuvvet olmuştu.
    Peygamberimiz'in Eshâbıyla İstişâresi
    Allah Rasûlü, Arapların yahûdîler tarafından kışkırtıldığını ve Kureyş'in bu teşebbüsünü işittiğinde, Eshâbını topladı. Bu kalabalık kuvvete karşı nasıl hareket etmeleri husûsunda istişârede bulundu. İstişâre meclisinde bulunanlardan Selmân-ı Fârisî dedi ki: "Yâ Rasûlallâh! Ben bu kadar yaş yaşadım. Birçok harplerde, darplerde bulundum. Muvâfık görülürse şehrin etrafına müdâfaa için bir hendek kazalım".
    Peygamberimiz, diğer sahâbîlerine döndü; "Siz ne dersiniz?" buyurdu.
    Onlar da aynı görüşü benimsediler.
    Bunun üzerine Râsûlüllâh Efendimiz; "Muvâfıktır." buyurarak Selmân-ı Fârisî'nin görüşünü imza ettiler.
    Böylece Müslümanlar hendeğin gerisine sığınmış olacaklar, düşmana okla mukâbele edecek, düşman da Medîne'ye girmeğe muktedir olamayacaktı.
    Rasûlü Ekrem ile Müslümanlar şehrin haricine çıkıp hendek kazmağa başladılar. Rasûlü Ekrem, bizzat kendisi de kazmayı eline alıp hendek kazardı, toprak atardı. İbni Revvâha'nın beyitlerini de hep beraber söylüyorlardı.
    Beyit şu mealde idi: "Allâh'ın lütuf ve hidâyeti olmasaydı, biz ne hidâyete erer, ne sadakalar verir, ne de ibâdet ederdik. Yâ Rab, bizi huzur ve sükûna kavuştur. Düşmanla karşılaşırsak bize sabır ve metânet ver. Bize tecâvüz edenler, fitne çıkararak fesat peşinde koşuyorlar. Biz ise onlara mukâvemet ediyoruz."
    Selmân-ı Fârisî (R.A.), bedenen kuvvetli olduğu gibi bu işlere de alışık olduğundan, on kişinin işini görüyordu. Eshâbın arasında bulunan Münâfıklar da Eshabla beraber bu işi yapıyorlardı. Amma ağır çalışmalarından, işi istemeyerek yaptıkları belli oluyordu.
    Hendek Kazılırken Rasûlüllah'ın Zuhur Eden Mûcizeleri

    Hendek kazılırken herşey normal şartlar altında değildi. Hayat şartları çok zordu. Çünkü mevsim kıştı ve hava çok soğuktu. Ayrıca o yıl Medîne'de kıtlık da hüküm sürüyordu. Bunun neticesi olarak açlık ve soğukla mücâdele ediliyordu. Günlerce bir şey yemeden sabredildiği oluyordu. Peygamberimiz, açlık mâni olmasın diye, çabuk hazmettirip tâkatsiz hâle getirmesin diye karınlarına taş bağladılar. Eshâbı Kirâm da taş bağladı.
    Bu kıtlık ve açlık hâlinde Râsûlüllâh'ın birçok mûcizeleri zuhur etti.
    Beşir'in Kızının Bitmeyen Hurmaları
    Ensardan, Beşir ibn-i Sa'd'ın kızı ile Beşir'e ve dayısı Abdullah ibn-i Revvâha'ya götürülmek üzere, annesi hurma göndermişti. Kızcağız geçerken Rasûlü Ekrem onun elindeki hurmayı görmüştü. Kızcağıza; "Şu hurmaları getir bakalım." dedi.
    O da Rasûlüllah'ın sözünü dinleyerek, hurmaları O'na götürdü ve beklemeğe başladı. Kızcağız hurmaları avucuna aldığı zaman avucu dolmamıştı.
    Rasûlü Ekrem, bir bez getirerek hurmaları o bezin üzerine yaydı. Bir avuç hurma, bezi doldurup taşırınca kızcağız hayretler içinde kalmıştı. Rasûlü Ekrem hendekte çalışanları çağırttırarak öğle yemeğine dâvet etti. Hendekte çalışanlar hepsi birden gelmeyip, yavaş yavaş gelmeğe başladılar. Onlar yedikçe hurmalar çoğalıyor ve bir türlü bitmek nedir bilmiyordu.
    Câbir (R.A.)'ın Koyunu
    Ensardan Câbir (R.A.) Hazretlerinin bir koyunu vardı. Câbir bu koyunu keserek hendek kazanlara vermek istedi. Ancak tamamına yetmeyeceğini de biliyordu. Bunun için âilesine koyunu kesmesini ve biraz da arpa ekmeği yapmasını emretmiş, âilesi de bu emri yerine getirdikten sonra, hemen Rasûlü Ekrem'in yanına gelerek O'nu yemeğe dâvet etmişlerdi. Rasûlü Ekrem, onun bu dâvetini memnunlukla karşıladı.
    Amma çok geçmeden Medîne sokaklarından; "Bu akşam Rasûlüllah ile birlikte akşam yemeğine Câbir'in evine buyurunuz." sesleri duyulmağa başlamıştı.
    Câbir bu sözleri duyunca şaşırmıştı. Çünkü, o sâdece Rasûlü Ekrem'i yemeğe dâvet etmişti. Böyle bir kalabalığa hazırlıklı olmadığından ne yapacağını bilemiyordu.
    Rasûlüllah ete ve ekmeğe bereket duâsı yaptıktan sonra yanındaki halka; "Birbirinizi sıkıştırmadan içeri giriniz" buyurdu.
    Onar onar girdiler. Rasûlüllah eti parçalayıp ekmeğin üzerine koyarak Eshâbına sunmağa başladı. Gelen yedi, giden yedi. Bitiremediler. Bir hayli yemek de arta kaldı.
    Allah Rasûlü, Cabir'in hanımına; "Bu kalanı da hem kendin yersin hem de hediye edersin" buyurdu.
    O da der ki: " Allaha yemin ederim ki gelenler bin kişi oldukları ve hepsi de yiyip doydukları halde çömleğimiz hâlâ olduğu gibi kaynamakta, hamurumuzdan da olduğu gibi ekmek yapılmakta idi. Ondan biz de yedik, konu komşuya da hediye ettik."
    Ortaya Çıkan Sert Damar ve Çetin Kayanın Fahri Kâinât'ın Darbesiyle Paramparça Olması
    Hendek kazılırken, kazma işlemeyen, kırılmayan sert bir taş kütlesine rastlandı. Peygamberimize haber verildi. Bu, kendisinin açlıktan karnına taş bağladığı, Eshâbın da üç gündür bir şey yemediği zamandaydı. Rasûlü Ekrem gelip o kısma baktı. Ağzına biraz su alıp bir kabın içine püskürdü. Duâ ettikten sonra sert yere suyu serpti. Balyozu eline alıp oraya vurmasıyle kum gibi dağıldığı görüldü.
    Bütün Müslümanlar, hendeği kazmağa devam ediyorlardı. Hz.Selman'ın bulunduğu kısımda külünk işlemez çok sert bir kaya ile karşılaşıldı. Sahâbeyi çok uğraştırdığı halde kimse onu kırıp parçalayamadı. Aletler kırılmış, çalışanlar âciz kalmıştı. Selman-ı Farisi Rasûlüllah'a haber verdi.
    Bunun üzerine Kâinâtın Efendisi gelerek balyozu bizzat mübârek ellerine aldılar. «Bismillah» diyerek, balyozu taşa üç kere vurdular.
    Birinci vuruşunda, kayanın üçte biri koptu. Darbenin te'sirinden çakan bir şimşek Medîne'nin iki kayalığının arasını aydınlattı ve Yemen tarafına sıçradı. Peygamberimiz hemen; "Allâhü Ekber! Bana Yemen'in anahtarları verildi. Şimdi San'a'nın kapılarını görüyorum." buyurdu.
    İkinci vuruşta, taşın üçte biri daha parçalandı. Çakan şimşek ortalığı aydınlatıp Şam cihetine sıçradı. Peygamberimiz; "Allâhü Ekber! Vallâhi, Bana Şam'ın (Bizansın) anahtarları verildi. Şu anda kırmızı köşklerini görüyorum." buyurdu.
    Üçüncü vuruşta, o çetin kayanın tamamı paramparça oldu. Bu darbe ile çakan aydınlatıcı şimşek İran tarafına sıçradı. Peygamberimiz; "Allâhü Ekber! Bana Fars'ın anahtarları da verildi. Şuradan Medain'i ve Kisrâ'nın beyaz köşkünü görüyorum." buyurdu.
    Bunlar geleceğe âit müjdelerdi. İslam fütûhatının üç dalga hâlinde bütün dünyâya yayılacağına işâretti ve öyle de oldu.
    Muhârebenin Başlaması
    İki hafta gibi kısa bir sürede, hendek mûcizelerle dolu esrar ile tamamen kazılıp istenilen şekle gelmişti. Müslümanlar sırtlarını dağa vererek üçbin kişi ile Medîne'yi müdâfaa edeceklerdi.
    Vaktâ ki müşrikler Medîne'ye geldiler. Hendekle karşılaşınca dehşete kapıldılar. Müslümanlar da onları ok yağmuruna tutmuşlardı. Kureyş, hendeğin öbür tarafında kaldı. Vakit de bir hayli ilerlemişti. Kureyş'in en kuvvetli tanıdığı, Amr ibn-i Velid hendeği geçti. Onunla Hz.Ali karşılaşıp hemen Amr'ı şiddetli bir kılıç darbesiyle yere serdi. Hendeği atlarla geçen bâzıları da orada öldürüldüler. Müslümanlar, ok yağmuruna devam ettiler. O gün ikindi namazı bile geçmiş sonra kaza etmişlerdi. Akşam olmuştu. Allah Rasûlü, hendeğe bekçi nöbetçiler bırakarak müşriklerin gece de hendeği geçmelerine fırsat vermedi. Havanın çok soğuk olmasına rağmen bir gedikte de bizzat Allah Rasûlü nöbet bekliyor, Eshâbını zaferle müjdeliyordu.
    Bu arada, Medîne münâfıkları şöyle diyorlardı: "Muhammed bize Kayser'in, Kisra'nın hazînelerini vâdediyor. Biz ise, bugün hendek içinde mahpus olup, bir adım gidemiyoruz".
    Bir ara müşriklerin Müslümanlar üzerindeki şiddet hareketleri oldukça arttı. Buna benî Kureyza'nın ahdini bozarak, Kureyş'e iltihak haberi eklenince, Müslümanların durumu daha da zorlaştı. Böylece Müslümanlar arkalarından vurulmuş oluyorlardı.
    Cenâb-u Hakk, bu hususu Kur'ân-ı Kerîm'inde şöyle haber veriyordu:
    "O vakit münâfıklarla, kalplerinde bir maraz bulunanlar, «Allah ve Rasûlü bize bir aldatıştan başka bir şey vaadetmemiş» diyorlardı. Onlar, kaçmaktan başka bir şey arzu etmiyorlardı. O vakit düşmanlar üst tarafınızdan ve alt tarafınızdan gelerek hücum etmişlerdi. O hengâmede gözler dönüp kalmış yürekler gırtlaklara dayanmıştı. Türlü türlü zanlara kapılmıştınız. İşte o zaman mü'minler denenmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğramıştı." (Sûre-i Ahzab, âyet 10-13).
    Müslümanlar bu anda; "Allâhım! Ayıplarımızı ört, maiyyetimizi koru." diye duâ ediyorlardı.
    Peygamber Efendimiz; hiç durmadan Müslümanlara kuvvet ve metânet veriyordu. Müslümanlar çok sıkılmıştı. Medîne şehri, her taraftan kuşatılmıştı. Her taraftan Müslümanlar müşriklerle çarpışmaktaydılar. Ayrıca soğuk ve açlık da Müslümanları perişan ediyordu.
    Harp Hîledir
    O sırada müşrik saflarında olan, Katafanlılardan Naim ibn-i Mes'ud'a Hz.Allah îman nasîb etti. Naim Müslüman oldu, ama Müslüman olduğunu müşriklere söylemedi. Geceleyin bir fırsatını bulup hendeğin kenarında nöbet bekleyenlere Müslüman olduğunu ve Rasûlü Ekrem'in huzuruna çıkmak istediğini söylemişti. Buna çok sevinen nöbetçiler hemen Rasûlallâh'ın huzûruna çıkardılar. Rasûlü Ekrem de onun Müslüman olduğunu öğrenince çok sevindi. Çünkü, harp esnâsında birini elde etmek gâlibiyeti elde etmek demekti.
    Rasûlü Ekrem'in yanında şehâdet getiren İbni Mes'ud; "Ben ve arkadaşlarım İslâmı seçtik. Dînimizi bilmiyoruz. Bize yardım edin. Ben de size, ehli İslâm'a hizmet etmek istiyorum" dedi.
    Rasûlü Ekrem de; "Muhârebede hîle mübahtır. Zâten harp hîle demektir. Sen de istediğin şeyi yapabilirsin." diye müsaade etmişti.
    Keskin fikirli bir adam olan İbni Mes'ud yapacağı şeyi tamamen Rasûlü Ekrem'e anlatmıştı. Plânı çok güzeldi.
    İbni Mes'ud tekrar geldiği yere geri döndü. Kureyza kabîlesi daha O'nun Müslüman olduğunu bilmiyordu. Nâim Kureyzaya varınca şöyle dedi: "Kureyş, havaların çok soğuk ve zor olmasından dolayı harpten bıktı. Yarın onlar giderlerse siz Muhammed ve Eshâbıyla beraber kalacaksınız. Ahdinizi bozup düşmanla birleştiğiniz için acaba hâliniz ne olur?. Bana kalırsa siz Kureyş ve Katafanın eşrâfından bir takım adamları rehin olarak almalısınız ki onlar da bu harbi bitirmeden gitmesinler. Yoksa, sonra siz harp meydanında fedâi koç gibi kalırsınız". Onlara, bu sözünün çok gizli tutulmasını söyledi. Benî Kureyza bu sözleri çok mantıklı buldu. Nâim'in tavsiyesinden dolayı kendisine teşekkür ettiler.
    Naim ibn-i Mes'ud, benî Kureyza'dan sonra, Ebû Süfyan'ın yanına gitti. Onlara da; "Yahûdîler, Muhammed'e olan ahitlerini bozduklarından dolayı çok pişman olmuşlar, O'nunla yine anlaşmışlar. Suçlarını affettirmek üzere Kureyş ve Katafan eşrafından 70 kişiyi Muhammed'e teslim etmeği vaadetmişler. Sizden rehin isterlerse kat'iyyen vermeyiniz. Benîm bu sözümü de sakın hiç kimseye söylemeyiniz." dedi.
    İşte böylece iki kabîle arasında şüphe yer almış, birbirine îtimatları kalmamıştı.
    Sabah olunca, Ebû Süfyan Kureyza kabîlesine harp etmeleri için bir heyet gönderdi. Benî Kureyza da; "Bugün Sept (Cumartesi) günüdür. Biz harp edemeyiz" diye mâzeret gösterdiler. "Ancak öbür gün harp edebiliriz. O da şu şartla ki; bize eşrafınızdan birkaç kişiyi rehin vermelisiniz. Tâ ki sizden emin olalım." dediler.
    Kureyza'nın bu hâli, Nâim'in dediğini doğruluyordu. Kureyş'in îtimadı böylece iyice sarsılmış oldu.
    Peygamber Efendimiz'in Duâsı ve Zaferin Kazanılması
    Bu esnâda, Allah Rasûlü kurtuluşun çabuk olması için Cenâb-u Hakk'a şöyle duâ ediyor, yalvarıyordu: "Allâhümme münzilel'kitâb, serîal'hisâb, ihzimil'ahzâb; (Ey kitâbı indiren Allâhım! Ey hesabı çabuk gören Allâhım! Sana, Senin dînine, Senin Rasûlüne, Sana îmân eden mü'min kullarına düşman olan şu kâfirler topluluğunu hezîmete uğrat! Müşriklere ve yahûdîlere bozgun ver! Aralarına zelzele ve ıstırab düşür! Onları sars, onlar üzerine bize nusrat ver..."
    Râsûlüllâh Efendimiz, yerden bir avuç toprak alarak; "Şâhetil vücuh (yüzler yere sürünsün)" diyerek düşmanlar üzerine attı. Büyük bir mûcize zuhur etti.
    Fahri Kâinât'ın bu duâ ve niyâzının arkasından Cenâb-u Hakk kasırga hâlinde şiddetli bir rüzgar gönderdi. Öyle şiddetli ki; ağaçları koparıyor, yerden kaldırdığı tozu düşmanın yüzüne çarpıyor, eşyayı kaldırıp yerden yere vuruyor, çadırları söküyordu. Yemek kazanları bile altüst olmuş, herşey dehşet saçıyordu.
    Kureyşliler, Müslümanlar karanlıkta hücum ederler diye korkmağa başladı. Daha sabah olmadan zâten yola koyulmuşlardı. Böylece Hazreti Allah mü'minlere, lütfu ile, inâyeti ile yardımını göstermişti.
    BENİ KUREYZA GAZASI

    Hendek harbinden sonra derin bir nefes almağa başlayan Müslümanlar, Rasûlüllah ile evlerine dönüyor, hepsinin ağzında zafer nağmeleri dolaşıyordu. Rasûlü Ekrem evine gelip kılıcını ve zırhını henüz çıkarmıştı ki Cebrâil (A.S.) geldi. "Biz harp elbiselerini çıkarmadık, Sen de çıkarma. Beni Kureyza'ya git! Yeryüzünü onlardan temizle..." dedi.
    Peygamber Efendimiz, tekrar silahlandı. Bilal-i Habeşi'yi çağırarak O'na şöyle nida etmesini söyledi: "Allâh'ın emrine itaat edenler ikindi namazını Benî Kurayza bölgesinde kılsın."
    Bilâl, Rasûlü Ekrem'in ne demek istediğini anlamış, hemen dışarı çıkarak cadde cadde nida etmeğe başlamıştı.
    Allah yolunda her zaman hazır olan Müslümanlar, bu sesi duyar duymaz, derhâl silahlarını kuşanarak toplanmışlardı. Peygamber Efendimiz sancağı Hz.Ali'ye verdi ve Kureyza'ya doğru süratle yürüdüler.
    Kurayza kâbilesi, Müslümanları böyle görünce, Allah onların kalbine bir korku verdi. Ok atarak mukabele etmeğe başladılar. Fakat, Müslümanlar herşeye rağmen onların kalelerini kuşattı. Böylece 25 gün muhasara altında kaldılar. Sonra benî Nâdir kabîlesinin yaptıkları gibi silahlarını bırakmak şartı ile mal ve canlarını alarak memleketlerini terk etmeğe râzı oldular.
    Fakat, Allah Rasûlü onların bu isteklerini kabul etmedi. Çünkü, Hz.Allah onlar hakkında idam hükmünü vermişti. Onların niyetleri Müslümanların kökünü kazımaktı.
    Benî Kurayza, Peygamberimiz'den, Evs kabîlesinden Ebû Lübabe'nin istişâre için yanlarına gönderilmesini istediler. Bunun üzerine Ebû Lübabe, gönderildi. Ebû Lübabe, Medîne yahûdîlerinden Müslüman olmuş servet sâhibi bir kimse idi. Peygamberimiz, kendisine kıymet verirdi. Peygamberimiz, Ebû Lübabe'yi gönderirken; "git onlara Allah ve Rasûlü için nasihat et." buyurdu.
    Ebû Lübabe, kale kapısından yanlarına vardı.
    Kureyza yahûdîleri O'na; "Yâ Eba Lübabe! Sen ne dersin? Muhammed bize, «benim hükmüm ile kaleden dışarı çıkın!» dedi" dediler.
    Ebû Lübabe de onlara nasihat etti. Fakat, bu arada bir eliyle sakalını bir eliyle de boğazını tutarak, «başınızı keser bilmiş olasınız» diye, harbetmelerine işâret etti.
    Fakat, onun bu hareketi bir nevi ihanetti. Sonra çok pişman oldu. Medîne'ye gelerek kendini Mescidi Nebevi'nin direğine bağlayarak affolunmadan hiçbir şey yemeyeceğini, içmeyeceğini söyleyip ağlayıp, Allâh'ın hükmünü bekledi.
    Nitekim bu samimi tövbesi affına vesîle oldu. Hakkında Kur'ân-ı Kerim'de şu ûlvi âyet nâzil oldu: "Onlardan diğer bir kısmı da günahlarını itiraf ettiler. Onlar iyi bir ameli başka bir kötü ile karıştırmışlardır. Olur ki Allah onların tevbelerini kabul eder. Çünkü, Allah hiç şüphesiz çok yargılayıcı, çok esirgeyicidir." (Sûre-i Tevbe, âyet 102.).
    Allâh'ın Rasûlü, Benî Kurayza'nın yaptıklarını hüküm vermek üzere, Evs kabîlesinin reislerinden Sa'd ibn-i Muaz'ı hakem olarak seçti. Sa'd da Hendek Harbinde yaralanmış, kendisi mescidde tedavi ediliyordu. Sa'd ibn-i Muaz, Benî Kurayza'nın ihanetine hükmetti ve haklarında şöyle karar beyân etti: "Erkek yahûdîler îdam edilecek, kadınlar ve çocuklar esir olacak. Malları ganîmet olacak".
    Peygamberimiz O'na; "Ey Saad! Aynen Allâh'ın hükmünü verdin." dedi. Kararından memnun oldu.
    Benî Kureyza yahûdîlerine bu hüküm hemen tatbik edildi. Onlardan kalan ganîmet, 1500 kılınç, 300 zırh, 1000 mızrak, 500 kalkan ve ok, koyun, deve ve diğer bâzı mallardır.
    HUDEYBİYE MUSÂLAHASI (Hicrî:6, M.:628)

    Peygamber Efendimiz, hicretin altıncı yılı Zilkâde ayında rü'yâda, kendisinin ve Eshâbının Mescid-i Haram'a emniyet içinde girdiğini gördü. Bunun üzerine, Peygamberimiz umre haccı yapmak niyetinde olduğunu Eshâbına haber verdi. Zâten Peygamberimiz ve Müslümanlar Mekke'den ayrılalı altı yıl olmuştu. Neleri varsa orada bırakmışlar, ana-baba yurtlarını özlemişlerdi. Mekke'de olan mübârek Kâbe-i Muazzama'yı ziyâret etmek, içlerinde yaşayan en büyük bir arzu idi. Buna bir türlü fırsat ve imkân bulamamışlardı. Allah Rasûlünün verdiği bu habere çok sevinmişlerdi.
    Allâh'ın Rasûlü, Eshâbı Kirâm ve Muhâcirlerle beraber 1400 civarında oldukları halde, Umre haccı için Medîne'den çıktılar. Muhârebe yapmak niyetinde olmadıklarından yanlarına harp silahlarını almadılar. Sadece yolcu silahı olan birer kılınç aldılar.
    Kureyş, Müslümanların Mekke'ye doğru geldiklerini duyunca telaşa düştüler. Şehrin kenarında tertibat kurdular. Onları Mekke'ye sokmamak için karar aldılar. O zaman henüz müslüman olmamış olan Hâlid ibn-i Velid'i 200 kişilik süvari ile onlara karşı çıkardılar. Allah Rasûlü bunu öğrenince; "Bu Kureyş'e ne oluyor ki?! harpten bıkıp usanmadılar mı?" dedi. Hâlid ibn-i Velid, Müslümanların kalabalık olduğunu görünce harbedilecek zannederek karşı koyamayacağını düşünüp hemen Mekke'ye geri döndü.
    Vaktâ ki Müslümanlar, Hudeybiye denilen yere vardılar (burası Mekke'ye takriben 24 kilometre uzaktı) Peygamberimiz'in binmiş olduğu deve daha ileri gitmeyerek burada yere çöküverdi. Bütün uğraşmalara rağmen, yerinden bir türlü kaldıramadılar. Gitmek istemiyen bir hâli vardı. Bütün Müslümanlar hayretler içinde kalmışlardı.
    Peygamber Efendimiz, bu hâl karşısında şöyle buyurdu: "Fil vak'asında fili çökerten Cenâb-u Hakk şimdi de deveyi çökertti. Anlaşılıyor ki Kureyş bize bu umre ziyâreti için müsaade etmeyecek."
    Hudeybiye'nin nihâyetinde suyu çekilmiş bir kuyu başına indiler. Bu esnâda Peygamber Efendimiz'in büyük bir mûcizesi olarak, o kuyudan su fışkırmağa başladı. Bütün Müslümanlar, neticenin ne olacağını beklemeğe başladılar. Gerçi Müslümanlar istemiş olsalardı Kureyş'e gâlip gelerek Mekke'ye girerlerdi. Aslında müslümanlar mecbur olmadıkça kan dökmek istemezler ve hele Kabe'nin mubarek olması sebebiyle onun etrafında kan dökülmesini hiç istememişlerdir. Zâten devenin de çökmüş olması, bu defa ziyâret için Mekke'ye girilmesine ilâhi müsaadenin olmayacağına işaret sayılıyordu.
    Müslümanlar, Hudeybiye'ye inince Kureyş'den bir elçi gelerek, müslümanların buraya gelme sebeplerini sordu. Peygamber Efendimiz de, muhârebe etmek niyetiyle gelmediğini Kureyşlilere bildirmek için onlara bir elçi gönderdi. Kureyş, elçinin üzerine hücum ederek öldürmek istediler. Fakat, araya girenler oldu. Kurtardılar. Elçi, Rasûlü Ekrem'in yanına geldi ve durumu olduğu gibi anlattı. Müşriklerin böyle davranmaları Rasûlü Ekrem'i üzmüştü.
    Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz, son olarak Hz.Osman'ı Mekke'ye elçi olarak gönderdi. Hz.Osman, bir tanıdığının himâyesinde Mekke'ye girdi. Kureyş'e, Hz.Peygamber'in gelme niyetini geniş geniş izah etti. Kureyş O'na; "Sen istersen beyti tavaf edebilirsin" dediler.
    Hz.Osman da; "Peygamber tavaf etmedikçe ben tavaf edemem. Biz onu toplu tavaf etmeğe geldik. Kurbanlarımız da yanımızda. Tavaf edip kurbanlarımızı kestikten sonra dönüp gideceğiz." dedi.
    Kureyş azgınları Hz.Osman'ı hapsettiler.
    Hz.Osman'ın gelmesi gecikmişti. Bu arada, O'nun öldürüldüğü haberi yayıldı. Allâhü Teâlâ'nın sevgili Peygamberi Kureyş'in bu hareketine çok kızmıştı. Çünkü, O harp etmek için değil, umre haccı için gelmişti. Kezâ Müslümanlar da çok kızdılar ve üzüldüler.
    Kureyş'in bu yaptıklarına karşılık Eshâbı Kirâm Hudeybiye'de bir ağacın altında, Fahri Kâinât'a bîat ettiler. Mutlak itaat ve bağlılık beyânında bulunarak; "Yâ Resûlallâh! Ölmek var dönmek yok. İzindeyiz, yolundayız, emrindeyiz." diye ellerine kapanıp ahdü pîmân ettiler.
    Cenâb-u Hâk, bu bîatta bulunanlardan razı olduğunu Kur'ân Âyetleri [2] ile beyân ettiğinden, buna «Bîatü'r-Rıdvan (Yüce Allâh'ın ve O'nun Rasûlü'nün razı olduğu bîat)» denir ki, bu bîatta bulunanların hepsi de cennetle mübeşşerdir.
    Bu defa Kureyş, kendisine itimatları tam olan Urve bîn-i Mes'ud'u Müslümanlara elçi olarak gönderdiler. Bu elçi de Allah Rasûlü'ne; "Kureyş seni mahvederse etrafındakiler tuz gibi erir. Eğer, yanlış görmediysem buraya kadar silahsız olarak geldiniz. Yarın muhârebe esnâsında hepsi kaçıp seni yalnız başına bırakırlarsa, o zaman hâlin nice olur." diye tehditkâr sözler etmişti ki,
    Hz.Ebû Bekir (R.A.) duruma dayanamıyarak; "Yazıklar olsun sana! Biz mi eriyip yok olacağız? Biz mi Rasûlü Ekrem'i bırakıp kaçacağız?" diye müdâhale etti.
    Biraz sonra da Muğire bîni Şube, Urve'nin bu hareketine kızarak; "Bir daha böyle bir şey yaparsan kolun vücudundan ayrılır." ihtarında bulundu.
    Bu konuşmalar esnâsında bütün Eshâbın Rasûlü Ekrem'in etrafında nasıl dolaştıkları, O'nun emirlerine nasıl dikkat ettikleri, aralarındaki konuşmalar ve Rasûlü Ekrem'e olan saygıları, Urve'nin dikkatini çekmişti. Çünkü, şimdiye kadar böyle bir şey görmemişti. Hemen ayağa kalkarak bir şey söylemeden güler yüzle oradan ayrılıp Mekke'ye gelerek, Kureyşlilere durumu şöyle anlattı: "Ey Kureyş! Ben Kisrâyı, Kayseri saraylarında ziyâret ettim. Necâşi ile de kendi ülkesinde görüştüm. Hiçbirini Muhammed'in kavmi arasındaki îtibarla görmedim. Hiçbir hükümdarın Muhammed'in arkadaşları gibi sevildiğini görmedim. Muhammed abdest almak isteyince hepsi koşuşuyor, yere bir kılı düşse hepsi o kılı kaldırıyorlardı. Bunların Muhammed'i yalnız bırakmalarına imkân yoktur. Siz de ona göre karar verin."
    Bütün Kureyş reisleri olup bitenlere şaşmışlardı. Hatta Ehâbiş reisi Huleys merak ederek; "Bir de ben gidip onunla konuşayım." dedi.
    Huleys, Rasûlü Ekrem'in huzuruna geldiği zaman, Urve'nin doğru söylediğine inanmıştı. Bir türlü konuşamıyor, sâdece etrafında olup bitenleri seyrediyordu. Allah Rasûlü, kurbanlık hayvanların öne sürülmesini ve bu adamın kurbanlıkları görmesini istedi. Kurbanları gözüyle görüp Müslümanların da devamlı «Lebbeyk, Allâhümme Lebbeyk» diye telbiye okuduklarını duyunca onların harp için değil ziyâret için geldiklerini âşikar bir şekilde anlayıp tam bir kanâat getirdi.
    Bunun üzerine, Mekke'ye dönüp Kureyş'e; "Bu kavim umre haccı için geldi, insanlar arzu ettiği vakit Kâbe'yi ziyâret etsin de Abdulmuttalib'in oğlu Kâbe'yi ziyâret etmekten menedilsin! Kâbe'nin rabbine yemin olsun ki Kureyş helâk olur." diyerek Kureyş'e durumu anlattı.
    Bunun yanısıra, Müslümanların harbetmek üzere bîat ettikleri haberi Kureyş'in arasında yayıldı. Kalplerine büyük bir korku girdi. Müslümanlara, sıkıntı vermek için elli kişiyi gönderdiler. Fakat, Müslümanlar onların hepsini esir etti. Ancak reisleri kaçarak kurtuldu. Bunu duyan Kureyş müdahâle teşebbüsüne girişti. Müslümanlardan on kişiyi esir edip bir kişiyi şehîd ettiler. Kureyş, bu esirler durumundan da korkarak Süheyl ibn-i Amr'ı sulh için konuşmak üzere Müslümanlara gönderdiler.
    Elçi, Rasûlüllâh'ın huzuruna çıkarak Kureyş namına özür diledi ve şöyle devam etti: "Yâ Muhammed! Bu olan hâdiseler bizim akıllılarımızın değil, ayak takımlarımızın fikridir. Bize esir aldıklarınızı gönderin".
    Allah Rasûlü şöyle cevap verdi: "Siz yanınızdakileri gönderirseniz, biz de veririz". Bunun üzerine Müşrikler, Hz.Osman (R.A.) ve yanındaki on kişiyi gönderdiler.
    Hudeybiye Anlaşmasının Şartları
    Daha sonra Süheyl, sulh yapmak için Kureyş'in şartlarını arz etti. Şartlar üzerinde çok tartışıldı. İlk bakışta teklif edilen şartların bâzı maddeleri Müslümanların aleyhine görülüyordu. Uzun müzâkerelerden sonra Müslümanlar kan dökülmesin diye fedâkârlık yaparak sûlh anlaşmasına razı oldular. Hudeybiye Anlaşmasının şartları şunlardı:
    Kureyş ile Müslümanlar arasında on sene müddetle harp edilmeyecek.
    Kureyşten biri Müslümanlar tarafına geçerse geri verilecek. Fakat Müslümanlardan biri Kureyş tarafına geçerse geri verilmeyecek.
    Müslümanlar bu sene umre haccı yapmayacaklar, ancak gelecek sene yapacaklar ve Mekke'de üç gün kalacaklar ve yanlarında da yol silahı olarak sâdece kılınç bulunacak.
    Müslümanlar Mekke'de bulunan Müslümanlardan hiçbirini yanlarına alıp Medîne'ye götürmeyecekler. Medîne'deki Müslümanlardan Mekke'de kalmak isteyen olursa onu bırakacaklar.
    Araplardan herhangi bir kabîle, isterse Müslümanlara, isterse Kureyş'e iltihak edebileceklerdir.
    Rasûlü Ekrem Süheyl'in şartlarını kabul etti.
    Eshâbı Kirâm şartların ağırlığına dayanamayarak feveran edip, Resûlallâh'a; "Yâ Resûlallâh! Bize İslam olarak gelen bir insanı nasıl olur da biz kabul etmeyiz. Onlarsa bir kâfiri kabul ederler!" dediler.
    Gelecek ve olacaklar, Allâhü Teâlâ tarafından kendisine bildirilen ve ileriyi gören Kâinâtın Efendisi şöyle buyurdu: "Onlara İslâmdan sonra giden bir kimseyi, onlar geri çevirmeseler de Allah çevirir. Bize Müslüman olarak gelen bir kimseyi biz reddetsek bile, Allah onu kurtulanlar safına almıştır".
    Mühim olan müşriklerle bir anlaşma yapmış olmaktı. Bu anlaşma, zamanla ileride Müslümanların lehine tecelli edecekti ve öyle de oldu.
    Sıra Anlaşmanın Yazılmasına Gelmişti
    Anlaşmanın şartlarını Hz.Ali yazmağa başladı. Müşrikler, baş tarafa «Bismillâhirrahmânirrahîm» yazılmasına razı olmadılar, sâdece «Allah adıyla» yazılmasını kabul ettiler.
    Daha sonra Allah Rasûlü Hz.Ali'ye; "Bu, Allâh'ın Rasûlü Muhammed ile Süheyl bîni Amr arasında barıştır." kelimelerini yazdırınca,
    Süheyl buna îtiraz etti ve, "Biz eğer senin Rasüllüğünü kabul etseydik niye Sana muhâlefet edelim? Niye sizi Kâbe'yi ziyâretten men edelim?" dedi.
    Rasûlü Ekrem; "Siz tekzib etseniz de Ben yine Allâh'ın Rasûlüyüm. Yâ Ali! Süheyl'in dediği gibi muahedeyi «Abdullah'ın oğlu Muhammed» diye yaz" dedi.
    «Allâh'ın Rasûlü» kelimelerini silmek Hz.Ali'ye çok ağır geldi. Silemedi. Kenara çekildi. Bu sefer Rasûlü Ekrem onu kendi eliyle sildi. Hz.Ali de «Abdullah'ın oğlu Muhammed» diye yazdı.
    Tam bu anlaşmanın akdedildiği esnâda, Süheyl'in oğlu Ebû Cendel Mekke'den kaçarak bağlı olduğu urganlar ile Müslümanların yanına geldi. Daha önce babası, onu, Medîne'ye hicretten menetmişti. Kâinâtın Yüce Peygamberi, Ebû Cendel'e babası Süheyl'in önünde şöyle dedi: "Biz bir ahid verdik, o kavim de bize ahid verdi. Verdiğimiz sözden geri dönmeyiz. Sen sabret. Allah zayıflarla dâimâ beraberdir."
    Genç ise çok müteessir oluyordu.
    Allâh'ın Yüce Peygamberi muâhede şartlarını imzalayınca, Eshâbına saçlarını traş etmelerini, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını söyledi.
    Bunları duyan Müslümanlar tavaf ümidini kaybetmediklerinden ihramdan çıkmıyorlardı. Allâh'ın Rasûlü bu duruma kızarak zevcesi Ümmü Seleme'nin yanına girdi ve şöyle dedi: "Müslümanlar dediğimi yapmadılar. Helâk oldular."
    Ümmü Seleme Allah Rasûlünü teskin etti. "Sen önce traş ol, kurbanını kes, ihramdan çık, onlar da arzularının bu sene tahakkuk edemeyeceğini görürler, Sana uyarlar" dedi.
    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz çadırından çıktı. Devesini kurban edip başını traş ettikten sonra ihramdan çıktı. Müslümanlar da O'na uyarak kurbanlarını kestiler ve saçlarını traş ettiler.
    Bu hâdise bize, amelin sözden daha hayırlı ve müessir olduğunu gösteriyor.
    O sırada esen bir rüzgar onların saçlarını alarak haremi şerife doğru götürüyordu. Buna çok sevindiler. Bu Allah tarafından emellerine nâil olmak için estirilmiş bir rüzgardır dediler.
    Rasûlü Ekrem'in Hudeybiye yolculuğu ve muâhede yirmi gün sürdü. Peygamberimiz ve Eshâbı Medîne'ye dönerken, yolda, yakında gelecek büyük fethi müjdeleyen Fetih Sûresi nâzil oldu. Sevindiler. Fetih Sûresi nâzil olduğuna göre, istedikleri belde olan Mekke'yi muhakkak fethedeceklerdi.
    Dünyâdaki Başlıca Devlet Reislerine Gönderilen İslâma Dâvet Mektup ve Elçileri
    Hudeybiye musâlahası ile Müslümanlar varlıklarını her tarafa daha iyi bir şekilde duyurmuş oldular. Bir sükûnet devri başlayınca, Hz.Peygamberimiz Bizans'a, İran'a, Mısır'a, Habeşistan'a ve uzaktaki Arap kabîleleri reislerine, elçilerle mektuplar göndererek onları İslâma dâvet etti. Gümüşten bir mühür kazdırdı. Üzerinde «Muhammed'ün Rasûlüllah» yazılı idi. Mektupları onunla mühürleyip gönderdi. Böylece tevhid dînini dünyânın her tarafına duyurmuş oldu.
    İran Kisrâsı hariç diğer bütün hükümdarlar elçileri gâyet hoş karşılamışlardır.
    Bizans hükümdârı Kayser, Peygamberimiz hakkında elçilerinden ve Ebû Süfyan'dan geniş bilgi almış, Habeş hükümdârı, dâvete icâbet ve îmân ettiğini açıklamış, Mısır hâkimi Mukavkis ise Peygamberimiz'e nâzikâne bir cevap yazmış ve Mısırlılar arasında yüksek mevkii hâiz iki câriye ile bir elbise ve bir de binek atı göndermiştir. Bu cariyelerden biri Mariye (R.Anha) vâlidemiz olup Hz.İbrâhim O'ndan dünyâya gelmiştir.
    Peygamberimizin Mukavkis'e gönderdiği mektup, İstanbul'da Topkapı Sarayı müzesinde diğer mukaddes emânetler ile birlikte, «Emânât-ı Mukaddese» dâiresinde mahfuz bulunmaktadır. Orada ziyâret edilir.
     
  4. h3LL_s3xY

    h3LL_s3xY Well-Known Member

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    5.237
    Aldığı Beğeni:
    250
    Ödül Puanları:
    83
    FETİH HUTBESİ

    Peygamber Efendimiz, üç kere tekbir getirip, Allâhü Teâlâ'ya hamdü senâda bulunduktan sonra şöyle buyurdu:
    "Allah birdir. O'ndan başka ilah yoktur. O'nun şerîki ve nazîri yoktur. O Yüce Allah, vaadini yerine getirdi. Kuluna yardım etti. Aleyhimize toplananları, yalnız başına hezîmete uğrattı. Câhiliyete âit bütün gururlar, bütün kan ve mal davaları ayaklarımın altındadır. Onları mahvediyor, kaldırıyorum.
    Ey Kureyş cemaatı! Allâhü Teâlâ Hazretleri câhiliyet gururlarını, geçmişler ile gururlanmağı sizden uzaklaştırmış ve kaldırmıştır. Bütün insanlar Âdem'dendir. Âdem de topraktandır. Nitekim Yüce Allah buyuruyor ki; «Ey Nâs! Biz sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi muhtelif milletlere, kabîlelere ayırdık. Tâ ki tanışasınız diye. Allâh'ın nazarında en ekreminiz, en şerefliniz, Allah'dan en çok korkanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilen, her şeyden haberdar olandır. Muhakkak Cenâb-u Allah ve Rasûlü, sekir veren, insanı sarhoş eden şeyleri haram kılmıştır."
    Peygamber Efendimiz, bu hutbesiyle, Allâh'ın birliğini, hak dînin esaslarını, insanlar arasında eşitlik ve mü'minler arasında kardeşlik olduğunu îlan etti.
    Büyük Afv
    Hazreti Peygamberimiz, bu hitâbesinden sonra, orada toplanan halka bir göz gezdirmiş, İslâm'ı mahvetmek için her kötülüğü yapmış ve yaptırmış olan Kureyş reislerinin, şimdi orada bulunduğunu görmüştü. "Ey Kureyş cemaatı! Ey Mekkeliler! Ne dersiniz? Şimdi hakkınızda Benim ne yapacağımı sanırsınız? Benden ne beklersiniz?" diye sordu.
    Bütün Kureyş reisleri, korkularından önlerine bakıyorlardı. Biz, Senin hayır ve iyilik yapacağını sanır, Senden hayır bekleriz. Sen kerem ve iyilik sâhibi bir kardeşsin. Kerem sâhibi bir kardeş oğlusun. Gücün yetti iyi davran." dediler.
    Rasûlü Ekrem; "Benim hâlimle, sizin hâliniz, Yûsuf (A.S.)'ın kardeşlerine dediği gibi olacaktır. Yûsuf (A.S)'ın kardeşlerine dediği gibi, Ben de; «Size, bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok. Allah sizi yarlığasın, O esirgeyicilerin en esirgeyicisidir (Sûre-i Yûsuf, âyet 92)» diyorum. Hepinizi affettim. Bu gün, size karşı bir günah, tekdir ve cezâ yoktur. Herkes işi gücü ile meşgul olsun." dedi ve Kureyş hakkında umûmî bir af îlan etti.
    Peygamber Efendimiz, başta, (Hz.Hamza'nın ölüsüne bile hakâret eden) Hind olmak üzere, bütün düşmanları affetti. Ebû Cehil'in oğlu Ikrime'yi, Saffan'ı, Hz.Hamza'nın katili Vâşi'yi bile affetti. Yalnız; "Vâşi gözüme görünmesin. Sevgili amcamı hatırlayınca içim parçalanıyor." dedi.
    Kendisine ve Sahâbelerine tüyleri ürpertici işkenceler yapmış, Müslümanları kızgın kumların üzerine yatırarak, göğüslerini dağlamış, en kıymetli Sahâbelerinin kanına girmiş, ciğerini kemirmiş bir kavim hakkında umûmî af îlan ediyor! Her türlü fırsat elinde olduğu halde onları serbest bırakıyor! Şüphe yok ki, büyüklüğün bu derecesi, ancak Peygambere mahsus, müstesnâ bir hâlettir.
    Öğle vakti olunca, Hz.Bilâl'i çağırarak, kırılan en büyük Hübel putunun olduğu yere çıkıp ezân okumasını emretti. Fahri Kâinât Müslümanlara imam olarak namazı bizzat kendisi kıldırdı. İşte o günden bugüne, Kâbe'de her gün beş vakit ezân okunur ve namaz kılınır.
    Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Safa tepesinde yüksekçe bir yerde oturdu. Müslümanlığı kabul edecek olanlar, bölük bölük oraya gelip, güçleri yettiği kadar Allâh'ın ve Rasûlünün emirlerini dinleyecekleri ve itaat edecekleri hakkında, Peygamber Efendimizin elinden tutarak, eline vararak, birer birer bağlılık beyânında bulundular ve söz verdiler. Erkek kadın, büyük küçük bütün Mekkeliler geldiler. Evvela erkekler, sonra kadınlar gelip bîat ettiler.
    Kadınların Biâtı
    Erkeklerden sonra kadınlar da bîat ettiler. Kureyş kadınlarından, Ebi Tâlib kızı Hz.Ümmü Hâni, Asım kızı Ümmü Habibe, Atike, İkrime'nin zevcesi Ümmü Hakim, Hâlid ibn-i Velid'in kızkardeşi Fahite, Ebü Süfyan'ın zevcesi Hind ve daha bâzı îtibarlı Kureyş kadınları, bir gurup hâlinde, bîat etmek üzere Peygamber Efendimizin yanına geldiler. Bunlar içinde, vaktiyle Uhud muhârebesinde Peygamber Efendimizin amcası Hz.Hamza'yı öldürten ve öldürttükten sonra karnını deşerek ciğerini çıkarıp ağzında çiğneyen Hind, Efendimize bîat ederken, kendisini bildirmemek için yüzünü örtmüştü. Rasûlü Ekrem, onu tanımış fakat tanıdığını belli etmeyip affetmişti.
    Rasûlüllah'ın büyüklüğü, Hind üzerinde öyle büyük bir tesir yapmıştı ki Hind, şu sözleri söylemekten kendini alamadı: "Bu güne kadar en sevmediğim çadır, Senin çadırındı. Fakat, bugün Senin çadırından daha sevimli bir çadır göremiyorum."
    Hind; "Yâ Rasûlellah! El tutuşup Sana bîat edelim mi?" diye sordu.
    Peygamber Efendimiz; "Ben kadınlarla el tutuşmam. Benim yüz kadına birden hitap etmem, her bir kadına ayrı ayrı hitap etmem gibidir." buyurdu.
    Rasûlü Ekrem, eline bir bez sarıp, kadınlar ellerini Peygamber Efendimiz'in bez sarılı elinin üzerine koymak veya bir kap içinde getirilen suya elini batırdıktan sonra onu kadınlara verip, onlar da ona ellerini batırmak suretiyle bîat etmişlerdir. Kadınlar bîat ederken bîat maddeleri olarak, şöyle söylüyorlar ve ahid veriyorlardı:
    "Allâh'a şirk koşmayacaklar (hiçbir şeyi eş ve ortak tutmayacaklar), hırsızlık yapmayacaklar, zinâ etmeyecekler, evlatlarını öldürmeyecekler, hiç kimseye iftira ve buhtanda bulunmayacaklar, hak olan herşeyde Peygamber'e itaat edecekler, darlık ve varlık zamanında Peygamber'e sâdık kalacaklar." Bunlara dâir söz verip bağlılık beyânında bulunup, ahd-i mîsak ediyorlardı.
    Peygamber Efendimiz, Mekke'de 15 gün kaldıktan sonra Kureyş'e Müslümanlığı öğretmek için Muaz ibn-i Cebel'i bırakıp, Medîne'ye döndüler.
    HUNEYN MUHÂREBESİ (Hicrî:8, M.:630)

    Huneyn, Mekke ile Tâif arasında, Tihame bölgesinde, bir çok inişli çıkışlı, dar geçitleri ve gizli yolları bulunan, Mekke'ye üç gecelik mesâfede Zülmecaz panayırının kurulduğu yerin yanında, geniş bir vâdîdir.
    Peygamber Efendimiz'in Mekke'yi fethinden sonra, bütün Hicaz ülkesi Müslümanlığı kabule başlayınca, en kuvvetli putperestlerden olan Havazin ve Sakif kabîleleri, aralarında ittifak yaparak, İslam selinin karşısına çıkmağa niyetlendiler. Dediler ki: "Muhammed, kavmiyle harpten kurtuldu. Şimdi bizimle harp eder. O bize hücum etmeden, biz O'na edelim"
    Mâlik ibn-i Avf başkanlığında toplandılar. Bunlara, içlerinde Sa'd ibn-i Bekir kabîlesi de olduğu halde birçok kabîleler iltihak ettiler. Bu kabîle, Allah Rasûlünün süt annesinin kabîlesi idi. Bu kabîlede Düreyd isminde harp ilminden çok anlayan bir ihtiyar bulunuyordu. Tecrübesinden istifâde için onu da harp meydanına getirmişlerdi.
    Mâlik ibn-i Avf, ordusuna, kadınlarını, çocuklarını, mallarını ve hatta hayvanlarını bile beraberlerinde harp meydanlarına getirmelerini emrederek getirtmişti.
    İhtiyar Düreyd; "Burada ben ne için deve böğürmeleri, eşek anırmaları, hayvan sesleri, davar melemeleri, çocuk ağlamaları duyuyorum?" diye sordu.
    Mâlik; askerlerin dönüp kaçmaması için karıları ve mallarını da beraber getirdiğini söyledi.
    İhtiyar kurt Düreyd, Mâlik'in bu tedbirine karşı çıktı; "Bozgunu böyle şeyler önleyemez. Ancak senin, kılınçlı adamın ve oklu askerin olursa bozgunun önüne geçilebilir. Eğer yenilirseniz, karılarınızı kendi ellerinizle esir vermek zilletine düşersiniz" dedi.
    Mâlik, Düreyd'in görüşüne iştirak etmedi. 160 yaşındaki bu ihtiyar bunamıştır diye düşündü. Fakat, onun sözleri başında patlayacaktı.
    Mâlik, ordunun arkasına kadınları, onların arkasına develeri, onların arkasına sığırları, daha sonra koyunları dizdi. Bütün bunları ordunun kaçmaması için yapmıştı. Fakat, neticede bunların hiçbiri fayda vermeyecekti. Mâlik'in 20 bin kişilik ordusu, vâdînin dar bir boğazını iki taraftan tutmuştu.
    Peygamber Efendimiz, Havazin ve Sakif kabîlelerinin harbe başlamak üzere olduğunu öğrendiğinde, Attab ibn-i Eseb'i Mekke'ye idâreci, Muaz ibn-i Cebel'i İslam esaslarını öğretecek muallim tâyin etti. 5 Şevval cumartesi günü, 2.000'i Mekke'li olmak üzere 12.000 kişilik bir kuvvetle, Mekke'den Havazinlilere doğru hareket etti. Bu sefere, aralarında kadınlar da olduğu halde Mekke'li müşriklerden 80 kişi de kabîle gayreti ve ganîmet düşüncesiyle İslam ordusuna katıldılar. Müslümanlar, o zamana kadarkinden daha kalabalık bir ordu ile Huneyn mevkiine gelip, düşman karargahına yakın bir yerde konakladılar.
    Çokluğa Aldanılmaması
    Peygamberimiz, seher vakti orduyu savaş düzenine koydu. Bayraktar ve sancaktarlara, bayrak ve sancaklarını verdi. Muhâcirlerin sancağını Hz.Ali'ye, bayraklarını Sa'd ibn-i Ebi Vakkas'a ve Hz.Ömer'e verdi. Hazrecinkini Hubab ibn-i Münzir'e, Evsin sancağını Useyd ibn-i Hudayr'a ve diğer sancakları kabîle reislerine verdi. Kendisi de zırhını ve miğferini giyerek devesine bindi. Müslümanları harbe teşvik etti. Sadakat ve bağlılık gösterirler, güçlüklere göğüs gererek sebat ederlerse, fetih ve zafere kavuşacaklarını müjdeledi.
    Müslümanlar, daha önce hiç görmedikleri çokluk ve kalabalıklarını görünce, biraz kendilerine güvendiler. Baştan aşağı silahlanmış askerlerin yürüyüşünden çöl âdeta titriyordu. «Artık bize azlık yüzünden mağlup olmak yok. Bu ordu hiç mağlub olur mu?» diye düşünenler olmuştu.
    Huneyn vâdisine, sabahın alacakaranlığında savaş düzeni hâlinde inilmeğe başlanmıştı ki, vâdinin etrafında pusu kurmuş olan düşmanın çenberine düşüldü. Gururlanmak Müslümanlara ve hele hele şerefli Eshaba hiç yakışmayacağı için Mevlâmız bu durumu hem onlara ve hem de onların şahsında kıyamete kadar gelecek olan bütün Müslümanlara ibretli bir ders kıldı.
    Gururla laf söyleyen Müslümanlar, daha sözlerini bitirmeden, düşman, boğazın dar yerindeki pususundan kalkarak Müslümanları ok yağmuruna tuttu. Bu âni karşılaşmadan sonra, Müslümanların ordusunda bir bozgun baş gösterdi. Peygamberimiz'le birlikte gelip, Müslümanların bozguna uğradıklarını gören bâzı Mekkeliler, (kalbinde henüz Müslümanlık kökleşmemiş olan yeni Müslümanlardan bâzıları) kendi aralarında konuşmağa başladılar.
    Ebû Süfyan; "Bu bozgunun denize kadar önü alınmaz" dedi.
    Birisi de; "Bugün sihir bozuldu." demişti.
    Süheyl ibn-i Ömer; "Muhammed ve Eshab'ı bir daha düzelemez, savaşamaz" dedi.
    Ikrime ibn-i Ebû Cehil; "Bu, yerinde bir söz değildir. İşler ancak Allâh'ın elindedir. Muhammed (S.A.V)'in elinde bir şey yoktur. Bugün harp, O'nun aleyhine ise, yarın muhakkak O'nun lehine olacaktır." dedi.
    Allâh'ın Yüce Peygamberi, harp meydanında Hz.Ebû Bekir, Hz.Ömer, Hz.Ali, Hz.Abbas... (R.A.) ile kalıverdi. Kaçanlar mağlubiyet ve bozgun haberini Mekke'ye ulaştırdı.
    Allâh'ın Nusreti İle Müslümanların Tekrar Toparlanması
    Bu karışık durumda Peygamber Efendimiz, kaçanları durdurmağa çalışıyor, koca bir düşman ordusu karşısında yalnız kaldığı halde yine dâvasından dönmüyor, hak dâvasında sabit olduğunu ısrarla belirtiyor, düşmanlara ve kaçanlara karşı sağına soluna dönerek; "Enen'nebiy lâ kizib, enebnü Abdülmuttalib lâ kizib" diye haykırıyordu. Fakat, kaçışanlardan hiçbirinin döndüğünü görmüyordu.
    Ayrıca, bu esnâda amcası Abbas'ın gür sesi dağılanları, Peygamberin etrafında toplanmağa çağırıyordu. Hz.Abbas, Medînede seher vakti Kâ'b mevkiindeki hizmetçilerine Seli dağının tepesinden seslenir ve sekiz millik uzaklıktan sesini onlara duyururdu. Hz.Abbas (R.A.); "Ey Ensar topluluğu! Ey Rıdvan bîatı topluluğu! Ey Akabede bîat eden Ensar! dönünüz...!" diye seslendi.
    Bütün vâdide olanlar O'nun gür sesini işitti. Hepsi ölüm üzere yaptıkları bîatı hatırladılar. Duyan mıhlanıp kaldı. Mıhlanıp kalan önündekini durdurdu.
    Dâveti işiten Müslümanlar, "Lebbeyk, Lebbeyk (emrindeyiz, emrindeyiz)" diyerek atlarının ve develerinin eğerlerini geri çevirerek Allah Rasûlüne doğru koştular.
    Onların bu dâvete icâbet edişleri develerin, ineklerin yavrularını özleyerek gelişlerini andırıyordu. Sanki, evvelâ geri dönenler başka, tekrar dönenler başka insanlardı. Sanki, Sahâbilik onlardan bir an kalkar gibi olup tekrar yerine oturmuştu, nehir tersine dönmüştü. Hep birden toplanıp düşmanın üstüne sel gibi atıldılar.
    Fahri Kâinât o esnâda; "işte fırın şimdi kızıştı." buyurdu. Yerden bir avuç toprak alarak, müşriklerin yüzüne doğru «yüzleri kara olsun» diye savurdu. Büyük bir mûcize zuhur etti. Havazinlilerden, gözlerine ve ağızlarına toprak veya kum dolmadık bir kimse kalmadı.
    Gökten düşen demir parçalarının taşların üzerine vurmasıyla çıkan sesler gibi sesler duyulmağa başladı. Hz.Ali onların bayraktarlarını da öldürünce, şiddetleri kesildi. Müslümanların elinden kurtulmak için, son sür'at kaçmağa başladılar. Kısa zamanda düşman dağıldı. Artık öldürülen öldürülene, esir edilen esir edilene, kaçan kaçana... Tam gâlip gelecekleri sırada, mağlub olup hezimete uğramaları onlara büyük bir ders olmuştu.
    Talha Hazretleri, müşriklerden 20 kişiyi katlederek rekor kırmıştı. Hâlid ibn-i Velid (R.A.) da çok düşman katletmesinden dolayı, derin yara almıştı.
    Huneyn Muhârebesinin bidâyetinde Müslümanlar, biraz mağlubiyet acısını tattıktan sonra Allâh'ın yardımıyla gâlip geldiler, zafere eriştiler.
    Bu hususu Kur'ân-ı Kerim'de, Cenâb-u Hakk şöyle beyân ediyor: "Andolsun ki Allah, bir çok harp yerlerinde ve Huneyn gününde size yardım etmiştir. O Huneyn günündeki çokluğunuz, o zaman size ucub vermişti. Bu, size gelecek kazadan bir şeyi gidermeğe yaramamıştı. Yeryüzü o genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihâyet bozularak gerisin geri dönüp gitmiştiniz. Sonra Allah, Rasûlü ile mü'minlerin üzerine sekînetini «kuvve-i mâneviyesini» indirdi, görmediğiniz, «melek » ordularını indirdi ve kâfirleri azaplandırdı. Bu, o kâfirlerin cezâsı idi." (Sûre-i Tevbe, âyet 25-26).
    Müşriklerden 300 kişi öldürülmüş, Müslümanlardan 70 şehid verilmişti. Ayrıca bu harpte, daha önceki harplerin hiçbirinde elde edilmeyen ganîmet elde edildi. Şöyle ki: 24.000 deve, 40.000 koyun, 4.000 okka gümüş, 6.000 esir alındı.
    Müşriklerin kumandanı Mâlik'in bozulan ve kaçan ordusunun bir kısmı Tâif'e sığındı, diğer bir kısmı ise Nahle'ye, geri kalanlar da Evtas mevkiinde karargâh kurdular. Rasûlü Ekrem, Evtas'da onları tâkip vazîfesini Ebû Amr (R.A.)'a vermişti. Ebû Amr, onlarla çarpıştı. Birçoklarını öldürdükten sonra ağır yaralanınca, yerine Ebû Mûsal Eş'arî'yi geçirdi. Ebû Mûsal Eşari, onları bulundukları yerde perişan etti. Mallarını ve aldığı esirlerle birlikte geri dönüp, Rasûlüllah'a geldi.
    Büyük Vefâkarlık
    Esirlerin içinde, beni Saad kabîlesinden Hâris'in kızı Şeymâ da vardı. Şeymâ, Rasûlü Ekrem'in süt kızkardeşi olduğunu haber verince hemen huzura çıkarıldı.
    Rasûlü Ekrem, süt kardeşini hemen tanımış ve gözlerinden yaşlar akmağa başlamıştı. Onunla alâkadar oldu. Hırkasını çıkarıp yere serdi. Onu üzerine oturttu. Ona çok hürmette bulundu ve kendisine bir köle, bir cariye, iki deve ve bir miktar koyun vererek, kabîlesinin Müslüman olanlarına iâde etti.
    Havazin'den, Peygamber Efendimize ricâda bulunmak için bir heyet gelmişti. Peygamber Efendimiz onlara; "Malınızı mı yoksa âilelerinizi ve çocuklarınızı mı istiyorsunuz?" diye sordu. Onlar da; "Âile ve çocuklarımızı istiyoruz" dediler.
    Bunun üzerine Peygamberimiz, kendisine ve Abdulmuttalib oğullarına düşen esirlerin hepsini serbest bıraktı. Bunu gören diğer Eshab da kendilerine düşen bütün esirleri serbest bıraktı. Böylece 6 bin esir serbest bırakılmış, hürriyetlerine kavuşturulmuş oldu.
    Rasûlü Ekrem, Havazin reîsi Mâlik'e haber göndererek: "Eğer gelip Müslüman olursa, onun da âilesi kendisine verilecektir." buyurdu.
    O da geldi Müslüman oldu. Peygamber Efendimiz, onun da âilesini serbest bıraktı. Mallarından ayrı olarak kendisine 100 deve de verdi. Havazinliler ve Mâlik çok duygulandılar ve çok sevindiler. Kalpleri fetholdu. Müslüman oldular.

    TAİF MUHASARASI (Hicrî:8, M.:630)

    Tâif; rakımı yüksekçe, akarsuları, ekinleri, hurma bahçeleri, üzüm bağları bulunan, muz ve sair meyvalar yetişen, Mekke'nin doğusunda, Mekke'ye yaya yürüyüşüyle bir günlük mesâfede, kalelerle çevrili, büyük bir şehirdir.
    Evtas'da bozguna uğrayan Sakifliler, Tâif'e sığınmışlardı. Kalelerini onarmışlar, bir yıllık gıda maddelerini kale içine toplayarak, kalelerini de içerden kilitleyip, savaşa hazırlanmışlardı.
    Rasûlü Ekrem, onların bu fikirlerini öğrenip, maksatlarını anlayınca, Huneyn'in esir ve ganîmet mallarını, Mekke'ye on mil mesâfedeki Cîrâne mevkiinde, bir miktar askerin nezâretinde bırakarak, Tâif'e yürüdü. Öncü kuvvetlerin başına, Allâh'ın çekilmiş kılıncı Hz.Hâlid'i, kumandan tâyin etti. Peygamberimiz, çok geçmeden Tâif'e geldi ve kaleyi tamamen kuşattılar. Kalenin yanına karargâh kurdular. Fakat, düşmanlar Müslümanları şiddetli ok atışına tuttular. Müslümanların attıkları oklar, Tâiflilerin attıkları oklarla havada çarpışarak, geri dönüp Müslümanların üzerine düşüyordu. Müslümanlardan birçoğu yaralandı. Oniki kişi de şehid oldu. Müslümanlar ok menzilinden biraz yükseğe çekildiler. Muhasara böyle 18 gün kadar devam etti.
    Düşman, kalelerinden çıkmayınca Hâlid ibn-i Velid, onların kale arkası savaşmalarından bıkmış ve usanmıştı. Meydana çıkarak, kendilerinden; meydana çıkıp, kendisiyle çarpışacak er istedi. Bunun üzerine Abdi Yâlil, Hâlid ibn-i Velid'e şu cevabı verdi: "Kalenin içinde sana karşı çarpışacak biri yoktur. Biz yiyeceğimiz bitinceye kadar burada kalacağız. Eğer sen, bu yiyecekler bitinceye kadar beklersen, hepimiz kılıçlarımızla sana iner, hiç kimse kalmayıncaya kadar dövüşürüz".
    Muhasara uzuyordu. Selmânı Farisî'nin; "Yâ Rasûlellah! vaktiyle biz Faris ülkesinde, düşmanımızı mancınıkla yenerdik, onlar da bizi mancınıkla yenerdi. Eğer mancınık olmazsa uzun zaman otururduk." demesi üzerine,
    Peygamber Efendimiz, mancınık yapılmasını emretti. Önce Selmân-ı Farisî eliyle bir mancınık yapıp Tâife karşı dikti. Kalenin duvarını delmek için bu ağaçtan yapılmış tanklarla saldırdılar. Fakat, Tâifliler ve Sakifliler, bunların üzerine kızdırılmış sapan demirleri ve şişler atarak tankları yakıyorlar, içindekilerin kaleye yanaşmasına fırsat vermiyorlardı.
    Nihâyet Allah Rasûlü; "Bir üzüm asması kesene, cennette bir üzüm asması mevkii var." diyerek Tâiflilerin üzüm asmalarının ve bağlarının kesilmesini emretti. Meyvesi yenmeyen ağaçtan herkesin beşer tane kesmesi emrolundu. Bu onları bezdirip boyun eğdirmek içindi.
    Taifliler, bağları ve hurmalıkları kesilmeğe başlanınca şöyle bağırdılar: "Onu, Allah ve merhamet için bırakın."
    Allah Rasûlü de; "Ben bağınızı Allâh'ın rızasını ve akrabâlık hakkını gözeterek bırakıyorum." buyurarak asma ve hurmaları kestirmekten vazgeçti.
    Daha sonra, Allah Rasûlü bir münâdi çıkartarak; "Kim kaleyi terkeder, bize gelirse o, emindir." diye bağırmasını emretti. Bu nidadan sonra on kişi kaleden çıktı ve Müslümanlara iltica ettiler.
    Allah Rasûlü, Sakif kalesinin şiddet durumunu görünce, fethin nasip olamayacağını anladı. Nevfel bîniMuâviye ile gitmek veya kalmak hususunda istişare etti. Nevfel bîn-i Muâviye de şöyle dedi: "Ey Allâh'ın Rasûlü! tilki inindedir. Burada kalırsanız onu alırsınız. Onu terkederseniz, size zarar vermez."
    Bâzı Sahâbiler, Peygamber Efendimiz'den, Sakif için bedduâ etmesini istediler. O da; "Allâhım Sakif'e hidâyet nasip et, doğruyu göster. Onları bize getir." diyerek duâ buyurdu.
    Rasûlü Ekrem burada daha fazla durmanın faydalı olmayacağına kanâat getirerek, dönmeğe karar verdi. Ordusuyla birlikte Tâif'den, Cîrâne denilen yere gelip, konakladılar. Burada on günden fazla kaldılar.
    Huneyn Ganimetlerinin Taksimi
    Peygamberimiz, ganîmetleri bölüştürmeğe, dağıtmağa Ebû Cehm Huzeyfet-ül Adiyy'i me'mur ettiler. Herkese hisselerini dağıttırdı. Piyadelerden her birine ya 4'er deve, ya da bunların karşılığı olarak 40'ar koyun, süvarilere ise ya 12'şer deve, ya da bunların karşılığı olarak 120'şer koyun düştü. Yanlarında bir attan fazla at bulunduranlara, birden fazla atlar için hisse verilmedi.
    Huneyn ganîmetinin taksiminde Rasûlüllah Efendimiz, yeni Müslüman olanları, daha Müslümanlığı yeni kabul etmiş Mekke ulularını hoşnut etmek için, ganîmette onlara fazlaca verdi. Ebû Süfyan ve oğluna 100'er deve, İkrime ibn-i Ebû Cehil, Hâris ibn-i Keled, Hâris ibn-i Hişam, Süheyl ibn-i Amr, Huveyt ibn-i Abduluzza gibi eşraftan sayılanlara da 100'er deve, ikinci derecede gelen diğer guruba ise 40'ar deve verdi.
    Cenâb-u Hakk'ın hükmü olarak, alınan ganîmetlerden dâimâ beşte biri Allah ve Rasûlü yolunda hizmet için ayrılır, Peygamber Efendimiz'in tasarrufunda olur, geriye kalan beşte dördü, gâziler arasında taksim edilirdi.
    Taksimat bu usul üzerine yapıldı. Peygamber Efendimiz, kendine ayrılan bu beşte birini de İslâmı yeni kabul etmiş, Müslümanlığa tam ısınmamış olan Mekke uluları ile Müellefe-i Kulüb'e taksim etti.
    Mekke ulularından Ebû Süfyan'a, oğlu Muâviye ve Yezid'e yüzer deve, kırk okka altın, Ikrime bîn-i Ebû Cehil, Hâris ibn-i Hişam, Hüveyt ibn-i Abduluzza ile Süheyl ibn-i Amr'a da bu kadar mal verilmişti. Böylece, on kişi ayrıca taltif edilmiş oldu. Bunlar birinci derecede kalpleri İslâm'a ısındırılmak istenenlerdendi. Kalpleri İslâm'a ısındırılmak istenen bu kimseler, daha sonra en kuvvetli Müslümanlardan olmuşlardı. Ebû Süfyan'ın oğulları, Yezid ile Muaviye ve Hüveyt ibn-i Abduluzza, Rasûlü Ekrem'in kâtiblik hizmetinde bulunmuşlardı.
    Rasûlü Ekrem, ganimet mallarını taksim ederken her zamanki gibi cömertti. Müellefe-i kulüb denilen kimselere fazla hisse verdi. Dünkü düşmanlarından bugün safları arasında gördüğüne de ihsanda bulunuyordu.
    Müellefe-i Kulüb
    Kalpleri İslâmiyete alıştırılacak, ısındırılacak olanlardı. Peygamber Efendimiz, bütün bunlara sadaka ve ganîmetlerden vermek, güzel iyi muâmele etmekle;
    Bâzılarından gelebilecek kötülükleri önleyip, Müslümanların gönüllerini rahatlaştırmağı,
    İçlerinden Müslüman olanların İslâmiyette sebatlarını ve tebaalarının da onlara uyarak Müslüman olmalarını sağlamağı,
    Müslümanlıkları henüz gelişmemiş olanların da Müslümanlıklarını geliştirip, güzelleştirmeği istemiştir.
    Ganîmetlerin taksimi sırasında, bâzı zayıf görüşlü ve münafıklar, Rasulüllah'ın adaletli hareket etmediği iddia ve iftiralarında bulundular. Peygamberimiz buna çok üzüldü, bu haksız ithamlar karşısında sabır ve metanet içinde ikazda bulundu. Sonra devesine bindi ve devesinin hörgücünden bir kıl alarak şöyle dedi: "Ganîmetten hiçbir şey bende kalmadı, velev ki şu kıl kadar olsun. Hatta beşte bir benim hakkım da size verilmiştir. Ganîmetten, kim bir iplik haksız yere aldıysa kıyamette bu onun için ateştir."
    Üzüntü Veren Söylentiler ve Ensârın Ağlaması
    Allah Rasûlü'nün Kureyş'e ganîmetleri çokça vermesi, insanların en kıymetlilerinden olan Ensar'ın bâzıları arasında söylentilere yol açtı. Kureyş kabilesinden yeni Müslüman olanlar, harbe ilk defa giriyordu. Kendilerinin ise yıllardır, harplerde, darplerde, cihad hizmetlerinde olduklarını dikkate alarak; "Bu hâl acâiptir. Kureyş'e infak ediyor, bizi ise terkediyor. Kılıçlarımızdan onların kanları damlıyor, Peygamber artık kendi kavim ve kabîlesine kavuştu. Bizimle Medîne'ye döner mi hiç!" diyenler olmuştu.
    Peygamber Efendimiz, bu söylentileri duyunca onları toplayarak endişelerini izâle etti ve dedi ki; "Ey Ensar! Ben bu hareketi Kureyş'i İslâma ısındırmak için yaptım. Siz ise dünyâlık, basit şeyler için gazaplandınız. Ben ise sizin imânınıza kefil oldum.
    Ey Ensar! Onlar deve ve davar sürülerini alıp diyarlarına giderken, siz Allâhın Rasûlü'nü alıp memleketinize dönmeğe râzı değil misiniz? Sizin kavuştuğunuz, onların elde ettiğinden daha hayırlı ve üstündür."
    Rasûlü Ekrem'in bu sorusu, bütün Ensarın beynindeki şüpheleri sildi süpürdü. Hepsi de; "Razıyız... razıyız, Yâ Rasûlellah!" dediler.
    Bundan sonra, Rasûlüllah dedi ki: "Hayâtım, yedi kudretinde bulunan Allâh'a yemin ederim ki, eğer hicret olmasaydı ben Ensardan bir fert olmağı tercih ederdim. Eğer bütün halk bir yola dökülse, Ensar da bir yola dökülse, Ben Ensarın gittiği yolu tutardım. Ey Allâhım Sen Ensâra rahmet et. Onların oğullarını ve oğullarının oğullarını bağışla".
    İçten gelen bu sözler Ensarın ruhlarına işledi. Gözyaşlarını tutamadılar. Öyle ağlamışlardı ki sakalları bile iyice ıslanmıştı ve hepsi birden; "Biz Allah Rasûlüne râzıyız. Biz ganîmet olarak sana razıyız. Eğer arzu edersen, bütün mülkümüzü de dünyâlık verdiklerine bağışla. Bizim maksadımız, Senin râzı olmaklığındır. Sensiz, dünyâ malı, bize lâzım değildir!" dediler.
    Peygamberimiz, onların hallerine çok râzi oldu. Çoluk çocukları için hayır duâlarında bulundu. "Sizinle kıyâmet günü buluşma yeri Havz-ı Kevser'in başı olsun." buyurdu. Böylece Ensârı Kirâm da hoşnut ve mesrûr olarak dağıldılar.
    Rasûlü Ekrem, harp işlerini ve ganîmetler mes'elesini bitirdikten sonra, Cîrâne de ihrama girdi. Geceleyin Mekke'ye gelerek tavafını yaptı. Yine, geceleyin Cîrâne'ye oradan da Medîne'ye dönmek üzere harekete geçti. Bütün ordu Medîne'ye sâlimen vardı.
    Şâir Keab'ın Müslüman Oluşu
    Şâir Keab, müşrikler arasında meşhur bir şâirdi. Söylediği şiirlerle, Peygamberimiz'e sataşmalarda bulunmuş, diliyle Peygamber Efendimiz ve Eshâbını çok rahatsız etmiş olduğundan, hakkında Peygamberimiz; "Kim rastlarsa, Keab'ı öldürsün. Artık onun kanı helâl kılınmıştır." buyurmuştu. Mekke fethinde, Kâbe'nin örtüsü altına sığınmış olsalar da kanı heder, helâl kılınanlardan olup, öldürülmesine karar verilmiş olanlardandı.
    Keab, öldürüleceğini duyunca kaçmıştı. Arabistan'da kabîleler arasında İslâmiyet sür'atle yayılmağa başlayınca Keab için sığınacak yer kalmamıştı. Nereye gitse kendisine «bize gelme» deniyordu.
    Müslüman olmuş olan Keab'ın kardeşi, kendisine mektup yazarak; Rasûlüllah'a gelmesini Müslüman olup, afv dilemesini isteyerek şöyle yazmıştı: "Rasûlûllah (A.S)'ın yanına hiçbir kimse gelmemiştir ki kendisi «Allah'dan başka bir ilâh bulunmadığına ve Muhammed (S.A.V.)'in Rasûlüllah olduğuna şehâdet etsin de Rasûlüllah da onun Müslümanlığını kabul etmesin.» Bu mektubum sana vardığı zaman eğer canın sana gerekli ise Müslüman ol, acele Rasûlûllah'ın yanına gel".
    Mektup Keab'a ulaşınca, Keab, Hz.Ebû Bekir (R.A.) haber göndererek, «Medîne'ye gelip, Müslüman olacağını, kendisini himâyesine almasını» istedi. Bilindiği takdirde, öldürüleceğinden korkuyordu. Gizlice Medîne yolunu tuttu. Hz.Ebû Bekr'e sığındı. Hz.Ebû Bekir (R.A.), onu Rasûlü Ekrem'in huzuruna çıkardı. "Yâ Rasûlellah bu adam bîat edecek." dedi.
    Bunun üzerine Keab, hemen Rasûlü Ekrem'in elini tutarak, özür ve af diledi. Kendisinin Keab olduğunu bildirmiyordu. "Yâ Rasûlellah! Keab ibn-i Züheyr yaptıklarına pişman ve Müslüman olarak Senden eman dilemeğe gelmiş bulunuyordur. Ben onu Sana getirsem ona eman verir, kendisinin tövbesini ve Müslümanlığını kabul eder misin?" dedi.
    Peygamberimiz; "Evet." buyurdu.
    Bunun üzerine Keab ibn-i Züheyr; "Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühû (Şehâdet ederim ki; Allah'dan başka ilah yoktur ve yine şehâdet ederim ki; muhakkak Muhammed (S.A.V) de Allahu Teâlâ'nın kulu ve Rasûlüdür." diyerek şehâdet getirdi, îman etti.
    Keab, kendini tanıttığı zaman Ensârdan biri sıçrayıp ayağa kalktı; "İzin ver Yâ Rasûlellah, şu Allah düşmanının boynunu vurayım." dedi.
    Peygamberimiz; "Vazgeç ondan, o üzerinde bulunduğu halden pişman ve Hakk'a dönmüş olarak gelmiştir." buyurdu.
    Keab, daha önceden yaptıklarına çok pişmanlık içinde idi. Çünkü, kendisini kurtarmak isteyen bu büyük Peygamber hakkında çok kötü şeyler düşünmüş ve yazmıştı. Bu defa yüce huzurda; «Bânet Suâd» diye anılan Peygamber Efendimiz'i metheden meşhur uzun kasîdesini okumağa başladı. Bu kasîde; âdet üzere, şâirin sevgilisi Suâd'ın ayrılığından, onu terkedişinden, vefâsızlığından duyduğu teessürünü, kalbinin elemlerini, yana yakıla ifâde ile başlayıp, sevgilisinin güzelliğini, tatlı ve ince sesini, parlak çehresini, semâvi tebessümünü sayarak bir girizgâh yaptıktan sonra asıl maksada gelir, sözü Peygamberimiz'e getirir, onu methederken belâğatın şâhikasına yükselir. Rasûlûllah'ın bana vaâdde bulunduğunu duydum. Ondan zâten afv umulur, diyerek afv diler.
    Keab; "Şüphe yok ki Rasûlüllah doğru yolu gösteren bir nûr, kötülükleri yok etmek için sıyrılmış, Allâh'ın keskin ve yalın kılıçlarından bir kılınçtır." mealindeki beyitlerine gelince, Peygamber Efendimiz yanındaki Kureyş Muhâcirlerine bakıp gömleğinin yeniyle işâret ederek; "Dinleyiniz!" buyurdu.
    Peygamberimiz, bu kasîdeyi dinledikten sonra büyük bir haz duymuştu. Bu beyitler Fahri Kâinâtın çok hoşuna gitmiş, o anda yanında hediye edecek başka bir şey olmadığından üzerindeki hırkasını çıkararak şâir Keab'a hediye etmiştir. Ondan dolayı bu kasîdeye «Kasîde-i Bürde» denir.
    Hz.Muâviye, hilafeti zamanında bu hırkayı Keab'dan satınalmak istemişti. Vermedi. Hz.Keab vefât edince, mübârek hırkayı Hz.Muâviye yirmibin dirheme varislerinden satın aldı. Ondan sonra gelen hâlifelerden birbirine intikal etti. Nihâyet, Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim Han'ın, Mısır'ı fethiyle mukaddes emânetler arasında İstanbul'a getirildi. Osmanlı sultanlarının son derece dikkat ve hürmetle muhafaza ettikleri bu «Hırka-i Şerif», hâlen Topkapı Sarayında, Hırka-i Saâdet dâiresinde, Emânât-ı Mübâreke arasında mahfuz olup ziyâret edilmektedir.
    Tayy Kabîlesi ve Hâtemi Tayy'in Kızı
    Peygamber Efendimiz, hicretin 9.yılının Rebîulâhar ayında Hz.Ali'yi Ensârın ileri gelenlerinden 50'si atlı 100'ü develi olmak üzere 150 kişilik bir kuvvetle Tayy kabîlesinin putu olan Füls'ü yıkmağa gönderdi. Baskın yapılacağı zaman, birlikleri dağıtıp, her taraftan birden bire baskın yapılmasını emretti. Atlar yanlara, yedeklere alınıp develere binildi. Beni Esedlerden Hâris isminde bir zâtın kılavuzluğu ile yola çıkıldı.
    Nihâyet mücâhitler tan yeri ağarırken, birliklerini her taraftan saldıracak biçimde dağıtıp Hâtemi Tayy âilesinin konak yerine birden baskın yaptılar. Öldürülenler öldürüldüler, esir edilenler de esir edildiler. Mücâhitlere Tayy âilesinden hiçbiri gizli kalmadı. Bu arada Hz.Ali ve arkadaşları bütün putları kırdıktan sonra meşhur Füls isimli putun yanına varıp parçası kalmayacak şekilde onu da parçaladılar. Füls'ün deposunda Resub, Mihzem ve Yemâni adlarında üç kılınç ile üç zırh gömlek bulundu. Kılınçlardan ilk ikisi, Hâris ibn-i Ebi Şimr'ül Gassani tarafından bu puta hediye edilmiş ve üzerine asılmıştı.
    Tayy kabîlesinin reisi olan Adiyy ibn-i Hâtem korkusundan kendisi gibi hıristiyan olan Suriye'deki Şam Araplarının yanına kaçmıştı.
    Hz.Ali, birçok ganîmet ve ele geçirdiği esirlerle Medîne'ye döndü. Bu esirlerin arasında, sahâvet ve iyiliği ile meşhur Hâtemî Tayy'ın kızı Saffâne de vardı. Medîne'ye varınca, Saffâne Allah Rasûlü ile görüşmek ve kendisine hürriyet vermesini istemek için izin istedi.
    "Yâ Rasûlellah! Babam öldü, kardeşim de kayboldu. Onun verdiği iyilikten bana emniyet ver. Benim babam âileleri korur, esirlerin esaret bağlarını çözer, açları doyuyur, çıplakları giydirir, konukları ağırlar, yemekler yedirir, selâmlaşmağı yapar, dileyicilerin dileklerini reddetmezdi. İşte ben o Hâtemî Tayy'ın kızıyım." dedi.
    Peygamberimiz; "Ey kadın! Bunlar gerçekten mü'minlerin sıfatlarıdır. Keşke baban Müslüman olsaydı da onu rahmetle ansaydık. Senin istediğin şeyi yapacağım. Gitmek için acele etme. Kavminden seni yurduna ulaştıracak, güvenilir kişiler buluncaya kadar bekle. Bulduğunda bana haber ver." buyurdular.
    Saffâne binti Hâtem, Müslüman oldu. Müslümanlığını İslam amelleriyle geliştirdi ve güzelleştirdi. Kavminden tanıdık kimseler gelince Rasûlüllah'a gelerek; "Yâ Rasûlellah, kavmimden bâzı kişiler gelmiştir. Onlar, benim için güvenilir ve beni yurduma ulaştırır kimselerdir." dedi.
    Bunun üzerine, Rasûlü Ekrem Saffâne'ye giyimlik elbise, binit ve yol harçlığı, azığı vererek adamlarıyla birlikte Şam'a gönderdi.
    Adiyy ibn-i Hâtem'in Müslüman Oluşu
    Saffâne Şam'a gelip, Allah Rasûlünün kendisine yaptığı muâmeleyi kardeşi Adiyy'e anlattı. Adiyy: "Peygamber hakkında görüşün nedir?" diye sordu.
    Saffâne, şöyle cevap verdi: "Ben senin, hemen bu zâta iltihak etmeni istiyorum. Eğer, O Peygamber ise O'na tâbi olmakta başkalarını geçmen, senin için bir fazîlet ve üstünlük olur. Yok eğer bir hükümdar ise onun sâyesinde Yemen'deki saltanatını kaybetmez, hor ve hakir bir duruma düşmezsin. Artık karar vermek sana âittir."
    Adiyy; "Vallâhi benim görüşüm de budur." dedi.
    Bunun üzerine Adiyy, Şam'dan kalkıp Medîne'ye vararak mescide çıktı. Allah Rasûlü onu görünce işini çabucak bitirdi. Adiyy'i evine götürmek üzere kalktı. Yolda, ihtiyar bir kadın ile karşılaştılar. İhtiyar kadın çeşitli şeyler sorarak Allah Rasûlünün vaktini aldı.
    Adiyy kendi kendine, «bu zât melik değildir. Melikler yolda fakirlere bakmazlar, onların ihtiyaçları ile yolda meşgul olmazlar» diye düşündü. Eve varınca Rasûlüllah, Adiyy'e deriden minderini vererek onun üzerine oturmasını istedi. Adiyy oturmaktan çekindi ve minderi Rasûlüllah'a geri verdi. Fakat, Yüce Peygamber kabul etmedi. Adiyy mindere, Allah Rasûlü de yere oturdu. Adiyy «bu hükümdar işi değildir» diye düşündü. Allah Rasûlü biraz durduktan sonra Adiyy'e üç defa; "İslam olursan kurtulursun." diye hitap etti.
    Adiyy; "Ben din üzerindeyim." dedi.
    Orada Allah Rasûlü; "Ben senin dînini senden daha iyi biliyorum." buyurdu.
    Adiyy, bu sözün mânâsını anlayamamıştı ve "Benim dînimi benden daha mı iyi biliyorsun?" diye sordu.
    Allah Rasûlü; "Evet." diye cevap verdi.
    Daha sonra yüce Rasûl, ona, mesih dîninde olmayan, Arap kâidelerine göre yapılan bâzı şeyleri söyledi ve sözlerini şöyle bitirdi: "Sen, kavminden dörtte bir vergi alıyorsun. Yâni, ganîmetlerin dörtte birini alıyorsun. İşte bu senin dînine göre helal değildir." buyurdu.
    Adiyy; "Evet doğrudur." dedi ve kendi kendine «Muhakkak ki bu zât Peygamberdir. Çünkü O, meçhül şeyleri biliyor.» diye düşündü.
    Daha sonra Allah Rasûlü şöyle dedi: "Ey Adiyy! Senin bu dîne girmene mâni olan şeyleri biliyorum. Sen bu dîne girenleri fakirler, yoksullar görüyorsun. Fakat, Allâh'a yemin ederim ki mallar onlar için o kadar çoğalacak ki onu alacak kimse bulunmayacak. Sen düşmanları Müslümanlara nazaran çok görüyorsun. Fakat, Cenâb-u Hakk dînini te'yid edecek ve bu yüce din her tarafta emnü eman tesis edecek, o kadar genişleyecek, kudret ve şevket kazanacak ki; tek başına Kâdisiyye'den [1] kalkan bir kadın hacca gidecek, yolda Allah korkusundan başka hiçbir şey, bir korku duymayacaktır. Sen başka yerlerde melikler sultanlar görüyorsun. Allâh'a yemin ediyorum ki bir gün onların beyaz sarayları fethedilecektir".
    Artık Adiyy inanmış ve Müslüman olmağa karar vermişti. Adiyy'in tek ve son sözü şu oldu: "Eşhedü en lâ İlâhe İllallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlüh «Ben inanır ve şehâdet ederim ki Allah'dan başka bir ilah yoktur. Muhammed (A.S.) O'nun hem kulu ve hem de Rasûlü'dür»".
    Çok geçmeden, Peygamber Efendimiz'in haberi tahakkuk etmiş, İslam ülkelerinde, emsalsiz bir asâyiş ve emniyet kurulmuş, halk huzur ve rahata kavuşmuştur. Adiyy, Allah Rasûlü'nün haber verdiği bütün bu şeyleri gördü ve onların içinde yaşadı. Zamanla Adiyy ibn-i Hâtem, çok meşhur olup Eshab arasında çok sevildi. İslâmî ilimleri öğrenerek âlimler arasına katıldı. Herkes ona bir şey danışmağa geliyordu.
    İşte meşhur Adiyy'ibn-i Hâtem bu zâttır.
    TEBÜK GAZÂSI (Hicrî:9, M.:630)

    Tebük Medîne ile Şam arasında bir yer olup, hicretin 9.yılı Receb ayında bir perşembe günü Hz.Peygamberimiz buraya bir sefer düzenlemiştir.
    Bu târihlerde, Bizans İran'ı mağlub etmişti. İslâmın yayılmasına karşı koymak ve bu yayılmağı önlemek maksadıyla, İslâma bir darbe indirmek için Bizanslıların hazırlık yaptığı ve 40.000 kişilik bir ordu hazırladığı haberi gelince, Müslümanlarda derin bir teessür ve hiddet meydana getirdi.
    O sene, Arabistan'da müthiş bir kuraklık ve kıtlık olmuştu. Hurmalar harâb olmuş, develer ölmüş, hayvanlar kırılmıştı. Müslümanlar imkansızlıktan, bu seferde son derece vâsıta, binit, yiyecek ve su sıkıntısı çektiklerinden, güçlükle hazırlanan bu orduya, «Ceyşü'l-Usreh (Güçlük Ordusu)», sefere de «Güçlük Gazvesi» denir.
    Allah Rasûlüne, Rumların büyük bir ordu hazırladığı haberi gelince, Mekke'ye ve diğer Arap kabîlelerine, harbe iştirak etmeleri için haber gönderdi. Mevsim sıcak ve çok zor şartlar taşıyan bir devreydi.
    Eshâbın Sahavet Yarışı
    Allah Rasûlü'nün önceleri, gideceği gazveleri gizlemesi adetlerinden olduğu halde, bu seferi bütün Müslümanlara bildirmişti. Çünkü, bu öbür harplerden daha farklı bir harp olup, uzun bir yolculuk, kuvvetli bir düşman onları bekliyordu. Bunun için, iyi bir hazırlıkla düşman karşısına çıkmak için durumu Eshab'ına bildirdi. Zenginleri, orduyu techiz etmeğe teşvik etti. İşte bu noktada, Eshâbı Kirâm birbirleriyle adeta yarış ediyorlardı.
    Hz.Osman (R.A.), zahîre yüklü 300 deve ile nakden 1000 altın verdi. Hz.Osman'ın bu hareketinden sonra, Allah Rasûlü'nün yüzü sevinçle doldu ve sürur içinde kaldı. "Ey Osman! Allah senin kıyâmet gününe kadar vuku' bulacak, gizlediğin açıkladığın bütün kusurlarını bağışlasın." diyerek duâ buyurdu.
    Hz.Ömer (R.A), malının yarısını verdi. Allah Rasûlü, O'na da bereket duâsı etti.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.) ise elinde olan nesi varsa, herşeyini bu yola vakfetti. Yanında bulunan servetinin hepsini getirdi. Onu, kendisinden bile gizler gibi Peygamber Efendimiz'e usûlca verdi.
    Allah Rasûlü; "Ya Ebâ Bekir! Ev halkına ne bıraktın." diye sordu.
    Hz.Ebû Bekir; "Onlara, Allah ve Rasûlü'nü bıraktım." dedi.
    Önceden içinden; «Ebû Bekir, beni her defa geçiyor. Ben de hayır yarışında bu def'a onu geçeyim.» diye niyet etmiş olan Hz.Ömer, Hz.Ebû Bekr'in hayır yarışında yine kendisini geçtiğini görünce hüngür hüngür ağlıyarak; "Vallâhi, Ey Ebû Bekir! Babam anam sana fedâ olsun. Hayır yolunda hiçbir yarış yapmadık ki, Sen onda beni geçmiş olmayasın. Ben, artık anladım ki, hiçbir şeyde Seni geçemeyeceğim." dedi.
    Daha sonra Eshâbı Kirâm'dan her biri, mâli gücü ve îmânı nisbetinde, bu ûlvi Tebük seferi için mallarını infak ettiler. Abdurrahman ibn-i Avf, bu sefer için 100 okka altın, Hz.Abbas ve Talhâ bir çok şeyler infak ettiler. Asım ibn-i Adiyy, 1400 kilogramlık bir hurmayı infak etti.
    Birçok kadınlar da imkanlarına göre, her şeylerini Allah ve Rasûlüne gönderdiler. Bâzı kadınlar, kollarındaki bilezikleri, kulaklarındaki küpeleri, göğüslerindeki gerdanlıkları, mescidde Peygamber Efendimiz'in önüne atıyorlardı. Allah Rasûlü de onlara en güzel bir şekilde duâ ediyordu.
    Peygamberimiz, işini çok sıkı ve hızlı tuttu. Sefere çıkmak için ordugâhını Seniyyet-ül Vedâğ'da kurdu. Kadınlar ve çocuklar, Peygamber Efendimiz'i uğurlamak için buraya kadar geldi. Tebük Seferi için toplanan Müslümanlar, dîvan defterine sığmayacak kadar çoktu. Allah Rasûlü, ordugâhta namaz kıldırmakla, Hz.Ebû Bekir (R.A.)'i vazîfelendirdi. Medîne'de, Muhammed ibn-i Mesleme'yi yerine vekil bıraktı.
    Peygamberimizle birlikte Seniyyet-ül Vedâğ'a kadar gitmiş olan Hz.Ali'ye; "Burada muhakkak ya ben oturacağım, ya sen oturacaksın." buyurup Ehl-i Beyt'in ihtiyaçlarını görmek üzere Medîne'de bırakınca, Hz.Ali ağlıyarak; "Yâ Rasûlellah! Beni çocuklar ve kadınlar içinde vekil mi bırakıyorsun?" dedi.
    Peygamberimiz; "Bana göre Sen, Hz.Mûsa yanında Hz.Hârun mevkiinde olmağı, kabul etmiyor musun? Ancak benden sonra nebî yoktur." buyurdu.
    Bunun üzerine Hz.Ali, hemen geri dönerek, öyle hızlı yürüdü ki ayaklarının kaldırdığı tozların havaya yükseldiği görüldü.
    Tebük'e Hareket ve Tebük'te Geçirilen Günler
    Peygamberimiz; Tâlhâ bîn-i Ubeydullah'ı, ordunun sağ cenah kumandanlığına, Abdurrahman bîn-i Avf'ı da sol cenah kumandanlığına tâyin etti. Sancaklar ve bayraklar bağlandı. En büyük sancağı Hz.Ebû Bekr'e, en büyük bayrağı da Zübeyr ibn-i Avvâm'a verdi. Diğer kabîlelere de sancaktar ve bayraktarlar tâyin etti. 10.000 at, 15.000 deve ile 30.000 kişilik mücâhit, perşembe günü yola çıktı. Tebük'e varıncaya kadar 19 yerde konaklayıp, oralarda mescidler kurdular. Son konakladıkları yer, Tebük mescidinin olduğu yer oldu.
    Ordunun konakladığı yerde bir su vardı. Fakat, bu su çok az akıyordu. Koskoca ordunun bu sudan idâre etmesine imkan yoktu. Mücâhitler, sızan sudan elleriyle azar azar avuçladılar. Avuçlanan sular, bir su kırbasında toplandı. Fahri Kâinât Aleyhissselâm, onun içinde ellerini ve yüzünü yıkadıktan sonra, onu kaynağa geri döktü. Sonra kaynağa, ucu demirli üç asâ sapladı. Saplar saplamaz, üç yerden su kaynamağa, bol su gelmeğe başladı. Mücâhitler, sularını aldılar. Su öyle çoğaldı ki, bütün Müslümanlar ihtiyaçlarını gördüler. Allâh'ın yüce Rasûlü, Muaz ibn-i Cebel'e; "Senin hayâtın, buraların bahçelerle dolduğunu görmeğe umulur ki kâfi gelir." buyurdular.
    Tebük kaynağı o zaman mücâhitlerin su ihtiyaçlarını karşılamağa yettiği gibi Peygamber Efendimiz'in haber verdiği üzere, oranın bahçe ve bostanlarla dolmasına vesîle oldu. Bunu Hz.Muaz gördü. Bu Allâh'ın yüce Rasûlü'nün mûcizelerindendi.
    Peygamberimiz, Tebük mescîdinin kıblesine kendi eliyle bir taş koyup, o taşa doğru yönelerek; "Bu bizim kıblemizdir." buyurdu.
    Müslümanlar'a öğle namazını kıldırdıktan sonra, cemâata dönerek; "İşte, Şam oradadır. İşte, Yemen de şuradadır!" buyurdu.
    Büyük İslam ordusu, çok şiddetli bir yaz sıcağının altında, Tebük'e hareketinden günlerce sonra Ebû Hayseme, çok sıcak bir günde ev halkının yanına dönmüştü. Onun iki âilesi vardı. Onlardan her bireri çardaklarını, su serpip serinletmiş, kendisi için su soğutmuş, yemek hazırlamış bulunuyorlardı. Ebû Hayseme bostana girip, çardaklarının kapısı önüne dikildi. Kadınlarına ve kendisi için onların hazırladığı şeylere baktı. "Sübhânallah! Geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmışken, Rasûlüllah (A.S.) yakıcı güneşin ve rüzgârın içinde silâhını boynunda taşısın da Ebû Hayseme, serin gölgede yemeğe hazırlanmış, iki güzel kadının yanında mülkünün içinde oturup dursun. İnsaf mı bu?! Vallâhi Rasûllüllah (A.S)'a gidip kavuşmadıkça, hiçbirinizin çardağınıza girmeyeceğim. Hemen azığımı hazırlayınız." dedi.
    Hazırladılar. Sonra, devesini yanına getirdiler. Ebû Hayseme, devesini çöktürdü. Kolanını sıkıladı. Azığını alarak Peygamber Efendimiz'i bulmak üzere yola çıktı. Yolda Umeyr ibn-i Veheb'e yetişti. O'da Peygamberimiz'i bulmak istiyordu. İkisi yoldaş oldular. Tebük'e yaklaşınca Ebû Hayseme, Umeyr ibn-i Veheb'e; "Ey Umeyr! Ben günahkârım. Sen ise günahsızsın. Benden geri kalmanda sana bir sakınca yok. Ben, Rasûlüllah (A.S.)'ın yanına senden önce varacağım." dedi. Umeyr öyle yaptı.
    Ebû Hayseme hayvanını mahmuzlayıp, sürüp gitti. Peygamberimiz o sırada, Tebük'te konaklamış bulunuyordu. Ebû Hayseme Rasûlüllah'a yaklaştığı zaman, Müslümanlar; "İşte bakınız. Yolda bir süvâri geliyor." dediler.
    Peygamberimiz; "Ebû Hayseme mi ola? Ebû Hayseme olmasını isterdim." buyurdu.
    "Yâ Rasûlâllah, O Vallâhi Ebû Hayseme'dir." dediler.
    Ebû Hayseme, devesini çöktürdükten sonra Peygamberimiz'in yanına gelip, selam verdi.
    Peygamberimiz; "Ey Ebû Hayseme, sen helâka yaklaşmış, gitmiştin." buyurdu.
    Ebû Hayseme, olup bitenleri haber verince, Peygamberimiz ona hayırla duâ buyurdular.
    Yazın sıcağında çölü aşarak, Tebük'e gelen İslam ordusunun karşısına düşman çıkamadı. Rum ordusu, Müslüman'ların kuvvetini görüp, geri çekilmişti.
    Allah Rasûlü de; "Onlar sûlh için ellerini uzatırlarsa, Sen de onlara uzat. Ve Allâh'a tevekkül et." âyetine dayanarak, onların arkasını tâkip etmedi. Burada bir müddet kaldı. Bâzı kabîleler gelerek, onlarla anlaşma yapıldı. Onlara, denizde ve karada eman verildi.
    Bundan sonra, Peygamber Efendimiz Tebük'te Eshab'ını bir araya toplayarak, ileriye gitmek isteyip istemediklerini sordu.
    Hz.Ömer; "Eğer emir Allah tarafından geliyorsa, buyrun gidelim." dedi.
    Peygamberimiz de; "Eğer bu hususta, Allah tarafından emir bulunsaydı. Size danışmazdım." buyurdu.
    Bunun üzerine Hz.Ömer şöyle dedi; "Yâ Rasûlellah, Rumlar sayıları pek çok olan bir toplulukturlar. Oralarda Müslümanlardan tek kişi bile yoktur. Görüyorsun ki; Siz ve size inananlar, onların yakınlarına kadar gelmiş bulunuyoruz. Bizim bu derece yaklaşmamız kendilerini korkutmuştur. Uygun görürseniz, bu yıl buradan geri dönelim. Bakalım ilerde Allah ne gösterecek."
    Bu istişâre yapılmakta iken, Şam bölgesinde tâun hastalığı olduğunu haber verdiler. Bunun üzerine, Resulü Ekrem; "Taun olan yere girmeyiniz" buyurdu.
    Tebük'te yirmi gün kaldıktan sonra geri döndüler.
    Münâfıkların Bozgunculuğu
    Zaman zaman, içlerindeki samimiyetsizlik ve hastalığı, dışarı atmaktan geri kalmayan münâfıklar, Tebük seferine çıkılmadan ve sefere çıkıldıktan sonra bir kısım söz ve hareketlerde bulundular. Münâfıklar, Müslümanlar arasına fitne sokmak, ayrılık çıkarmak maksadıyla, ihtiyarlık, hastalık, yağmur ve kışı bahane ederek Mescid'i Nebevî'ye devam edemediklerini ileri sürüp, Kuba mescidine karşı olmak üzere Medîne civârına bir mescid yaptılar. Fakat, niyet ve maksatları: Eshab'ı, Hz.Peygamberimizin arkasından ayırmak, mescîdinden uzaklaştırmak, cemâatı dağıtmak, bozgunculuk yapmaktı. Hıristiyan bir Medîne'li olan, Ebû Amir de münâfıkları bu işe teşvik etmiş; "Siz büyük bir mescid yapınız ve içine mümkün olduğu kadar da silah koyunuz. Ben de, Rum Kayseri'ne gidiyorum. Size külliyetli Rum askeri getiririm. Muhammed ile Eshab'ını Medîneden çıkarırız." demişti. Aralarında iyice anlaştıktan sonra bu fâsık Şam'a gitmiş, diğer münâfıklar da mescidlerini tamamlamışlardı.
    Münafıklar, tam Tebük seferine çıkılacağı bir sırada Peygamber Efendimiz'e gelerek, kış şartları, ihtiyarlık ve hastalık gibi mâzeretlerle mescide gelemeyenler için bir mescid hazırladıklarını söyleyerek, Peygamber Efendimiz'in gelip içinde namaz kılarak, bu mescidi açmasını istemişlerdi. Peygamberimiz de, şimdi vakti olmadığını söyleyerek onların isteklerini yerine getirmemişti. Münâfıklar, hakîkatta bu mescidi, Müslümanlar arasına nifak tohumu saçmak ve onu sû-i kast yapmak için depo olarak kullanmağı da planlamışlardı. Böylesine kötü niyet ve gâye ile yapıldığından, buna «Mescîd-i Zırar» dendi.
    Bu zırar mescîdi ve onu yapanlar hakkında Peygamber Efendimiz'e vahiy geldi. İndirilen Kur'ân âyetinde Cenâb-u Hakk, meâlen buyurdu ki: "Zarar vermek için, mü'minlerin arasına ayrılık sokmak için ve bundan önce Allah ve Rasûlü ile harp edenin gelmesini beklemek için bir binâ yapıp onu mescid edinenler ve «Bununla iyilikten başka bir şey kasdetmedik» diye muhakkak yemin edecek olanlar vardır. Allah, şehâdet eder ki onlar şeksiz ve şüphesiz yalancıdırlar. Sen onun içerisinde hiçbir vakit namaz kılma. Tâ ilk günde temeli tâkva üzerine kurulan mescid, Senin içinde kıyâmına elbette daha lâyıktır. Orada tertemiz olmalarını arzulamakta olan erler vardır. Allah da temizlenenleri sever. Binâsını, Allah korkusu ve rızâsı üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yerin kıyısına kurup da onunla birlikte cehennem ateşine çöküp giden kimse mi? Allah zâlimler gürûhuna hidâyet vermez. Onların kurdukları binâ kalplerinde temelli bir şek ve nifâka sebeb olacaktır. Meğer ki kalpleri ölümle parçalanmış olsun. Allah, herşeyi bilen, her yaptığını yerli yerince yapandır." (Sûre-i Tevbe, âyet 100-107).
    Münâfıklar, Tebük seferine çıkılacağında, böyle sıcak günlerde yola çıkmayınız diye, halkı kışkırtıp, moralini bozmağa çalışıyorlardı.
    Onlara; "Cehennemin harareti daha şiddetlidir." buyuruldu.
    Münâfıkların başı Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül de; "Roma devletini Muhammed oyuncak mı sanıyor? O'nun Eshâbı ile birlikte esir olacaklarını gözle görmüş gibi oluyorum." diyerek korku ve moral bozukluğu vermek istiyordu. Onun böyle konuşması Müslümanların canlarını sıkıyordu. İtikâdı yarım olanlar onun bu sözlerinde gerçek payları aramağa çalışıyorlardı. Aslında, onun sözlerinin gerçekle hiç bir ilgisi olmayıp, bunlar yalanın ta kendisi idi.
    Niyeti bozuk olanlardan bâzıları, hakîkaten mahzur (özürlü) olmadıkları halde saçma sapan özürler beyân ederek, sefere katılmadılar. İtikâdı tam olanlar, kendilerine söylenen moral bozucu sözlere aldırmıyorlar, cihad ve gazâya gâyet istekli olarak, kemâli sür'atle sefere hazırlanıyorlardı. Öyle ki bâzıları zâhire ve eşyalarını yükleyecek deve bulamadıklarından, pek ziyâde mahzun olarak saatlerce ağlarlardı.
    Bir ara sefer esnâsında, Rasûlü Ekrem'in devesi kaybolmuştu. Ordu içinde ve içi bozuk olanlardan birisi; "Muhammed, Peygamberim der. Yerlerden ve göklerden, haber verir. Kendi devesinin yerini bilmeyen kimse nasıl peygamber olur." demişti.
    O vakit Rasûlü Ekrem Eshâbına; "Bir şahıs Benim hakkımda şöyle böyle diyor" diyerek, onun bu sözlerini anlattı. Ve; "Ben, vallâhi bir şey bilmem ancak Cenâb-u Hakk'ın bildirdiğini bilirim. Ancak şimdi Cenâb-u Hakk bana bildirdi ki deve şu anda fîlân vâdîde fîlân yerde, yuları bir ağacın dalına ilişip kalmış. Hemen gidip getirin" buyurdu.
    Deveyi getirdiler. Rasûlü Ekrem Hazretleri'nin yolda iken devesine bakanlar iki kişiydi. Bunlardan biri Ammar ibn-i Yâser, diğeri de Huzeyfe'tübni Yemâni Hazretleri idi. Ammar ibn-i Yâser (R.A.) Hazretleri deveyi çeker, Huzeyfe'tübni Yemâni Hazretleri de geriden sürerdi.
    Münâfıklardan 12 kişi aralarında Hz.Peygamberimiz'e sûikastta bulunmağı kararlaştırdılar. Geceleyin Akabe denen yerden geçerken ansızın üzerine atılarak öldürmeği planlayıp, yola pusu kurdular. Onların bütün bu kötü maksat ve tertipleri Allah Rasulü'ne, Cebrâil (A.S.) tarafından bildirilmişti. İhtiyatlı bulunup o yere geldikleri zaman, Rasûlü Ekrem bir karaltı görmüşlerdi. Bu karaltı, diğer karaltılara benzemiyordu. Çünkü, yerlerinde duramıyorlar, bir şeyler yapmak için fıkırdaşıyorlardı. Gizlenmiş olan bu münâfıkların gölgeleri de toprağa aksediyordu. Bunun üzerine Rasûlü Ekrem, Hz.Huzeyfe'ye onları göstererek, onları dağıtmasını istedi. Hz.Huzeyfe onları kısa bir zamanda dağıttı.
    Bunların münafık olduklarını, sûikast ile geldiklerini Hz.Huzeyfe'ye haber verdi. Ertesi gün, Useyd ibn-i Hudayr (R.A.) Hazretleri bu vakâdan haberdar olunca ordu içinde ne kadar münâfık varsa îdam ettirmek istedi. Lâkin, Rasûlü Ekrem buna râzı olmadı. Ve; "Madem ki lîsanları ile Kelime-i Şehâdet getiriyorlar, onlara taarruz olunmak câiz olmaz." diye buyurdu.
    Münâfıklar, kendilerini hiçkimsenin bilmediğini zannederler, yapmak istediklerini gizli yaptıklarını zannederlerdi. Oysa ki Rasûlü Ekrem, bütün münâfıkları bilirdi. Lâkin, îlân etmezdi. Fakat, sâdece Hz.Huzeyfe'ye münâfıkların isimlerini bildirdi. Bunun içindir ki Hz.Huzeyfe de bütün münâfıkları bilirdi. Hz.Huzeyfe, Rasûlü Ekrem'in mahrem-i esrârı idi. Hatta derler ki "Dünyâda ne kadar olmuş ve olacak şeyler varsa Rasûlü Ekrem ona beyân eylerdi".
    Mescîd-i Zırar'ın Yıktırılması
    Tebük seferinden dönerken, yolda, Peygamber Efendimiz'e Mescîd-i Zırar'ın kötü maksatla yapıldığı, kendine vahyolunan âyetle Mevlâ-i Zülcelâl tarafından beyân edildi. Peygamberimiz, Medîne'ye gelince, Mâlik ibn-i Dahşam ile Mean ibn-i Adiyy'il Aclâni ve bir kaç kişi daha göndererek mescidin yakılıp, yıkılmasını emretti. Onlar gidip o Mescîd-i Zırar'ı yıktılar. Mescid yakılıp yıkılınca, onun münâfık cemâatı da dağıldı.
    Münâfıkların Te'siri İle Tebük Seferi'nden Uzak Kalanlar
    Tebük seferi dönüşünde, bu gazâda bulunamamış mazaretsiz geri kalmış olanlar, çok pişman oldular. Onlar, böyle olacağını tahmin etmemişlerdi. Üstelik özürsüz geri kalmak onların canlarını daha da sıkmağa başlamıştı.
    Tıpkı bundan önceki muhârebelerde olduğu gibi gelmeyenler, daha sonra Rasûlü Ekrem'in huzuruna çıkıyorlar ve özür dileyip hatalarının afvedilmesini istiyorlardı. Ordudan geri kalanların içlerinde bâzı şahıslar vardı ki onların afvedilmesine imkan yoktu. Zâten, onlar da işin ciddiyetini anlamışlardı.
    Ebû Lübâbe Hazretleri'nin daha evvel yaptığı gibi bâzı Eshab, söyleyecek söz bulamadıkları için, kendilerini Mescîd-i Şerîf'in direklerine bağladılar. Gece gündüz ağladılar. (Kendilerini direklere bağlayan üç asker Sahâbi; Kâb ibn-i Mâlik, Merâret ibn-i Rebiğ ve Hilal'übni Ümmiye idi). Bunlar, Rasûlü Ekrem'in huzuruna çıkıp af dilediler. Rasûlü Ekrem de onları affetti.
    Fakat, Rasûlü Ekrem bütün Eshab'ı daha önce, onlarla karışıp konuşmaktan menetmişti. 50 gün hiç kimse kendileriyle konuşmadı. Her üçü birer köşeye çekildiler. Türlü azaplar çekerek üzüldüler ve yaptıklarına def'alarca pişman olup, tövbe ettiler. Dünyâ onlara dar gelmiş, hayat kendilerine zindan olmuştu. Daha sonra, onların gâyet hâlisâne olan bu tövbelerinin kabul edildiğine dâir âyet indi. Cenâb-u Hakk bu büyük müjdeyi onlara tebşir etmek için Rasûlü'nü gönderdi. Eshâbı Kirâm, onları tebrik etmek için bölük bölük yanlarına geldiler. Allah, tövbelerini kabul ettiği için onları tebrik ediyorlardı.
    Kâb'ı, Allâh'ın Rasûlü sürur içinde karşıladı ve O'na şöyle dedi: "Seni müjdelerim Ey Kâb! Annenden doğduğundan beri üstünden bu kadar acı gün geçmemiştir".
    Kâb şöyle dedi: "Afv sizden mi, Allah'dan mı Yâ Rasûlellah?".
    Peygamber Efendimiz; "Allâh'ın indinden." dedi.
    Kâb sevincinden koşuyordu. Sanki kalbi yerinden oynamıştı. "Madem ki tövbem kabul olmuştur; malım, Allah ve Rasûlü için vakfolsun." dedi.
    Allâh'ın Peygamberi şöyle buyurdu: "Malının birazını infak et. Gerisi senin için hayırlıdır".
    Onlar, affedildikleri zaman çok sevinmişlerdi. Bundan böyle suç işlemeyeceklerini, Allah yolunda cihat etmekten kaçmayacaklarını herkes söyleyebilirdi.
    Tebük Gazâsı'yla İslâmın kudret ve şevki her tarafta daha iyi anlaşıldı. Böylece, İslam dîni îmanlı mücâhitleri sâyesinde, yayıldıkça yayılıyor ve bütün dünyâya ışık verecek bir binânın temellerini atıyordu. Artık Hıristiyanlar, Bizans da bu kudret ve şevketin önünde boyun eğiyor, İslâma teslim oluyordu.
     
  5. h3LL_s3xY

    h3LL_s3xY Well-Known Member

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    5.237
    Aldığı Beğeni:
    250
    Ödül Puanları:
    83
    İLK MÜSLÜMAN TÜRK DEVLETLERİ

    Samanoğulları (Hicrî:203-394; M.819-1005)

    İran'da kuruldu. Kurucusu olan Huda, mensubu olduğu zerdüşt dînini bırakarak, Emevî vâlîsi Esed bin Abdullah'ın yanında müslüman oldu. Torunları, Emevîlerden sonra Abbâsîlerin hizmetine girdi.
    Samanoğulları, Türklerin İslâmiyetle irtibatında köprü vazîfesi yaptılar. Karahanlılar ve Gaznelilerle yaptıkları mücâdelelerde İslâmiyeti Türkler arasında yayarak, Karahanlılar'ın İslam devleti hâline gelmesini sağladılar. İç ve dış tehlikeler sonunda zayıf düştüler. Son Sâmâni emîri İsmâil el Muntasır'ın öldürülmesiyle toprakları, Karahanlılar ve Gazneliler'in hâkimiyetine geçti.
    Karahanlılar (Hicrî:225-608; M.840-1212)

    Türkistan ve Mâverâünnehir'de hüküm süren ilk Müslüman Türk devletidir. Uygur devletinin yıkılmasından sonra Karluk, Çiğil ve Yağma adlı Türk boyları tarafından kuruldu. Samanîlerle mücâdele eden Karahanlılar, hükümdarları Satuk Buğra Han'ın müslüman olmasıyla, kabîleler hâlinde İslâmiyeti seçtiler. Uzun süren kardeş kavgaları neticesinde ülke ikiye bölünerek, Naymanlar ve Harzemşahlar tarafından yıkıldılar.
    Gazneliler (Hicrî:350-431; M.962-1040)

    Gazne'de, Samanoğullarının umûmi vâlisi Alptekin tarafından kuruldu. Başlangıçta Samanoğulları devletine bağlı olan bu devlet, Gazneli Mahmud'un hükümdarlığında bağımsızlığını kazandı. Abbâsi halîfesi El Kadir Billah adına hutbe okutan Gazneli Mahmud, 17 defa Hindistan'a sefer yaptı. Böylece Hindistan'daki bir çok hint racalarının(bir çok şehir ve idarecilerinin) müslüman olmalarına vesîle oldu. İran'daki Büveyhîleri yenerek, bölgedeki şiî tehlikesini ortadan kaldırdı.
    Peygamber Efendimiz'e ve Eshâbına çok büyük hürmet gösteren Gazneli Mahmud, vezîrinin Muhammed ismindeki oğlunu, sırf abdesti olmadığı için ismini söylemeden çağırmıştır
    Yiğit, mert ve cömert olan Gazneli Mahmud, ömrünü gazâlarla geçirmişti. M.1030 senesinde vefât ettiğinde yerine oğlu Mes'ud geçti. Selçuklu ordusuna Dandanakan meydan muhârebesinde yenilince, muhafızları tarafından hapsedildi. Mesud, yeğeni tarafından hapishânede öldürüldü. Sultan Mes'ud öldürülünce ülkede iç karışıklıklar ve taht mücâdeleleri başladı. Son hükümdar Hüsrev Melik'in Gurlulara esir düşmesiyle yıkılarak, târih sahnesinden çekildi.
    Bütün Hindistan ve uzakdoğuya İslam dînini yayan Gazneliler devrinde, büyük ilim adamları, şâirler ve edipler yetişmiştir.
    Selçuklular (Hicrî:431-551; M.1040-1157)

    Türk-İslam devletlerinin en büyüklerindendir. Oğuzların Üçoklar kolunun Kınık boyuna mensupturlar. İtikatda Maturîdî, Amelde Hanefî olup Ehli Sünnet mezhebindendiler. Hânedâna adını veren Selçuk Bey müslüman olunca, subaşısı olduğu Oğuz yabgusuyla arası açıldı. Mikail'in oğulları Tuğrul ve Çağrı Beyler, Mikâil öldüğü için Selçuk Bey tarafından yetiştirildi. Tuğrul ve Çağrı Beyler, M.1040 senesinde Gazneli Mes'ud ile Dandanakan'da yaptıkları savaşı kazanarak Selçuklu devletini kurdular. Tuğrul Bey de sultan ünvanını aldı. Tuğrul Bey'in ölümünden sonra, Çağrı Bey'in oğlu Alparslan 1063 yılında sultan oldu. Nizâmülmülk'ü vezir tâyin eden Sultan Alparslan, ülkesini doğu ve batıya doğru genişletti. Doğu Anadolu'da Kars'daki Ani kalesini fethedince, halîfe tarafından kendisine "Ebû-l Feth" lakabı verildi.
    Sultan Alparslan, Bizans imparatoru Roman Diogenes ile 26 Ağustos 1071'de Malazgirt ovasında karşılaştı. Artık iki ordu karşı karşıyaydı. Bir tarafta 200.000 kişilik Bizans ordusu, karşılarında 50.000 kişilik, sayıca az fakat inanmış, maneviyatı kuvvetli Türk ordusu vardı. Alparslan dökülecek kanlardan mes'ul olmamak için önce sulh teklifinde bulundu.
    Mağrur Bizans imparatoru Diojen "Ben ve ordum İsfehan'da, atlarım da Hemedan'da kışlar." diyerek teklifi reddetti.
    Elçiler ona şu mânidar cevabı verdiler: "Atlarınızın Hemedan'da kışlayacakları belli, ama sizin nerede kışlayacağınızı Allah bilir."
    Sultan Alparslan ve kahraman ordusu cephede hep birlikte cuma namazını kıldılar. Göz yaşları arasında yapılan duâdan sonra beyaz elbisesini giyen Alparslan, atının kuyruğunu kendi elleriyle bağladı. Aynı gecede secdeye vardı ve gözlerinden yaşlar boşanırken; "Allâhım! Seni kendime vekil yapıyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve Senin rızan için savaşıyorum. Ya Rabbi! Niyetim hâlistir. Bana yardım et! Ordumu muzaffer eyle, günahlarım sebebiyle onları kahreyleme!" diye yalvardı.
    Atına binen Alpaslan askerlerine dönerek; "Ey askerlerim! Eğer şehid olursam bu beyaz elbisem kefenim olsun. O zaman oğlumuz Melikşah elbet başbuğdur." dediği an heyecandan bir yay kirişi gibi titreyen mücâhitler hep bir ağızdan "Allah Seni başımızdan eksik etmesin sultânım." dediler.
    Alparslan kahraman askerlerini bir baba şefkatiyle süzdükten sonra; "Küffarın sayısı çok, silahları fazla. Bizim sayımız az fakat Allâhü Teâlâ bizimle. Bugün burada sultan yoktur. Ben de sizlerden biriyim. İsteyen dönüp gidebilir, haklarımızı onlara helâl ettik." derken iyice bilenmiş olan gâzîler hep birlikte "Hâşâ! ölmek var dönmek yok sultânım." dediler.
    Alparslan son derece kurnazca bir harp taktiği plânlamıştı. Hilâl şeklinde yaydığı ordusuyla akşama kadar Malazgirt meydanında dövüştü. Şaşkına dönen Bizans ordusu hilâlin içine düştü. Büyük bir şevkle ortaya atılan Alparslan'ın ordusu 200 bin kişilik büyük Bizans ordusunu perişan etti. Bu büyük muhârebe sonucunda kazanılan zafer, Müslüman Türkler'e Anadolu'nun kapısını açtı.
    Sultan Alparslan vefât ettiğinde (H.464, M.1072), devletin toprakları doğuda Kaşgar'dan, batıda Akdeniz kıyılarına kadar yayılmıştı. Alparslan'ın yerine oğlu Melikşah sultan oldu. Melikşah zamanında fetihler devam ederek Amasya ve civarı Karadeniz'e kadar; Filistin, Suriye, Hicaz bölgesi, Yemen ve bütün Anadolu fethedildi. Şiî Fâtımîlerle mücâdele edildi.
    Sultan Melikşah'dan sonra saltanat mücâdelesi başladı. Son Büyük Selçuklu hükümdarı Sultan Sencer'in H.551 senesinde ölümüyle Büyük Selçuklu Devleti; Irak ve Horasan, Suriye, Kirman ve Anadolu Selçukluları olmak üzere dörde bölündü. Bunlardan Irak-Horasan ve Kirman Selçukluları; Harzemşahlar Devleti olarak ortaya çıkarak, Büyük Selçuklu Devleti'nin vârisi olduklarını iddiâ ettiler. Anadolu ve Suriye Selçukluları ise ayrı birer devlet hâline geldiler.
    Harzemşahlar (Hicrî: 553-628; M.1157-1231)

    11.yüzyılın sonlarında Harezm bölgesinde kurulan Türk devletidir. (Hazar denizinin doğusu ile Ceyhun Nehri'nin aşağı mecrasının arasında yer alan bölgeye Harezm denir.)
    Harzemşahların atası Anuştekin, bir Türk kölesiydi. Satın alınarak Selçuklu sarayına getirilmiş ve özel olarak yetiştirilmişti. Harezm vâliliği de yapan Anuştekin ölünce, oğlu Kutbettin, Selçuklu sultanı Sencer tarafından Harezm vâliliğine getirildi. Bu sıfatla 30 yıl Harezm'i idâre eden Kutbettin aynı zamanda Harzemşah devletinin kurucusudur. Büyük Selçuklu Sultanı Sencer'in vefât etmesiyle Harzemşahlar, Selçuklularla bağlarını kopararak müstakil devlet hâline geldiler.
    Moğol-Tataristilâsında Cengiz, H.615'de (M.1219) 500.000 kişilik ordusuyla İslam âlemi üzerine yürüdü. Harzemşahların önemli merkezlerini teker teker ele geçirdi. Mukavemet gösteren mevkiiler korkunç katliâma uğratıldı. Kısa zamanda Buhâra, Semerkant, Otrar, Sığnak, Berekent ve Hocakent Moğolların eline geçti. Harzemler, büyük kahramanlıklar göstermelerine rağmen netice değişmedi. Son olarak tahta oturan ve bütün hayâtı mücâdelelerle geçen Celalettin Harzemşah, Moğol istilâsının batıya doğru yayılmasını geciktirdi. Celaleddin Harzemşah'ın ölümü üzerine bu devlet târihe karıştı.
    Anadolu Selçukluları (Hicrî: 470-705; M.1077-1308)

    Oğuz Türklerinin Üçok kolunun Kınık boyuna mensub Selçuklu hükümdar âilesinden, Kutalmış oğlu Süleyman Şah tarafından Anadoluda kurulan bir devlettir. Bizans'la hâkimiyet kavgası yapılarak bölgenin Türkleşmesi sağlandı. İç harpler ve isyanlar sebebiyle perişan halde kalmış olan yerli halk, Süleyman Şah'ın idâresinde huzur ve sükûna kavuştu. Bu sâyede, Türkiye Selçuklu Devleti sağlam bir temele oturdu. Küfür karanlığından İslam nurunun aydınlığına, hürriyet ve adâlete kavuşan yerli halk, kısa zamanda seve seve müslüman oldu. İslâmiyet Anadolu'ya hızla yayıldı. Haçlılarla yapılan mücâdelelerle haçlıların İslam âlemine taarruzları büyük ölçüde kırıldı. Anadolu Selçukluları üç defa haçlı saldırısını göğüslediler. İlk birinci haçlı ordusunun 150.000 kişilik öncü kuvvetini 1.Kılıçarslan (M.1096-1099) İznik yakınlarında göğüsleyerek parlak kılıçları altında pırasa gibi doğradı. Arkadan gelmekte olan 600.000 kişilik asıl haçlı kuvvetinin ise bir çekilme hareketi yaparak Eskişehir'de önüne dikildi. Orada onlara gerilla muharebeleri tatbik ederek haçlı ordusuna çok büyük zayiatlar verdirip 500.000'ini toprağa gömmüş ise de maalesef geriye kalan 100.000 kişilik haçlı ordusu Kudüs'e kadar gidip orayı işgal etti.
    İkinci haçlı saldırısı ise I.Sultan Mes'ud zamanında oldu (M.1147-1149). Eskişehir'e kadar gelen 75.000 kişilik haçlı ordusu burada yapılan meydan muharebesinde imha edilerek 5.000 kişi kaldı. Bunlar da İznik'e sığındı. Fakat bunlar bilahere arkalarından gelen 150.000 kişilik haçlı ordusuyla birleşerek tekrar saldırıya geçti. Sultan Mes'ud bir çekilme taktiği yaparak bu haçlı ordusunu Toros dağlarının dar geçidi olan Gülek boğazına kadar çekti ve orada mukavemet göstererek haçlılara çok büyük zayiatlar verdirdi. sağ kalan haçlılar ise Antalya'ya çekilerek oradan deniz ve kara yolu ile geri gittiler.
    Üçüncü haçlı seferi ise II.Kılıçaslan zamanında (M.1189-1192) Eyyübi hükümdarı Selahaddini Eyyübi'nin Kudüs'ü işgalden kurtarıp geri alması üzerine yapıldı. Bu sefere daha öncekilerde olduğu gibi Papa'nın teşvikiyle Almanya imparatoru Friedrich Barbarossa, İngiltere kralı Arslan Yürekli Richard, Fransız kralı Philippe-Auguste katıldılar. Bunlardan İngiltere ve Fransa kralları Akdeniz yolu ile Filistin'e geldiler. Akka kalesini aldılar. Alman imparatoru ise Anadolu üzerinden Filistin'e ulaşmak istedi. II.Kılıçaslan onları Konya'da karşıladı. Yapılan muharebede bu haçlı ordusunun sayı üstünlüğü karşısında kuvvetlerini zayi etmemek için II.Kılıçaslan Konya kalesine çekildi. Alman İmparator'u Konya kalesini alamayacağını düşünerek o da kuvvetini zayi etmemek için Karaman üzerinden Akdeniz'e inerken Silifke'de Göksu nehrinde boğuldu. Fakat ordusu Akdeniz'den Filistin'e ulaştı. Akka'da diğer haçlı ordusu ile birleşerek saldırıya geçtiler. Daha önceki haçlı ordularından çok daha güçlü olan bu orduyu Selahaddini Eyyübi Hıttin mevkiinde yapılan savaşta hezimete uğrattı. Bu hezimet karşısında haçlı ordusundan geriye kalanlar memleketlerine geri döndüler.
    Anadolu Selçukluları İslâmın kalkanlığını yaptılar. Anadolu toprakları yüzbinlerce haçlıya, ehli salib ordularına mezâr oldu. Büyük bir tehlike olarak ortaya çıkan Şiî Babaîler isyanı bastırıldı.
    Moğollarla yapılan Kösedağ Muhârebesi'yle (M.1243) Anadolu, Moğol hâkimiyetine girdi. Anadolu Türk birliği parçalanarak birçok beylikler ortaya çıktı. Bu beyliklerden biri de Osmanlı beyliği idi.
    Tulunoğlu Devleti (Hicrî: 266-291; M.880-905)

    Ahmed Tulunoğlu tarafından Mısır ve Suriye'de kurulan ilk Türk-İslam devletidir.
    İhşitler (Hicrî: 322-357; M.935-969)

    Mısır ve Suriye'de kurulan ikinci Türk devleti Muhammed ibn-i Tuğrul tarafından kuruldu. Şiî Fatımî devleti ile mücâdele ettiler. İhşitler, Şam ile Hicaz arasında yol keserek hacıların can ve mallarına saldıran bedevîleri ve diğer eşkiyayı temizleyerek, yol emniyetini sağladılar. Fakat, bil'ahere iç karışıklıklar ve ülke idâresinin zayıflığı sebebiyle şiî Fatımîlere yenik düşerek toprakları Fatımîlerin eline geçti.
    Eyyûbîler (Hicrî:569-647; M.1174-1250)

    Âlim, takvâ sahibi fazıl bir zât olan Salâhaddîni Eyyûbî tarafından Mısır ve Suriye civarında kuruldu. Salâhaddîni Eyyûbî zamanında, Mısır'daki şiî Fatımî idâresi tamamıyla ortadan kaldırıldı. Fatımîlerin Mısır ve Suriye'de yaydığı bozuk îtikadın yerine, ehli sünnet îtikadının yayılması için gayret gösterildi. Salâhaddîni Eyyûbî'nin, İslâmiyet için büyük tehlike hâline gelen haçlılara karşı te'sirli bir şekilde başlattığı cihat siyaseti, bütün İslâmi gayret ve heyecanı onun etrafında birleştirdi. Türk ve Arap ordularının aynı gâye etrafında toplanmasını sağladı. Hıttin'de parlak bir zaferle haçlılara ağır mağlubiyet verdirilerek direnişleri kırıldı. Kudüs şehri dahil bütün kaleler ele geçirildi. Avrupa bu hezîmet karşısında birbirine girdi.
    Hemem hemen bütün günleri harp meydanlarında geçen, Orta Doğudaki haçlı varlığının belini kıran ve onu asla eski gücüne kavuşamayacağı bir hâle getiren İslam dünyâsının kudretini bütün Avrupa'ya gösteren büyük mücâhit ve komutan Salâhaddîni Eyyûbî, 4 Mart 1193 günü Şam'da vefât etti. Şam'da bulunan kabri bugün büyük ziyaretgâhlardandır.
    Yirmi beş senelik vezirlik ve sultanlık hayâtı hep İslâmiyete hizmet ile geçmiştir. Târihte pek nâdir yetişen şahsiyyetlerden biriydi. Yüksek insani meziyetlere sahip, iyi huylu, cömert, âdil, âlim bir hükümdardı. Onun zamanında Şam medreselerinde ders veren 600'den fazla fakih (fıkıh, din, hukuk ilimlerinin üstadı) vardı.
    Memlûkler [4] (Hicrî: 647-922; M.1250-1517)

    Mısır ve Suriye dolaylarında Eyyûbîlerin yıkılışıyla kurulan Türk devletidir. Bağdat'ı ve birçok İslam ülkesini yakıp yıkan Moğol ordularına karşı direnen Memlükler, Moğolları Ayn-Calut denilen yerde büyük bir hezîmete uğrattılar. Hülagû'nun katliâmından kaçarak Mısır'a sığınan Abbâsî hânedânından El Muntasır'a bîat edilerek, halîfeliği Mısır'a taşıdılar. Haçlıları ve Ermenileri mağlup ederek, Antakya ve civarını Haçlılardan temizlediler.
    Son Memlük sultanları zamanında Osmanlılara karşı düşmanca siyâset tâkip edilmesi ve şiîlerle işbirliği yapılması sebebiyle, Memlüklerin, Osmanlılarla arası açıldı. Yavuz Sultan Selim Han'ın Mısır seferiyle bunlar ortadan kaldırıldı. Son Abbâsî Halîfesi III.Mütevekkil'in, hilâfeti kendi rızasıyla Yavuz Sultan Selim Han'a devretmesiyle, hilâfet Osmanlılara geçti.
    İlhanlılar (Hicrî:657-757; M.1260-1353)

    Cengiz Han'ın torunu Hülâgû tarafından İran'da kuruldu. Batıya doğru yönelen Hülagû, başta İsmâiliye devleti olmak üzere Abbâsî Devleti ve birçok şehirleri yakıp yıktı. Büyük bir İslam düşmanı olan Hülagû, Abbâsî halîfeliğinin merkezi olan Bağdat'ı işgal ederek büyük bir katliâm gerçekleştirdi. Başta halîfe Mü'tasım olmak üzere 400.000'den fazla müslümanı katletti. Geçtiği ülkelerdeki 800.000 müslümanı da, çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirtti. Mısır Memlükleriyle ve diğer İslam ülkeleriyle mücâdele ettiler. Anadolu Selçuklu Devleti'ni yıkarak, Anadolu'yu egemenlikleri altına aldılar. İlhanlı Hükümdarlarından Ahmed Han ve Gazan Han'ın müslüman olmasıyla İslâmiyeti seçerek müslüman devlet hâline geldiler.
    Altınordu Devleti (Hicrî: 619-910; M.1223-1506)

    Cengiz'in diğer bir torunu olan Batu Han tarafından, Batı Sibirya'da kuruldu. Altınordu hükümdarı olan Berke Han'ın müslüman olmasıyla, müslüman Türk-Moğol devleti hâline geldi. Moğol prensleri içinde ilk müslüman olan Berke Han'la İslâmiyet, bütün ülkede yayıldı. Hâkimiyetlerini Seyhun ve Ceyhun nehirlerinden Macaristan'ın tamamına kadar genişlettiler. Hülagû'nun Bağdat'da yaptığı zulme sinirlenen Berke Han, H.661 senesinde üzerine yürüyerek Hülagû'yu bozguna uğrattı. Altınordu İmparatorluğu en erken Türkleşen bir Cengiz Hanlığıdır. Sünnî Hanefî mezhebini ve Türk dilini kabul eden bu Hanlık İlhanlılara karşı Mısır, Suriye Türk Müslüman ülkeleri ile müttefik idi. Türkleşmesinde en büyük sebep kuzey Karadeniz'deki Kıpçak Türkleridir. Rusları uzun süre egemenliği altına alan Altınordu Devleti, Rusların medenileşmesinde ve devlet sisteminde önemli bir yere sâhiptir. Ruslara karşı tam bir hoşgörüyle davranmışlar; onları dil ve dinlerinde serbest bırakmışlardır. Bu devletin yıkılması Türk Târihi için büyük bir felâket olmuş, Rus devletinin ortaya çıkmasına yol açmıştır.
    TİMURLULAR DEVLETİ (TİMUR İMPARATORLUĞU)

    Timuroğulları (Hicrî: 770-931; M.1370-1526)

    Timuroğulları, İslam devrindeki Türk hânedânlarından olup Osmanlılar ve Selçuklulardan sonra gelen en büyük hânedândır. Timur Han (Timurlenk)rafından kurulan bu büyük İslam devletine Timurlular Devleti denilmektedir.
    Aslen Moğol ırkından olan Timur Han, cihangir, aklî ve naklî ilimlerde ileri, âlim ve evliyâ dostu bir zâttı.
    Çok mütevâzi, sâde ve dervişâne bir yaşayışı olan Timur Han, bir gün adamları ile birlikte yeşillik bir yerde oturmuş, âlimlerin üstünlükleri ile velîlerin kerâmetlerinden konuşuyorlardı. O sırada biraz ötelerden bir topluluğun geçtiğini gördüler. Timur Han, soruşturup o geçenlerin Emir Külâl Hazretleri ve talebeleri olduğunu öğrendi.
    Hemen kalkıp koştu ve edeple o büyük velînin huzûruna vardı; "Efendim, himmet edip, meclisimizi şereflendirseniz, biz de sohbet ve nasihatlerinizden istifâde etsek" diye yalvardı.
    Bunun üzerine Emir Külâl Hazretleri O'na; "Dervişlerin sözleri gizli olur. Bu bizim vazîfemiz değildir. Aslında mânevî bir işâret olmadıkça bir şey söyleyemeyiz." dedi ve ama yine de O'na nasîhatta bulunarak; "Hiç bir zaman kendinden bir söz söyleme ve gâfil olma. Önüne mühim bir işin çıkacağını ve bunda muvaffak olacağını görüyorum" buyurdu. Sonra Emir Külâl Hazretleri yola devam ettiler. Evine varınca, zâviyesinde bir müddet durup, yatsı namazı vaktinde dışarı çıktı. Cemaatle namaz kıldıktan sonra başını önüne eğip bir müddet tefekküre daldı. Hemen talebelerinden Şeyh Mensur'u yanına çağırdı ve; "Hiç durma, sür'atle Emir Timur'a git! Söyle, derhal Harezm tarafına harekete geçsin. Eğer oturuyorsa hemen kalksın, ayakta ise harekete geçsin, hiç durmasın. Çünkü bana, onun ve oğullarının bütün memlekete baştan başa hâkim olacağı bildirildi. Harezm'i alınca, Semerkant'a yürüsün" dedi. Haberi götüren Şeyh Mensur, Timur Han'ın yanına girince, onu ayakta bekler buldu. Haberi aynen iletti.
    Timur Han, bu haber üzerine derhal ordusunu harekete geçirdi. O, harekete geçip gideceği yolun yarısına vardığı sırada, düşmanları Timur Han'ın çadırına hücum ettiler. Fakat O, çoktan yola çıkmıştı. Timur Han, Harzem'i aldı. Sonra Semerkant üzerine sefere çıktı ve orayı fethetti. Böylece birbiri ardından pek çok zafer kazandı ve işleri dâimâ iyi gitti.
    Timur Han, İslâmiyeti yıkmak, müslümanları doğru yoldan saptırmak isteyenlere karşı şiddetle muâmele etti. Yahûdî olduğunu gizleyip, kendi sapık fikirlerini İslâmiyet diye yaymağa kalkan, haramlara helal deyip, kendini tanrı îlân etme cür'etini dahi gösteren Fadlullahı Hurûfî adındaki din ve ırz düşmanı sapığı öldürttü. Böylece din ve ırz düşmanlarının yayılmasını önledi. İslâmiyete çok büyük hizmet etti. Bunun için "Hacı Bektaşı Veli Hazretlerinin gösterdiği yoldan çıkan" sahte Bektâşîler, yani Hurûfî tarikatinin mensupları Timur Han'ı sevmez ve kötülerler.
    Timurlenk oğlu Mirân Şah'a verdiği emir üzerine, bütün Ehli Sünnet dışındaki hurûfi tekkeleri ortadan kaldırıldı. Hurufî sapıklıklarının merkezi hâline gelen Esterâbad şehrini tamamen dağıttı. Timur Han'ın M.1393 senesinde gerçekleştirdiği bu hayırlı hareket, Ehli Sünnet müslümanları arasında memnuniyetle karşılandı.
    Timur Han, İslam ülkeleri arasında birliği temin edip, ehli küfrü yerle bir etmek, Allâhü Teâlâ'nın dînini yaymak niyetiyle müslüman memleketlerin hükümdarlarına mektuplar yazıp, kendisine itaat etmelerini istedi. Hatta bir kısmına para ve hediyeler de gönderdi. Timur Han, Osmanlı hükümdarı Yıldırım Bayezid Han'a bir kaç defa mektup yazarak, dost olmayı arzu etmişti. Fakat Yıldırım'ın ortadan kaldırdığı beyliklerin beyleri, Osmanlı Sultanını Timur Han'a şikâyet ederek hakkında olmadık şeyler söylediler. Timur Han'ın önünden kaçan bâzı beyler de gelip Yıldırım Bayezid Han'a Timur'u kötülediler. Böylece ne hazindir ki dost olmayı arzu eden bu iki müslüman hükümdarın arasını açmaya muvaffak oldular.
    Bunun üzerine Timur Han, Anadolu'ya geldi ve Ankara yakınlarında Çubuk ovasında yapılan savaşta, Osmanlı ordusunu yenerek (M.1402) Yıldırım Bayezid Han'ı esir etti. O'na çok iyi muâmele etti. Ancak Osmanlı sultanı Yıldırım Bayezid Han, hastalanarak Akşehir'de vefât etti. Ankara savaşından sonra İzmir'i hristiyan şovelyalerinden temizlemesi Anadolu'daki sapık fırka mensuplarını cezalandırması bu seferin hayırlı neticelerindendir. Timur Han daha sonra Anadolu'yu eski sâhiplerine havâle edip, mümtaz âlimleri yanına alarak ülkesine döndü.
    35 senelik hükümdarlığı süresince yaptığı bütün muhârebeleri kazanan Timur Han, Çin'e ve Delhi'ye kadar bütün Asya'yı; Irak, Suriye ve İzmir'e kadar bütün Anadolu'yu aldı. Timurlular ehli sünnet hâmîsi olduğu için, zamanlarında pek çok büyük İslam âlimi ve tasavvuf ehli yetişip Timurlu ülkesinde yaşadı.
    Timur Han, Türk Târihinin ender yetiştirdiği devlet adamlarından biridir. Bugün bâzı yazarlar devrin sosyal, kültürel ve siyasi cephesi üzerinde hiç durmadan onun Altınordu ve Anadolu seferlerini bahane ederek bu büyük hakan'a akıl almaz iftira ve karalamalarda bulunmaktadırlar. Bilhassa İslâmiyetten ayrı bir Türkçülük düşünenler bu tarz hissi yorumlara girmektedirler.
    Oysa; "Biz ki, Mülük-ı Tûran Emîr-i Türkistanız!", "Biz ki Türk oğlu Türküz!", "Biz ki, milletlerin en kadîmi ve en ulusu Türkün Başbuğuyuz!" diyen Timur Han, Türk için İslâmiyetin ne demek olduğunu da bugünkü Türkçülere bundan altıyüz yıl önce şöyle söylemektedir: "Tecrübe bana gösterdi ki, din ve hukuk üzerine kurulmayan bir devlet, uzun zaman yaşayamaz. Böyle devlet, çırıl çıplak olup kendisini gören herkese karşı gözlerini yere dikmiş ve herkesin yanında saygı ve değerini yitirmiş adama benzer. Bu durumda, böyle devlet, tavanı, kapısı, avlu duvarları olmayan ve her önüne gelenin içine daldığı eve benzetilebilir. Bunun içindir ki, ben devletimin çatısını İslâmiyet üzerine kurdum. Devletimi idâre için kanunlar çıkarttım. Bu kanunlar uygulandığı müddetçe onlara aykırı hareket etmekten sakındım."
    "İslâmiyet rûhum, Türklük cesedim" inancında olan Timur Han ilim adamlarına saygı gösteren, onları koruyan, Teftâzâni gibi büyük âlimleri meclisinde bulundurur, devrinde yaşayan İslam âlimlerinin yanında, daha önce yaşamış olanlara karşı da hürmette kusur etmez, onların türbelerini yaptırırdı. Ahmed Yesevî Hazretleri bunlardan biridir.
    Bâburlular (Hicrî: 931-1296; M.1526-1880)

    Bâbur Şah tarafından Hindistan'da kurulan Türk-İslam devletidir. Bâburluların İslam düşmanı olan sultanı Ekber Şah, devletin sünnî olan inancı ile bağdaşmayan derleme bir din oluşturmağa çalıştı. Mecûsi, hıristiyan ve brahmanlara istedikleri hürriyeti tanırken, müslümanlara zulüm ve işkence etti. Ekber Şah'ın din düşmanlığını İmâmı Rabbânî Ahmedi Farukiyyi Serhendî Müceddidi Elfisanî Hazretleri, Mektubât isimli eserinde anlatmaktadır (Mektubat-ı Şerif, cilt:1, 47.mektup ve cilt:1 sahife: 55 kenarı).
    Bâburluların yıkılması için büyük gayret sarfeden İngilizler, Eshâbı Kirâm'ın düşmanı olan, hindûların ve hâin vezir Ahsenullah Han'ın yardımlarıyla Delhi'ye girdiler. İnsanlık târihinin görülmedik katliâmını yaptılar. Kendilerini uygar ve medenî gösteren, Osmanlıları ise barbarlıkla itham eden İngilizler, görülmedik zulüm ve işkencelerle kadın, çoluk-çocuk demeden herkesi kılıçtan geçirdiler. Bilhassa Patrik Hutson gibilerinin yaptıkları cinâyetler, cihanda ibret vesikası olarak tel'in edilecek cinstendir. Târihî san'at eserlerini yıkan, eşi bulunmayan ve paha biçilemeyen ziynet eşyalarını gemilere doldurup Londra'ya götüren bu İngiliz gürûhu, kadıyanîlik adı altında bozuk bir din ortaya çıkararak, müslümanların arasına fitne ve fesat sokmağa, doğru yoldan saptırmağa çalıştılar.
     
  6. h3LL_s3xY

    h3LL_s3xY Well-Known Member

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    5.237
    Aldığı Beğeni:
    250
    Ödül Puanları:
    83
    PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN DOĞUMU

    Mîlâdın 571, Rebîülevel ayının 12.gecesi, (Nisan ayının 20.günü) Mekke ufukları ağarırken Peygamber Efendimiz, Hz.Muhammed-ül Mustafa Sallallâhü Aleyhi ve Sellem dünyâyı şereflendirdi. O'nun doğduğu sabah, âlem başka bir âlem oldu, cihan nurla doldu. Zirâ O'nun teşrifleri sıradan bir hâdise değildi. Bütün peygamberlerin geleceğini müjdelediği ins-ü cin'in ve melâikei kirâmın teşriflerini beklediği bir peygamberdi O.. Bu yüzden, geceler içinde benzeri yoktur. Kâinâtın en azametli hâdisesi bu gece vukûa gelmiştir. Bütün âlem bu geceyi bekliyordu.
    Peygamber Efendimiz'in babası Abdullah, az zaman önce vefât etmiş olduğundan, annesi Hz.Âmine hiç zahmet çekmeden dünyâya getirdiği bu nur topu çocuğu, dedesi Abdulmuttalib'e müjdeleyince, bahtiyar dede torununun doğumuna pek sevindi. Hemen bir ziyâfet vererek O'na isim koydu.
    Kureyş uluları; "Bu ziyâfete sebep olan çocuğa ne isim koydun?" diye sorduklarında,
    Abdulmuttalib; "Muhammed ismini verdim." dedi.
    Onlar; "Ecdâdında olmayan bu ismi vermekten muradın nedir?" diye sorunca,
    Abdulmuttalib; "Umarım ki O'nu yerde halk, ulvîlikler âleminde Hakk pek çok övecek" diye cevap verdi. (Zîra, Muhammed; «pek çok hamd-ü senâ olunmuş kimse» mânâsına gelmektedir.)
    Peygamber Efendimiz'in doğduğu gece dünyâda fevkalâde hâdiseler oldu. Şöyle ki:
    O devrin en büyük devleti Kisrâ'nın sarayında, mimarların mühendislerin yıkılmaz diye rapor verdiği ondört sütun çöktü.
    Sâvâ gölü kurudu.
    Mecûsîlerin uzun müddetten beri sönmeden yakıp tapındıkları ateşgedeleri söndü.
    Müşriklerin Kâbe üzerine koymuş oldukları putlar devrilip kırıldı. Onların, hâşâ, Allah diye tapındıkları putları küp kırığına dönmüştü.
    Bütün bunlar çok mühim bir şeye işâret ve beşâretti. Çünkü, Hak gelmiş, bâtıl zâil olmuştu. Hakkı telkin ve tebliğ edecek olan Kâinâtın Efendisi, Peygamberler Peygamberi, Fahri âlem, Muhammed'ül Mustafa (S.A.V.) doğmuştu.
    Gerçekten ilerde İran'ın saltanatı yıkılacak, Bizans İmparatorluğu dağılacak, putperestlik sönecek, küfrün bataklığı kuruyacaktı.
    Peygamber Efendimiz'in Nesebi

    Peygamber Efendimiz'in nesebi, şirki, küfrü reddeden Hanif dîninin yayıcısı Hz.İbrâhim'e dayanır. Babası Abdullah Haşimoğullarındandır. Annesi Âmine Zühreoğullarından olup, birkaç göbek sonra soyları birleşir. Her ikisi de Mekkelidir.
    İbrâhim Aleyhisselâm'ın oğlu Hz.İsmâil'in evlatları içinde Ben-i Adnan, Adnâniler içinde Ben-i Mudar, Mudâriler içinde Kureyş kabîlesi diğerlerinden daha büyük bir şerefe sahipti. Hele Kureyş kabîlesinin içinden Hâşim kolu, çok sayılan ve sevilen bir koldu.
    Hâşimî Kolunun Soy Silsilesi

    Hâşim'in babası Abdimenaf, O'nun babası Kusayy (Zeyd), O'nun babası Kilâb, O'nun babası Mürre, O'nun babası Kâ'b, O'nun babası Lüveyy, O'nun babası Gâlib, O'nun babası Fihr, O'nun babası Malik, O'nun babası Nadr, O'nun babası Kinâne, O'nun babası Huzeyme, O'nun babası Müdrike (Amir), O'nun babası İlyas, O'nun babası Mudar, O'nun babası Nizar, O'nun babası Ma'ad, O'nun babası Adnan'dır.
    Bunların içinde ne zaman birinin iki oğlu oldu ise Hz.Muhammed (S.A.V.) en şerefli, en hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her asırda O'nun ceddi kim ise, yüzündeki nurdan anlaşılırdı. Çünkü Hz.İsmâil'in alnında bir nur vardı, yıldızlar gibi parlardı bu nur. Bu nur ona pederinden kalmıştı. Sonra evlâttan evlâda intikâl ederek Efendimiz'e kadar ulaştı. İşte o nur, Kâinâtın Efendisi'nin cedlerini açık açık her devirde göstermiş olan nurdur. Peygamberden peygambere geçen nurdur. Bu nur, Âdem'le Havva'nın dünyâya indirilmesinden beri intikâl edegeliyordu. Bu nurun gerçek sâhibi kimdi? Fahri Kâinât efendimizdi...
    Hz.Âdem'den beri evlattan evlâda intikâl edegelmiş olan ve nihâyet asıl sâhibine erişmiş olan nur...
    Peygamber Efendimiz'in Süt Annesi

    Mekkeliler, bilhâssa Mekke uluları, yeni doğan çocuklarını daha iyi yetişmeleri için, bir müddet yüksek yerlerde oturan kabîle kadınlarından sütanne kiralar, onlara verir, baktırırlar, mukâbilinde ücret de verirlerdi. Bu usul o zamanlarda, umûmi bir gelenek olduğundan, her sene kabîle kadınlarından isteyen, emzirmek büyütmek için, çocuk almağa şehre gelir, alır götürürdü. Yetiştirdikten sonra tekrar geri getirip analarına teslim ederlerdi. Yine bu sebepten şehre sütanneler geldi.
    Ben-i Sâd kabîlesinden gelen kadınlar, kendilerine çocuk seçmişlerdi. Fakat Hz.Muhammed Mustafa (S.A.V.)'i henüz alan olmamıştı. Birçok kadın, yetim diye, fazla para vermezler diye almağa yanaşmamışdı. Fakat yine Ben-i Sâd kabîlesinden Hâris diye birisinin âilesi olan Halîme, başka çocuk da kalmadığından biraz tereddüt içinde O'nu aldı. Fakat sonradan, aldığına çok memnun oldu. Çünkü bu yetim çocuk onlara çok uğurlu gelmişti. Halîme O'nu öz evlâdından çok sevdi. Şeymâ adındaki kız evlâdı da Hz.Muhammed'i pek severdi. Onunla kardeş kardeş oynayıp geçinirlerdi.
    Halîme'nin kocası Hâris de, âilesine şöyle dedi: "Halîme! Bu çocuğun ayağı bize çok uğurlu geldi. O evimize ayak basalı beri davarımızın sütü, sütümüzün yağı çoğaldı. Evimiz bereketlendi, elimiz genişledi. Ben bu çocukta bir başkalık görüyorum."
    Yürümeğe başladığı zaman, annesi Âmine Hatun O'nu almak, şehre getirmek istedi. Halîme buna şiddetle îtiraz etti. "O'nu şehre götürmeyiniz, oraların havası ağırdır, bir müddet daha bizim yanımızda kalsın" dedi.
    Peygamber Efendimiz kırda bu âile yanında beş yıl kadar kaldı. Hz.Peygamberimiz sütannesini çok severdi. Yanına geldiğinde, "anacığım" diyerek karşılar, çok hürmet gösterirdi. Daha sonraları onun kendisine ve âilesine dâima yardım etti. Daha üç dört yaşlarında iken, gerek Halîme gerekse kocası Hâris, Peygamber Efendimiz'de, diğer insanlarda görülmeyen yücelikler ve fevkalâde haller görür oldular. Bu hâl, onları, "böyle bir kıymeti koruyamazsak..., O'na sonra bir şey olursa..." gibi düşüncelere sevkettiğinden artık annesi Hz.Âmine'ye teslim etmeğe karar verdiler ve Mekke'ye götürüp annesine teslim ettiler.
    Artık annesi Âmine ile sâdık hizmetçileri Ümmü Eymen, O'nun üstüne titriyor, O'nu, esen rüzgardan bile sakınıyorlardı.

    MEDÎNE ZİYÂRETİ

    Oğlunu uzun zamandan beri görmeyen anne, O'na kavuşunca çok memnun olmuştu. Âmine Hatunun Medîne'de, Ben-i Neccar'dan akrabaları vardı. Hem onları görmek hem de babasının kabrini oğluna ziyâret ettirmek maksadıyle bir seyahat yaptırdı. Bu ziyâret sırasında Peygamber Efendimiz altı yaşlarında idi. Medîne'de dayılarının yanında bir ay müsâfir kaldılar. Babasının kabrini ziyâret ettiler. Daha sonra, sâdık hizmetçileri Ümmü Eymen ile birlikte Mekke'ye dönmek üzere yola çıktılar.
    Medîne'nin 23 mil cenubuna düşen Ebvâ köyüne kadar gelmişlerdi. O akşam o köyde kaldılar. Fakat anne, şiddetli bir hastalığa yakalanmış, son dakikalarını yaşadığını sezer gibi olmuştu. Baba öksüzü olan ciğerpâresini yanıbaşına oturtarak, O'nu şefkat dolu yaşlı gözlerle uzun uzun süzdü.. öptü.. öptü.. parçalanan bağrına basarak, analığın bütün harâret ve şefkatiyle O'nu okşadı. Daha ana karnında iken babasından yetim kalan bu yavrucak şimdi de anneden mi mahrum kalacaktı? Anne bu acıyı hisseder gibi oldu. Bir daha göremeyeceği biricik oğlunun mâsum yüzüne baka baka şu mânâda bir beyt söyledi:
    "Her diri ölür, her yeni eskir,
    Her yaşlı göçer, her fâni yok olur,
    Ben de öleceğim, fakat buna gam yemem,
    Çünkü dünyâya bir büyük hayırlı varlık bırakıyorum."
    Bu sözlerden sonra yaşlı gözlerini bu fâni hayâta kapadı. Ümmü Eymen, öksüz yavruyu alarak Mekke'ye döndü. Bundan sonra Hz.Muhammed (S.A.V)'i, dedesi Abdulmuttalib yanına alarak ana ve babadan yetim kalan torununu, iki sene baktı. Vefat edeceğinde amcası Ebû Tâlib'e emânet etti.
    PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN ÇOCUKLUK DEVRİ

    Hz.Peygamberimiz'in dedesi Abdulmuttalib, yüz yaşını geçmiş olduğu halde hasta döşeğine düşünce, o zaman sekiz yaşında olan torunu Hz.Muhammed (S.A.V.)'i oğullarından birine teslim etmek üzere bütün oğullarını çağırdı, başına topladı.
    Ebû Leheb'e şöyle dedi: "Sen zenginsin, fakat kalbinde merhamet yok. Çocuk yetim, yüreği zâten yaralı. O'nu sen hoş tutamazsın. Senin sert, kaba muâmelenden incinir, üzülür. Onun için çocuğu sana teslim edemem."
    Sonra oğlu Abbas'a döndü: "Sen bu işe lâyıksın, fakat âilen kalabalık..." dedi.
    Bu esnâda Ebû Tâlib söze karıştı; "Babacığım, gerçi benim servetim az, fakat şefkatim var. Kardeşim Abdullah'ın oğluna bakmağı ben cana minnet bilirim" dedi.
    Abdulmuttalib, küçük torununun da re'yini almağı unutmadı. O'na dönerek; "Amcalarından hangisinin yanında kalmağı arzu ettiğini" sordu.
    Mâsum çocuk, yerinden fırlayıp Ebû Tâlib'in boynuna sarıldı. Böylece Ebû Tâlib'in himâyesine girmiş oldu. Bu hâdiseden birkaç gün sonra dede, bu fâni hayâta gözlerini yumdu. Ebû Tâlib, O'na öksüzlüğünü hissettirmemek için elinden geleni yapıyor ve O'na öz evlâdı gibi bakıyordu.
    Peygamber Efendimiz 10-12 yaşlarında iken amcası Ebû Tâlib'in ve Mekke halkının koyunlarını güttü. Kırların temiz havası, O'nun fartı zekâsını (üstün zekâsını) korudu, geliştirdi. Bir ara kırda çobanlık yaparken kurtların sürüye dalıp koyunlarını kaptığını gördü. Bundan ibret aldı; «Güttüğü koyunları kurda kaptırmamak bir vazîfe idi. Herkes güttüğü koyundan mes'uldür, emânete riâyet olunmalıdır.»
    Peygamber Efendimiz, çobanlık yapmağı hakir görmemiş, bilâkis bir Hadîs-i Şerifleri'nde; "Allah hiçbir peygamber göndermemiştir ki O, çobanlık yapmış olmasın. Mûsa peygamber çobanlık yapmıştı, Davut peygamber, kezâ." buyurmuşlardır.
    Bir defasında koyunlarını arkadaşlarına bırakarak akranları gibi gezmek, eğlenmek için Mekke'ye inmek istemişti. Giderken yolda bir düğüne rastladı. Tam düğünü seyre dalacağı anda kendisine bir uyuklama hâli geldi, orada uyuyakaldı. Böylece düğünü seyredemedi. O, küfür ve câhiliyyet âdetlerinden zâten hoşlanmazdı, zevk almazdı. O'nu her kötülükten Allah koruyordu ve yetiştiriyordu.
    ŞAM SEYAHATİ

    Ebû Tâlib, zaman zaman ticâret maksadıyle Şam'a ve Yemen'e giderdi. Yeğeninin ısrarlı arzusu üzerine bir defasında O'nu da götürdü. Peygamberimiz daha 12 yaşında idi. Arabistan'ın dâimâ açık ve güneşli olan havasında cereyan eden bu seyahat, O'nun ilk yolculuğu oluyordu. Bu yolculuk, gâyet zevkli ve rahat geçti. Bir bulut, devamlı olarak üzerlerinden kervanı tâkip edip onları güneşin harâretinden gölgeledi. Şam yakınlarında Busra denen yere geldiklerinde konaklamışlardı.
    Mekke cihetinden gelmekte olan bu kervanı, asıl ismi Cercis olan rahip Bahîrâ, inzivâya çekilmiş olduğu manastırından çok uzakta iken görmüş, kervanda bir fevkalâdelik sezmişti. Öyle ki; «kervanı dâimâ bir bulut tâkip ediyor, onu gölgeliyor, kervan durduğunda üzerinde bulut da duruyor, kervan yürüyünce bulut da yürüyor, kervanın geçtiği ve konduğu yer yeşeriyordu.» İncil'de, geleceği müjdelenen Âhirzaman Nebîsi'nin, bu kervanda olabileceğini tahmin eden râhip Bahîrâ çok heyecanlandı. Kervan kendisine çok yakın bir yerde, Busra'da kuru bir hurma ağacının altında konaklamıştı. Bahîrâ, bulutun yine orada karar kıldığını ve hurma ağacının yeşillendiğini görünce heyecanı büsbütün arttı. Hemen bir hazırlık yapıp kervanla gelenleri dâvet etti.
    Ebû Tâlib, eşyaların başında Peygamber Efendimiz'i bırakarak kervandaki diğer kişilerle dâvete icâbet etti. Fakat bulut, kervanın yüklerinin indirildiği yerden ayrılmıyor, orada duruyordu. Bahîrâ, bundan, dâvete esas sebep olanın gelmediğini anlayınca Ebû Tâlib'e; "Başka gelmeyeniniz var gâliba, ricâ ediyorum, O da gelsin" dedi.
    Ebû Tâlib; "Hepimiz geldik, sâdece bir küçük çocuk var, O'nu da eşyaları beklesin diye bıraktık" demişse de, rahip Bahîrâ ısrar etti.
    Gidip alıp getirdiler. İncil'de, Peygamber Efendimiz'in şemâilini ve vasıflarını okumuş olan râhip Bahîrâ, Peygamber Efendimiz'i görür görmez hakikatı anladı. Ebû Tâlib'e dönerek; "Bu çocuk kimin?" diye sordu.
    Ebû Tâlib; "Benim oğlum." dedi.
    Bahîrâ; "Hayır.. yok.. bunun babasının ismi Abdullah, annesinin ismi Âmine olması ve her ikisinin de vefât etmiş, kendisinin yetim bulunması lâzım." dedi.
    Ebû Tâlib; "Evet öyledir." dedi.
    Bu arada râhip Bahîrâ, Peygamber Efendimiz'in gömleğine elini uzatarak; "İzin verir misiniz? Bir noktaya bakacağım." dedi.
    "Buyurun!" deyince,
    Bahîrâ, gâyet ta'zimkâr bir şekilde, Peygamberimiz'in sırtından gömleğini biraz açtı. Sırtında iki küreği arasında, kuş yumurtası şeklindeki «Nübüvvet Mührü»nü görünce eğilip, hürmet ve saygı ile öptü.
    Râhip Bahîrâ, soracağı suallere doğru cevap vermesi için Peygamberimiz'in önce Lât ve Uzza putlarına yemin etmesini istemişti.
    Peygamber Efendimiz; "Ben onlara yemin etmem, benim en çok nefret ettiğim şey putlardır." dedi.
    "Allah aşkına söyler misin?" deyince;
    "Söylerim" dedi.
    Husûsi hallerinden ve hayâtının binbir hususiyetinden birçok sualler sordu. Ayrıca, uykuları nasıldır? rü'yâları ne biçimdir? ne yer, ne içer? sevdikleri ve hoşlandıkları nelerdir? Vücudundaki işâretler... vesâire.
    Her suâle beklediği cevabı aldı ve son derece memnun oldu.
    Sualler ve cevaplar bitince râhip Bahîrâ, Ebû Tâlib'e dönerek; "Bu çocuk, son peygamber olacaktır. Şam Yahûdîleri içinde O'nun evsâfını bilen ve alâmetlerini tanıyan kimseler vardır. Olabilir ki O'na hıyânet ederler. Onların sû-i kastinden korkulur. Sen O'nu Şam'a götürme." dedi.
    Bunun üzerine Ebû Tâlib, Bahîrâ'nın sözünü tuttu. Müşterinin de zuhûr etmiş olmasından dolayı, malını Busrâ'da satarak geri döndü.
    FİCAR HARBİ

    İslâmiyet'den önce Araplar arasında ardı arkası kesilmeyen harpler oluyordu. Bunların içerisinde en kanlılarından ve tehlikelilerinden biri de, Ficar Muhârebesi idi. «Eşhûr-u Hurum» yâni hürmet edilmesi gereken mübârek aylarda (Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarında) meydana geldiği için, günah mânâsına gelen Ficar Harbi ismi verilmiştir.
    Bu harp, Kays kabîlesi ile Kureyşliler arasında vuku' bulmuş, başlangıçta harbin talihi Kays kabîlesine gülmüşse de, dört sene devam eden bu harbi, neticede Kureyş tarafı kazanarak bir anlaşma yapmışlardı.
    Kureyş haklı ve de Kureyş'in şerefi tehlikede olduğu için çocukluğunda bu muhârebeye Peygamber Efendimiz de iştirak etmişlerdi. Ancak amcalarına ok topladı, doğrudan savaşmadı.

    PEYGAMBERİMİZ'İN TİCÂRET HAYÂTINA ATILMASI

    Mekkeliler öteden beri ticâretle uğraşırlardı. Ticâretle uğraşmayanlar bir şeye sâhip olamazlar, darlık ve geçim sıkıntısından kendilerini kurtaramazlardı. Kureyş'in zengin ve îtibarlı âilelerinden olan Hz.Hatîce, bâzı kimselere sermaye verip onlarla ortaklık yapıyordu. Şam'a gidecek ticâret kervanıyla, O da mal göndermek istiyordu.
    Ebû Tâlib de ticâretle uğraşanlardandı. Fakat, âile efrâdının çokluğu, kuraklık ve kıtlık yılları, Ebû Tâlib'in ticâret ve mâli imkânını zayıflatmıştı. Bu arada Peygamber Efendimiz'e; "Artık yetiştin, 25.yaşına bastın. Kendine bir ticârî iş seçmen lâzım. Kureyş, yakında ticâret maksadıyla Şam taraflarına bir kervan göndermek istiyor. Senin bu kervana katılman için bir yol var. İffet ve servetiyle meşhur muhterem dul kadın, Huveylit kızı Hatîce'yi tanırsın. O, her sene Kureyş'den biri vâsıtasıyla îcâbeden yerlere mal göndererek ticâret ettirir ve adamına hisse verir. Bu işe bu defa sen istekli çıkarsın. Senin temizliğin, doğruluğun ve ahlâkın herkesce bilindiği için, umarım ki seni hemen kabul eder ve başkalarına tercih eder" demişti.
    Arada ne oldu ise oldu. Olacak olan zuhûra geldi. Yüksek ahlaklı, ulvî karakterli kadın, Peygamberimiz'in muradını yerine getirdi. Kendisine birini göndererek, şu teklifte bulundu: "Kureyş kervanına katılıp Şam taraflarına ticâret için gidebileceğini tahmin ediyorum. Eğer râzı olup malımın başında bulunmağı kabul ederse, kendisine, başkalarına verdiğim ticâret payının iki mislini veririm."
    Hz.Peygamberimiz, vâki teklîfi, amcası Ebû Tâlib'e haber verdi. Ebû Tâlib'in memnuniyeti büyüktü. Heyecanla mukâbele etti; "Bu, Allâh'ın sana ihsan ettiği bir rızıktır. Daha güzeli olmaz. Hemen kabul et." dedi.
    Anlaştılar. Hz.Hatîce kölesi Meysere'yi de Peygamber Efendimiz'in emrine verdi ve şu tembihte bulundu: "Sana ne emrederse, hemen itaat edeceksin. Hiçbir re'yine aykırı iş görmeyeceksin. Bir dediğini iki etmeyeceksin."
    Kervan yola çıktı. Râhip Bahîrâ'nın ibâdethânesinin önüne kadar geldiler. Ancak Bahîrâ ölmüş, yerini Nastûra isimli bir râhip almıştı. Bu da iyi bir adamdı. Kervanın yanına geldi. Meysere'yi daha önceden tanıyordu. Biraz konuştuktan sonra râhip Nastûra, Meysere'ye dönerek; "Bu zât, Âhirzaman Peygamberi olacaktır. Sakın Şam'a gitmeyiniz. Oradaki Yahûdîler sizi tanırlarsa muhakkak size zarar verirler. Ben O'nun getireceği dîne ve kendisine şimdiden îmân ediyorum. Ne olur! Şam'a gitmeyiniz. Alışverişinizi burada yapınız." dedi.
    Alıcı da zuhûr ettiğinden mallarını Busrâ pazarınde çok kârlı bir şekilde satıp üç ay süren bir yolculuktan sonra Mekke'ye geri döndüler.
    Hz.Hatîce birkaç kadınla konağının damından kervanın gelişini gözetleyip dururken, bir aralık, devesi üzerinde Peygamberimiz'i iki meleğin gölgelediğini hayretle görmüş ve bunu yanındaki kadınlara da göstermişti.
    Öğle vakti, Hz.Peygamberimiz Mekke'ye girdi. Şam'dan getirdiği malları Hz.Hatîce'ye teslim etti. Hz.Hatîce, onları çok iyi bir kârla hemen sattı.
    PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN EVLENMESİ

    Hz.Hatîce bir rûya görmüştü. Bunu, eski din üzerine ibâdetini yapan Allâh'ın sevgili kullarından biri olan amcası Varaka bin Nevfel'e anlattı. Varaka, Tevrat ve İncil'i okumuş, bu kitaplardan Âhirzaman Peygamberi'nin geleceğini öğrenmiş bulunuyordu. O'na rû'yasını; "Sen, Âhirzaman Peygamberi ile evleneceksin, O'nun zevcesi olacaksın." diye tâbir etti.
    Peygamber Efendimiz 25, Hz.Hatîce 40 yaşlarında iken, iki taraftan da vâsıtalar zuhur etti ve nihâyet beklenen karar verildi. Nikah, âdet üzerine Hz.Hatîce'nin evinde akdolundu. Hz.Hatîce'nin vekîli amcazâdesi Varaka bin Nevfel, Peygamber Efendimiz'in vekîli amcası Ebû Tâlib'di.
    Ebû Tâlib, ayağa kalkarak şu sözleri söyledi: "Şükür Allâh'a ki bizleri İbrâhim'in zürriyetinden ve İsmâil'in neslinden, Maad'ın mâdeninden ve Mudar'ın aslından yarattı. Bizi Beyt-i Mükerremi'nin bekçisi, Harem-i Şerif'in hizmetçisi yaptı. Bundan dolayı insanların hâkim ve reîsi yaptı. Şimdi de, çok mutlu bir ânı yaşamak üzere buraya gelmiş bulunuyoruz. Kardeşimin oğlu Muhammed bin Abdullah ki, O'nunla Kureyşten hiçbir genç tartılamaz, ölçülemez. Çünkü O, haseb ve nesebce, akıl ve fazîletçe hepsinden üstün gelir. Gerçi malı azdır, fakat mal dediğin nedir ki? Geçici bir gölge, bir perde, alınır verilir, iğreti bir şey. Bundan sonra O'nun şânı pek büyük olacaktır."
    Bundan sonra, Varaka söz alarak ayağa kalkıp şöyle konuştu: "Allâh'a şükür ki, bizi bildirdiğin gibi yarattı. Kimse sizin fazlınızı inkâr, hayır ve şerefinizi görmemezlik etmez. Biz de sizinle yakınlık kurmağa istekliyiz. Ey cemaat! Şâhit olun, ben Muhammed bin Abdullah'ı Hatîce binti Huveylid'e nikah ettim." Kureyş'in uluları bu nikâhın akdine şâhit oldular, düğün yapıldı. Develer kesildi, dâvetlilere mükellef bir ziyâfet verildi.
    Peygamber Efendimiz'in Evlatları

    Peygamberimiz'in üçü erkek, dördü kız olmak üzere yedi evlâdı dünyâya gelmiştir. Erkek çocukları; Kâsım, Abdullah ve İbrâhim'dir. (Abdullah, Tayyip ve Tâhir diye de anılır.) Kız evlâtları; Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtımatü'z-Zehrâ'dır. Hz.İbrâhim'den başka bütün çocukları Hz.Hatîce'den doğmuştur.
    Peygamber Efendimiz'in dünyâya ilk gelen çocuğu Kâsım'dır. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz, Ebû'l-Kâsım diye künyelenmiş ve Ebû'l-Kâsım diye anılmıştır. Kâsım ile Abdullah küçük yaşta vefât ettiler. Kızlarının hepsi büyüdü ve onları kendisi bizzat evlendirdi. En büyük kızı Zeyneb'i Ebû'l-As ile evlendirdi. Rukiyye ve Ümmü Gülsüm'ü amcası olan Ebû Leheb'in oğullarından Utbe ile Uteybe'ye vermişti. İslâmiyetten sonra Ebû Leheb ve karısı onları oğullarından boşattılar. Daha sonra, Peygamberimiz Rukiyye'yi Hz.Osman'a nikâhladı. O vefât edince Ümmü Gülsüm'ü nikâhladı. Bundan dolayı Hz.Osman'a iki nur sahibi mânâsına gelen «Zinnûreyn» denmiştir.
    En küçük kızı ki, hakkında Seyyidetü'n-Nisâ (hanımların en hanımefendisi) buyrulan Hz.Fâtımatü'z-Zehrâ'yı da Hz.Ali ile evlendirdi. Peygamberimiz'in mübârek nesli, Ehli Beyt, O'nun soyundan gelmektedir. Hz.Fâtıma'dan başka bütün evlâtları Peygamber Efendimiz'den önce vefât ettiler. «Rıdvânullâhi Teâlâ Aleyhim Ecmaîyn».
    Kâbe'nin Tâmirinde Peygamberimiz'in Hakemliği

    Hz.İbrâhim, oğlu Hz.İsmâil ile birlikte yaptığı Kâbe'nin, yüzyıllardan beri devamlı yağmur ve sel sularına karşı koyan duvarları iyice yıpranmış, yıkılmağa yüz tutmuştu. Bir kadının sıçrattığı bir kıvılcım yüzünden Kâbe örtüsü ve kapısı yanmıştı. O sıralarda, Kâbe'nin içindeki kuyuda saklı bulunan, inci ve değişik mücevherlerle süslü altın geyik heykelleri hırsızlar tarafından çalınmıştı.
    Kureyşliler, şüphe üzerine Huzza kabîlesinden Melih bin Ömeroğullarının âzatlı kölesi Düveyk'in, evinde yaptıkları aramada, çalınan heykelleri ele geçirdiler. Cezâ olarak da, Düveyk'in elini kestiler ve Kâbe'yi yeniden yapmağa, onarmağa karar verdiler. Habeş'de, Farslıların yaptıkları kiliseyi, Rum hükümdarının mimar Bakum'un îmar ve nezâretinde yeniden yaptırmak istemesi üzerine, Mısır'dan yola çıkarılan inşaat malzemesi yüklü vapur, Cidde sahiline çarparak parçalanmıştı. Geminin malzeme ve parçalarını sâhiplerinden satınalarak, mimar Bakum'la da anlaşıp Mekke'ye getirdiler. Hep beraber Kâbe'yi yıkıp, yeniden yapmağa başladılar.
    Sıra mübârek Hacer-ül Esved taşını yerine koymağa gelince, Kureyş kabîleleri arasında sert bir tartışma ve çekişme başladı. Kabîle reisleri, kendilerinin daha asil, köklü ve şerefli kabîle olduklarını, binâenaleyh, bu mübârek taşı yerine koyma hakkının kendilerine âit olacağını iddiâ ediyor, çok hassâsiyet gösteriyorlardı. Bir kısım kabîle reisleri de, mübârek Hacer-ül Esved taşını yerine koyma mevzûunda çıkan ihtilaf üzerine, ellerini kan çanağına batırarak bu taşı kendilerinin koymaları için yemin etmişti. Artık kılıçlar çekilecek insanlar birbirini öldürecek, harp edilecek bir hava esmeğe başlamıştı. (Câhiliyet devrinde, Araplar bir mes'elenin üzerinde çok ciddiyetle hassasiyet gösterip hayat memat meselesi yaptılar mı, kabîle reisleri ellerini içinde kan olan bir çanağa batırır, ellerini kana bular, yemin ederlerdi. Dedikleri olmazsa, kılıçlar çekilir, adamlar öldürülür, harp ederlerdi. Ondan sonra, gâlip gelenin dediği olurdu.)
    Bu arada, Ebû Ümeyye şöyle bir teklifte bulundu: "Sabahleyin Safâ kapısından ilk gelen zât, bu işte hakem olsun". Bu teklifi yerinde buldular ve kabul ettiler.
    Sabah Safâ kapısından ilk girenin Hz.Muhammed (S.A.V) olduğu görüldü. O'nu görünce herkes sevindi. Çünkü O, aralarında doğruluğun, dürüstlüğün, sadâkatın, hak ve adâletin mücessem bir timsâli idi. Herkes, O'nda gördükleri doğruluktan, dürüstlükten, mekârimi ahlâktan dolayı O'na; «Muhammed-ül Emin, (sâdık Muhammed, doğru Muhammed (S.A.V.)» derlerdi. O'na durumu anlattılar. "Seni hakem kabul ettik yâ Ebe'l-Kâsım" dediler.
    Allâh'ın sevgilisi gülümsedi, "Haydin bana bir elbise, bir örtü getirin" dedi.
    Örtü geldi. Onu yaydı, serdi. Hacer-ül Esved'i örtünün üzerine koydu. Her kabîleden birer temsilci seçmelerini istedi. Seçtiler. Onlara, örtünün kenarlarından tutarak hep beraber yerine konmak üzere kaldırmalarını buyurdu. Kaldırdılar. Sonra da elleriyle Hacer'ül Esved'i örtünün içinden alıp yerine koydular.
    Böylece, büyük bir ihtilafın önlenmiş olmasından, herkes memnun, herkes saadet ve itmi'nan içinde kaldı. Peygamber Efendimiz'in bu tatbikatı herkes tarafından son derece taktirle karşılandı.
    Peygamber Efendimiz'in Kâbe'nin bu tâmirinde Kureyş'le birlikte çalıştığı, hatta bu yüzden omuzları taş taşıyarak yara olduğu, târihin rivâyetleri arasındadır. Kâbe'nin bu tâmiri sırasında, şöyle mühim bir hâdise vuku bulmuştu:
    Peygamber Efendimiz, amcası Abbas ile birlikte taş taşırken, Hz.Abbas O'na, ihrâmını çözerek omuzuna koymasını, bu suretle omuzunun incinmemesini söyledi. Peygamber Efendimiz de ihrâmını toplayarak omuzuna koymuştu. Vücudu açılınca birdenbire yere düşerek kendinden geçti. Bu halden ayılınca derhal ihrâmını almış ve bütün vücudunu örtmüştü. Sonra Ebû Tâlib bu işe merak etmiş ve hâdiseyi kendisinden sormuştu. Hz. Muhammed (S.A.V) şu cevabı vermişti: "İhrâmımı toplayıp omuzuma koyduğum zaman vücudum açılınca şöyle bir ses duydum: «Yâ Muhammed! (S.A.V.) âzânı setret. Sen Peygamber olacaksın, sana yakışmaz.»"
    Peygamber Efendimiz'in gâipten duyduğu ilk ses bu idi. O sırada Peygamberimiz otuzbeş yaşlarında idi.
    Putperestliğin Yıkılmasına Doğru
    Araplar, Hz.İbrâhim'in yaydığı Hanif dînini, Tevhid dînini unutmuşlar, putlara, heykellere tapmağa başlamışlar ve mübârek Kâbe'nin içine ve üstüne putlar doldurmuşlardı. Burada toplanırlar, yerler, içerler, eğlenirler, şiirler söylerler, ticâretten bahsederlerdi. Aralarında kan davaları eksik olmazdı. Sadece Eşhûr-u Hurum'da (Muharrem, Recep, Zilkâde, Zilhicce aylarında) harp etmezler, keyiflerine bakarlar, sâir aylarda kıtal, cidal eksik olmazdı.
    Araplar içinde bâzıları da vardı; putları terketmiş, onlara kıymet vermez ve onları sevmezdi ki bunlar arasında Ebû Bekr'ini's-Sıddık, Varaka bin Nevfel, Kus bin Sâide, Ubeydullah bin Cahş, Osman bin Huveyriş vardı.
    Varaka bin Nevfel, Tevrat ve İncil'i okurdu. Kus bin Sâide son peygamberin geleceği vaktin yaklaştığını haber verenlerdendi. Fesâhat ve belâğatı ile pek meşhur bir hatip olan Kus bin Sâide'nin, Sû'k-u Ukaz'da (Arapların her sene kurulan en büyük ve en kalabalık panayırı olan, Ukaz panayırında) bir kızıl deve üzerinde îrad ettiği meşhur hutbesini, Peygamber Efendimiz de gençliğinde dinlemiş ve o kadar beğenmişti ki uzaktan da olsa uzun uzun onu seyretmişti. O zamanlar kendisine henüz Nübüvvet gelmemişti.
    Kus bin Sâide'nin okuduğu, o çok mânalı, veciz hutbenin metni şu idi:
    "Ey İnsanlar!.. geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız. Yaşayan ölür, ölen çeker gider. Olacak olur. Yağmur yağar, otlar biter, çocuklar doğar, anaların babaların yerini tutar, sonra hepsi mahvolup gider. Vukuatın ardı kesilmez, hemen hepsi birbirini tâkip eder. Kulaklarınızı açınız, dikkat ediniz. Gökte haber var, yerde ibret alacak şeyler var. Yeryüzü geniş bir döşeme, gökyüzü ise bir yüksek tavandır. Yıldızlar yürür, denizler durur. Gelen kalmaz, giden gelmez, acaba gittikleri yerlerden memnun kaldıkları için mi gelmiyorlar, yoksa orada bırakıldıkları için uykuya mı dalıyorlar. Yemin ederim; Allâh'ın indinde bir din vardır ki şimdi bulunduğunuz dinden daha doğrudur ve daha sevimlidir. Allâh'ın gelecek bir peygamberi vardır ki gelmesi pek yakın oldu, gölgesi başımızın üstündedir. O'na îman eden kimseye ne mutludur, O'na isyan ve muhâlefet eden kimseye de yazıklar olsun... Yazıklar olsun ömürleri gaflet içinde geçen kimselere.
    Ey cemaat-i iyad!.. Hani ecdadımız ve babalarımız?, Hani taştan saraylar yapan A'd ve Semud kavimleri?, Hani dünyâ malına güvenerek kavmine; "Ben sizin rabbinizim" diyen Firavun ve Nemrud? Onlar size nisbetle daha zengin ve kuvvet bakımından da sizden daha kuvvetli değiller mi idi? Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti dağıttı, kemikleri ile çürüyüp dağıldı. Evleri yıkılıp ıssız kaldı. Yerlerini yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi gaflet etmeyin, onların yolunda gitmeyin. Her şey fânidir, bâkî ancak Allah'dır ki birdir, şerîki ve nazîri yoktur. İbâdet edilecek ancak O'dur. Doğmamış ve doğurulmamıştır. Evvel gelip geçenlerde ibret alınacak çok şeyler vardır. Ölüm ırmağının girecek yerleri vardır ama çıkacak yerleri yoktur. Büyük küçük hep göçüp gidiyor. Giden geri gelmiyor. Anladım ki herkese olan şey bana da olacaktır."
    Sû'k-u Ukaz'da bu alâmetleri sayan şahsın söylediklerinin aynen tecelli ettiğini düşündükçe, insanların arasında bâzı kimselerin küçümsenmemesini de idrâk etmek gerek.

    İLK VAHİY VE RİSÂLETİN BAŞLAMASI

    Peygamber Efendimiz, 38 yaşında iken, bir takım ışıklar, pırıltılar görmüş, sesler duymuş, fakat bunların neler olduğunu ilk anda anlayamamıştı.
    Peygamber Efendimiz, 39 yaşında iken, olduğu gibi çıkan sâdık rûyâlar görmeğe başladı. Gündüz cereyân edecek hâdiseler, uyku ile uyanıklık arasında gösteriliyor, Peygamberliğe alıştırılıyordu. Bu hâl, altı ay devam etti.
    Bundan sonra, kendisinde; şehirlerden, insanlardan, evlerden uzaklaşmak, Mekke'nin dağ aralarındaki kuytulara çekilmek, vâdilerin derinliklerine dalmak arzusu uyandı. Mübârek aylarda, zaman zaman Mekke'ye üç mil uzaklıkta bulunan Hırâ dağına, diğer adıyla Nur dağındaki mağaraya çekilir, orada Melekût-ü İlâhiyyenin vüs'at ve azametini tefekkürle meşgul olurdu. Öyle ki, «Hırâ dağı, artık Kâinâtın Efendisi'ne ibâdet ve istiğrak sediri olmuştu.»
    Hırâ dağında bulunduğu sıralar, kendisine, ya melek görünür, ya da nidâlar gelirdi.
    Mîlâdın 610.yılının mübârek Ramazân-ı Şerif ayının 17.pazartesi gününe gelinmişti ki, Allâh'ın Rasûlü yine Hırâ dağındaki mağarada idi. Bir gece evvel, rûyâlarında; muazzam bir şekil, bir heybet, bir sûret, bir edâ, bir ışık ve bir renk görmüşlerdi. Bu; «kendisine sır tevdî edilen ve kendisinden, rûhun bâtınî mâhiyeti öğrenilen, mahrem ve emin kimse» mânâsına, «Nâmûs-ul Ekber» sıfatlı, «Cebrâil» idi.
    Cebrâil (A.S.), Peygamberimiz mağarada mürâkabe ve ibâdetin en derin ânında iken, Allâh'ın sevgilisine dünyâ ve madde perdesinde görünüverdi. "Ikra', (oku!..)" diyerek Allâh'ın (CC) emriyle ilk vahyi getirmiş oluyordu.
    Kâinâtın Efendisi okuma bilmiyordu, ümmî yaşamıştı. "Mâ ene bi-kâ'riin (ben okumağı beceremiyorum)" dedi. Cenab-u Hakk'ın hikmeti icabı Peygamber Efendimiz o ana kadar hiç ilmi tedrisat görmemişti. Zira Rabbimiz O'nun tâlim ve terbiyesini bizzat kendisi üzerine almıştı.
    Cebrâil (A.S.), üç kere aynı emri tekrarladı ve aynı cevabı aldıktan sonra, Peygamber Efendimiz'in mübârek göğsünü, hafifçe üç defa sıktı ve Allâh'ın ismiyle okumasını istedi. Böylece, acîb kudret sâhibi olan Cibril tarafından O'na, mânevi bir ameliyat tatbik edildi.
    Aslında Kur'ân-ı Kerîm'in bir nüshası Levh-i Mahfuz'da bir nüshası da Fahri Kâinât'ın kalbinde yazılı idi. Cibril tarafından tatbik edilen bu ameliyat ile, Fahri Kâinât'ın kalbi üzerinden perde yırtılmış, kaldırılmış ve birden okur oluvermişti. Böylece, en büyük bir mûcize zuhûr etmişti.
    İşte ilk vahiy... O zaman melek, mâverâdan (gâipten) gelen seslerin en tatlı âhengiyle;
    "Ikra', bismi-Rabbikellezî Halâk, ...
    (Seni yoktan vareden, ânen fe ânen terbiye edip büyüten Rabbî'nin ismiyle oku!. O, çok kerîm olan Rabbînin hakkı için ki O, kalemle ta'lim etti, insana bilmediklerini öğretti...)"
    (Alak sûresinin başında bulunan, bu âyet-i kerîmeler ilk gelen vahiy idi.)
    Rasûlüllah Efendimiz bunları, Cebrâil'in sesini tâkip ederek aynen belledi ve okudu. Âyetin, Allah Rasûlü tarafından kelimesi kelimesine tekrarına kadar bekleyen melek, Allah Kelâmı'nın, Allah Rasûlü'nün diline ve kalbine yerleştiğini görür görmez, birden kayboluverdi. Bu hâl, bir kurşunun ciğeri delip geçmesi kadar sürdü. Kurşun ciğerden çıkıp gider gitmez, te'siri başlamıştı.
    Peygamberimiz, kendisine vahyolunan âyetleri telakkî ettikten sonra, yüreği titreyerek, heyacanlı bir hâl içinde evine döndü. Hz.Hatîce'nin yanına geldi. Hz.Hatîce kendisini karşıladı ve "Anam babam sana fedâ olsun! Ben senin yüzünde, hiç şimdiye kadar görmediğim bir nur görüyor, Sende şimdiye kadar hiç duymadığım bir koku duyuyorum" dedi.
    Peygamber Efendimiz; "Beni örtün,.. beni örtün.." dedi.
    Hz.Hatîce, O'nu örttü. Ürpermesi geçinceye kadar sarındı, örtündü.
    Kısa zaman sonra bu durum değişti. Allah Rasûlü kendine gelip kalkınca, hâdiseyi, olduğu gibi Hz.Hatîce'ye anlattı. Vahy olunan âyeti O'na okudu. Hz.Hatîce de heyecanlanmakla beraber, O'nu teselli etti; "Hiçbir korku ve kaygıya sebep yok, boşuna üzülüyorsun, Allah, senin gibi bir kuluna kötülük eriştirmez. Zîra sen, akrabalık haklarına riâyet ediyorsun. Sözünde doğrusun. Güçlüklere dayanırsın. Müsâfirleri ağırlarsın. Felâkete uğrayanların yardımına koşarsın. Herkes nazarında sen Muhammed-ül Eminsin, böyle olan kulunu Allah yalnız bırakmaz." dedi.
    Hz.Hatîce, elbisesini giyindi. Rasûlüllah'ı yanına alarak birlikte amcazâdesi Varaka bin Nevfel'e gittiler. Bu fevkalâde hâli Varaka'ya anlattılar. Varaka, çok sevindi. "Kuddûsün! kuddûsün! Eğer hâl, anlattığın gibi ise, O'na gelen; Hz.Mûsa'ya gelen Nâmûs-u Ekber'dir, yâni büyük melekdir. Ah!.. ne olurdu.. halkı, yeni dîne dâvet edeceğin günlerde genç olsaydım.., kavmin, seni yurdundan çıkaracakları zaman sana yardım etseydim." dedi.
    Peygamber Efendimiz; "Onlar beni yurdumdan da mı çıkaracaklar?" diye sordu.
    Varaka; "Evet. Çünkü, senin gibi bir şeyi getirmiş, vahiy tebliğ etmiş de düşmanlığa uğramamış hiçbir peygamber yoktur. Eğer Senin dâvet günlerine erişirsem, sana, bütün gücümle yardım ederim yâ Muhammed..." dedi.

    İLK MÜSLÜMANLAR

    Hz.Peygamberimiz peygamberliğini ilk önce, en güvendiği insanlara açtı. Kendisini bu yolda, herkesten önce tasdik ederek îman ve hidâyet ile müşerref olan ilk müslümanlar;
    Kadınlardan Hz.Hatîce
    Hür erkeklerden Hz.Ebû Bekir
    Çocuklardan Hz.Ali
    Azatlı kölelerden Zeyd ibn-i Hâris
    Kölelerden Bilâl-i Habeşî oldu.
    Hz.Ebû Bekr'in himmet ve gayreti ile, Hz.Osman, Zübeyr ibn-i Avvam, Abdurrahman ibn-i Avf, Sa'd ibn-i Ebi Vakkas, Talhâ ibn-i Ubeydullah Müslüman oldular ve Peygamberimiz ile birlikte namaz kıldılar. Bunlar, Müslümanlığı kabulde, namaz kılmakta, Peygamber Efendimiz'i ve O'na Allah'dan geleni tasdikte herkesi geçtiler.
    Hz.Hatîce (R.Anha) Vâlidemizin Müslüman Oluşu

    Peygamber Efendimiz'in bütün harekatını dakikası dakikasına takip eden ve dünyânın en zeki hanımı olan Hz.Hatîcet-ül Kübrâ zaten kendisine büyük teselli kaynağı idi. Gerek Meysere'nin Şam seyahatinde görerek kendisine anlattığı ve gerekse büyük âlim amcazadesi Vataka bin Nevfel'in beyanatı ve gerekse o zamanın en meşhur rahibi bulunan Addas'ın izahatı ile tam bir mâ'lumât elde etmişti. Cibril-i Emin hakkında mâ'lumâtı vardı. Âyet-i kerime'ler nazil olur olmaz ve davet emrini ifade eden âyetleri duyunca herkesten evvel Hatîcet-ül Kübrâ vâlidemiz îman etmiş, en ufak bir tereddüt göstermemiştir. Dünyânın hiçbir hanımına nasip olmayan bu büyük şerefi kazanmak bahtiyarlığına nâil olmuştur.
    Hz.Hatîce vâlidemize Cebrail (AS)'ın öğrettiği gibi abdest almasını öğretti. Sonra Peygamber Efendimiz imam oldu, birlikte iki rekat namaz kıldılar.
    Hz.Ebû Bekir (R.A)'ın Müslüman Oluşu

    Ebû Bekir, Kureyş'in zengin, îtibarlı ve sözü en çok geçen kimselerinden biri idi. Peygamberimiz ile önceden de samimi dostlukları vardı. Peygamberimiz'i arayan, O'nu, Hz.Ebû Bekr'in dükkanında bulurdu.
    O diğer insanlar gibi putlara tapmaz, doğduğu günden beri onlara buğz eder, diğer insanların da tapmamasını isterdi. Ne yazık ki insanlar, putlara taparak onlardan yardım isterlerdi. Aslında putlara onlar da inanmazlardı. Amma yine de onlara taparlardı. Uzun çöl yürüyüşlerinde, geceleyin tatlı hamurdan yapmış oldukları putlara, ilk önce tapınır, duâ eder, sonra da gülerek tapındıkları putları yerlerdi.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.) bunların hepsini biliyordu. Bunun için kendisi hiç puta tapmamıştı. Sâdece bir Allâh'ın var olduğuna inanmış, fakat O'na delâlet edecek birini bulamadığı için, sükut ederek susmağı uygun bulmuştu. Peygamber Efendimiz'e risâlet gelince, hiç tereddüt etmeden, hemen hak dîni kabul edip, müslüman oldu. Sonra da etrafındakileri bu Yüce Dîne sokmağa başladı. Amma birden herkese söylemiyor, sâdece güvendiği kimselere müslüman olmalarını söylüyordu.
    Hz.Ali (R.A.)'ın Müslüman Oluşu

    Hz.Ali, Peygamberimiz'in amcası Ebû Tâlib'in oğludur. Ebû Tâlib'in âile efrâdı çok kalabalık olduğundan Hz.Ali'yi Peygamberimiz yanına almıştı. Hz.Ali, o zaman henüz beş yaşında bir çocuktu.
    Bu küçük yaştan îtibaren Âhirzaman Peygamberi'nin terbiyesi altında yetişen Hz.Ali, Rasûlüllah Efendimiz'e peygamberlik verildikten sonra bir ara Hz. Peygamberimiz'in Hz.Hatîce ile birlikte namaz kıldıklarını görünce; "Yâ Muhammed! Bu ne?" dedi.
    Peygamber Efendimiz de; "Yâ Ali! Bu, Allâh'ın seçtiği, beğendiği dînidir. Ben seni, bir olan Allâh'a inanmağa dâvet eder, insana ne faydası ne de zararı dokunmayacak olan Lât ve Uzza'ya bağlanmaktan tahzir ederim." dedi.
    Hz.Ali; "Ben, bu dîni bugüne kadar hiç işitmedim. Babama bu hususta bir danışayım." dedi.
    Peygamber Efendimiz, peygamberliğini daha açıklamadan önce bunun yapılmasını hoş görmediğinden; "Yâ Ali!..Eğer sana söylediğimi yaparsan yap, yapmayacak olursan, gördüğünü gizli tut, kimseye söyleme." dedi.
    O gece geçti. Sabahleyin, Hz.Ali, Peygamber Efendimiz'in yanına geldi ve "Bana söylediğin şeyi tekrarlar mısın." dedi.
    Hz.Peygamberimiz sözlerini tekrarlayınca, Hz.Ali Müslüman oldu ve Müslümanlığını babası Ebû Tâlib'den korkarak gizli tuttu. Hz.Ali Müslüman olduğu zaman takrîben on yaşlarında idi.
    Hz.Ebu Bekir müslüman olunca hemen çok sevdiği arkadaşlarına gitti. Onları da müslüman olmaları için ikna etti. Eshâbı Kirâm'ın (R. anhüm) ileri gelenlerinden Osman bin Affan, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvam, Abdurrahman bin Avf. Sa'd bin Ebi Vakkas gibi kavminin ileri gelen yüksek şahsiyetleri bunların belli başlılarıdır. İlk müslüman olan bu zatlara sabikun-u evvelin denir.
    İSLÂMA AÇIK DA'VET

    Peygamber Efendimiz, ilk önce halkı İslam dînine gizlice dâvete ve putlardan ayırmağa başladı. Kendisine, daha ziyâde gençlerle halkın zayıf ve daha fakir olanları îmân etti. Zâten ilk emir, onların ibâdetlerini gizli olarak yapması idi. Çünkü kendilerine îmân etmeyenlerden bir zarar gelebilirdi. Hatta, namazda Kur'ân-ı Kerim açık açık okunmazdı. Herkes okuduğu şeyi gizli olarak okurdu. Bu hâl üç yıl böyle devam etti.
    Bu zaman içinde İslâmiyet'i kabul edenlerin sayısı kırka yükseldi. Artık, İslâmiyet'in tamamıyla meydana çıkarılması, cemiyet meydanında bayraklaştırılması, İslâma açıktan dâvet zamanı gelmişti. Peygamber Efendimiz, alenî tebliğatta bulunmakla emrolundu. Şu Âyet-i Kerîmeler nâzil oldu:
    "Ve enzir aşîretekel akrabîyn... (Yakın akrabalarını inzar et. Cenneti, cehennemi, ahkâm-ı Rabbâniyyeyi tebliğ etmek suretiyle korkut. Hakk'a dâvet edip uyar. Mü'minlere, Sana tâbi olanlara rahmet ve himâye kanatlarını aç, indir. Şâyet, sana âsî olup karşı dururlarsa, onlara; «Ben sizin işlediklerinizden tamamiyle uzağım» de.)" (Sûre-i Şuara, âyet 214-216).
    "Fesdağ bimâ tü'mer.. (Sana emrolunanı açıktan açığa beyân et, müşriklerden yüz çevir.)" (Sûre-i Hıcır, âyet 94).
    Bu âyetler nâzil olunca, ilk iş olarak da, o âna kadar gizli okunan Kur'ân açıkça ve yüksek sesle okunmağa, İslâma dâvet de açık açık yapılmağa başlandı.
    Akrabalarına İlk Da'vet ve Bir Mûcize

    Peygamber Efendimiz, Hz.Ali'yi çağırarak; "Bize bir kişilik et yemeği yap ve bir kap da süt doldur. Sonra Abdulmuttaliboğullarını bana çağır. Onlarla konuşacağım, emrolunduğum şeyi onlara ulaştıracağım" dedi.
    Hz.Ali, yemeği yaptıktan sonra Abdulmuttaliboğullarını Ebû Tâlib'in evine çağırdı. Dâvetliler; Peygamber Efendimizin, amcaları Ebû Tâlib, Abbas, Hamza, Ebû Leheb ve Abdimenafoğullarından bâzıları olmak üzere, ikisi kadın kırkbeş kişi idiler.
    Peygamber Efendimiz, bir insanın tek başına yiyebileceği eti parçaladı, dâvetlilere; "Bismillah! Buyurun!" dedi.
    Hepsi ondan doyasıya yediler. Her birisinin ancak ellerinin uzandığı yerlerden, azıcık bir kısmının eksildiğini gördüler. Sonra bir insanın yalınız başına içebileceği kadar bir kaptaki sütü içmeğe başladılar. Her birisi ondan da kanasıya içtiler. Etin ve sütün kalanları, sanki hiç el dokunulmamış, yenilmemiş, içilmemiş gibi idi.
    Peygamber Efendimiz, sırasını getirerek, onları Allâh'a îman ve ibâdete dâvete başlamıştı ki Ebû Lehep hemen ortaya atıldı ve (ibret alması gereken yemek mûcizesinden hiçbir ibret ve intibah almadığı gibi); "Biz bu günkü gibi bir sihir görmedik" diyerek, ilâhi tebliğe karşı çıktı, Cemaatı dağıttı.
    Akrabalarına İkinci Da'vet

    İlk dâvette, Ebû Leheb'in çirkin sözleri ve davranışı Allah Rasûlü'nün çok ağırına gitti. Günlerce bekledi. Sonra Cebrâil (A.S.) gelip, «Allâh'ın emrini daha fazla geciktirmeden yerine getirmesi gerektiğini» Peygamber Efendimiz'e tebliğ etti ve kendisini cesâretlendirdi.
    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Hz.Ali'yi çağırdı; "Ey Ali! Şu adam, senin de işittiğin gibi, sözleri ile önüme geçti ve mani oldu. Ben onlarla konuşamadan dağıldılar. Sen önce yaptığın gibi yine bize yemek yap. Sonra onları bana topla." dedi.
    Bu ikinci toplantıda da yenilip içildikten sonra Allah Rasûlü; "Hamd Allâh'a yaraşır ki Ben O'na hamd ederim. Yardımı da ondan dilerim. O'na inanır, O'na dayanırım. Şüphesiz bilir ve bildiririm ki Allah'dan başka ilah yoktur. O birdir, O'nun eşi ve ortağı yoktur. Her halde, otlak aramağa gönderilen bir kimse gelip âilesine yalan söylemez. Vallâhi Ben, kimseye yalan söylemem, bütün insanlara yalan söylemiş olsam dahi yine size karşı yalan söylemem. Bütün insanları aldatmış olsam yine sizi aldatmam. Sizi dâvet ettiğim Allah, öyle bir Allah'dır ki ondan başka ilah yoktur. Ben de O Allâh'ın hâssaten size, umûmî olarak da bütün insanlara gönderdiği Peygamberim. Vallâhi siz, uykuya daldığınız gibi, öleceksiniz. Uykudan uyandığınız gibi diriltilecek ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. İyiliklerinizin karşılığında iyilik, kötülüklerinizin karşılığında da cezâ göreceksiniz. Bunlar ya temelli cennette kalmak ya da temelli cehennemde kalmaktır. İnsanlardan âhiret azabıyla ilk korkuttuğum kimseler sizlersiniz." dedi.
    Bu sözler üzerine Ebû Leheb'den başkası, hepsi yumuşak ve müsâit sözler söylediler.
    İki Şeye Da'vet ve Hz.Ali'nin Mukabelesi
    Peygamber Efendimiz; "Ey Abdülmuttaliboğulları! Vallâhi, Araplar içinde, benim size getirdiğim dünyâ ve âhiretiniz için hayırlı olan şeyden daha üstününü ve hayırlısını kavmine getirmiş bir yiğit bilmiyorum. Ben sizi, dile kolay gelen, mîzanda ağır basan iki kelimeye dâvet ediyorum ki, o da; «Allah'dan başka ilah bulunmadığına ve benim de, Allâh'ın Rasûlü olduğuma şehâdet getirmenizdir.» Yüce Allah, sizi buna dâvet etmemi emir buyurdu. Siz bu hususta, görmediğiniz mûcizelerden bâzısını da gördünüz. O halde, hanginiz bana bu yolda icâbet ederek vezîrim ve yardımcım olur?" dedi.
    Bu sözleri duyunca hepsi sustular. Peygamber Efendimiz, bu sözlerini üç defa tekrarladı.
    Diğerlerinin sükûtuna mukâbil, her def'asında ayağa kalkan Hz.Ali üçüncüde de ayağa kalkarak; "Yâ Rasûlellah!.. Sana yardımcı ben olurum ben! Gerçi, bunların yaşça en küçüğüyüm. Görüşüm kısa, vücudum bücür, kollarım zayıf, baldırları en incesiyim. Fakat, buna rağmen ben bu işte senin vezîrin ve yardımcın olurum." dedi.
    Orada bulunanlar buna güldüler, gözlerini bir Ebû Tâlib'e bir de bu sözleri söyleyen çocuğa çevirdiler. Henüz onüç yaşında olan bu çocuk neler söylüyordu. Hâl böyle iken, hâlâ nasibsizler gözyaşı içinde boğulmuyor, erimiyor, kendinden geçmiyor ve teslim olmuyorlardı. Çare yoktu. Allâh'ın mühürlediği kalbi kimse açamazdı. Fakat hidâyetten nasîbi olanlara da kimse mâni olamazdı.
    Daha Geniş Çapta Da'vet

    Peygamber Efendimiz, kendi yakın akrabâlarını Hakk'a dâvetten sonra sıra bütün Mekke halkına gelmişti. Bir gün evinden çıkıp Safâ tepesine vardı. Orada, yüksek bir taşın üzerine çıktı. Şehâdet parmaklarını kulaklarına koyup;
    "Yâ Sabâhâh! Yâ Ben-î Kureyş! Yâ Ben-î Haşim! Yâ Ben-î Fehir!
    (Ey Kureyşoğulları, Ey Haşimoğulları, Ey Fehiroğulları) Koşun ey Kureyş topluluğu, size önemli bir haberim var." diye seslendi.
    Bu öyle bir dâvetti ki, Fahri Kâinât'ın çağrısı, bir mûcize olarak altı saat uzaklardan duyuldu. Çünkü, Fahri Kâinât, adeta mânevi bir radyo ile konuşmuştu. Kendilerine hitâb eden, sıradan bir kimse değildi. Bir peygamberdi.
    Yakından uzaktan herkes duyarak, gelip önünde toplandılar. Peygamberimiz, onlara şunu sordu: "Ben size şu dağın arkasından bir düşman ordusu geliyor desem inanır mısınız?" Oradakilerin hepsi birden semâları çınlatan bir sesle; "Evet! Evet! Evet! İnanırız. Çünkü, Senden hiçbir yalan duymadık. Riyâ görmedik. Sen aramızda doğruluğun, dürüstlüğün mücessem bir timsâlisin. Muhammed'ül Emin'sin." dediler.
    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz de; "Ben size, önünüzdeki şiddetli azabın bildiricisiyim. Yüce Allah, bana en yakın akrabâlarımı âhiret azabıyla korkutmamı emretti. Sizi «Lâ ilâhe İllallâhü vahdehû lâ şerîke leh (Allahdan başka ilah yoktur. O birdir. O'nun eşi, ortağı yoktur)» diye şehâdet getirip îman etmeğe dâvet ediyorum! Ben de O Allâh'ın kulu ve Rasûlüyüm! Söylediğimi kabul ve tasdik ederseniz cennete gireceğinize taahhüt ederim. Siz «Lâ ilâhe illallah» demedikçe, ben size ne dünyâda bir fâide, ne de âhirette bir nasip sağlayabilirim, îman ediniz!" dedi.
    Ebû Leheb'in Küstahlığı

    Burada Hz.Peygamberimiz'e hemen inananlar olmuştu. İnanmayanlar arasında da söyleşmeler başladı. Öyle ki; âdeta birbirleriyle çekişiyorlardı. Bu arada, Rasûlüllah'ın amcası Ebû Leheb yerinden fırlayarak kalktı; "Vay! Bizi bunun için mi çağırdın?" diye bağırarak, iki eline birer taş alıp «Tebben Lek (seni helâk edeceğim)» diyerek atmak istediyse de, Cebrâil (A.S.) mânen arkasından gelip, bileklerinden ellerini tuttu. Sallandı mallandı, amma atamadı.
    Onun bu hareketinden, Peygamber Efendimiz pek müteessir oldu. Bunun üzerine Cenâb-u Hakk, Habîbini teselli için "Tebbet Sûresi"ni indirdi. "Habîbim! Sen müteessir olma. Sen değil, o seni helâk edeceğim diyen Ebû Leheb'in iki eli de, dünyâsı da, âhireti de, çocukları da, âilesi de helâk oldu." buyurdu.
    Ebû Leheb, Peygamber Efendimiz'e ilk karşı çıkan oldu. Karısı Ümmü Cemile de dîne karşı çıkmakta ve düşmanlıkta ondan geri kalmadı. Şöyle ki; Ebû Leheb'in karısı, geceleyin dağlardan sert keskin dikenlerden toplar getirir, Peygamberimiz'in evi ile mescidi arasındaki yola döker, sererdi. Bundan dolayı Cenâb-u Hakk, Tebbet Sûresi'nde, onu, odun hammalı diye zemmetti. Oğulları da, Peygamber Efendimiz'in iki kızı ile nişanlanmış, nikahlanmış fakat henüz evlenmemişlerdi. Ebû Leheb ve karısı, oğullarını çağırarak; "Hemen karılarınızı boşayınız. Eğer boşamazsanız, bize evlat değilsiniz" dediler.
    Onlar da hemen boşadılar. Oğullarından Uteybe, terbiyesizliğin büyüğünü yaptı. Âilesini kolundan tuttuğu gibi Yüce Peygamberimiz'in huzuruna giderek, kızını teslim ettikten sonra, O'na şu sözleri söyledi: "Ben Senin dînini inkâr edenlerdenim ve Seni sevmem. Sen de beni sevmezsin. İşte onun için kızını boşadım." dedi. Bununla da kalmadı. Kâinâtın Efendisi'ne hücûm ederek, yakasından tuttu. Rasûlüllah Efendimiz'in gömleği yırtıldı.
    Bu hunhar zâlimin yaptığından Allah Rasûlü çok müteessir oldu. Onun için; "Yâ Rab! O'nun üzerine canavarlarından bir canavar musallât et" diye bedduâ etti. Çok geçmeden Uteybe, babası Ebû Leheb ile birlikte Şam'a giderken Zerka'da, babası ve arkadaşlarının arasında uyurken bir arslan gelip onu paramparça etti. Böylece Peygamber Efendimiz'in bedduasının kabul buyrulduğu açıkça görüldü.
    Peygamber Efendimiz'in tebliğ ettiği Yüce Dîne karşı bütün düşmanlığı yapan, fakat dînin yayılmasının asla önüne geçemeyen müşrikler, Peygamber Efendimiz'in iki erkek çocuğunun vefât etmiş olmaları sebebiyle kendi kendilerine şöyle tesellide bulunurlardı: "O'nun Kâsım ve Abdullah'dan başka oğlu yok, eğer kendisi ölürse çocukları zâten vefât etmiştir, böylece dâvâ bitmiş olur."
    Amma onlar bilmiyorlardı. Bilmiyorlardı ki dünyâ O'nun için yaratılmıştı. İnsanlık onun içindi. Herşey O'nun için yaratılmıştı. O olmasaydı dünyâ yaratılmazdı. Bunların hiçbirini müşrikler bilmiyordu. Onların sâdece bildiği bir şey varsa put ve heykel dikip ona tapmaktı. Hatırlarına gelmiyordu ki O'nun şeriatı kıyâmet gününe kadar kalacak, ümmeti, kendisinin evlâdı ve ahfâdı olacaktı.

    PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN EN BÜYÜK MU'CİZESİ KUR'AN'DIR

    Musâ Aleyhisselâm zamanında sihir ve sihirbazlık çoktu. İnsanlar sihirle uğraşmağa meyletmişlerdi. Cenâb-u Hak da Hz.Musâ'ya bir asâ vermişti. Bu asâ ile meydana gelen hârikulâde hâdiseler O'na verilen mûcizelerin en büyüğü idi.
    Peygamber Efendimiz zamanında ise şöhret bulan şey şiir ve edebiyattı. Az çok konuşmasını bilen herkes şiir söyler, şiir yazardı.
    Araplar, kendi aralarında düzenledikleri şiir yarışmalarında mahâretle şiir söylerken, âyet âyet inen Kur'ân-ı Kerîm'in bir âyetine bile benzer şiir ve nesir yazamamışlardı ve yazamayacaklardı. Zîra Kur'ân-ı Kerim'de Cenâb-u Hak mealen; "Ey Habîbim! Sen onlara de ki; Eğer bütün insanlar ve cinniler, Kur'ân'a bir misil getirmek için birleşseler, uğraşsalar, bâzıları bâzılarına yardımcı da olsa, aslâ ona bir nazîre bir misil yapamazlar." buyuruyordu (Sûre-i İsra, âyet 89).
    Münkirler, bir araya gelerek O'nun benzerini yapmağa çalıştılar amma beceremediler, yapamadılar. Yazmış oldukları şeye kendileri bile gülmeğe başladılar. Öyle ki; Kur'ân-ı Kerim'deki âyetlerin bâzılarının tek kelimesinin bile bir kitap yazacak kadar mânâ taşıdığını görmüşler ve anlamışlardı. Anlamışlardı amma geç anlamışlardı.
    Hele Arap lisânındaki eski kelimeleri ve aynı zamanda bir kelimenin bütün mânâlarını bilenler ve mecaz ilmine vâkıf olanlar, okudukları Kur'ân'ı anlıyor ve O'nun derin zevkini yaşıyorlardı. Kur'ân-ı Kerîm'i tekrar tekrar okumak, insanı hiç bıktırmıyordu. Bu da gösteriyordu ki, O insanların yazdığı basit kitaplardan değildi. Arapların içinde bâzı kimseler bunu anlıyor ve anladıkları için müslüman oluyorlardı.
    Halbûki öyle kitablar vardır ki, bir kere okunduktan sonra belki bir daha okunmak istenirse insana bıkkınlık gelmeğe başlar. Kur'ân-ı Kerim asırlardan beri okunmaktadır ve insanlar O'nu okumaktan hiç bıkmamışlardır. Bu, Kur'ân-ı Kerîm'in hususiyetlerinden sadece bir tanesidir.
    Arap Dili Edebiyâtına vâkıf olanlar daha kolay müslüman oluyorlar ve Kur'ân-ı Kerîm'i okuyorlar. O'nun manası üzerinde dersler vermeğe çalışıyorlardı. Tabî hepsinin öğreticisi de Peygamberimiz'di. Peygamberimiz de vahiy yoluyla bunların mânâlarını Allâhü Teâlâ'dan öğreniyordu.
    Müslüman olmayanlar bile Kur'ân-ı Kerîm'in beşer tâkâtının dışında bir kelâm olduğunu ikrar ve itiraftan kendilerini alamıyorlardı. Nitekim Kureyş'in meşhurlarından Velîd'ibn-i Muğire, Peygamberimiz'in huzuruna gelerek; "Bana Kur'ân-ı Kerim okur musunuz." diye ricâda bulunmuştu.
    Rasûlü Ekrem de şu Âyeti Kerîme'yi okudu: "İnnallâhe ye'mürü bil'adli vel'ihsâni ve îtâi-zil'kurbâ ve yenhâ anil'fahşâ-i ve'lmünkeri ve-l'bağy, yaızuküm lealleküm tezekkerûn. [Meâl-i şerifi: Şüphesiz ki, Allâhu Teâlâ adaleti, iyiliği, (hususiyle) akrabaya vermeyi emreder, kötülüklerden münkerden zulüm ve tecebbürden nehyeder. Size (bu suretle) öğüt verir ki, iyice dinleyip ve anlayıp tutasınız (diye)]" (Sûre-i Nahl, âyet 90)
    Velid'ibn-i Muğire bu Âyeti can kulağı ile dinledikten sonra şunları söyledi: "Vallâhi, bunda bir çekicilik var ve üzerinde husnü letâfet var. Pek derin ve faydası çok olan bir kelâm olduğuna inanıyorum. Bu âyeti ve diğerlerini beşer söyleyemez." Sonra kavmine dönerek şöyle dedi: "Sizin içinizde benden güzel şiir anlayan hiç kimse yoktur. Şiirin her türlüsünü sizden iyi bilirim. Üstelik cin şiirlerinin manalarını bile bana sormuyor musunuz? Muhammedî'lerin okuduğu kelâm sizin okuduğunuz ve dinlediğiniz hiçbir kelâma benzemiyor. Bu kelâm bütün bildiğiniz ve dinlediğiniz şiirlerden ve nesirlerden üstündür"
    Yine bir gün Hâtemül Enbiyâ Efendimiz, Harem-i Şerif'in bir kenarında otururken diğer kenarında da Kureyş'in ileri gelen meşhurları oturuyordu. Onlardan Velid diye mâruf olan Utbe bin Rebîa diğerlerine şöyle demişti: "Ne dersiniz, şimdi gidip de Muhammed'le konuşayım ve kendisine istediği rütbeyi ve istediği her şeyi vereceğimizi yeter ki dâvâsından vazgeçmesini söyleyeyim mi?"
    Etrafındakiler; "Söyle. Eğer kabul ederse istediğini verir, istediği mevkiye O'nu getiririz." dediler. Bâzıları kabul edeceğini zannediyorlardı. Amma bakalım, O kabul edecek miydi? Utbe, Rasûlü Ekrem'in yanına geldi ve o yolda bir çok sözler söyledi. Aklınca nasîhatlarda bulundu.
    Peygamberimiz; "Bitti mi?" dedi.
    Utbe; "Evet, bitti." diye cevap verdi.
    Bunun üzerine Hz.Peygamberimiz, "Öyle ise şimdi beni dinle." dedi ve O'na uzun boylu konuşmadı. Sadece bir Sûre okudu. Bu Sûre onu doğru yola getirmeğe yetecek ve artacaktı.
    "Bismillâhirrahmânirrahîm. Elif, lâm, mîm, tenzîlül kitâbi lâ raybe fîhi min Rabbil âlemîyn [Meâl-i şerifi: Elif, lâm, mîm. Bu kitabın indirilmesi ki, onda hiçbir şüphe yoktur. O âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.]" (Sûre-i Secde, âyet 1-2) diye Secde Sûresi'nden okumağa başladı. Secde âyetine geldikten sonra kalkıp secde etti. Utbe'ye dönerek; "İşittin mi? Yâ Ebâ Velid?, İşittin mi? Yâ Ebâ Velid?" diye sorunca,
    Utbe; "İşittim. İşte Sen, işte O" diye cevap verdi.
    Utbe hemen yerinden kalkarak, doğruca kendi takımından olan insanların yanına gitti ve onların merakla kendisini beklemekte olduklarını gördü. İçlerinden bâzıları; "Ne oldu?" diye sordu,
    Utbe; "Hiç sormayın, bir kelâm işittim ki, bu kelâmı şimdiye kadar hiç kimseden duymadım. Vallâhi bu söz şâir sözü değildir. Sihir değil, kerâmet değildir. Ey Kureyş uluları; bana kalırsa sizler Muhammed'le hiç uğraşmayınız. Beni dinlerseniz, O'na hiç dokunmayınız. O'nu kendi hâline bırakınız." dedi.
    Utbe'den bu cevabı aldıkları zaman ne diyeceklerini şaşırdılar. Amma yine de bir kısmı müşrik olmaktan geri durmadılar.
     
  7. h3LL_s3xY

    h3LL_s3xY Well-Known Member

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    5.237
    Aldığı Beğeni:
    250
    Ödül Puanları:
    83
    PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN MEDÎNE'YE HİCRETİ

    Vahiy meleği Cebrâil gelip müşriklerin kararını Peygamber Efendimiz'e bildirdi ve "Şimdiye kadar yattığın yatağında bu gece yatma!" dedi.
    Peygamber Efendimiz, Hz.Ali'ye: "Yatağımda yatıp uyu. Şu yeşil, geniş aba hırkamı da örtün, onun içinde uyu, korkma! Sana onlardan hoşlanmayacağın hiçbir şey erişmez!" dedi.
    Peygamberimiz, uyuyacağı zaman bu yeşil aba, hırkasına bürünüp uyurdu. Halebî'ye göre; Dört zira boyunda, iki zira eninde olan bu aba hırkayı Allah Rasûlü'nün sonradan cuma ve bayramlarda giydiği de olmuştur.
    Mekke'li müşriklerin, saklamak üzere, Peygamberimiz'e verdikleri birçok emânet eşya vardı. Mekkeliler, kıymetli eşyalarını saklayamamaktan korkarlarsa, onları, Peygamberimize teslim ederler, bu hususta O'na son derece güvenirlerdi. Rasûlü Ekrem, bu emânetleri sâhiplerine dağıtıncaya kadar Mekke'de kalmasını da Hz.Ali'ye emretti.
    Müşriklerin Peygamber Efendimiz'in Evini Kuşatması
    Her kabîleden seçilmiş olan katiller; gecenin üçte biri geçince Peygamber Efendimiz'in kapısının önünde toplandılar, Peygamberimiz'in uykuya dalmasını gözetlemeğe başladılar.
    Rasûlüllah'ın kapısında toplananlar arasında Ebû Cehil, Hakem ibn-i Ebûl As, Ukbe ibn-i Ebû Muayt, Nadr ibn-i Haris, Ümeyye'tibni Halef, ibn-i Kaytala, Zem'a ibn-i Esved, Tuayme ibn-i Adiy, Ebû Lehep, Übey ibn-i Halef, Nübeyh ibn-i Haccac, Münebbih ibn-i Haccac da vardı.
    Ebû Cehlin Alaylı Konuşmasına Peygamberimiz'in Cevabı
    Peygamber Efendimiz'in kapısı önünde toplanan müşriklere, Ebû Cehil; "Muhammed'in iddiâsına göre siz, O'na uyar, Müslüman olursanız, bütün Araplara ve Arap olmayanlara hâkim olacakmışsınız! Ölümünüzden sonra diriltilecek, Ürdün bahçeleri gibi bahçelere kavuşacakmışsınız! Eğer, O'nun dediğini yapmazsanız boğazlanacak, ölümünüzden sonra da diriltilip sizin için hazırlanmış olan cehennemde yanacakmışsınız" dedi.
    O sırada, Peygamberimiz kapıyı açıp müşriklerin karşısına çıktı. Ebû Cehil'e; "Evet, bunu, söyleyen Benim! Cehenneme girip yanacak olanlardan birisi de sensin!" dedi.
    Peygamberimiz'in Katiller Arasından Kur'ân Okuyarak ve Başlarına Toprak Saçarak Çıkıp Gitmesi
    Yüce Allah, kudretiyle müşriklerin gözlerini göremez bir hâle getirmişti. Rasûlü Ekrem, yerden aldığı bir avuç toprağı müşriklerin başlarına saçtı ve okuyarak onların aralarından geçip gitti.
    Cenâb-u Hakk bu hususu Yâsin Sûresinde şöyle beyân ediyor: "Yâsin! O hikmet dolu Kur'ân'a andolsun ki; Sen, hiç şüphesiz insanlara gönderilen peygamberlerdensin! Dosdoğru bir yoldasın. Bu Kur'ân da, kudretiyle her şeye üstün gelen, Rahmetiyle herkesi esirgeyen Allâh'ın indirdiği bir Kitab'dır ki, ataları, azapla korkutulmamış, bu yüzden gaflet içinde kalmış olan bir kavmi korkutman için Sana indirilmiştir.
    Andolsun ki; bunların çoğuna o azap sözü hak olmuştur. Artık bunlar îmân etmezler. Gerçekten biz, onların boyunlarına lâleler geçirdik ki bunlar çenelerine kadar dayanmıştır. Şimdi onlar, kafaları ve burunları yukarı kaldırılmış bir haldedirler! Biz onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik. Onları öylece bıraktık, artık görmezler. (Yâsin Sûresi, âyet 1-9).
    Müşrikler, Peygamber Efendimiz'in kapısında bekleşirlerken, yanlarına bir hemşerileri uğradı. Onlara; "Siz buralarda ne bekliyorsunuz?" diye sordu.
    "Muhammed'i bekliyoruz." dediler.
    "Hay Allah sizi umduğunuza erdirmesin, elinizi boşa çıkarsın! Vallâhi Muhammed yanınızdan çıkmış, sonra da sizden başına toprak saçmadık bir kimse bırakmayıp yoluna gitmiş! Siz, kendinize yapılan şeyi görmüyor musunuz?!" dedi.
    Her birisi, ellerini başlarına götürüp toprak saçılmış olduğunu anlayınca şaşırdılar ve buna da «Muhammed'in sihirlerinden bir sihirdir!» demekten başka söz bulamadılar.
    Kapının yarığından içeri baktıkları zaman yatakta birisinin abaya sarınıp bürünerek yattığını görünce; "Vallâhi bu abasının içinde uyuyan Muhammed'dir!" dediler. Sabah ortalık ağarıncaya kadar beklediler.
    Müşriklerin bu cinâyeti karanlıkta işlemeyip ortalık ağardıktan sonraya bırakmaları, ihtimal ki; katillerin muhtelif kabîlelere mensub bulunduklarını Haşimoğullarına göstermek içindi.
    Sabahleyin döşekten Hz.Ali doğrulup kalkınca; "Vallâhi, bize söylenilen söz doğru imiş" dediler.
    Yüce Allah bu münasebetle indirdiği âyetinde şöyle buyurmaktadır: "Hani bir zaman, o kafirler, seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri, yahut yurdundan zorla çıkarıp sürmeleri için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı kuruyorlarken, Allah da onlara mukabele ediyordu. Allah, tuzak kuranlara mukabele edenlerin hayırlısıdır." (Enfal Sûresi, âyet 30).
    Gâr-ı Sevr'e (Sevir Mağarasına) Sığınmaları
    Rasûlüllah Efendimiz; perşembe günü geceleyin Hz.Ebû Bekr'in evine geldi. O'nunla birlikte evin arkasındaki küçük kapıdan çıkarak Mekke'nin aşağısında, güneybatısında üç mil uzaklıkta bulunan Sevir dağına doğru ilerlemeğe başladılar. Rasûlü Ekrem bir ara pabuçlarını çıkararak yalınayak yürümek zorunda kaldı. Bu şekilde yürümekten ayakları aşındı ve acıdı. Hz.Ebû Bekir (R.A.), Peygamberimiz'in kâh önüne geçerek önünden yürümekte, kâh arkasına geçerek arkasından yürümekte idi.
    Peygamber Efendimiz, O'na; "Ya Ebâ Bekir! Niçin böyle yapıyorsun?" diye sordu.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Önünüzü, arkanızı gözetlemek, sizi korumak için" dedi.
    Gece karanlığında Sevir mağarasına ulaştılar. Mağara, haşerat ve vahşi hayvanların yuvası idi. Hz.Ebû Bekir (R.A.), içeride yılan veya yırtıcı bir hayvan bulunup bulunmadığını kontrol etmeden Rasûlü Ekrem'i içeri bırakmak istemedi.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Allah aşkına ben girmedikçe sen girme! Eğer içeride zararı dokunacak bir şey varsa onun zararı Sana dokunmasın, bana dokunsun" dedi.
    Hz.Ebû Bekr'in Ayağının Yılan Tarafından Isırılması
    Hz.Ebû Bekir (R.A.) mağaraya girdi. Eliyle yerleri yokladı, düzledi. Mağaranın bir tarafında bir delik buldu. İzarını yırtıp orayı tıkadı. Geri kalan kısmına da ayaklarını dayadı. Sonra Rasûlüllah'a; "buyurun!" dedi.
    Rasûlüllah içeri girdi. Başını, Hz.Ebû Bekr'in dizine koyup uyudu. O sırada Hz.Ebû Bekir (R.A.), yılan deliğini kapamış olan ayağından ısırıldı. Rasûlüllah'ı uyandırmak korkusuyla hiç kımıldamadı. Ancak, gözlerinin akan yaşı Rasûlüllah'ın yüzüne damlayınca O'nu uyandırdı.
    Rasûlü Ekrem; "Ne oldu sana Ya Ebâ Bekir?" diye sordu.
    O da; "Babam, anam sana feda olsun! Yılan tarafından ısırıldım!" dedi.
    Rasûlüllah, ısırılan yere tükrüğünü sürünce ayağındaki ağrı, sızı dindi...
    «Onun içindir ki, bir hatıra ve nişan olarak Hz.Ebû Bekir (R.A.)'nın soyundan gelenlerin ayağının altında ben vardır.»
    Müşrikler Peygamber Efendimiz ile Hz.Ebû Bekr'in Peşinde
    Ortalık ağarınca, müşrikler Peygamber Efendimiz'in evine daldılar. Hz.Ali döşeğinden kalkınca;
    "Nerede arkadaşın, amcanın oğlu?" dediler.
    Hz.Ali; "Bilmiyorum! Ben, O'nun üzerinde gözcü müyüm? siz, O'nu çıkıp gitmeğe zorladınız. O da çıkıp gitti!" dedi.
    Müşrikler, Peygamberimiz'i ele geçiremeyince içlerinde Ebû Cehil de olduğu halde, Hz.Ebû Bekr'in kapısına dikildiler. Hz.Ebû Bekr'in kızı Esma dışarı çıktı, "Ey Ebû Bekr'in kızı! Nerede baban?" diye sordular.
    Esma; "Vallâhi, babamın nerede olduğunu bilmiyorum!" deyince, çok yaramaz kötü ve hırçın bir adam olan Ebû Cehil öfkelenerek, Esma'nın yanağına bir tokat vurdu. Küpesi kulağından yere fırladı.
    Müşrikler Mekke'nin aşağısını, yukarısını aramağa, taramağa koyuldular.
    Hz.Muhammed (S.A.V.)'i ve Hz.Ebû Bekr'i bulup getirene veya öldürene yüz deve verileceği, Mekke'nin dört bir yanında tellallar bağırtılarak halka duyuruldu. Mekke dağlarında aranmadık, taranmadık yer bırakılmadı.
    Her kabîleden ikişer genç silahlandı. Yanlarına meşhur Müdliçoğullarından iyi iz sürücü Alkeme'yi de aldılar. Peygamber Efendimiz'le Hz.Ebû Bekr'in izlerini bulup süre süre Sevir mağarasının yakınlarına kadar gelip dayandılar.
    Alkame; "Vallâhi, aradığınız kimseler, şu mağaradan ileri geçmemişlerdir. Onun yanındadırlar. İz burada kesiliyor" dedi. Aradaki mesâfe 40 zira'a kadar indi.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.), çok telaşlandı ve tasalandı.
    Rasûlüllah; "Tasalanma! Allah, bizimledir!" dedi.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.); (yavaşca) "Yâ Rasûlellah! Onlardan birisi eğilip de ayaklarının dibinden bakıverse bizi görür!" dedi.
    Rasûlü Ekrem; "Ya Ebâ Bekir! İki kişinin üçüncüsü Allah olursa, sen akibetin ne olabileceğini, yakalanacağımızı mı sanırsın?" dedi.
    Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'inde bu hâdiseye şöyle işâret eder: "Eğer siz, O'na yardım etmezseniz (etmeyin), kafirler, O'nu Mekke'den çıkardıkları zaman, bizzat Allah, O'na yardım etmişti ki, o zaman Rasûlüllah ancak, ikinin ikincisi idi. Onlar, (Sevir dağının tepesindeki) mağarada idiler. Peygamber, arkadaşına «tasalanma! Allah hiç şüphesiz bizimledir»! dediği zaman Allah, O'nun arkadaşının üzerine sekinetini indirmiş, O'nu da göremediğiniz ordularla desteklemiş, kâfirlerin kelimesini alçaltmıştı. Allâh'ın kelimesi ise, O çok yücedir. Allah, kudretiyle herşeye üstün gelen, her yaptığını yerli yerince yapandır!" (Sûre-i Tevbe, âyet 40).
    Mağaranın Önüne Örümceğin Ağ Örmesi, Güvercinin Yuva Kurması
    Müşrikler; mağaranın sağını solunu araştırdılar. İçlerinden birisi, mağaranın önünde yuvalanan yaban güvercinini görünce geri döndü. Arkadaşları ona; "Mağaraya ne diye bakmadın?" diye sordular. O da; "Mağaranın ağzında iki yaban güvercininin yuvalandığını gördüm. Bundan, içeride hiç kimsenin bulunmadığını anladım." dedi.
    Ümeyyet'ibn-i Halef; "Mağaranın üzeri, örümcek ağıyla kaplanmış iken, siz ne diye şüphelenip duruyorsunuz? Vallâhi, ben bu ağın Muhammed doğmadan önceye âit olduğu kanâatindeyim" dedi. Bâzıları da; "Eğer onlar mağaraya girmiş olsalar, güvercinin yuvası dağılır, yumurtası kırılır, örümceğin ağı da bozulurdu!" dediler. Böylece, müşrikler umduklarına eremeden geri döndüler. Mevla'nın kudreti ve himayesi işte böyle tecelli ediyor, kafirleri de böyle şaşırtıyordu.
    Sevir Mağarası'nda Geçirilen Günler
    Allah Rasûlü, perşembe günü geceleyin Hz.Ebû Bekr'i yanına alarak mağaraya girmişti. Cuma, cumartesi, pazar gecesini orada geçirdiler.
    Hz.Ebû Bekr'in oğlu Abdullah, anlayışlı ve becerikli bir gençti. Babasından aldığı direktif üzerine, gündüzleri Mekkelilerle bulunur. Onların, Hz.Peygamberimiz ve Hz.Ebû Bekir (R.A.) hakkında söylediklerinden işitebildiklerini, karanlık basınca Sevir mağarasına gelip anlatırdı. Geceyi Peygamber Efendimiz ve Hz.Ebû Bekir (R.A.) ile birlikte geçirdikten sonra, tanyeri ağarırken Mekke'ye döner, geceyi Mekke'de geçirmiş gibi müşriklerle sabahlardı.
    Amir ibn-i Füheyre de, O'nun gelip gittiği yol üzerine koyunlarını sürerek izini belirsiz ederdi. Hz.Ebû Bekr'in kızı Esma ise, geceleri yiyecek getirirdi. Hz.Ebû Bekr'in azadlı kölesi Amir ibn-i Füheyre, Hz.Ebû Bekr'in koyunlarını Mekkelilerin koyunları ile birlikte otlatır, (aldığı direktife göre) karanlık basınca Hz.Ebû Bekr'inkilerini mağaranın önüne getirip bırakırdı. Peygamber Efendimiz ve Hz.Ebû Bekir (R.A.) de, onlardan bir kaba süt sağar, güneşin hararetinden ısınmış temiz taşların içine koyarak, sütü ısıtır ve içerlerdi. Amir ibn-i Füheyre gecenin sonuna doğru gelip koyunlara seslenir, onları da önüne katarak yaymağa götürürdü. Bu hâl üzere üç gün geçti.
    Halkın, Rasûlüllah Efendimiz ve Hz.Ebû Bekir (R.A.) hakkındaki arama taramaları biraz yatışır ve tavsar gibi oldu. Kılavuz olarak tutulan Abdullah ibn-i Üreykıt da, kendisine emânet edilen iki deve ile birlikte kendi devesini de yanına alarak pazartesi günü seher vakti sevir dağının eteğine geldi.
    Hz.Ebû Bekr'in Kızı Esma'nın «Cennet Kuşağı» İle Müjdelenmesi
    Yol azığı olmak üzere bir koyun kesilmiş, eti pişirilmişti. Hz.Ebû Bekr'in kızı Esma, bunu bir dağarcığa koyup bir tulum su ile birlikte mağaraya getirdi.
    Esma, yemek dağarcığını bağlamak için bağ getirmeği unutmuştu. Esma, yola çıkılacağı zaman belinden kuşağını çözüp ortasından yırtarak bir parçası ile yemek dağarcığını, öteki parçasıyla da su tulumunun ağzını bağlayınca, bu fedakarlığından memnun olan Peygamberimiz, O'na; "Sana Cennette iki kuşak var!" buyurdular. Bundan dolayı Esma «Zâtün nitakayn (iki kuşak sâhibesi)» diye anıldı.
    Hz.Ebû Bekr'in Babasının Telaşlanması
    Hz.Ebû Bekr'in, Müslüman olduğu zaman kırkbin dirhemi vardı. O bunları İslam davası uğrunda seve seve harcamaktan geri durmadı. Peygamber Efendimiz'le Mekke'den ayrılacağı zaman, ancak beşbin veya altıbin dirhemi kalmıştı. Bunların bir kısmını yanında götürmek üzere oğlu Abdullah ile mağaraya getirtti.
    Esma der ki: "Babam Ebû Bekir, böyle, malını yanına alıp gidince, dedem Ebû Kuhâfe yanımıza geldi (o zaman gözleri görmezdi);
    «Vallâhi ben, sanıyorum ki, O, bütün malı yanında alıp götürmüştür!» dedi.
    «Hayır dedeciğim! O, bize pek çok mal bıraktı!» dedim ve hemen babamın, evin bacasına koyduğu madeni paraları aldım (ki babam paralarını hep oraya koyardı). O paraları bir örtünün üzerine koyduktan sonra dedemin elini tutup «dedeciğim! elini şu mal üzerine bir sür» dedim. Dedem, elini ona koyunca;
    «Eh! Bunu size bıraktığına göre mesele yok. Çok güzel. Artık, bu size yeter! Ben, vallâhi bize bir şey bırakmadı sanmıştım!» dedi."
    Peygamberimiz'in Kusvâ İsimli Deveyi Satın Alması ve Sevir'den Ayrılış
    4 Rebîulevvel pazartesi günü Rasûlüllah ve Hz.Ebû Bekir (R.A.) mağaradan çıkarak mağaranın yanında bekleyen kılavuz Abdullah ibn-i Üreykıt'ın yanına geldiler. Hz.Ebû Bekir, iki devesini de Rasûlü Ekrem'in yanına getirdi ve üstün olanını Rasûlüllah'a arz ederek; "Anam babam sana fedâ olsun! Buyur ya Rasulallah!" dedi.
    Peygamber Efendimiz; "Ben, bana âit olmayan bir deveye binemem!" deyince,
    Hz.Ebû Bekir; "O, senindir! Babam anam sana fedâ olsun! Bin!" dedi.
    Peygamberimiz; "Hayır! Satın aldığın bedeli ne ise bana bildirmedikçe ona binemem!" dedi. (Hz.Ebû Bekir, onu, Harisoğullarının hayvanları arasından seçip başka bir deve ile birlikte 800 dirheme satın almıştı.)
    Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Onu şu kadara fîlâncalardan satın aldım!" dedi.
    Peygamber Efendimiz Kusvâ'yı Hz.Ebû Bekr'in satın aldığı 400 dirhem ile kabul edince,
    Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Yâ Rasûlellah! Artık bu sizindir! Binebilirsiniz!" dedi.
    Rasûlüllah da, Hz.Ebû Bekir de develerine bindiler. Hz.Ebû Bekir (R.A.), yolda kendilerine hizmet etmek üzere azadlı kölesi Amir ibn-i Füheyre'yi yanına aldı. Yol göstermesinde çok maharetli olan Abdullah ibn-i Üreykıt önlerine düştü. Sevir dağından ayrıldılar.
    Rasûlü Ekrem'in «Kusvâ» diye anılan bu devesi Hz.Ebû Bekr'in hâlifeliği zamanına kadar yaşadı. Medîne'nin Bakî Kabristanlığı'na salınmıştı. Kendisine hiç dokunulmazdı. Orada kendi hâlinde yayıla yayıla öldü.
    Peygamber Efendimiz'in Vatan Sevgisi
    Allah Rasûlü, Mekke'nin aşağısından geçerken devesini Hazvere mevkiinde durdurarak Mekke'ye mahzun mahzun baktı;
    "Vallâhi! Sen Allâh'ın yarattığı yerlerin en hayırlısı, Allah katında en sevgili olanısın! Senden, çıkarılmamış olaydım, buradan çıkmazdım. Bana senden daha güzel, daha sevgili vatan yoktur. Kavmim, beni, senden çıkarmamış olsalardı, çıkmaz, senden başka bir yerde yurt yuva tutmazdım." dedi.
    Bunun üzerine, Yüce Allah Peygamber Efendimiz'e şöyle vahyetti: "Elbette, O Kur'ân'ın tebliğini üzerine farz kılan Allah, Seni, yine döneceğin yere (Mekke'ye) döndürecektir." (Kasas Sûresi, âyet 85).
    Sürâka'nın Hz.Peygamberimiz'i Tâkip Edişi ve Başına Gelenler
    Kureyş Müşrikleri, Rasûlüllah ile Hz.Ebû Bekr'i bulana veya öldürene yüzer deve va'detmiş bulunuyorlardı. Kendine güvenenler O'nu aramağa koyulmuştu. Çok iyi iz tâkip eden Sürâka adında iri yapılı birisi de, bu mükâfatı almak için atını, silahını, fal çektiği oklarını da yanına aldı, bundan sonra elini fal çantasına atıp oklarını çıkardı.
    «Muhammed ile Eshab'ına zarar verebilir miyim?, veremez miyim?» diye oklarla fala baktı. Hoşlanmadığı ok; «O'na zarar verilemez» oku çıktı.
    Fakat oka îtibar etmeyerek, yüz deveyi almak arzu ve iştihâsıyla hemen atının üzerine atladı. Onu, dört nala kaldırıp koşturdu. Rasûlüllah ile arkadaşlarına yaklaşacağı sırada atının ayakları birden bire sürçüp yere kapandı. Sürâka da üzerinden yuvarlandı. Kendi kendine "Bu, ne hâl?" dedi. Sonra fal oklarını çıkarıp fala baktı. Yine, hoşlanmadığı ok, «O'na zarar verilemez!» oku çıktı.
    Sürâka, oka isyan etti. Peygamber Efendimiz'i tâkipten vazgeçmedi. Hemen atına atlayıp koşturmağa başladı. Birden bire atı yere kapandı. Sürâka da üzerinden yuvarlandı. "Bu, ne hâl?" dedi. Sonra fal oklarını çıkarıp tekrar fala baktı. Bu defa da, hoşlanmadığı «O'na zarar verilemez!» oku çıktı.
    Sürâka, yine oka isyan etti ve Rasûlü Ekrem'i tâkipten vazgeçmedi. Atına atlayıp koşturmağa başladı. O kadar yaklaştı ki artık, Allâh'ın Rasûlü ve arkadaşları Sürâka'yı görüyor, o da, onları görüyordu. Hattâ Sürâka, Rasûlüllah Efendimiz'in okuduğu Kur'ân-ı Kerîm'i bile işitebiliyordu.
    Rasûlüllah, arkasına hiç dönüp bakmıyordu. Hz.Ebû Bekir (R.A.) ise, sık sık arkasına dönüp bakınıyordu.
    Buhârî'nin Enes Bin Malik'ten rivâyetine göre; Hz.Ebû Bekir (R.A.), arkasına dönüp bakınınca, bir atlının arkalarından koşup kendilerine yaklaştığını gördü. "Yâ Rasûlellah! İşte atlı, gelip bize yaklaştı." dedi.
    Peygamberimiz arkasına baktı; "Allahım düşür onu" diyerek duâ etti.
    Sürâka gelip yetişince, Hz.Ebû Bekir (R.A.) ağlamağa başladı.
    Peygamber Efendimiz, O'na; "Niçin ağlıyorsun?" diye sordu.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Vallâhi, ben, kendim için ağlamıyorum. Sana bir zarar gelir diye ağlıyorum!" dedi.
    Sürâka, Peygamber Efendimiz'e saldıracağı bir mesâfeye gelince; "Yâ Muhammed! Bu gün Seni benden koruyacak kimdir?" diye bağırdı.
    Peygamberimiz; "Beni, Cebbâr ve Kahhâr olan Allah korur!" buyurdu,
    Cebrâil indi; "Yâ Muhammed! Yüce Allah yeryüzünü sana itaatçı kıldı. Ona dilediğini emredebilirsin" dedi.
    O sırada, Sürâka'nın atının iki ön ayağı, dizlerine kadar yere battı. Sürâka da üzerinden yuvarlandı. Atını kaldırmağa zorladı. At da kalkmak için çabaladı. Fakat, bir türlü ayaklarını yerden çıkarmağa kâdir olamadı.
    Sürâka'nın Peygamber Efendimiz'den Emân Dilemesi
    Sürâka; "Yâ Muhammed! İyice anladım ki, bu senin işindir! Allâh'a duâ et de kurtulayım! Sana hiç dokunmayacağım! Beni görecek kimselere de senden hiç bahsetmeyeceğim" dedi. Sürâka'nın atı çabalayarak, horuldayarak kalkıp dikilince, iki ayağının gömüldüğü çukurdan göğe doğru ateş dumanı gibi, tozlu bir duman yükselip dağıldı.
    Bunun üzerine, Sürâka; "El emân!" diye bağırdı.
    Rasûlü Ekrem ile arkadaşları durdular. Sürâka da atına binerek yanlarına kadar geldi.
    Sürâka bunca saldırılarından Allah Rasülü'nün bu şekilde korunulduğunu görünce, artık iyice anladı ve kanaât getirdi ki; O'nun gerçekleştirmek istediği şey yakında gerçekleşecektir. "Ben, Sürâka ibn-i Çu'şüm'üm! Bana bakın, benden şüphelenmeyin. Size söyleyeyim ki, artık benden hiçbir zaman hoşlanmayacağınız bir hareket gelmeyecektir! Kavmin, Senin hakkında şöyle şöyle vaadlerde bulundu" diyerek Kureyş'in, Peygamber Efendimiz'e ve Hz.Ebû Bekr'e yapmak istedikleri şeyleri birer birer haber verdi. Kendilerine yol azığı ve levazımı vermek istedi. Almadılar ve ondan, başka hiçbir şey de almak istemediler.
    Sürâka, Peygamberimiz'e; "Şu ok çantamdan bir ok alıp bununla, fîlân fîlân yerdeki develerime ve hizmetçilerime uğra! Ondan dilediğini al!" dedi.
    Allah Rasûlü; "Ey Sürâka! Sen İslam dînini arzu etmedikçe, ben de senin deveni, sığırlarını arzu etmem! Sen, bizi gördüğünü gizli tut, kâfi!" dedi.
    Sürâka; "Ey Allâh'ın Peygamberi! Bana istediğini emret!" deyince,
    Rasûlüllah: "Yurdunda dur! hiçbir kimsenin, bize gelip kavuşmasına meydan verme!" dedi.
    Günün başlangıcında Peygamberimiz'in üzerine düşmanca yürüyen Sürâka günün sonunda, Allah'ın hikmeti ile adeta O'nu koruyucu bir silah oluvermişti.
    Sürâka'ya Emannâme Yazılıp Verilmesi
    Hz.Peygamberimiz, Hz.Ebû Bekr'e; "Söyle O'na, bizden istediği nedir?" dedi.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.), bunu, Sürâka'ya söyleyince, Sürâka; "Benimle aranda bir emân vesîkası olmak üzere bana bir yazı yaz!" dedi.
    Rasûlüllah da, Hz.Ebû Bekr'e; "Ona, istediğini yaz" buyurdu.
    Bunun üzerine, Hz.Ebû Bekir (R.A.), Amir ibn-i Füheyre'ye emretti. O da bir deri parçasına yazıp Sürâka'ya uzattı. Sürâka onu alıp ok çantasına koydu. İzi sıra geri döndü. Olan bitenlerden hiçkimseye hiçbir şey anlatmadı, sustu.
    Sürâka'nın Ebû Cehil'e Cevabı
    Ebû Cehil, Sürâka'nın böyle eli boş dönüp sustuğunu görünce Müslüman olmasından korktu ve onu söylediği beytlerle kötülemeğe, halkın gözünden düşürmeğe çalıştı.
    Sürâka da, Ebû Cehil'e verdiği manzum cevabında; "Ey Hakem'in babası! Sen, atımın ayakları yere battığı zamanki hâlini bir görmüş olaydın, anlar ve hiç şüphe etmezdin ki Muhammed (A.S.) delilli ve hüccetli Peygamberdir. Artık, O'na kim dayanabilir?. Sana yaraşan, Kureyş kavmini, O'na saldırmağa kışkırtmak değil, saldıranlara engel olmaktır. Ben, sanıyorum ki O'nun yaymak ve duyurmak istediği şey elbette bir gün gelişecek ve yayılacaktır. Öyle ki, bütün halk, O'na çatmağı değil, O'na uymağı ve kendisiyle barışıklık içinde bulunmağı isteyecektir!" dedi.
    Medîne Yolculuğuna Devam
    Peygamber Efendimiz, Harrar'dan geçişinin ertesi günü, Talha ibn-i Ubeydullah ve Zübeyr ile buluştu.
    Bunlar, Şam'dan ticâret kâfilesiyle gelip Mekke'ye gitmekte idiler. Peygamber Efendimiz'le Hz.Ebû Bekr'e birer beyaz Şam maşlahı (elbisesi) giydirdiler ve Medîne'li Müslümanlardan birisinin; "Rasûlüllah ve arkadaşları, geciktiler!" dediğini haber verince, Peygamber Efendimiz, hareketini hızlandırdı.
    Rasûlü Ekrem önde, Hz. Ebû Bekir arkada giderken, yolda bir adamla karşılaştılar. Adam Hz.Ebû Bekr'i tanıdı. "Ey Ebû Bekir! Şu önünde giden zât kimdir?" diye sordu.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.) da setretmek için; "O zât, bana yol gösteren birisidir!" dedi.
    Büreyde'nin Müslüman Oluşu ve Peygamber Efendimiz'in Önünde Sarığını Sancak Yaparak Medîne'ye Girişi
    Kureyş müşriklerinin, Peygamberimiz'i tutup getirene 100'er deve verecekleri vaadini işiten Büreyde ibn-i Husayb, aile efradından 70 atlı ile beraber yola çıkmışlardı. Peygamber Efendimiz, Amim mevkiine eriştiği zaman, gelip Peygamber Efendimiz'e kavuştular.
    Peygamberimiz ona; "Sen kimsin?" diye sordu.
    Büreyde; "Ben, Büreyde'yim!" dedi.
    Rasûlüllah, Hz.Ebû Bekr'e dönüp; "Ya Ebâ Bekir! İşimiz serinledi ve düzeldi." dedi.
    Allah Rasûlü Büreyde'ye; "Kimlerdensin?" diye sordu.
    Büreyde; "Eslem kabîlesindenim!" dedi.
    Peygamberimiz, Hz.Ebû Bekr'e; "Selâmete erdik" dedi.
    Büreyde'ye; "Eslem'in kimlerinden, hangilerindensin?" dedi.
    Büreyde; "Sehimoğullarındanım!" dedi.
    Peygamber Efendimiz; "Ya Ebâ Bekir! Okun çıktı!" dedi.
    Büreyde, Peygamber Efendimiz'e; "Peki, ya sen kimsin?" diye sordu.
    Peygamber Efendimiz; "Ben Abdulmuttalib'in oğlu Abdullah'ın oğlu Muhammed'im ve Allâh'ın Rasûlüyüm" diyerek onu, İslâmiyete dâvet edince, Büreyde de yanındakiler de şehâdet getirerek Müslüman oldular. Böylece hidâyetten nasibi olan bu insanlara Mevlamızın inâyeti ve hidâyeti yetişti. Allah'ın Rasulü'ne düşmanlık için gelenler O'na sadık birer dost oluverdiler.
    Yanlarındaki biraz sütü Peygamber Efendimiz'e takdim ettiler. Onu Peygamber Efendimiz ile Hz.Ebû Bekir (R.A.) içti.
    Büreyde, hayvanlarının az sütlü oluşundan şikâyetlendi. Peygamberimiz de onlara bereket duâsı yaptı.
    Peygamber Efendimiz, yatsı namazını orada, bu yeni Müslümanlarla birlikte kıldı. O gece, Büreyde, Meryem Sûresi'nin baş tarafından birkısmını Peygamber Efendimiz'den öğrendi.
    Sabaha çıkıldığı zaman, Büreyde; "Yâ Rasûlellah! yanında bir bayrak olmadan Medîne'ye girmen uygun düşmez!" dedi. Sarığını çıkardı. Mızrağının ucuna bağladı. Medîne'ye girinceye kadar Peygamber Efendimiz'in önünde onu taşıyarak yürüdü.
    Büreyde, daha sonraları tahdisi nimet olarak hep; "Allâh'a hamd olsun ki Sehimoğulları, hiç zorlanmadan boyun eğdiler, Müslüman oldular!" derdi.
    Rasûlü Ekrem, onun hakkında; "Eshâbımdan bir zât bir memlekette ölecek. O kıyâmet gününde o memleketin nûru ve o memleket halkının önderi olacaktır!" buyurmuştu.
    Gerçekten Büreyde, İslam mücâhitleriyle Horasan'a kadar gitmiş, Merv'de vefât etmiştir.
    Kuba'ya Geliş
    Rasûlüllah (S.A.V.), Rebîülevvel ayı içinde bir pazartesi günü kabakuşlukta, güneşin en kızgın sırasında Kubâ' ya eriştiler.
    Kubâ; Medîne'nin güneyinde, iki mil uzağında üzüm bağları, hurma, incir ve nar bahçeleri bulunan sevimli bir köydü.
    Bir Yahûdînin Peygamber Efendimiz'i Uzaklardan Görmesi
    Medîne'deki Müslümanlar, Peygamberimiz'in Mekke'den yola çıktıklarını işittikleri zaman, sabah namazını kıldıktan sonra Harre mevkiine çıkarak, öğle sıcağı basıncaya kadar Allah Rasûlü'nü beklerlerdi. Yine bir gün, uzun uzun bekledikten sonra dönmüşlerdi. Evlerine girdikleri sırada, Yahûdîlerden birisi, kendisine âit bir işi için kulelerden bir kulenin üzerine çıkıp uzakları gözetlerken, Peygamber Efendimiz'le Eshab'ının beyazlara bürünmüş olarak serâb ve sisleri yara yara gelmekte olduklarını gördü. Yahûdî, Müslümanların Peygamber Efendimiz'i bekleyip durduklarını biliyordu. Hemen yüksek sesle;
    "Ey Arab topluluğu! Ey Kayle oğulları! İşte nasîbiniz, devletiniz, gelmesini bekleyip durduğunuz Ulu adamınız geliyor!" diyerek haykırdı.
    Medîne'li Müslümanların Peygamberimiz'i Karşılamaları
    Yahudînin sesini işiten Medîne'li Müslümanlar, Peygamber Efendimiz'i karşılamak için, silâhlanıp, evlerinden dışarı fırladılar. Rasûlü Ekrem'in gelmekte olduğunu işitince Amr ibn-i Avf oğullarının getirdikleri tekbirlerle yerler sarsıldı. Peygamber Efendimiz'le Hz.Ebû Bekir (R.A.), Harre'de iken, geldiklerini haber vermek için, bâdiye halkından birisini de Ebû Ümâme'ye ve adamlarına göndermişlerdi. Çıkan karşılayıcılar, 500 kişi idi. Allah Rasûlü'ne Harre'de kavuştular.
    Karşılayıcılar geldikleri zaman, Rasûlü Ekrem Efendimiz bir hurma ağacının gölgesinde oturuyorlardı. Hz.Ebû Bekir (R.A.) de Rasûlüllah'ın yanında bulunuyordu. Karşılamağa gelen Medîne'li Müslümanların çoğu Rasûlüllah'ı hiç görmedikleri ve Hz.Ebû Bekr'i eskiden tanıdıkları için, önce O'nu selâmlıyorlar, O'nunla konuşuyorlardı. Rasûlü Ekrem ise hep susuyor, sükût ediyordu, konuşmuyordu.
    Medîne'li Müslümanlar, Peygamber Efendimiz'i, ancak, üzerinden gölge çekilip de Hz.Ebû Bekir (R.A.) O'nu maşlahı ile güneşten gölgelemeğe çalışırken tanıyabildiler.
    Peygamberimiz'in Kubâ'da Müsafir Olduğu Ev
    Rasûlüllah (S.A.V.), Eshâbıyla ve karşılayıcılarla birlikte Medîne'nin sağ tarafına (âliye kısmına) yönelerek yoluna devâm etti ve Kubâ'da Amr'ibn-i Avfoğulları âilesinden, çok yaşlı bir zât olan Külsûm ibn-i Hidm'in evine indi. Hz.Ebû Bekir (R.A.) ise, Haris ibn-i Hazrec oğullarından Hubeyb ibn-i İsaf'ın Sünh'deki evine indi.
    Peygamber Efendimiz Külsûm ibn-i Hidm'in evine inmekle beraber, Sa'd ibn-i Hayseme'nin evine gidip orada Müslümanlarla oturup konuşurdu.
    Hz.Ali'nin Kubâ'ya Gelişi
    Hz.Ali, halkın, Peygamberimiz'e emânet ettikleri şeyleri, sâhiplerine vermek için geri kalmıştı. Hz.Ali, Ebtah'da (Mekke Vâdisinde) dikilerek; "Kimin, Rasûlüllah katında bir emâneti varsa, gelsin, emânetini kendisine teslim edeceğim!" diye seslendi.
    Mekke'de üç gün, üç gece daha kaldıktan sonra, O da gelip Kûlsüm ibn-i Hidm'in evinde Peygamber Efendimiz'e kavuştu.
    Gelirken, gündüzleri gizlenmiş, geceleyin yürümüştü. Kubâ'ya geldiği zaman, ayaklarının altı kabarmış ve yarılmış bir halde idi. Rasûlü Ekrem, O'nu görünce kucakladı ve şefkatinden ağladı. Hemen, ayaklarını meshedip sığayınca ıztırabı dindi.
    Kubâ Mescidi'nin İnşâsı
    Rasûlüllah Efendimiz, Kubâ'da Amr'ibn-i Avfoğulları yanında 14 gece kaldı ve Kubâ Mescidi'ni yapıp içinde namaz kıldı.
    Rasûlü Ekrem Kubâ Mescidi'ni yapmak istediği zaman;
    "Ey Kubâ'lılar! Bana Harre'den taş getirin!" dedi.
    Yanına bir hayli taş toplandı.
    Rasûlüllah (S.A.V), yanındaki asâ ile kıbleyi çizdi. Eline bir taş alıp oraya koydu. "Yâ Ebâ Bekir! Bir taş al, benim taşımın yanına koy!"
    "Ey Ömer! Sen de bir taş al, Ebû Bekr'in taşının yanına koy!"
    "Ey Osman! Sen de bir taş al, Ömer'in taşının yanına koy!" dedi.
    Allah Rasûlü, sanki bu sûretle onların halîfelik sıralarını da işâretliyordu.
    Bundan sonra, Peygamberimiz orada bulunan halka dönüp; "Herkes, alacağı taşını şu çizgi üzerinde arzu ettiği yere koysun!" dedi.
    Böylece, Kubâ Mescidi'nin ilk taşını kıble tarafına koyan Peygamber Efendimiz olmuştur. Sonra, sırası ile Hz.Ebû Bekir (R.A.), Hz.Ömer ve Hz. Osman Efendimiz oraya gelerek birer taş koymuşlar, sonra da bütün halk yapı işine koyulmuştur.
    Rasûlü Ekrem, hayâtı boyunca her cumartesi günü yaya veya binitli olarak Kubâ Mescidi'ne gelir, orada iki rekât namaz kılardı.
    Kubâ Mescidi'nde namaz kılmanın, umre yapmak gibi olduğu, kılınacak namazın, kılana bir umre sevâbı kazandıracağı, Peygamber Efendimiz tarafından bildirilmiştir.
    Cenâb-u Hak, Kur'ân-ı Kerîm'inde bu mescidi medhü senâ ediyor ve buyuruyor ki; "Tâ ilk gününden, temeli takvâ üzere kurulan bu mescidde namaza durmak daha doğrudur. Orada temizliği ve nezâhati pek seven insanlar var, Allah da zâten temiz olanları sever." (Tevbe Sûresi, âyet 108)
     
  8. h3LL_s3xY

    h3LL_s3xY Well-Known Member

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    5.237
    Aldığı Beğeni:
    250
    Ödül Puanları:
    83
    PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN MEDÎNE'YE GİRİŞİ

    Rasûlü Ekrem (S.A.V), Kubâ'dan Medîne'ye hareket etmek istediği zaman, dedesi Abdülmuttalib'in dayıları olan Neccaroğullarına haber gönderdi. Onlar da yüz kişilik bir kâfile hâlinde silahlanıp geldiler. Peygamber Efendimiz'le Hz.Ebû Bekr'e selâm verdiler ve "Siz düşmanlarınızdan emin, dostlarınız da size itaatçı olarak develerinize bininiz!" dediler.
    Rasûlü Ekrem devesine bindi. Hz.Ebû Bekir (R.A.) de bindi.
    Hz.Peygamberimiz önde, Hz.Ebû Bekir (R.A.) arkada, Medîne'li Müslümanlar da sağ ve sol yanlarında oldukları halde, cuma günü Kubâ'dan hareket ettiler.
    Ranûna Vâdisi'nde İlk Cuma Namazı
    Sâlim ibn-i Avfoğullarının yurdundan geçerken öğle vakti girmişti. Peygamber Efendimiz cuma namazının farz kılındığını Eshâbına tebliğ buyurdular ve burada ilk cuma namazını kıldılar. Orada iki hutbe irâd ettiler.
    İlk hutbede, kalkıp Allâhü Taâla'ya hamdü senâ ettikten sonra şöyle buyurdu:
    "Ey mü'minler! Kendiniz için âhiret azığı hazırlayın ve onu kendinizden önce gönderin. Elbette bilirsiniz ki muhakkak ölecek ve sürünüzü çobansız bırakacaksınız! Sonra birinize Rabbül'âlemin, arada bir tercüman ve perdedar bulunmaksızın «Sana Rasûlüm gelip, buyruklarımı tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verdim, ihsanlarda bulundum, sen bu nimetlerden kendine âhiret payı ayırdın mı?» diyecek. O kimse sağa ve sola bakacak hiçbir şey görmeyecek! Sonra, önüne bakacak, orada cehennemden başkasını görmeyecek!
    Öyle ise yarım hurma ile de olsa, cehennemden kendisini korumağa gücü yeten hemen o hayrı işlesin. Onu bulamayan da güzel bir sözle kendisini korumağa çalışsın. Çünkü, bir iyiliğe on mislinden yediyüz misline kadar sevap verilir. Allâh'ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!"
    Allah Rasûlü, hutbesinin ikinci kısmında şöyle buyurdu:
    "Allâh'a hamd olsun! Allâh'a hamd ederim ve O'ndan yardım dilerim! Nefislerimizin şerlerinden ve kötü amellerimizden Allâh'a sığınırız. Allâh'ın doğru yola ilettiğini, kimse saptıramaz! Saptırdığını da kimse doğru yola iletemez! Şahadet ederim ki Allah'dan başka ilah yoktur! O, birdir, şeriki yoktur.
    Sözlerin en güzeli Allâh'ın Kitâbı'dır. Allah, kimin kalbini Kur'ân ile süsler ve onu küfürden sonra İslâmiyete girdirir, o da Kur'ân'ı başka sözlere tercih ederse işte o kimse felah bulmuştur. Doğrusu, Kitâbullah, sözlerin en güzeli ve en beliğıdır.
    Allâh'ın sevdiğini seviniz! Allâh'ın Kelamından ve zikrinden usanmayınız! Allâh'ın Kelamından kalbinize darlık gelmesin. Çünkü Kelâmullah, her şeyin üstününü ayırıp seçer, amellerin hayırlısını, kulların güzîdesi olan Peygamberleri, kıssaların iyisini zikreder, helâl ve haramı beyân eyler.
    Artık, Allâh'a ibâdet ediniz ve O'na bir şeyi şerik koşmayınız! O'ndan gereği gibi sakınınız. Yaptığınız iyi işleri, diliniz te'yid etsin. Aranızda Allâh'ın kelamı ile sevişiniz. Muhakkak biliniz ki, Allah, ahdinin bozulmasına gazap eder. Size selâm olsun!"
    Peygamberimiz'in Medîne'ye Girişi ve Medînelilerin Sevinci
    Hz.Peygamberimiz, Cuma namazından sonra devesi Kusvâ'ya bindi ve yularını da onun başına doladı. Peygamberimiz önde Hz.Ebû Bekir (R.A.) arkada, yolun iki yanını dolduran yaya ve binitli Müslümanlar da yanlarında olduğu halde Medîne'nin içine doğru hareket etti.
    Medîne, sevinçten çalkanıyordu!
    Bera ibn-i Azib demiştir ki; "Rasûlü Ekrem Medîne'yi teşrif ettiği zaman Medîneliler, Rasülullah'a sevindikleri kadar hiçbir şeye sevindiklerini görmedim. Hatta kadınlar, kızlar, çocuklar «Câe Rasûlullah, Taleat aleyneş Şems, (Rasûlullah geldi, Allâh'ın Peygamberi geldi, güneş bize doğdu, ne mutlu bize)» diye sevinç izharında bulunuyorlardı."
    Enes ibn-i Malik, Peygamber Efendimiz'in Medîne'ye girdiği günden daha güzel ve daha parlak bir gün görmediğini söyler.
    Halebi'nin Hz.Âişe'den rivâyetine göre, Peygamberimiz, Medîne'ye girdiği zaman kadınlar, çoluklar çocuklar hep bir ağızdan:
    "Veda yokuşundan doğdu, dolunay bize!
    Allâh'a yalvaran oldukça şükretmek gerekir, mutlu hâlimize!
    Ey bize gönderilen Yüce Peygamber! Sen,
    Sen, boyun eğmemiz gereken bir emirle geldin bize!"
    diyerek neşîdeler söylüyorlardı.
    Erkekler ve kadınlar evlerin damlarına çıkmışlar. Gençler ve hizmetçiler yollara dökülmüşler, «Rasûlullah geldi, güneş bize doğdu» diye bağrışıyorlardı.
    Medînelilerin Peygamberimizi Müsafir Etmek İçin Yarışı
    Sâlim ibn-i Avf oğulları âilesinden İtban ibn-i Mâlik ve Abbas ibn-i Ubâde, Rasûlüllah'ın devesi Kusvâ'nın önüne geldiler; "Yâ Rasülellah! Bizim yanımızda otur. Biz çok sayılı, hazırlıklı, emrine âmâde bir topluluğuz!" dediler.
    Rasûlüllah gülümseyerek; "Hayra erin, deveye yol verin! Ona, gideceği yer buyurulmuş, duyurulmuştur!" dedi.
    Yol verilince deve, Beyazaoğullarının hizasına kadar gitti. Beyazaoğullarından Ziyad ibn-i Lebîd ile Ferve ibn-i Amr gelip, onlar da aynı şekilde; "Yâ Rasûlellah, bize buyur, biz çok sayılı, hazırlıklı, emrine âmâde, seni koruyup savunabilecek kudrette bir topluluğuz!" dediler.
    Rasûlü Ekrem, yine gülümseyerek; "Hayra erin! deveye yol verin! ona, gideceği yer buyurulmuş, duyurulmuştur!" dedi.
    Yol verdiler. Deve, Sâideoğullarının evini geçeceği sırada Rasûlü Ekrem Efendimiz'in hânelerini teşrif etmesini çok arzu eden Sâideoğullarından Sa'd ibn-i Ubâde ile Münzir ibn-i Amir devenin önüne gerildiler, yine onlar da aynı şekilde; "Yâ Rasûlellah! Bize buyur!, biz, çok sayılı, hazırlıklı, emrine âmâde, Seni koruyup savunabilecek kudrette bir topluluğuz!" dediler.
    Ancak, Peygamber Efendimiz yine gülümseyerek; "Hayra erin! deveye yol verin! ona gideceği yer buyurulmuş, duyurulmuştur!" dedi.
    Yol verdiler. Hülâsa müsâfir etmek için Eshâbı Kirâm birbiriyle yarışıyor, hatta bâzıları devenin durmasını, evlerine sapmasını temin için hemen evlerinin önüne deve yiyeceği koyuyorlardı. Fakat o mübârek deve, hiçbirine iltifat etmiyor, şehir içinde kendisine ilham olunan yere doğru aheste aheste ilerliyordu.
    Nihâyet, Peygamber Efendimiz'in Kusvâ adlı devesi Neccaroğullarının evine kadar gitti ve Peygamberimiz'in bugünkü Mescidlerinin bulunduğu yere çöküverdi. Burası o zaman Neccaroğullarından Sehil ve Süheyl adlarında iki yetim çocuğa âit hurma kurutma yeri idi. Deve çöktüğü zaman Peygamber Efendimiz onun üzerinden inmedi. Deve, ayağa kalktı. Rasûlü Ekrem, yine onun yularını serbest bıraktı. Deve biraz yürüdükten sonra, birden bire arkasına dönüp ilk önce çöktüğü yere kadar geldi. Oraya tekrar çöktü ve kalkmadı. Boynunu ve göğsünü yere uzatıp böğürmeğe ve deprenmeğe başladı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; "İnşaallah menzilimiz burasıdır!" diyerek deveden indi.
    O sırada, Ebû Eyyüb Hâlid ibn-i Zeyd el Ensârî ile zevcesi de oraya koşup gelmişlerdi. Ebû Eyyüb devenin palanını ve yükünü üzerinden indirdi. Yüklenerek büyük bir sevinç ve coşku ile evine götürüp koydu.
    Peygamber Efendimiz'in devesi, Hâlid ibn-i Zeyd el Ensârî'nin evinin yanında çökünce, Neccaroğullarının küçük kız çocukları def çalarak çıkmışlar; "Biz, Neccaroğullarının kızlarıyız! Muhammed'in hısımlığı, komşuluğu ne hoş, ne mutlu!" diyerek, neşîdeler okumağa başlamışlardı.
    Peygamber Efendimiz onlara; "Beni seviyor musunuz?" diye soruyor,
    Onlar da; "Yâ Rasûlellah! Seviyoruz! Seviyoruz!" diyorlar,
    Peygamberimiz de; "Allah biliyor ki: Vallâhi, ben de sizi seviyorum! Vallâhi, ben de sizi seviyorum! Vallâhi, ben de sizi seviyorum!" diyerek kasemle, te'kidle onlara mukabelede bulunuyordu.
    Peygamberimiz'in Hz.Hâlid ibn-i Zeyd'e Müsafir Oluşu
    Peygamber Efendimiz devesinden indikten sonra; "Akrabalarımızın evlerinden, hangisinin evi, buraya daha yakındır?" diye sorunca,
    Hâlid ibn-i Zeyd Ebû Eyyüb El Ensârî Hazretleri; "Yâ Rasûlellah! Benim evim daha yakındır! İşte evim şurası, kapısı da şurası! devenin palanını ve yükünü de oraya indirdik." dedi.
    Peygamberimiz; "Kişi binitinin ve ağırlıklarının yanında bulunur! Git, bizi kabul için de yer hazırla!" dedi.
    Ebû Eyyüb hemen gidip yer hazırladıktan sonra geldi.
    Hz.Hâlid ibn-i Zeyd'in iki katlı evi vardı. Rasûlullah Efendimiz; "Gelip gidenim çok olur, siz üst katta oturun, ben alt katta olayım." deyince,
    Hz. Hâlid ve âilesi hüngür hüngür ağlamaya başladılar; "Bu bize çok ağır geliyor. Ne olur siz üst katta olun Yâ Rasûlellah!" diye israr ettiler.
    Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz üst kata çıktılar ve orada yedi ay müsâfir oldular.
    Rasûlü Ekrem, devesinin çöktüğü hurma kurutma yerinin kime âit olduğunu sordu. Muaz ibn-i Afrâ da; "Yâ Rasûlellah! orası, Amr'ın yetim oğulları Sehil ve Süheyl'indir." dedi.
    Bilahere, Peygamber Efendimiz tarafından bu arsa satın alındı. Arsanın bedelini Hz.Hâlid ödedi. Buraya Mescîd-i Nebevi inşaa edildi. Yanına Peygamber Efendimiz'in ikâmetine has odalar yapıldı. Mescîd-i Şerif inşaa olunurken gerek Muhâcirler ve gerekse Ensâr canla başla çalıştılar. Peygamber Efendimiz de taş taşıyarak bu işte yardımcı oldu.
    O zaman Kıble, Kudüs'deki Beyt-i Mukaddes olduğundan kapısı güney tarafına bırakılmıştı. Sonra Kıble Kâbe'ye çevrilince tâdilat yapılarak kuzey tarafından kapı açıldı.
    Hicretin Târih Başlangıcı Oluşu
    Milletler, kendilerince mühim bir hâdiseyi târih başlangıcı kabul etmişlerdir. Hristiyanlar, Hz.İsa'nın doğumunu (ki Mîladi târih başlangıcıdır.), İslâm'dan önce Araplar da Fil Vakası'nı târih başlangıcı kabul etmişlerdi. Peygamber Efendimiz'in Mekke'den Medîne'ye hicreti Milâdi 622 târihinde Muharrem ayında vuku' bulmuştur. Çok mühim bir hâdise olması îtibariyle Allah Rasülü'nün bu hicreti Hz.Ömer (R.A.)'ın hilâfeti zamanında, müslümanlarca târih başlangıcı kabul edilmiştir.
    EZAN

    Mekke'de iken ibâdetler gizli yapılıyor, namazlar tenha yerlerde edâ ediliyordu. Bu îtibarla Müslümanları namaz ve ibâdet vakitlerinde bir araya toplamak için herhangi bir dâvet alâmetine ihtiyaç görülmüyordu.
    Medîne'ye gelindiğinde, ilk günlerde önceki alışkanlıkla mü'minler namaz vakitleri yaklaştığı zaman bir araya toplanıp vaktin gelmesini bekliyorlardı. Fakat bir müddet sonra Müslümanların çoğaldığı, Mekke'deki gibi mâniâlar olmadığı için cemaatın ibâdet mahallinde toplanması ve vaktin geldiğinin haber verilmesi için bir alâmete ihtiyaç hâsıl oldu. Allah Rasûlü, Mescîd-i Nebevi'nin yapılmasından sonra, bu hususu Eshâbıyla iştişare etti. Bâzıları boru çalınmasını, bâzıları çan çalınmasını, bâzıları yüksek bir yerde ateş yakılmasını ileri sürdüler. Bunlar, gayrimüslimlere benzerlikten kaçınmak için uygun görülmedi. Bu arada, Hz.Ömer yüksek bir yerden nidâ olunmasını teklif etti. Bu fikir kabul edildi. Peygamberimiz'in emriyle Hz.Bilâl, namaz vakitlerinde "Esselât-ü Câmiatün (Cemaatle namaza)" diye nidâ etmeğe, seslenmeğe başladı. Bu hâl Ensârdan Hz.Abdullah ibn-i Zeyd'in bir rü'yâsını gelip Rasûlüllah'a anlatmasına kadar devam etti. Nihâyet bu zâtın rü'yâsı ve bunu teyid eden diğer Sahabilerin rü'yâları üzerine ezan, şimdiki tertibi ile sünnet kılındı.
    Hz.Bilâl'in sesi güzeldi. Rasûlüllah'ın emri üzerine Hz. Bilâl ezan okumağa memur edildi. Mescid'in yanıbaşındaki yüksek evin damına çıkar, tatlı sesiyle ezan okur, Allâh'ın büyüklüğünü îlan ederek, müslümanları namaza davet ederdi.
    ESHÂB-I SUFFE

    Mescid-i Şerif'in bir tarafında bir suffe (sofa) vardı ki üzerine hurma dallarından bir çardak yapılmıştı. Burası, evi, ailesi bulunmayan Eshâbın fakirlerine verildiği için burada barınanlara "Sofa yahut Suffe Eshâbı" denildi. Bunlar, Peygamber Efendimiz'den ilim irfan tahsilini gâye edinmiş olup Fahri Kâinât'ın ilminden, sohbetinden azami derecede istifade edebilmek maksadıyla pek zaruret bulunmadıkça buradan ayrılmazlar, ancak dünyevi maişetlerini asgari derecede temin için dünyevi işlerle meşgul olurlardı.
    Barınacak bir çatı altı bulamayan kimsesiz yoksullar ve garipler, burada yatıp kalkarlardı. Bunlar iplerini alıp kırlardan odun toplarlar, onları satıp yiyeceklerini temin ederler, geçimlerini sağlarlardı. Kendi ellerinin emeği ile geçinmeğe çalışırlardı. Fakat her zaman iş bulamadıklarından aç kaldıkları da olurdu. Eshâbın zenginleri bunları gözetirler, yardım ederlerdi. Peygamberimiz, akşamları onlardan bir kısmını çağırıp kendisi doyurur, bir kısmını da hâli vakti yerinde olan sahabilerine gönderip doyurturdu.
    Rasûlü Ekrem; "Bir kişinin yiyeceği, iki kişiye; iki kişinin yiyeceği, dört kişiye; dört kişinin yiyeceği, sekiz kişiye yeter!" buyururdu. Allah Rasûlü başka bir gün de; "İki kişilik yiyeceği olan, Ehli Suffe'den üçüncüyü, dört kişilik yiyeceği olan, onlardan beşinciyi, yahut altıncıyı götürsün!" buyurmuştu. Hazreti Ebû Bekir onlardan üçünü, Peygamber Efendimiz de onlardan onunu alıp götürmüştü.
    Bir gün Peygamberimiz'in kızı Hz.Fâtıma'nın el değirmeni ile buğday çekip un öğütmekten elleri kabarmış ve yaralanmıştı. Muhterem babacığına ellerini göstererek, yardım için bir hizmetçi isteyince, Peygamberimiz; "Kızım, Eshâbı Suffenin ihtiyaçlarını gideremediğim halde ben sana nasıl yardımcı bulayım" demişti.
    Eshâb-ı Suffe dâimâ Hz.Peygamberimiz'in yanında bulunduklarından Kur'ân ve Hadis dinler, öğrenir ve öğretirlerdi. Bu îtibarla suffe, alelâde bir sığınak değildi, bir ilim müessesesi idi. En çok hadis rivâyet eden Ebû Hureyre (R.A.) burada yetişmişti.
    Peygamberimiz'in; "Benim bu mescidime gelen kişi başka bir şey için değil, hayır için, hayırı öğrenmek veya öğretmek için gelir. O, Allah yolunda cihad eden kimse mevkiindedir." Hadîs-i Şerîf'i, en kısa bir zamanda öğreticiler ve öğreniciler üzerinde tesirini göstermiş, Fahri Kâinât'ın mescidi ve suffe, bir ilim ocağı hâline gelmişti.
    Ehli Suffe'ye, Kurrâ da denilirdi. Kabîlelere gönderilecek Kur'ân öğreticileri de bunlar arasından seçilirdi. Nitekim, bu yolda vazîfelendirilen ve Bi'ri Maune denilen yerde müşrikler tarafından önleri kesilerek şehid edilenlerin hepsi Ehli Suffe'dendi. Ehli Suffe'den bâzen 70'inin birden geceleri bir öğreticinin başında toplanıp sabaha kadar ders gördükleri olurdu.
    İslam Târihinin başlangıcından zamanımıza kadar Medrese, Kur'ân Kursu ve Talebe Yurdu gibi değişik adlarla gelen ilim ve irfan müesseselerinin, ilim hizmetlerinin temelini ve menşeini Eshâbı Suffe'nin barındığı mubarek mekan teşkil eder.
    Peygamberimiz'in Hz.Âişe İle Evlenmesi

    Medîne'de, Mescîd-i Nebevi'nin inşaasından sonra, bitişiğinde Peygamber Efendimiz için odalar yapıldı. Peygamber Efendimizin ikametgahı olan bu odalara «Hâne-i Saadet» denildi. Bunların yapılması tamamlanınca Allah Rasûlü, Ebû Eyyûb el Ensârî Hazretleri'nin evinden buraya taşındı. Kölesi Zeyd'i Mekke'ye göndererek orada kalmış olan zevcesi Sevda ile küçük kızı olan Hz.Fâtıma'yı Medîne'ye aldırdı. Kızı Rükiyye, Hz.Osman ile Medîne'ye hicret etmişti. Kızı Zeynep'in kocası müşrik olduğundan Zeynep gelemedi. Hz.Ebû Bekr'in âilesini de oğlu Abdullah getirdi. Böylece Mekke'de nişanlanmış olduğu Hz.Âişe de Medîne'ye gelmiş oldu.
    Mescidin yanındaki odaların yapılması tamamlanınca bunlardan birini Hz.Âişe'ye tahsis etti ve hicretten sekiz ay sonra O'nunla evlendi. Hz.Âişe o zaman gelinlik çağına girmiş bir genç kızdı. Çok zeki idi. Mükemmel bir âile terbiyesi almıştı. Hz.Ebû Bekr'in kızı olduğunu her suretle isbat etmiştir. Peygamber Efendimiz'le geçirdiği dokuz senelik hayâtında, O'ndan pek çok dîni mes'eleler almıştır. Fıkıhta yeri pek büyük olup, pek çok Hâdis-i Şerif rivâyet etmiş büyük bir âlime ve müctehide bir annemizdir.
    MUHÂCİRLER İLE ENSAR ARASINDA KARDEŞLİK

    Eshâbı Kirâm; Ensâr ve Muhâcirîn diye iki kısma ayrılır.
    Mekke'den göç ederek, Medîne'ye yerleşen Müslümanlara «Muhâcir» denir. Allah yolunda mallarını mülklerini bırakıp hicret ettiklerinden çok büyük mertebeye nâil olmuşlardır.
    Medîne'nin yerli halkı bunlara elden gelen her türlü yardımı yaptıklarından, onlara da yardım edici mânâsına gelen «Ensâr» denir. Onlar da, Allah için hicret edip gelen Müslüman kardeşleriyle ellerindekini paylaştıkları, onlara kucaklarını açtıkları, bütün varlıklarıyla onlara yâr ve yardımcı olduklarından pek büyük mertebeye nâil olmuşlardır.
    Hz.Peygamber, Muhâcirlerden herbirini Ensârdan birine kardeş olarak tâyin etti. Bu kardeşlik kan ve neseb kardeşliğinden daha kuvvetli oldu.
    Târihte, Muhâcirler ile Ensâr arasındaki kardeşlik kadar kuvvetli bir bağlantı kurulduğu ve bu kadar birbirine candan kaynaşan insanlar görülmemiştir. Medîne'liler yerlerini yurtlarını bırakarak gelen Muhâcirlere kardeş elini uzatmışlar, onları evlerinde müsâfir olarak barındırmışlar, mallarını, ekmeklerini onlarla paylaşmışlar, iş ve aş bulmuşlar ve böylece, onlara yurtlarından ayrılmanın acısını çektirmemişlerdir.
    Muhâcirler ve Ensâr, İslam târihinde hürmetle anılan iki guruptur ki; bunlar, kıyamete kadar gelecek olan Ümmeti Muhammed'in öncüleri ve nümune şahsiyetler olup, başta Mevlâmız'ın ve Fahri Kâinât Efendimiz'in çok büyük müjdelerine mazhar olmuşlardır. Onlar, bu dîne çok büyük hizmet ettiler. Allah cümlesinden râzi olsun...
    Yahûdîlerle Münâsebetler
    Medîne'de bâzı Yahûdî kabîleleri de yaşıyordu. Peygamberimiz, Medîne'ye hicret etmeden önceki devirlerde Medîne'de yaşayan gerek Yahûdîler ile Evs ve Hazrecliler arasında ve gerekse Evs ve Hazreclilerin kendi aralarında süregelen Buas muharebeleri hepsini yıpratmış, iyice zayıflatmıştı. Bu harp ve çekişmeler her topluluğun bu şehirde birbirine üstünlük sağlamak, söz sâhibi olmak istemesinden ileri geliyordu. O zamana kadar sırasıyla birbirlerine üstünlük kuran bu topluluklar hicret sırasında, yine bu çekişmelerin gayreti içerisinde idiler.
    Peygamber Efendimiz'in Medîne'ye gelmesi, Müslümanlığı kabul etmeğe başlayan Evsliler ve Hazrecliler için bulunmaz bir fırsat oldu. İslam nimeti onların arasında devam edegelen çekişmelere güzellikle son verdi. Kurân'ı Kerim'de Sure-i Ali İmran 98-101. âyetlerde de buna işaret olunmaktadır.
    Rasûlullah'ın Muhâcirler ve Ensâr arasında kurduğu kardeşlik müessesesi ile Müslümanlar daha çok kaynaştı. Ayrıca her topluluğun vaziyeti gözönüne alınarak şehirde bâzı esaslar konuldu. Böylece Medîne'de bir nevi devlet idâresi ve birliği kurulmuş oldu.
    Yahûdîler, Evs'liler ve Hazrec'liler arasında eskiden beri süregelen söz sâhibi olma çekişmeleri Allah Rasûlü sâyesinde son buldu. Bu usül her topluluk için de pek makbûle geçti.
    Yahûdîler Peygamber Efendimiz'e îmân etmekten kaçındıkları için düşmanca fikir ve hareketlerinden geri durmuyorlarsa da İslâmın onlara yaptığı güzel muâmele karşısında, Peygamberimiz'le anlaşma yapmağı kendileri için faydalı bulmuşlardı. Onun için Peygamberimiz'e, gelip ahidnameyi imzalamak istediklerini bildirmişler ve Peygamberimiz'in Müslümanlar arasında koyduğu esaslarla yapılan ahidnameyi bilâhere Yahûdîler de imzalamıştı.
    Fakat Yahûdîler Müslümanların kuvvetlenmesini istemediler. Medîne ve havâlisinde İslâmın yayılışını görünce, daha önce Medîne'yi beraberce koruyacaklarına dâir verdikleri söz ve ahidden döndüler.
    Yahûdîlerden Abdullah ibn-i Selam îmân etmiş, Peygamberimiz ile beraberdi. Âilesi de İslâmı kabul etti. Onun İslâmı kabulu Yahûdîler arasında büyük gürültü meydana getirdi. "Eğer Allâh'ın Rasûlünü serbest bırakırlarsa, arkasına birçok insan tâbi olacak ve taraftarı çoğalacaktır" diyerek hile yapmağı, fırsat vermemeği tasarladılar. Ahidlerini bozan Yahûdîler işte o andan îtibaren İslam ve Müslümanlar için gizli harbe başladılar.
    MÜDÂFAA VE HARBE İZİN VERİLMESİ

    Müslümanlar daha ilk zamanlarda, Mekke müşriklerinin ezâ, cefâ ve işkencelerine karşı onlarla savaşmak için Peygamber Efendimiz'den devamlı izin isterler ve; "Ey Allâh'ın Rasûlü! Kâfirlerin bu kötü muâmelelerine neden tahammül ediyoruz?" derlerdi.
    Rasûlü Ekrem ise böyle söyleyenlere sabır tavsiye ediyor ve "Henüz Cenâb-u Hak tarafından harp etmek için emir gelmemiştir." buyuruyordu.
    Müşrikler, mü'minlerin Medîne'ye hicret etmesiyle ilk anda onlardan kurtulduklarını zannettiler. Ancak Müslümanların Medîne'de kuvvetlenmelerini hiç çekemediler. Bir müddet sonra şiddet tatbikine başladılar. Medîne yakınlarına kadar gönderdikleri çetelerle Medînelilerin hayvanlarını alıp götürdüler. Ekili arâzilerini tahrip ettiler. Böylece şehrin emniyetini bozmağa başladılar.
    Mekke müşriklerinin, Medîne'ye kadar sarkarak mü'minleri tâkip ve rahatsız etmekte ısrarlı olmaları Medîne'deki Yahûdî, müşrik ve münafıkları da cesâretlendirdi. Küstahlaşmalarına yol açtı.
    Bu hâdiseler karşısında Allah Rasûlü Müslümanlar arasında nöbet tutturdu. Geceleri uyumayarak, emniyet ve asâyiş işleriyle alâkadar oldular.
    Müslümanlar daha evvel müşriklere, Kâfirun Sûresinde mealen buyurulduğu gibi; "Sizin batıl inançlarınız size, benim (Hak) dînim de bana..." demekle me'murdu. İş, bu dereceye geldikten sonra, Bakara Sûresi'nin 193.âyetinde ve diğer nâzil olan âyetlerde "Emrolunduğun üzere, fitnenin kökü kazınıncaya kadar..." savaşmak, putperetsliği Arap Yarımadası ve diğer beldelerden söküp atmakla vazîfelendiler.
    Cihad ve savaşa izinle alâkalı âyetlerin nâzil olmasından sonra Rasûlü Ekrem, İslâmın gelişmesine her fırsatta mâni olmaya çalışan müşriklere karşı harp îlân etmek için Sahabîleriyle beraber hazırlıklara başladı.
    İLK SERİYYELER

    Seriyye; düşman üzerine geceleyin gizlice çıkarılan müfrezeler, askeri birlikler, keşif kolları demektir. Gündüz gönderilenlere ise sâriye denir. Dilimizde bu kuvvetler İslam akıncıları olarak da anılmaktadır. Bunun, en azı beş kişilik, en çoğu 400 kişilik olurdu.
    Gâzâ veya gazve ise, düşmanla harp etmeğe gitmek mânâsına gelir. Müşriklerle yapılan harplerin çoğunda Rasûlüllah Efendimiz bizzat bulunmuş, bir kısmında ise bulunmamıştır.
    Gazâ ve Seriyyelerin Gâyesi
    Peygamber Efendimiz'in, bir gazâya gitmek isteyince, gideceği ciheti ve maksadını tevriyeli (başka mânâya da gelebilecek) kelimeler içinde gizlemek âdeti idi. Bunun içindir ki, bâzı kaynaklarda Bedir savaşından önceki seriyye ve gazvelerdeki gâyenin, cereyan tarzları ve neticeleri ile bağdaşmayacak şekilde değişik ifâde edildiği görülmektedir. Halbûki, bu seriyye ve gazveler Saad ibn-i Muaz'ın da Ebû Cehil'e dediği gibi herşeyden evvel;
    Kureyş müşriklerinin Hac yollarını Müslümanlara tıkamış olmalarına karşılık, Müslümanların da Kureyş müşriklerinin, Suriye ticâret yollarını kesip onları ticarî ve iktisâdi bakımdan sıkıntıya düşürebilecekleri hakkında bir uyarmağı,
    Aynı zamanda, Müslümanlara karşı ne gibi bir hazırlıkta bulunduklarını öğrenmeği,
    İleride yapılacak savaşlarda bâzı kabîlelerin Kureyş müşrikleri ile birleşmelerini önlemeği, hedef tutuyordu.
    Hülâsa, seriyyelerden maksat; «Kureyş'e, bizim de elimiz silah tutmasını bilir demek, müşriklere gözdağı vermekti.»
    Hz.Peygamberimiz, bir Hadîs-i Şerifleri'nde şöyle buyurmuşlardı: "Allah'dan başka Allah olmadığına, Muhammed (S.A.V.)'in Rasûlüllah olduğuna şehâdet getirinceye, namazı kılıncaya, zekatı verinceye kadar savaşmak bana emrolundu. Onlar, bunları yapınca, Müslümanlık hakkının gerektirdiği cezâlar müstesnâ oldukça, canlarını, mallarını elimden kurtarırlar!"
    Eshâbı Kirâm'dan Abdullah ibn-i Amr; "Yâ Rasûlullah! Bana cihad ve gazâ hakkında bilgi ver?" demişti.
    Allâh'ın Rasûlü, O'na; "Ey Abdullah ibn-i Amr! Eğer, sen, Allâh'ın rızasını umarak ve güçlüklere katlanarak çarpışırsan, Allah da seni kıyâmet günü o hâl üzere diriltir. Eğer sen gösteriş ve öğünmek için çarpışırsan, Allah da seni kıyâmet günü o hâl üzere diriltir. Hâsılı sen, ne halde ölür veya öldürülürsen, Allah da seni o halde diriltir." dedi.
    İlk seriyyelerden bâzıları şunlardı: Hz. Hamza, Seyfülbahr'e; Ubeyde ibn-i Haris, Batn-ı Râbig'a; Saad ibn-i Ebi Vakkas, Harrar'a gönderildiler.
    Berâ bîn-i Mağrur İçin Cenâze Namazı Kılınması
    Hazrec kabilesinden Berâ bîni Mağrur, Ensârın reislerinden ve 12 nakîbinden birisi idi. Akabe'de Peygamberimiz'e bîat edilirken kalkıp Allâhü Teâlâ'ya hamdü senâ ettikten sonra; "Hamdolsun o Allâh'a ki, bizi Muhammed'le şereflendirdi ve sevgili kıldı. Biz, Allâh'a ve Rasûlüne dâvet edilenlerin âhiri, bu dâvete icâbet edenlerin ise, ilkiyiz. Allâh'ın ve Rasûlü'nün dâvetine icâbet ettik. İşittik ve itaat ettik. Ey Evs ve Hazrec cemâatı! Allah, sizi dîni ile şereflendirdi. Eğer, dinleyip itaat etmeği ve yardımlaşmağı memnuniyetle kabullendinizse, Allâh'a ve Rasûlü'ne itaat ediniz" demişti.
    Berâ bini Mağrur ölüm döşeğine düşünce malının üçte birini, dilediği yere sarfetmek üzere Peygamberimiz'e vermelerini, âilesine vasiyyet etti ve "Kabrimde beni Kâbe'ye doğru yöneltiniz." dedi. Dediği gibi yapıldı.
    Berâ bini Mağrur, Hac mevsiminde Mekke'ye geleceğini Peygamberimiz'e vâdetmişti. Hac mevsimine erişmeden ölüm döşeğine düşünce, âilesine; "Rasulüllah'a olan vâdim dolayısıyla beni Kâbe'ye çeviriniz. Çünkü, ben, O'na gelmeği vâdetmiştim." dedi.
    Böylece, mezara defnedilirken Kâbe'ye yönelenlerin ilki oldu.
    Peygamberimiz, Medîne'ye gelince eshâbıyla birlikte Berâ bîni Mâğrur'un kabrine gitti. Kabrinin üzerinde saf bağlayıp cenâze namazını kıldı. "Allâhım! Onu yarlığa! Ona rahmet et ve ondan hoşnud ol!" diyerek duâ etti.
    Berâ bini Mâğrur, Ensâr nakîblerinden ilk vefât eden ve kabri üzerinde Peygamberimiz tarafından ilk defa cenâze namazı kılınan zât oldu.
    Yer yüzünde ise ilk cenâze namazı Hz.Âdem için kılınmıştı.

    KIBLENİN MESCÎD-İ HARAM'A TAHVİLİ

    Müslümanlar Kudüs cihetine, Mescîd-i Aksâ'ya dönerek namaz kılıyorlardı. Rasûlü Ekrem ise Kâbe'ye dönerek namaz kılmağı arzu etmekteydi.
    Hicretin ikinci yılında Rasûlü Ekrem, Beni Seleme semtindeki Mescidde, Eshâbı ile birlikte öğle namazını kılarken namaz içinde Kâbe tarafına dönmesi vahy ile emrolundu. Emrolunan tarafa döndü ve arkasındaki cemaat da döndüler. Bu, hicretin onyedinci ayının başlarına ve Receb-i Şerif'in ortalarına doğru bir pazartesi gününe rastlamıştı. İçinde namaz kılarken Kıblenin Kâbe'ye tahvil edildiği bu mescide «Mescid-ül Kıbleteyn (iki Kıbleli mescid)» denir.
    Cenâb-u Hak Bakara Sûresinin 144. âyetiyle Mescîd-i Haram (Kâbe) cihetine dönülmesini emretti ve o andan îtibaren Kâbe'ye dönüldü.
    ORUCUN FARZ KILINIŞI VE ÂŞÛRÂ ORUCU

    Hz.Peygamberimiz, Medîne'ye geldiklerinde Âşûrâ günü yahûdîlerin oruç tuttuklarını görünce; "Nedir bu?" diye sordu.
    Onlar da; "Bu gün hayırlı bir gündür. Bu gün Allâh'ın İsrailoğullarını düşmanlardan kurtardığı, Mûsa'nın da şükür için oruç tuttuğu gündür." dediler.
    Bunun üzerine Peygamberimiz; "Ben Mûsa'ya sizden daha yakınım" dedi ve Âşûrâ günü orucunu tuttu. Eshâbına da tutmalarını emretti.
    Kıblenin Kâbe'ye çevrilişinden bir ay sonra, hicretin onsekizinci ayının başlarında, Şaban ayında, Ramazan-ı Şerif orucu farz kılındı. Ramazan orucu farz kılınmazdan önce, Âşûrâ orucu vacipti. Ramazan orucu farz kılınınca Peygamberimiz; "Âşûrâ orucunu tutmak isteyen tutsun, bırakmak isteyen de bıraksın." dedi. Böylece Âşûrâ günü oruç tutmak Ümmeti Muhammed için nâfile oldu.
    BEDİR GAZASI (Hicrî:2, M.:624)

    Bedir, Medîne'ye 80 mil mesâfede bir köydür. Mekke'den Suriye'ye giden kervan yolunun üzerindedir. Müşriklerle Müslümanlar arasında en büyük harp ilk defa işte burada olmuştur. Bedir harbi, bi'setin 14., hicretin ikinci senesi Ramazan ayında vuku' bulmuştur. Hakk ile bâtıl arasında vuku bulmuş, Tevhid şirke, İman küfre gâlib gelmiştir.
    Hz.Peygamberimiz ile Müslümanlar Medîne'ye yerleştikten sonra da Mekke'deki müşrikler boş durmadılar. Bir taraftan Medîne'deki yahûdîlerden bâzılarını elde ederek, gizliden gizliye onları Müslümanlık aleyhinde kışkırtıyorlar, Medîne ile Mekke arasındaki arâzide yerleşmiş olan halkı onların vâsıtasıyla Müslümanlar aleyhine çevirmeğe çalışıyorlardı. Bunların propagandaları gittikçe ilerliyordu.
    Kureyş müşrikleri, Medîne'nin yakınlarına kadar sarkarak yağmacılığa başlamış, Medîne'nin otlağından bir kaç deveyi alıp götürmüşlerdi. Düşmanın bu gibi hâl ve hareketleri Müslümanların son derece uyanık bulunmalarını îcab ettiriyordu.
    Peygamber Efendimiz, Mekke müşriklerinin Medîne'ye ansızın bir hücum yapmalarına meydan vermemek için ara sıra Müslümanlarla Medîne'den çıkar, civârı tarassud ederdi. Bâzen de kendisi gitmez, etrafı kontrol etmesi için gözcü gönderirdi.
    Müslümanlar, müşriklerin bitmek bilmeyen saldırıları karşısında, onlara mukâbele etmek ve artık onlarla harp etmek için def'alarca müsaade istemişlerse de Peygamber Efendimiz; "Biz bununla emrolunmadık!" diyerek, müsaade etmemişti.
    Peygamber Efendimiz dâimâ dîni, irşad yoluyla yaymağa çalışmış, zorlama yoluna gitmemişti. Mecbur kalındığı zaman, nefsini müdâfaa için kılınca sarılınmasına da Cenâb-u Hakk müsaade etmişti. Peygamber Efendimiz'in Peygamberliğinin onbeş yılı böyle güzel sözle, nasîhatla, dîne dâvet etmekle geçti. Nihâyet tecâvüzleri önlemek için Allah tarafından vakti gelince harbe izin verildi.

    Tarafları Harbe Götüren Sebepler
    Ebû Süfyan, Müslümanların Mekke'de bıraktıkları malları da satarak Müslümanlara karşı silahlanmak için bin develik büyük bir ticâret kervanıyla Suriye'ye gitmişti. Bu servetle harbe hazırlık yapılacaktı. Bu kervanda, Mekkelilerin hepsinin malları vardı.
    Peygamber Efendimiz yine bir gün, müşrikleri gözetlemek ve düşman hakkında ma'lumât edinmek üzere, Ensârdan Besbes ibn-i Amr ile Adiyy ibn-i Ebirruba'yı gözcü olarak ileri göndermişti. Gözcüler Bedir'e kadar gittiler. Kaplarına su doldurmak için oradaki su kuyusuna vardıklarında, su başında iki kişinin, Ebû Süfyan'ın ticâret kervanının yarın oraya uğrayacağı hakkında konuştuklarına şâhid oldular. Onlara hiçbir şey demeden, su doldurup döndüler ve işittiklerini Peygamberimiz'e aynen naklettiler.
    Ebû Süfyan, tâkip edilecekleri kuşkusuyla Bedr'e kervanı sürmeden, konaklayacakları yerleri önceden bir gözden geçirip su başına da adamlar göndererek; «Buraya gelen oldu mu?» diye sordurmuştu. Su almak için iki kişinin geldiğini duyunca, tâkip edilmekte olduklarını sezerek, kervanı Bedr'e uğratmadan deniz sahiline, Cidde'ye sürmüştü. Bu arada, Zamzam adında müthiş çığlık atan birini kiralayarak Mekke'ye feryatçı dellal göndermişti.
    Zamzam, korkunç bir kılıkla Mekke'ye gelip şehirde sokakları dolaşarak; "Ey Kureyş! Müslümanlar kervanı yağma ediyor! Yetişîn! İmdât! İmdât!" diye feryada başlamış, halkı galeyana getirmiş ve Kureyş harp için harekete geçmişti.
    Ebû Cehil de işi kızıştırıyordu. Ebû Leheb hasta yatıyordu. O da hasta yatağından harbe teşvik ederek, kendi gidemeyeceğinden yerine bir bedel çıkarmıştı. Böylece hazırlanan müşrik ordusu 100 atlı, 700 develi, kalanı yaya olmak üzere 1000 civarında idi. Müslümanlarla harp etmek üzere yola çıktılar.
    Bu arada Ebû Süfyan, kervanı hiçbir şey olmadan Mekke'ye ulaştırmış ve geri dönülmesi için de adamlarına haber göndermişti. Fakat, müşrikler tam bir harp hazırlığıyla yola çıktıklarını söyleyerek geri dönmediler. Bedr'e kadar gelip harbe hâkim yerlere yerleştiler. Su başını tuttular.
    Aslında Ebû Cehil'den başkası harbi pek istemiyordu. Buna rağmen, Ebû Cehil kızgın bir hâlde şöyle bağırıyordu. "Buradan kat'iyyen gitmeyeceğiz. Burada üç gün kalacağız. Develer boğazlayıp yemekler yiyeceğiz, içkiler içip, çalgılar çalacağız. Bundan sonra Araplar bizim sevinç ve neş'emizi işitecekler, bizi ebediyyen sevecekler..." İşte bu azgın adam, azgınlığını böyle gösteriyordu.
    Peygamber Efendimiz, ticâret kervanının Suriye'den Mekke'ye dönmekte olduğunu öğrenince, Eshab'ı ile Bedr'e doğru harekete geçti. Fahri Kâinât'ın ordusu 313 kişi olup, bunların 83'ü Muhâcirlerden, gerisi Ensardan idi. Orduda, süvâri gözcülerin kullandığı iki atla, münâvebe ile binilen yetmiş deve bulunuyordu.
    Peygamberimiz, Ömer ibn-i Ümmü Mektüm'ü, Medîne halkına namaz kıldırmak için yerine vekil bırakarak, Ramazan'ın sekizinde Medîne'den yola çıktılar. Ümmü Mektüm âmâ olduğundan, Yahûdîler bir kargaşalık çıkarmasınlar diye Allah Rasûlü, Ebû Lübâbe'yi de yoldan çevirerek, Medîne'ye kâimi makam tâyin etti. Resûlü Ekrem, Ebû İnebe kuyusu yanında, Kays ibn-i Ebû Sasa'yı piyadeler üzerine çavuş tâyin edip, Müslümanların sayılmasını O'na emretti. O da aldığı emir üzerine Müslümanları orada durdurup saydı ve kendisine tekmil verdi.
    Kureyş'in hazırlığından haberleri yoktu. Safra yakınına geldiklerinde, Mekke'den büyük bir ordunun çıktığını ve gelmekte olduğunu duydular.
    Peygamberimiz'in Eshâbıyla İstişâresi
    Peygamber Efendimiz, Eshâbıyla istişâre yaptı. Yapılacak gazânın onların rızasıyla olmasını istiyordu. Ensar ve Muhâcirîn ise Allah Rasûlü'nün tam hoşlanacağı şekilde konuştular ve O'nun mübârek kalbi sevinçle doldu.
    Muhâcirîn nâmına, Mikdad ibn-i Amr konuştu ve şöyle dedi:
    "Ey Allâh'ın Rasûlü! Seni bize Allah gönderdi, biz de seninle beraberiz. Biz sana İsrailoğullarının Hz.Mûsa'ya dedikleri gibi kat'iyyen demeyiz...(Onlar şöyle demişlerdi: «Sen ve Rabbin gidin harp edin, biz burada oturacağız.») Biz de deriz ki;«Sen ve Rabbin gidin harbedin, biz de sizinle beraber harp edeceğiz.»"
    Ensar nâmına Saad ibn-i Muaz konuştu ve dedi ki:
    "Ey Allâh'ın Rasûlü! Biz Sana îman ettik. Senin getirdiğine inandık, Sana bu hususta söz verdik. Bize istediğini emret! Biz seninle beraberiz. Seni gönderen Allah hakkı için, eğer denize girersen Seninle beraber biz de gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız. Biz düşmana karşı varmaktan çekinmeyiz! Muhârebe vaktinde geri dönmeyiz! Sabrederiz, sadâkattan ayrılmayız! Allah'dan dileriz ki bizden memnun olacağın işler nasîb etsin! Hemen, Allâh'ın bereketinden dileyerek, istediğiniz tarafa gidelim."
    Peygamber Efendimiz; "Böyle söyleyen bir kavim kat'iyyen yok ve mağlub olmaz." dedi.
    Ensar, ikinci akabe bîatında Allah Rasûlü'nü, çocukları ve âileleri gibi koruyacaklarına söz vermişler, fakat harp edeceklerine dâir söz vermemişlerdi. Bîat maddelerinde bu yoktu. Allah Rasûlü onların ağızlarından bu sözleri işitince çok hem de çok memnun oldu. Yüzleri saadet belirtileriyle doldu ve "Yürüyün ve Allâh'ın lütfuyla şâd olun. İşte, Kureyş'in tek tek düşeceği noktaları görüyorum." diyerek, o noktaları mübârek elleriyle birer birer gösterdiler.
    Dâva, kervanı basmak değil, küfür safını yıkmaktı. İstişâre netîcesinde, geri dönmek müşriklere ve yahûdîlere cesâret vereceğinden, harbe karar verildi.
    Müşrik ordusu evvelce gelip Bedir suyunu zaptettiklerinden, Peygamber Efendimiz, ordusuyla Bedir'de kumluk bir sahraya indiler. Yürürken insanların ve hayvanların kumdan ayakları kayıyordu. Onun için Müslümanlar susuz kalmaktan korktular. Fakat, sabaha karşı yağan bol yağmur, Müslümanların yüzünü güldürdü. Allah tarafından, bir te'yîd-i Rabbâni olan bu yağmur sularından bol bol istifâde ettiler. Kumluk arâzi, yağmur yağınca biraz pekleşti. Üzerinde yürümek de kolaylaştı.
    Bu arada Habbab ibn-i Münzir, inilen yeri beğenmeyerek şöyle dedi: "Yâ Rasûlellah! Buraya vahiy ile mi indik, yoksa bu harp durumu icabımıdır?"
    Peygamber Efendimiz; "Mes'ele harp durumu işidir" deyince,
    Habbab; "Bedir köyünün en sonundaki kuyunun önüne ordugâh kurulmasını" teklif etti.
    Bunu münâsib buldular. Oraya gidip büyük bir havuz yaptılar. İçini su ile doldurduktan sonra diğer kuyuların üzerine çör çöp atarak kapattılar. Böylece düşman ordusunun onlardan faydalanmasını önlediler. Çünkü «harp hîledir».
    Bu hâdise bize istişârenin ehemmiyetini gösteriyor.
    Orada, Saad ibn-i Muaz'ın işâretiyle Allah'ın Rasûlü için bir gölgelik yaptılar. Peygamberimiz, o güneşlik altında, kalbi ile Allâh'a yönelerek; "Ey Allâhım! Kureyş, atlarıyla ve ordularıyla Senin Rasûlü'nü yalanlamak için geldiler.
    Yâ Rabbi! Bana vâdettiğin zaferi bugün ver!
    Yâ Rabbi! Sen eğer bu topluluğu helâk edersen, Sana yeryüzünde ibâdet edilmeyecek." diye duâ etti.
    Bu duâsında o kadar vecd ve istiğrâka gelmişti ki, ridâsı (hırkası) omuzundan düştüğü halde farkına varmıyordu.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.), Peygamber Efendimiz'in ridâsını alıp omuzuna koymağa çalışıyordu... Şöyle diyerek Allah Rasûlü'ne mukâbelede bulundu: "Yâ Resûlallah, duân arşı titretti. Allah elbette vaadini yerine getirecek".
    Fakat Allah Rasûlü duâsına devam etti. Hafif bir uykuya dalar gibi kendinden geçti. Rü'yâda, zaferin hilâlini gördü ve müslümanlara şöyle müjdeledi: "Bu gün kim sabırla ve sebatla harp ederse ve bu yolda öldürülürse Allah onu cennete koyar."
    Bedir Harbinde Nasıl Çarpışılacağının Müzâkeresi
    Rasûlü Ekrem, Bedir gecesi yanındakilere, "Nasıl çarpışırsınız?" diye sormuştu.
    Asım ibn-i Sâbit kalkıp eline yayı ve oku aldı; "Ey Allâh'ın Rasûlü! Kureyş kavmi, ikiyüz zira' (takriben 150-180 metre mesâfe) veya o kadar yaklaştıkları zaman yay ile ok atışı olur. Kureyş kavmi bize ve onlara taş yetişecek kadar yakınımıza geldikleri zaman, taşla mücâdele yapılır. Kureyş kavmi, bize ve onlara mızrak erişecek kadar yakınımıza sokulduklarında, kırılıncaya kadar mızrakla mücâdele yaparız. Kırılınca da mızrağı koruz" dedi. Kılıncı alıp kuşandı ve onu sıyırarak, "Kılınç sıyrılır. Kılınçla çarpışmağa tutuşulur!" dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah; "Harbin icâbı budur, bu tarzda çarpışılmasını gerekli gördüm. Çarpışan, Asım'ın çarpışması gibi çarpışsın!" buyurdu.
    Tarafların Karşılaşması ve Harbin Başlaması
    Ertesi sabah, iki ordu birbiriyle karşılaştı. Mü'minlerle müşrikler karşılaştıkları zaman, mü'minler, müşrikleri az, müşrikler de mü'minleri az ve zayıf görerek her iki taraf çarpışmağa isteklenmiş ve heveslenmişti. Müşrik ordusunun başı olan Ebû Cehil, durmadan harbe teşvik ediyordu. Müşriklerin bayrağından birini Ebû Azize ibn-i Umeyr, diğerini Nadir ibn-i Hâris, diğerini Tâlhâ ibn-i Tâlhâ taşıyordu.
    Rasûlü Ekrem, meydana çıkıp Müslümanların saflarını düzeltti. Bâzıları saftan dışarı çıkmışlardı. Sanki, düşman üzerine ilk önce biz gideceğiz diyorlardı.
    Peygamber Efendimiz, asâsı ile onları saflarına dâhil etti ve son olarak şöyle dedi: "Ben emretmedikçe düşman üzerine gitmeyiniz. Fakat ok menziline gelindiği zaman onlara ok atınız." buyurdu.
    Peygamber Efendimiz, askerlerini saf saf dizdikten sonra sancaktarlar tâyin etti. Muhâcirlerin bayrağını Müs'ab ibn-i Umeyr'e, Hazrec'in bayrağını Habbab ibn-i Münzir'e, Evs'in bayrağını Saad ibn-i Muaz'a verdi.
    Harp Mübâreze İle Başladı
    Mübârezeye ilk olarak müşriklerden, Rebiaoğulları Utbe, Şeybe ve Utbe'nin oğlu Velid çıktılar. Bunlara karşılık, Müslümanların saflarından birçok sahabinin çıkmak için ileri atılmaları üzerine Peygamber Efendimiz, üç kişiye karşı sâdece üç kişinin çıkmasını emretti. Bunun üzerine Beni Neccardan ve Ensardan olan Afrâ namındaki hanımın oğulları, Ensar gençlerinden Avf ile Muaz ve bir de Abdullah ibn-i Revvâha çıktı.
    Utbe onlara sordu: "Siz kimsiniz, kimlerdensiniz?"
    Onlar da adlarını, şanlarını teker teker saydıktan sonra karşılık verdiler; "Ensardanız! Allah Rasûlü'nün Medîne yardımcılarındanız!" dediler.
    Utbe; "Bizim sizinle işimiz yok." deyip bu üç kişiyi reddettiler. Bunun sebebi de, karşılarındaki insanları aşağılık görmeleri idi. Medîneliler ziraatla, Mekkeliler ise ticâretle uğraştıklarından, Medînelileri hep küçümserlerdi.
    Müşrik mübârizler, yüzlerini Peygamber Efendimiz'e çevirerek; "Yâ Muhammed! Bize kendi içimizden (Mekkelilerden) kendi kanımızdan adam çıkar!" diye bağırdılar.
    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz çok celallendi. Hemen; "Kalk yâ Ubeyde! Kalk yâ Hamza! Kalk yâ Ali!" buyurarak, Onların, üç müşriki susturmalarını istedi. Üç yiğit ayağa kalkarak onların yanına doğru yürümeğe başladı. O vakit Hz.Ubeyde 63, Hz.Hamza 58, Hz.Ali 21 yaşlarında idi. Düşmanı susturmak, onların ya Müslüman olmalarını sağlamak veya İslâma attıkları iftiraları kendilerine yalatmak üzere, düşmana doğru ilerlediler. Bu üç kişi Arap âleminin en cesur savaşçı kişileri idi. Hz.Hamza ve Ubeyde İslâmdan önce Arablar tarafından da takdir edilen kimselerdi. Hz.Ali ise, Allâh'ın arslanı idi. Üçü de meydana çıktıkları zaman âdet üzere isim ve şöhretlerini söylediler. Zâten Allâh'ın bu üç arslanını tanımayan da yoktu.
    Meydandaki üç müşrik, kalabalığa doğru dönerek; "Tam bunlar bizim dengi-mizdir. Biz bu üç kişi ile kılınç sallarız." diye bağırmağa başladılar.
    Artık onları durdurmak için hiçbir sebeb kalmamıştı. Mübâreze başladıktan sonra, yapılan darbeleri teşvik amacıyla her iki taraftan da sesler yükseliyor, takdirlerle, Allah, Allah sesleri gökyüzünü kaplıyordu.
    Müslüman mübârizlerin en yaşlısı Hz.Ubeyde, Utbe ile; Hz.Hamza, Şeybe ile; Hz.Ali de, Velid ile karşılaştılar. Hz.Hamza ve Hz.Ali rakiplerini îmânın savurduğu birer kılınç darbesiyle hemen hakladılar, devirdiler. Hz.Ubeyde, Utbe ile birbirine hamleler yapıyorlardı. Amma yaptıkları hamleler ihtiyarlıkları dolayısıyla yerini bulmuyordu. Hz.Ubeyde aynı kuvvet hamlesiyle kılıncını savururken düşmanıyla beraber kendisi de dizinden yaralandı. İşlerini bitiren Hz.Ali ve Hz.Hamza hemen atıldılar. Utbe'nin de işini bitirdiler. Hz.Ubeyde'yi omuzlarından tutup Peygamber Efendimiz'in yanına getirdiler.
    Hz.Ubeyde'nin ayağından kanlar akıyordu. Bu mübârek zât ayağının ağrısını unutmuştu. Rasûlüllah'a; "Yâ Rasûlallâh! Ben şehid miyim?" diye sordu.
    Kâinâtın Efendisi; "Evet" dedi. Ayağına bakarak, "Senin yerin cennettir" dedi. Bunun üzerine Ubeyde'nin yüzü güldü.
    Harbin Şiddetlenmesi
    Taraflar arasında ferdî cenk bitince, saflar birbirine yaklaşmağa başladı. O anda görünen manzara; birbirine sıkı sıkı yapışmış yürüyen bin kişilik küfür ordusu, suratlar asık, kaşlar çatık, ellerde yalın kılınç geliyorlar. Karşılarında sâdece 313 mü'min, amma her biri bir orduya bedel.
    Umûmi bir hamle başladı.
    Allâh'ın Rasûlü yerden bir avuç kum aldı ve yaklaşan düşmana saçarak; "Yüzler yere sürünsün! yüzleri kara olsun!" dedi.
    Çarpışma evvelâ şiddetli bir ok atışı ile başladı. Sonra iki taraf taş, mızrak, kılınç, hançer, birbirine girdiler. Toz duman, nâra, çığlık, demir sesleri birbirine karışmış, geriden hücum işâretleri veren davul sesleri başlamıştı.
    Sağa, sola, öne, dâimâ ileriye kılınç sallayan Müslümanlar, hiç tanımadıkları, şimdiye kadar görmedikleri, beyazlar giyinmiş, başları beyaz sargılı insanları yanlarında gördüler. Bunlar Allâh'ın emriyle insan şekline girmiş meleklerdi. Müslümanlar arasına katılmışlardı. Dövüşen mü'minler, kulaklarında duymadıkları, bilemedikleri sesler olarak; «Dayanın, düşman zayıf! Allah sizinledir» seslerini duyuyorlardı.
    Müslümanlar, arslanlar gibi atıldılar. Kelleler uçuyor, Kureyş'in elebaşıları birer, birer yere düşüyorlardı. Ebû Cehil de bunların arasındaydı.
    Müşriklerin Mağlubiyeti
    Kureyş müşrikleri, 70 ölü, 70 esir vererek ve bütün eşyalarını bırakarak kaçtılar. Mü'minler 6'sı Muhâcirlerden, 8'i Ensardan 14 şehid verdi. Bedir şehidlerinin cenâze namazını Peygamber Efendimiz kıldırdı.
    Müslümanlar, bu harpte daha ziyâde, Kureyş'in elebaşılarını gözetip temizlemek istiyorlardı. Çünkü Müslümanlar, ne çektilerse onların elinden çekmişlerdi. Onun için, Kureyş ulularından çoğunun Bedir harbinde öldürüldüğünü görüyoruz.
    O zamanlar İslam düşmanlığının azılı lideri, elebaşısı Ebû Cehil idi. Ensardan Afrâ Hatunun iki oğlu Muaz ile Muavviz, onu öldürmeğe and içmişlerdi. Bu iki genç, harbin en şiddetli zamanında Abdurrahman ibn-i Avf'a rastlamışlar, Ebû Cehil'i tanımadıklarından, kendisinden Ebû Cehli göstermesini ısrarla ricâ etmişlerdi. O sırada, Ebû Cehil karargâhından müşrikleri kışkırtmak için çıkmış, "anam beni bu gün için doğurdu" diye, harbi kızıştırıyordu. Abdurrahman ibn-i Avf, Ebû Cehl'i Afrâ Hatunun iki genç oğluna gösterdi. Onların ikisi de yıldırım gibi at üzerindeki Ebû Cehil'e saldırdılar. Yaralayıp yere düşürdüler. Bu arada kendileri de şehîd edildiler.
    Afrâ Hatunun oğulları gibi, Ebû Cehl'i arayanlar arasında Ensardan Muaz ibn-i Amr da fırsat kolluyordu. O esnâda Ebû Cehl'in yanına yaklaşarak kılıncını salladı ve ayağını yaraladı. Artık yürüyemez hâle gelen küfür önderi mecalsiz yere serilmişti. Bu arada Ebû Cehlin oğlu da babasının kanlar içinde yerde yuvarlandığını görünce yardımına koşmuş, Ensardan Muaz'ı yaralamış, bir kolunu kesmiş ve arkasından tâkibe düşmüştü. Fakat, babası Ebû Cehil (aynı zamanda küfrün de babası) ölüler arasına serilmişti.
    Ebû Cehl'in Son Sözleri ve Başının Kesilmesi
    Rasûlü Ekrem, durumdan çok memnun oldu. Ebû Cehli ortalarda göremediği için, onun ne olduğunu merak etmişti.
    Yanındakilere; "Acaba Ebû Cehl'e ne oldu, ondan ve diğerlerinden bize kim haber getirebilir?" buyurunca, Abdullah ibn-i Mes'ud hemen oradan ayrılarak müşriklerin yere serilmiş lâşeleri arasında Ebû Cehl'i kanlar içinde can çekişir görünce sevindi. Hemen kılıncını çekip ayağı ile boynuna bastıktan sonra Ebû Cehil gözlerini açtı.
    Abdullah ibn-i Mes'ud; "Ey Ebû Cehil! Sen misin?" deyince,
    Ebû Cehil, O'na; "Ey koyun çobanı! Bir büyük reisi muhakkak büyük kimseler öldürmez. Bu ilk defa olan bir iş değildir. Sen, hangi tarafın gâlip geldiğini biliyor musun?" diye sordu.
    Abdullah ibn-i Mes'ud; "Allâh'ın yardımıyla zafer bizim tarafta. Sizin gibi bütün kefereleri temizledik. Kalanlar da kaçıyorlar." diye cevap verdi.
    Aldığı cevap üzerine Ebû Cehil çok üzüldü. Gözlerini kapamadan önce, hayâtı boyunca düşmanı saydığı Kâinâtın Efendisi'ne şöyle haber gönderdi: "Muhammed'e söyle ki şimdiye kadar O'nun düşmanı idim. Şimdi düşmanlığım bir kat arttı".
    Abdullah ibn-i Mes'ud daha fazla dayanamadı ve şeytanın yuvası hâline gelen kafasını bir kılınç darbesiyle gövdesinden ayırdı. (Ebû Cehil ölürken bile îmâna gelmeyen keferelerin en büyüklerindendir. Ondan sonra daha birçok kefere gelecektir. Amma onun gibisi gelmeyecektir. Çünkü o Kâinât'ın Efendisi'ne çok eziyet etmişti.) Abdullah ibn-i Mes'ud cüsse bakımından Ebû Cehil'den küçüktü. Amma onun başını kestikten sonra saçlarından tutup sürüyerek Rasûlüllah'ın huzuruna getirdi ve söylediklerini nakletti.
    Peygamber Efendimiz, onun başını görünce sevindi. Allâh'a şükretti ve kendi kavmine dönerek; "Bu ümmetin firavunu işte budur." dedi. Ayrıca bir Hadîs-i Şeriflerinde; "Bizim firavunumuz, Mûsa'nın firavunundan daha eşetti. Çünkü, Mûsa'nın firavunu ölürken «Mûsa'nın ve Harun'un Rabbîsine îman ettim» dedi, bu demedi." buyurmuşlardır.
    Gömülen Müşrik Ölülerine Peygamberimiz'in Hutbesi
    Müşrikler, öyle bir bozguna uğramışlardı ki, ölülerini bile toplayamadan kaçtılar. Peygamber Efendimiz burada, bir insanlık vazîfesi olarak, Bedir şehidlerini techîz-i tekfinden sonra, müşrik ölülerini toplatıp bir kör kuyuya gömdürttü.
    Müşrikleri kuyuya doldurduklarında, kâfirlerin en mel'unlarından olan Ümmiye'tibni Halef öyle şişmişti ki, cesedi, zırhının içinde öldüğü için, kuyunun ağzından geçmedi. Zırhının içinden çekilip çıkarılınca, bedenin etleri dağıldı. Onu olduğu yerde bıraktılar. Üzerini kum ve taşlarla kapattılar.
    Kuyu ağzına kadar kafir cesetleri ile dolunca, Peygamber Efendimiz kuyunun başına gelerek, şöyle hitapta bulundu: "Ey kuyuya atılanlar! (dedikten sonra içindekilerden bâzılarını adıyla ve sanıyla anarak),
    Ey Utbe'tibni Rebia! Ey Şeybe'tibni Rebia! Ey Ümmiye'tübni Halef! Ey Ebû Cehl'ibn-i Hişam! (diyerek, birer birer saydıktan sonra);
    Sizler, Peygamberinizin en kötü kavmi ve kabîlesi idiniz! Siz Beni yalanladınız! Başkaları ise beni tasdik edip doğruladılar! Siz beni yurdumdan yuvamdan çıkardınız! Başkaları ise bana kucak açtılar! Siz benimle çarpıştınız! Başkaları ise bana yardım ettiler! Siz Rabbiniz'in size vâdetmiş olduğu azabı gerçekleşmiş buldunuz mu? Ben Rabbim'in bana vâdetmiş olduğu zaferi gerçekleşmiş buldum!" dedi.
    Müslümanlardan bâzıları, bu arada Hz.Ömer; "Yâ Rasûlellah! Sen şu cansız cesetlere, kokmuş lâşelere, ne diye seslenir, söz söylersin. Ölülere konuşuyorsun, onlar duyar mı?" deyince.
    Peygamber Efendimiz; "Muhammed'in varlığı kudret elinde bulunan Allâh'a yemin ederim ki, benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi duyuyor ve eşitiyor değilsiniz! Fakat, onlar bana cevap vermeğe kâdir olamazlar" dedi.
    İSLÂMIN ZAFERİ VE MEDİNEYE DÖNÜŞ

    Bedir Harbi, 17 Ramazan cuma günü olmuştu. Medîneliler, neticeyi merakla bekliyorlardı. Onlar büyük bir ordu ile karşılaşılacağını bilmiyorlardı. Sadece kervanın tâkip edilip, yakalanacağını zannediyorlardı. Peygamber Efendimiz, harp biter bitmez, Abdullah ibn-i Revvâha ile Zeyd ibn-i Hârise'yi Medîne'ye müjdeci gönderdi. O esnâda Rasûlü Ekrem'in kerîmelerinden biri olan Hz.Rukiyye vefât etmişti. Peygamber Efendimiz, O'nun rahatsızlığından dolayı zevci Hz.Osman'ı Bedr'e götürmemiş, başında bırakmıştı. Medînedeki bütün Müslümanlar üzüntülü idiler. Onu yeni defnetmişlerdi. Gelen müjde haberi, onlara üzüntülerini unutturdu. Onları ferahlattı.
    Harpten sonra Peygamber Efendimiz ve ordusu ikindi namazını Bedir'de kılıp, Useyl mevkiine vardı. Orada bir müddet kaldıktan sonra Medîne'ye vardılar. Medîne'ye yaklaştıklarında Revhâ'da karşılamağa gelenlerle buluştu. Karşılayıcılar Peygamberimiz'i tebrik ettiler. Arkalarından bir gün sonra esirler de getirildi.
    Müslümanlardan üç kat fazla ve mükemmel silahlarla mücehhez müşrik ordusunun, bozguna uğratılıp mağlup edilmesi haberi Mekkelileri şaşkına uğrattı. Habere önce inanamadılar. Bir avuç Müslümanın koca bir orduyu yeneceğini havsalaları almıyordu. Fakat, gerçek bu idi. Hasta yatağında olan Ebû Leheb'in hastalığı bir kat daha arttı. Ona bu haber ölümden beterdi. Kahroldu. Dayanamadı, yedi gün sonra öldü. Öldüğünü de bilen olmadı. Üç dört gün öyle kaldı. Ölüsü koktu. Oğulları bile kendisiyle alâkadar olmadı. Terkedilmişti. Bütün Mekke halkı homurdanmağa başladı. Nihâyet mecbur kalıp bir çukur açtılar. Uzun kazıklarla leşi ite ite oraya atıp üstüne kum, toprak koydular. Bu mağlubiyet karşısında, Mekkeli müşrik kadınlar siyahlara bürünerek mâtem tutmağa başladılar.
    Esirler Hakkındaki Muâmeleler
    Müslümanlar, alınan esirleri takdir edilen fidye (kurtuluş akçesi) karşılığı serbest bıraktılar. Bu parayı bulamayanlar, Müslümanlardan onar kişiye okuyup yazma öğretmek şartıyla serbest bırakıldılar. Bu, İslâm'ın ilme verdiği ehemmiyetin, ilmin her şartta ve fırsatta öğrenilmesini istediğinin önemli bir delilidir.
    Peygamberimiz, Eshâbına esirlere iyi muâmele yapılmasını emretti. Eshâbı Kirâm esirlere kendi yediklerinden ve giydiklerinden daha iyisini yedirip giydirdi. Bu âlicenaplık karşısında, esirler çok duygulandı, içlerinden bâzıları Müslüman oldu.
    Ebû İzze adında bir şâir vardı. Peygamber Efendimiz'e: "Beş kızım var, benden başka kimseleri yok, beni onlara bağışla!" diye ricâda bulundu. Peygamber Efendimiz de onu fidye almaksızın bıraktı. Fakat, sonradan o yine sözünde durmadı. Uhud harbinde öldürüldü.

    YAHÛDÎLERİN HUZURSUZLUK ÇIKARMALARI

    Medîne'de, Ensardan ayrı bir topluluk olarak yahûdîler de vardı. Ehli kitap olan yahûdîler, çok eskiden gelip yerleşmişler, sanatla, bilhâssa kuyumculukla iştigal ederlerdi.
    Peygamberimiz'in Muhâcirin ile Medîne'ye teşrifinden sonra, Medîne'de bir İslam devleti kurulmuştu. Müslümanların dışında kalan yahûdîlere ve gayri müslümlere de adâletle muâmele olunacağı, fitne çıkarmamaları ve taşkınlık yapmamaları hâlinde mallarının, canlarının İslâmın teminatı altında olduğu bildirilmişti. Böylece bir anlaşma yapılmış, kendilerine emnü eman verilmişti.
    Ancak Bedir zaferi, Medîne'deki yahûdîleri kuşkulandırdı. Müslümanların gücü onların gözüne battı. Müslümanların aleyhine fırsat kollamağa başladılar. Daha önce anlaşma yapan yahûdîler, şimdi sözlerinden dönüyorlardı. İlk dönen Kaynuka yahûdîleri oldu. Bunlar savaşçı idiler. Kendilerine güveniyorlardı. Müslümanlara; "Muhârebenin ne olduğunu bilmeyen Mekkelilerle çarpışmağa aldanmayın. Eğer bizimle harp ederseniz, harbin tadını alırsınız." diyorlardı.
    Kaynuka yahûdîleri, Müslümanlara dilleriyle, elleriyle, eziyet ediyorlardı. Bir gün bir Müslüman kadını ziynetlerini tâmir ettirmek için, bir yahûdî kuyumcusuna girmişti. Yahûdîler, oraya toplanmışlar, Müslüman kadınla eğlenmek ve onunla alay ederek gülmek istiyorlardı. Bunun için, kadının haberi olmadan elbisesinin arka eteğini arkasına iliştirdiler. Kadın ayağa kalkınca üzeri açıldı. Ona gülüştüler. Kadın feryat etti. Kadının bu hâlini gören bir Müslüman, hemen kuyumcunun üzerine atıldı ve onu öldürdü. Fakat, diğer yahûdîler de onun üzerine hücum ederek onu şehid ettiler. Şehid edilen Müslümanın âilesi yahûdîlere karşı Müslümanlardan imdat istedi. Bu hâdise, Kaynuka yahûdîleri ile Müslümanların arasında husûmeti alevlendirdi.
    Bunun üzerine, Allah Rasûlü oraya geldi. Onlardan, daha önce verdikleri söze riâyet etmelerini istedi. "Aksi hâlde Kureyş'in başına gelen sizin de başınıza gelir" dedi.
    Kaynuka yahûdîleri çok şer bir cevap olarak; "Yâ Muhammed, Sen gâfil olma, Senin karşılaştığın, harp tekniğini bilmeyen bir kavimdi. Sen bunu fırsat bildin. Biz ise harbi çok iyi bilen bir kavimiz." dediler.
    Allah Rasûlü de onları kuşatmak ve onlara hadlerini bildirmekten başka çâre bulamadı. Onları 15 gün muhâsara etti. Allah onların kalplerine korku düşürdü. Kurtulmaktan ümitlerini kesince, Peygamber Efendimiz'in emir ve hükmüne boyun eğdiler. Kalelerinden inerek teslim oldular.
    Peygamberimiz, onları Medîne'den çıkardı. Silahlarını ve kuyumculuk aletle-rini geride bırakarak Şam hududunda bir yere yerleştiler.
    Allâhü Teâlâ'nın şu âyeti bu hâdiseye uygun düşer: "Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler."
    Bu da, ahdini bozanların son hâli oluyordu.
    SEVİK GAZVESİ

    Kureyş müşriklerinin Bedir'de bozguna uğraması üzerine Ebû Süfyan; Peygamber Efendimiz'le çarpışıp Evs ve Hazrec kabîlelerini yok etmedikçe, başına ve bedenine su dokundurmamağa ve koku sürünmemeğe yemin etmişti.
    Bu yeminini yerine getirmek üzere Zilhicce ayında Kureyş'ten 200 süvari ile Mekke'den çıkıp Medîne'nin Urayz nâhiyesine kadar ilerlediler. Sık bir hurmalığı, iki ev ve ekini ateşleyip yaktılar. Tarlalarında çalışan, Ensârdan bir zât ile amelesini de bulup şehîd ettiler. Ebû Süfyan bununla yeminini yerine getirmiş oluyordu. Tâkip edilmekten korkarak oradan acele geri dönüp, Mekke'ye doğru kaçmağa başladılar.
    Peygamber Efendimiz, bu baskını haber alınca Eshâbıyla görüştü. Yerine Ebû Lûbâbe, Beşir ibn-i Abdil Münzir'i bırakıp tâkibe çıktı. Kargarat-ül Küdre denilen mevkiye kadar ilerledi.
    Ebû Süfyan ve arkadaşlarının savuşup gittiklerini, kaçarken yüklerini hafifletmek için yiyecekleri olan seviklerini (kavrulmuş buğday ununu) torbalarıyla birlikte, ekinlerin arasına yer yer attıklarını gördüler. Müslümanlar, müşriklerin götüremeyip bıraktıkları pek çok sevik torbalarını topladılar. Bundan dolayı, bu gazveye «sevik gazvesi» adı verildi.
     
  9. h3LL_s3xY

    h3LL_s3xY Well-Known Member

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    5.237
    Aldığı Beğeni:
    250
    Ödül Puanları:
    83
    İSTİFÂDE EDİNİLEN ME'HAZLAR

    Asr-ı Saâdet
    Saîd Sâhib Ansârî
    Büyük İslam Târihi
    Abdurrahim Zapsu
    Büyük Türkiye Târihi
    Yılmaz Öztuna
    Et Tâc El Câmiu lil Usul fi Ehâdisir Rasûl
    Seyyid Mensur Ali Nasıf El Hüseynî
    Hâtem'ül Enbiyâ
    Ahmet Cevdet Paşa
    Hâtem'ül Enbiyâ Hz.Muhammed ve Hayâtı
    Ali Himmet Berki - O. Keskioğlu
    Hz.Muhammed (As.) ve İslâmiyet
    M.Asım Köksal
    İslam Târihi
    Osmanlı Yayınevi
    İzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi
    İsmail Hâmî Danişmend
    Kısas-ı Enbiyâ
    Ahmet Cevdet Paşa
    Mektûbat
    İmâmı Rabbâni
    Osmanlılar Albümü
    Osmanlı Yayınevi
    Osmanlı Devleti Târihi
    Yılmaz Öztuna
    Osmanlı Târihi
    Ord.Prof. İ.Hakkı Uzunçarşılı
    Peygamberimiz Hakkında Aile Sohbetleri
    M.Ömer Dauk
    Rûhul Beyan
    İsmail Hakkı Bursevî
    Siyer-i Nebî (Hazret-i Peygamberin Hayâtı)
    Osman Keskioğlu
    Târihi Taberiyy
    Muhammed bini Cerir
    Yeni Rehber Ansiklopedisi
    İhlas Gazetecilik
    Ve Bu Mevzuda Muhtelif Eserler
    LÜĞAT (SÖZLÜK )

    Acem: Arap ırkının gayri olanlar, Arap olmayanlar,
    Afâki: Kıymetsiz sözler ve meseleler,
    Ahd-ü mîsak: Yemin, anlaşma, sözleşme; Ezelde ruhlarımızla Cenâb-u Hakk'a verdiğimiz ahid,
    Ahd-ü pîmân: Söz vermek, antlaşmak,
    Anglosakson: Büyük Britanya'da yerleşen Germen ırkından aşîretlerin adı,
    Arî: Temiz,
    Âyet: Kur'ân'ı Kerim'deki her bir cümle, kimsenin inkâr edemeyeceği açık delil,
    Bahâdır: Cesur,
    Baîd: uzak,
    Bedevî: Kırlarda, çölde yaşayan göçebe,
    Belâğat: Hitab ettiği kimselere göre, uygun, tam yerinde, düzgün ve hakîkatli güzel söz söyleme san'atı. Muktâzâ-i hâle göre söz söylemek. Söz ve yazıda düzgün, sanatlı ve tesirli ifâde. Belâğat, hem düzgün hem de yerinde söz söylemeyi öğreten ilmin de adıdır. Maânî, beyan, bedî, diye üç kısma ayrılır.
    Beşâret: Müjdelemek,
    Bî'set: İnsanları hak ve doğru yola sevk için gönderilen Cenâb-u Peygamberimiz, Rasûlü Ekrem'in nübüvvetinin başlangıç zamanı, Nübüvvetin bidâyeti,
    Cenah: Kanat,
    Cenub: Güney,
    Cizye: Müslüman olmayanlardan alınan vergi,
    Dalâlet: Hakk'tan sapmak,
    Dâl ve mudil: Hak yoldan sapan, yanılan ve yanıltıcı,
    Dârunnedve: İslamdan evvel Kureyş kabîlesinin müşâvere ve münâkaşa için toplanıp karar aldıkları yer. İslamdan sonra ise Peygamberimiz'e karşı bulunanların toplanmalarından dolayı fesad ve münâfıkların toplandığı yer mânâsına kullanılmaya başlanmıştır.
    Deccal: Ahirzamanda gelecek bir gözü kör, Risâlet-i Ahmediye'yi inkar edip, İslâmiyet'i tahribe çalışacak, dünyâyı fitne ve fesâda verecek, çok şerli ve küfr-ü mutlak yolunda olan, zâlim, şerîr, yalancı, dehşetli bir şahıstır. Deccal, Kur'an ve dîne karşı çıkıp, Hakk'ı bâtıl, bâtılı hak olarak gösteren, oysaki onun cennet dediği cehennem, cehennem dediği cennet olandır. Şu son asırda görülen ve dünyâyı tehdit eden, Cenâb-u Hakk'ı inkara kadar cür'et edip, medeniyeti beşeriyeyi tahribe çalışan dehşetli cerayanlar, bu gaybî ihbârın doğruluğunu tasdik etmektedir.
    Mehdî: Hidâyete eren veya hidâyete vesîle olan; Sâhib-üz Zaman. "Husûsi ve şahsi bir tarzda Allâh'ın hidâyetine mazhar olan, kendisine Cenâb-u Hakk tarafından yol gösterilen" mânâsınadır. Mehdiyyi Rasûl, Mehdiyyi Muntazır da denir. Ahirzamanda gelip, bütün müslümanlara îman ve Kur'ân-ı tâlim edip dîni ilimleri neşir ve maneviyatla müslümanları uyandıracak, dinlerini takviye ve îmanlarını tecdid edecek olan ve Peygamberimiz'in âlinden bir zâttır. Hz.Peygamberimiz'in Mehdi hakkındaki tavsiflerinden anlaşılıyor ki Cenâb-u Hakk, kemâl-i kereminden dîni Muhammedî'in ebediyetine bir alâmet olarak her asırda, her fitne zamanında Mehdî mânâsında bir zâtı gönderip onunla dîn-i İslâm'ı te'yid buyurmuştur. Ahirzamanda geleceği bildirilen Mehdî «misâl zâtlar» ise, Deccal'e karşı, İslâmiyet'i, dîni, Kur'ân-ı gizli-aşikâr tâlim ve tedris ederek, İslâmı müdâfaa eden, müslümanları uyandıran bâtıldan tahzir edip hakka yönelten müslümanların îmanlarını kuvvetlendiren, her hâliyle Hz.Peygamberimiz'e tâbî olan evliyaullahtan, mücahit, ferid ve câddeyi kübrâ'yı gösteren rehber-i zaman, yüksek bir zâttır.
    Dehâ: Zekiliğin ve anlayışlığın son derecesi. Çok akıllılık. İleri görüşlülük. Geniş ve çok güzel fikir sahibi olmak.
    Delâlet: Aracı olmak, yol gösterivermek, öncülük etmek,
    Dîvan defteri: Büyük meclis defteri,
    Diyet: Yaralanana veya öldürülen kimse için en yakın vârisine ödenmesi şer'an hükmolunan para veya mal,
    Düstur: Umûmi kâide, ölçü, kânun, nizam, örnek, nümûne,
    Ecnebî: Yabancı,
    Edebî: Güzel söylenmiş söz ve yazı,
    Ehl-i Beyt: Peygamber Efendimiz'in âile efrâdı, Peygamber Efendimiz'in evine mensub olanlar,
    Eshâb-ı Kirâm: Hazreti Peygamberi görüp O'nunla birlikte ve O'nun sohbetinde bulunmuş mü'min erkek ve kadınlar,
    Esir Dalgası: Elektrik, ışık ve hararetin yayılmasına vâsıtalık eden madde,radyo dalgası.
    Fartı zekâ: Üstün zekâ,
    Fâcir: Günah işleyen,
    Feriştah: Melek,
    Fesâhat: Açık ve güzel ifadeli konuşma, sözün lafız ve mânâ îtibariyle kusursuz olmasıdır. Diğer bir tâbirle lafızların söylenişinin tatlı, mânâsının da söylenirken hemen anlaşılır olmasıdır. Bu keyfiyetlerin birincisi, kelime ve cümle âhengi ile, ikincisi de kullanan kimsenin kelime hazînesi ve seçme kudreti ile alâkalıdır. Fesâhatın daha yüksek derecesine belağat denir ki; fasîh bir sözün, yerine ve adamına göre söylenmesidir. Her beliğ söz, yerine göre (yerli yerinde) denmemişse beliğ olmaz.
    Fıtrî: Yaradılıştan,
    Füsunkâr : Büyüleyici, cezbedici, hayranlık verici.
    Gâzâ ve gazve : Peygamber Efendimiz'in bizzat hazır bulunduğu harpler,
    Gramer: Cümlelerin, kelimelerin, hecelerin, harflerin hallerinden bahseden ilim, Dilbilgisi
    Harem-i Şerif: Gayrimüslim ve müşriklerin girmesine müsaade edilmeyen ve canlı mahlukatın öldürülmesi câiz olmayan mübârek Kâbe ve etrafı,
    Hased: Başkasındaki mâddî veya mânevî bir varlığı istememek, çekememek, hazmedememek, onun yıkımına mesâi harcamak,
    Havâri: Yardımcı,
    Hazer: Korkmak, çekinmek,
    Hâcer-ül Esved: Kâbe-i Muazzama'nın şark köşesinde yerden birbuçuk zirâ yükseklikte cennetten gelme mübarek taş, (ki esas adı «Hâcer-ül Es'ad» dır.)
    Hicret: Bir yerden bir başka yere göç etmek, kendi memleketini bırakıp başka memlekete taşınmak. (Hz.Peygamber Efendimiz'in Mekke'den Medine'ye hicret etmesi.)
    Hidâyet: Doğru Hak yola girmek, bâtıldan uzaklaşmak, doğru yola, hak yola girmek, kavuşmak,
    Hizip: Bir bütünün içindeki bölüm, gurup, ayrı ayrı topluluk,
    Huccet: Delil,
    Hulefâ-i Râşidîn: Dört büyük halîfe, Hz.Ebû Bekir, Hz.Ömer, Hz.Osman, Hz.Ali Rıdvânullahi Teâlâ Aleyhim Ecmaîn Hazerâtı,
    Hululü mûslihâne: Tatlı giriş yaparak hakikatı kabullendirmek,
    Hurâfe: Batıl, boş şeyler,
    Ikta: Mülkiyeti devlete ait olan arazinin menfâatlanılmak üzere pâdişah tarafından verilmesi
    İctihad: İslam müctehitlerinin usulüne uygun, Kur'ân ve Hadîsi Şerif'ten hüküm çıkarmalarıdır.
    İctimaî: Topluluğa ait, sosyal
    İnzivâ: İnsanlardan ayrılıp tenhâ bir yere çekilmek,
    İslâm: İtaat, inkıyad; bir şeye teslimiyet. Hz.Muhammed (S.A.V.)'in insanlara bildirdiği hak ve gerçek din.
    Kabîle: Bir sülâleden türemiş, aynı soydan gelen insanlar,
    Kavim: Aralarında dil, adet, örf, kültür birliği olan cemâat topluluk,
    Kâfir: Hakkı görmeyen ve örten; îmân esaslarına veya bunlardan birine inanmayan; Allâh'ı inkâr eden, küfreden, Dinsiz.
    Kısas: Cinâyette ödeşmek, suç işleyenin aynı şekilde cezalandırılması, öldürme veya yaralamada suçlu olana aynı şeyin yapılması,
    Lâhûti: Ruhânî âlemle alâkalı,
    Maşlah: Üste giyilen bir çeşit elbise,
    Mâ'verâ: Bir şeyin ötesinde bulunan,
    Me'âl: Anlam,
    Mekârimi Ahlak: Hz.Peygamberimiz'in ahlâkına ve O'nun sünneti seniyesine ittibağ ve imtisal edenlerin ahlâkı,
    Melce': Sığınılacak yer, halas olacak kurtulacak yer.
    Memât: Ölmek,
    Menâsik: İbâdet edecek yerler, ibâdet ederken lüzum eden yol ve tarz. Hac ibâdetleri,
    Metafizik: Beş duyu ile bilinemeyen varlıklar; mâbâ'düt Tabia; his ve tecrübe dışı olan,
    Millet: Din, dil, târih, anane, kültür, ideal ve vatan birliği, beraberliği bulunan insan cemâati, mâddi ve mânevi bir unsurdan sayılıp beraber yaşayanların hepsi, (Millet-i Beyzâ: Bütün müslümanlar. Millet-i Merhume: Müslümanlar, İslam Milleti. Allâh'a ve Allâh'ın emirlerine itaat ettiklerinden kendileri rahmete mazhar olmuşlardır.)
    Morfoloji: Şekil bilgisi, gramer
    Mubah: İşlenmesinde sevab ve günah olmayan şey,
    Mûcize: İnsanların yapmaktan âciz olduğu ve ancak Allah tarafından Peygamberlere verilen fevkal'âde hâdisedir. Mûcize, Peygamberlerin hak olduğunu gösteren bir delil ve tasdiktir. Mûcize, Peygamberlik davasını isbat, münkirleri iknâ içindir, icbar için değildir. İbret alıp îman eden kazanır, inkar eden yıkıma uğrar, helâk olur.
    Muhal: İmkansız olan, insan kudretiyle yapılması mümkin olmayan, Boş şeyler, (meselâ şu deniz bir ova olsa, şu dağ ile şu dağ arasında bir köprü olsa gibi).
    Muhasara: Etraftan çevirmek, kuşatmak,
    Musâlaha: Anlaşma,
    Mut'main: Kalbi yatışmış, inanç ve kanâati tâmme içinde olan,
    Muzmahil: Darmadağın olmuş, perîşân olmuş,
    Mübeşşer : Müjdelenmiş,
    Müctemian: Toplu olarak,
    Müfreze: Ordudan ayrılmış bir kol, bir miktar asker,
    Mükevvenât: Yaratılmışlar, Bütün mahlukât,
    Mülga: Hükmü kaldırılan,
    Münferiden: Teker teker
    Münkir: İnanmayan, inkâr eden.
    Müsâdeme: Karşılıklı çarpışma,
    Müstemleke: Başka bir devletin idaresi altında bulunan,
    Müşrik: Şirk koşan, Allâh'a ortak kabul eden, Allah'dan başkasına ibadet eden,
    Mütefekkir: Düşünücü,
    Müverrih: Târihçiler,
    Nakîb: Nezaretçi,
    Neseb: Soy,
    Nesir: Çoğaltmak, saçmak, yaymak. Menzum olmayan söz veya yazı.
    Peygamber: Allâh'ü Teâlâ'dan haber getiren, Allâh'ı, âhireti, zararlı ve faideli şeyleri tanıtan. Nebi
    Putperest: Allah'tan başka şeyleri ilah kabul eden, puta inanıp ona ibâdet eden, puta tapan,
    Râbıta: İrtibat, bağlılık,
    Re'y: Görüş, fikir beyanı,
    Salah: Bir şeyin en iyi hâli, rahatlık, sulh, iyileşme, dîne olan bağlılık,
    Seniye (seniyye): Çok mühim ve kıymetli, âli olan,
    Seriyye: Peygamber Efendimiz'in bizzat hazır bulunmadığı müfrezeler,
    Seyyidet'ün Nisa: Cennet kadınlarının efendisi,
    Sulh: Anlaşma,
    Süikast: Kötü kasd, bir kimsenin aleyhinde tertip alma, adam öldürmeğe tertip alma,
    Statüko: Halihazırdaki vaziyet.
    Şecere: Bir soyun bütün fertlerini gösterir cetvel,
    Şemâil: Ahlâk, huy, tabiat ve dış görünüş vasıfları
    Şer'î Hükümler: Allâh'ü Teâlâ'nın emirleri ve yasakları, kanunlar.
    Şiir: Güzel, tertipli menzume. tahayyül, tasavvurları ve bâzı hakikatları hoşa gidecek şekilde ifade eden ölçülü söz.
    Şimal: Kuzey,
    Taassub: Bir şeye körü körüne bağlanıp onda israr etmek,
    Tahzir: Korkutma,
    Tarassud: Gözetme,
    Târih:Geçmiş hâdiseleri yer ve zaman göstererek inceleyip kaydetmekten hâsıl olan ilim; eser.
    Tedrisat : Ders okutmak,
    Tekzib: Yalanlamak,
    Teşrî: Peygamberimiz'in şerîata dair emirleri, söz ve hareketleri
    Tevekkül: Sebeblere tevessül ettikten sonra işin neticesini Allâh'a bırakmak, O'dan beklemek,
    Umde: Esas,
    Ümmî: Mektep ve medresede okumamış yazı yazmak bilmeyen. (Ümmî ile câhil arasında fark vardır. Ümmî yalnız okuyup yazmak bilmeyendir. Câhil ise okuyup yazmak bilse de bir şey bilmeyen kimsedir. Her ümmî câhil değildir.)
    Üstad: İlim veya sanatta üstün, amelde mehâretli zât,
    Yesrib: Medine'i Münevvere'nin eski ismi,
    Zâdegân: Asâlet temiz ve meşhur soydan olan, Aristokrat,
    Zirâ': Bir kolun orta parmak ucuna kadar olan uzunluk ölçüsü, (75 cm)
     
  10. h3LL_s3xY

    h3LL_s3xY Well-Known Member

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    5.237
    Aldığı Beğeni:
    250
    Ödül Puanları:
    83
    O'nun İçin Neler Dememişlerdi?

    Kimi «mecnun» demişti, kimi «kâhin» ve kimi de «şâir» demişti. Kureyş kavmi, hac mevsimi gelince İslam dîninin yayılacağından korkuyorlardı. Buna mâni olmak için bir takım tedbirler almağı düşündüler. Yapacaklarını kararlaştırmağa koyuldular.
    İçlerinden biri; "Hac mevsimi yaklaşmış bulunuyor. Şimdi her taraftan adamlar gelecek. Eğer bir tedbir almazsak onlardan da adamlar kandırılacak, Müslüman olacaklar. Bunu önlemenin bir çâresini bulalım. Ne diyeceksek şimdiden kararlaştıralım" dedi.
    Bu fikir kabul edildi. Ne diyeceklerini kararlaştırmağa başladılar.
    İçlerinden bâzıları "Kâhin diyelim" dediler.
    Amma Velid ibn-i Muğîre, buna; "O Kâhin değildir. O'nun sözleri aslâ kâhin sözüne benzemez." diyerek îtiraz etti
    Bâzıları; "Mecnun diyelim." dedi.
    Velid ibn-i Muğîre; "Olmaz, mecnun desek kim inanır. O'nda aslâ delilik alâmeti yoktur."
    "Şâirdir diyelim." diyen oldu.
    Velid ibn-i Muğîre; "Bu da olmaz, okudukları şiir değildir. Zîra şiirin kısımlarını biliyoruz. Bu sözler hangi şiirin hangi kısmına uyar ki?"
    (Hâşâ) "Sihirdir diyelim" diyenler oldu.
    Velid ibn-i Muğîre; "Bu da aslâ olmaz. Sihirbaza neresi benziyor? Okuyup üflemesi var mı? Sonra düğüm bağlıyor mu? Velhasıl sihirbâzın işlerine benzer bir işi var mı? Yok. O'na nasıl sihirbaz diyebiliriz. Buna kim inanır?" dedi.
    Rasûlü Ekrem hakkında ne diyeceklerine karar veremediler. Çünkü O, söyledikleri hiçbir fikrin sâhibi değildi. O'na yakıştırmak istedikleri şeylerle uzaktan yakından alâkası yoktu. Böylece O'na iftira atmağa güçleri yetmedi.
    Böyle bir mûcizeden habersiz olarak hâlâ O'nun bir peygamber olduğuna inanamamaları ne acı ve hazîn bir nasipsizlik değil mi?
    Nihâyet Hac mevsimi geldi çattı. Rasûlü Ekrem akın akın Mekke'ye gelen hacıları hak dîne dâvet ediyordu. Medîne'nin yarısından fazlası müslüman olmuştu. Benî Seleme kabîlesinden bir kaç kişi Kur'ân'dan âyetler dinlemişler, şimdiye kadar duymadıkları şeyler olduğunu gördükleri zaman, hemen müslüman olmuşlardı. Kabîlelerine döndükleri zaman Hz.Peygamberimiz'den bahsederek O'nun basit bir insan olmadığını, kendilerinin müslüman olduklarını söyledikleri vakit, kabîleden onlara karşı çıkanlar olmuşsa da takdir edenler de çok olmuştu. Hattâ aynı kabîleden Amr'ibn-i Camuh müslüman olan oğluna; "O zâttan işittiğin sözlerden bir kısmını bana söyle" dedi.
    Fâtiha-i Şerife'yi okudu. Babası hayretler içinde kaldı.
    "Çok güzel, çok güzel. Diğer söyledikleri de bunlar gibi güzel mi?"
    Oğlu cevap verdi: "Daha güzelleri bile var"
    Bedevî Araplardan biri, "Fesdağ bimâ tü'mer. [Meâl-i şerifi: Sana emrolunanı (kafalarını çatlatırcasına) açıktan açığa beyan et, (darılacaksa darılsın, kırılacaksa kırılsın,) müşriklere aldırış etme.]" (Sûre-i Hıcr, âyet 94) Âyet-i Kerîmesini işitince hemen secdeye kapandı ve şöyle dedi: "Bu sözün fesâhatına secde ettim."
    Bir diğeri de Sûre-i Yûsuf okunurken îmâna gelmişti. Hattâ bu Sûre'nin 80.âyeti okununca şöyle demişti: "Şehâdet ederim ki hiçbir mahluk buna benzer söz söyleyemez."
    (80. âyet: «Felemmestey'esû minhü hâlesû neciyyâ, ilh. [Meâl-i şerifi: Vaktâ ki, artık ondan ümitlerini kestiler, fısıldaşarak bir yana çekildiler. Büyükleri dedi ki: Babanızın sizden Allah adıyle teminat almış olduğunu, daha evvel de Yusuf hakkında işlediğiniz kusuru bilmediniz mi? Artık ben, ya babam bana izin verinceye yahut benim için Allâhu Teâlâ hükmedinceye kadar, buradan katiyyen ayrılmam, O hakimlerin en hayırlısıdır.]» Sûre-i Yûsuf, âyet 80)
    Ebû Zer bile kardeşinin sözlerini duyduktan sonra îmâna gelmişti. Kardeşi Mekke'nin en tanınmış şâirlerinden biri olan Enis'ti. O'nun şiirlerini herkes zevkle dinlerdi. Bir gün Enis, Mekke'ye geldiği zaman Hz.Peygamberimiz'in sözlerini duymuştu. Geri döndüğü zaman kardeşi O'nun evsâfını beyân etmişti. Ebû Zer, kardeşinin beyân ettiği şahıs hakkında daha fazla mâlumât toplamak istediğinden olacak ki soruların ardı arkası kesilmiyordu.
    "Mekkeliler O'nun hakkında ne diyorlar?"
    Enis; "Şâirdir, kâhindir, sihirbazdır, diyorlar. Ben, kâhinlerin sözlerini işittim, sonra şâirlerin şiirlerini dinledim ve sihirbazları gördüm. Muhammed (S.A.V.) denilen zâtı kimselere benzetemedim. Anladım ki Muhammed (S.A.V.) doğrudur, diğerleri yalancıdır."
    Enis'in kardeşi Ebû Zer hiç fırsat kaybetmeden müslüman oldu. Kardeşinin sözleri üzerine müslüman olanlar o kadar çoktu ki artık Peygamberimiz'i görmeden müslüman olanlar da artıyordu.
    Kur'ân-ı Kerîm'in hiçbir şeye benzememesi, sâdece kendisine benzemesi, O'nu daha da yüceltiyordu. O ne şiirdir, ne de nesirdir. O, tamamen bir mûcizedir. Bütün Âyet-i Kerîme'ler belâğat bakımından bir derecede olmayıp birbirine nazaran daha üstündür. Amma cümlesi mûcizedir. Yânî misli ve benzerini meydana getirmekten insanlar âcizdir. Sade insanlar değil bütün kâinât âcizdir.
    Müşrik Arap ulemâsından bâzıları, Kur'ân-ı Kerim gibi bir kitap meydana getireceklerini söyleyerek çalışmalara başladılar. Fakat çalışmaları kendi istekleri ile yarıda kaldı. Çünkü söyledikleri sözler çok basit cümleler oldu.
    Muallâkat-ı Seb'a, Kâbe duvarlarında asılı idi. Onların okuyucusu vardı. Şiir yazmak ve okumak Arapların üzerinde durdukları bir mevzuu idi. O zamanlarda en câhil kimseler bile muhayyilelerinin genişliğine göre şiir yazarlar ve bu şiirlerle yarışmalara katılırlardı. İçlerinden en güzelleri seçilerek yazarlarına hediyeler verilir, taltif edilirlerdi.
    Belağatın en âlâ derecesinde olan Kur'ân Âyetleri nâzil olmağa başlayınca şâirler arasında da çözülmeler başladı ve şu Âyet-i Kerîme'yi; (estaîzübillâh) "Ve Kîle yâ ardubleî mâeki veya semâü aklıi ve ğîzel'mâü ve gudiyel'emrü vesteved alel' cûdiyyi ve Kîle buğden lil kavmizzâlimîn, [Meâl-i şerif: Allâhu Teâlâ tarafından denildi ki; "Ey arz, suyunu yut, ey gök sen de tut." Su kesildi iş olup bitirildi, (Gemi de) Cudi (dağının) üzerinde durdu. O zâlimler güruhuna "uzak olsunlar" denildi]" (Sûre-i Hud, âyet 44) duyan, dinleyen, belağattan anlayan, bütün insanlar müslüman oldular. Bu Âyet-i Kerîme birçok kimseye tesir etmişti.
    O vakitler, Muallakâtı Seb'a şâirlerinin en meşhuru İmri-ül Kays'dı. Kardeşi yaşıyordu. Bu Âyet-i Kerîme'yi işittiği zaman şöyle dedi: "Artık kimsenin bir diyeceği kalmadı. Kardeşimin şiiri dahi bu sözlerin yanında duramaz. Bu sözler gerçek olanlardır".
    Doğruca Kâbe'ye giderek kardeşinin şiirini indirdi. Diğerlerinin de bir hükmü kalmamıştı. Çünkü kardeşinin şiiri en yüksekte duruyordu. Yüksekteki indirilirse alçaktakilerinin hükmü kalır mıydı? Artık Kâbe duvarında sâdece Kur'ân-ı Kerîm'in Âyetleri vardı. Halk onları okuyarak yüce sanatın zevkine varıyordu. Diğer eserlere bakanlar yoktu. Müşrik kalmakta israr edenler ise bu duruma çok kızıyorlardı. Amma ellerinden bir şey gelmiyordu. Susmaktan başka çâreleri yoktu.
    Birçok kimseler, bu Âyetlerin Allah Kelâm'ı olduğuna inanmışlardı. Zira, onlar Peygamberimiz'in ümmî olduğunu biliyorlardı. Böyle sözleri kendi başına söylemesine imkan yoktu. Söyleyebilmesi için bilmesi gerekti. Bilmesi için de ya duyması ya da okuması lâzımdı. Halbûki Peygamberimiz ne biliyordu, ne de başkasından duymuş veya ders almıştı.
    Ne var ki, en büyük bir mûcize olarak Cenâb-u Hak bir anda geçmişlerin ve geleceklerin ilmini Habîbi Muhammed'ül Mustafa (S.A.V.)'e ihsan etmiş ve O'nu her türlü ilim ve hikmetin menbaı kılmıştı.
    İlk Müslümanlar ve Uğradıkları Ezâ ve Cefâ

    Müşrikler, ilk Müslüman olanlar içinde kendilerine arka çıkacak kuvvetli adamı bulunmayan, kabîle hâmisi olmayan zayıf gördükleri fakirlere, yapmadık zulüm ve işkence bırakmıyorlardı. Onları aç ve susuz bırakırlar, döverler, kızgın kumların üzerine yatırıp işkence yaparlardı.
    En Çok Ezâ ve Cefâya Uğrayanlardan Bâzıları
    Yâser ailesine işkence: Ebû Cehil, Kureyş'den birinin İslam olduğunu haber alınca, O'na gelir ve O'na malında ve ticâretinde eziyet ederdi ve ettirirdi. Ammar bin Yâser'in başına ateşte kızdırılmış saç koyarlar, bu şekilde işkence ederlerdi. Ammar'ın babası Yaser, kardeşi Abdullah ve annesi Sümeyye de îmanları yüzünden Mekke'nin kızgın çölüne çıkarılıyorlar ve eziyet ediliyorlardı.
    Allah Rasûlü onlara uğruyor, onların çektikleri azap ve ızdırapları bizzat görüyordu. Fakat, Müslümanların az ve zayıf olmasından dolayı hiçbir şey yapmağa muktedir olamıyorlardı ve onlara şöyle diyordu: "Sabredin, Ey Yâser âilesi, size cennet vadedilmiştir."
    Yâser, Peygamber Efendimiz'e; "Zaman hep böyle mi sürüp gidecek?" diye sordu.
    Peygamber Efendimiz; "Allahım!.. Yâser âilesine rahmet ve mağfiretini ihsan et!" diyerek onlara duâ etti.
    Bir müddet sonra Yâser, işkenceye dayanamayarak can verdi. Zevcesi Sümeyye çok yaşlanmış zayıf bir kadındı. Ebû Cehil, Sümeyye'ye: "Sen, ancak cemâline aşık olduğun için Muhammed'e imân ettin" deyince, Sümeyye ona ağır laflar söyledi. Ebû Cehil de kızarak elindeki mızrağını O'na saplayıp Sümeyye'yi şehîd etti.
    Din yolunda erkeklerden ilk şehîd Yâser, kadınlardan da ilk şehîd Yâser'in zevcesi Sümeyye oldu.
    Bilâl-i Habeşî: Soy îtibariyle, Habeşli bir zencidir. Ümmiye'tibni Halef'in kölesiydi. Ümmiye, İslâmın büyük düşmanlarından olduğundan, kölesine yapmadık eziyet bırakmadı. O'nu kızgın kumlar üzerine yatırıp, göğsüne kızgın taşlar koyarak saatlerce güneş altında tutardı. Bilâl, imân aşkının verdiği kuvvetle bunlara dayanır, "Allah birdir, bir." diyerek, bunlara katlanırdı.
    Bilâl-i Habeşî'nin himâye edecek kimsesi yoktu. Boynuna ip takarak çocukların ellerine verip sürüklüyorlardı. Boynunu ip kesiyor, kanlar akıyor, fakat ağzından yalnız "Allah birdir, bir." sözü çıkıyordu.
    Peygamber Efendimiz, oradan geçerken Bilâl-i Habeşî'ye böyle işkenceler yapıldığını ve O'nun; "Yâ Ahâd!.. Yâ Ahâd!.. (Ey bir olan Allahım, Ey bir olan Allahım)" diyerek, Cenâb-u Allâh'a ilticâda bulunduğunu gördü. "Devam et, O Ahâd isminin sâhibi seni kurtarır" buyurdu.
    Peygamberimiz, durumu Eshâbına haber verdi. Bunun üzerine Hz.Ebû Bekr'ini's-Sıddık, koşarak onlara; "Siz bunu işkence ile öldüreceksiniz de, elinize ne geçecek? Bunu bana satın." dedi.
    "Satmayız." dediler. Çok ağır bir para teklif ettiler. Öyle ki, Hz.Ebû Bekr'i servetinden edip, başkalarına muhtaç edecek şekilde bir para teklif ettiler.
    Hz.Ebû Bekr'is'Sıddık gidip, derledi toparladı, o parayı getirip Bilâl'i onlardan satın alarak, Allah rızası için âzâd etti.
    Müşrikler buna hayret ettiler, şaştılar. "İnsan, kendinden başkası için bu kadar parayı verip âzâd edemez. Olsa olsa, O'nun yanında önceden kazanılmış ve kendisine emânet edilmiş, Bilâl'in parası varmıştır da, O, onunla bunu almıştır." dediler.
    Cenâb-u Hakk indirdiği âyetle, müşrikleri tekzîb etti ve "Benim Ebû Bekir kulumun yanında, başkası için emânet bırakılmış bir para yok. O ancak Allah rızası için yaptı. Rabbîsi O'ndan, O da Rabbîsinden razıdır." buyurdu.
    Suhayb-i Rûmî: Müşrikler, Suhayb'i Müslümanlıktan döndürmek için, ne söylediğini bilmeyecek hâle getirinceye kadar döverlerdi. Bir gün Suhayb, Hubab ve Ammar birlikte giderlerken Kureyş müşrikleriyle karşılaştılar.
    Müşrikler; "İşte Muhammed'in oturup kalktığı kimseler şunlar!" diyerek hakârete kalkıştılar.
    Suhayb; "Evet biz, Allâh'ın Peygamberi ile oturup kalkan kimseleriz. Allâh'ın Peygamberine biz îmân ettik, siz küfrettiniz. Biz, O'nu tasdik ettik, siz tekzib ettiniz. Müslümanlıkta değersizlik, müşriklikte de üstünlük bulunmaz." deyince, üzerine saldırdılar.
    "Allâh'ın aramızdan nîmet ve rahmetine erdirdiği kimseler bunlar ha!.." diyerek, Suhayb'i dövdüler.
    Bunca ezâ ve cefâya rağmen; hidâyet yolundan dönen, dayanamayan, şüphe ve kaygıya düşen, nefsine kapılan, içi burkulan, îmân duygusu gölgelenen, küfre kayan veya kayar gibi olan tek kişi dahi olmadı.
    Müşriklerin Elebaşıları

    Ebû Cehil: Ebû Cehil, Müslümanların en büyük, en azılı düşmanı, küfrün önderi idi. O, varlıklı, güçlü kuvvetli ve istediği zaman bütün Kureyş halkını kendi etrafında toplayacak bir güce sâhipti. Müslümanların, onun elinden ve dilinden çekmediği kalmadı. Öyle ki, Müslümanlara işkencenin en ağırını yapıyor ve yaptırıyor, İslâmiyetin yayılmasını önlemek için her çâreye başvuruyordu.
    Ebû Leheb: Peygamber Efendimiz'in öz amcalarından birisi olmasına rağmen, İslâmiyetin en azılı düşmanlarındandı. Karısı Ümmü Cemile de kocası gibi düşman, Peygamber Efendimiz'e eliyle diliyle ezâ verenlerden biriydi. Ebû Leheb hasta olduğundan Bedir harbine gidememiş, bedel göndermiş, Bedir'de Müslümanların gâlibiyet haberini yatağında duyunca, iki kere ölmüştü.
    Velid ibn-i Muğîre: Kureyş'in nüfuzlularındandı. İslâmın azılı düşmanlarından, nesebi gayri sahih soysuzun birisiydi.
    Âs ibn-i Vâil: İslâmiyet ve O'nun Peygamberi ile acı acı alay eden, Peygamber Efendimiz'in oğlu Kâsım vefât ettiği zaman, «Muhammed ebterdir, erkek evlâdı yaşamıyor, O'nun sonu yoktur» diyen bu adamdır. Evlat acısıyla yüreği kanayan bir babayı teselli edecek yerde, o böyle acı sözler söyleyecek insafsızın birisidir. Fahri Kâinât'ın düşmanları, ictimâî mevkiileri ne olursa olsun, işte böyle insanlıktan uzak kimselerdi.
    Cenâb-u Hakk, Kevser Sûresi'nin son âyetiyle, «Âsıbni Vâil'in kendisinin ebter olduğunu» beyânla zemmetmiştir.
    Ölümü şöyle oldu: Bir defasında eşeğine binmiş Mekke civarında bir dağ geçidinden geçerken, eşeği onu yere düşürüp bacağını ısırdı. Bu yara bacağının şişmesine ve ölümüne sebep oldu.
    Nad'ribni Hâris: Peygamber Efendimiz'e ve Müslümanlara ençok ezâ ve cefâ edenlerden biri de bu adamdı. Acem hikayelerine vâkıftı. "Muhammed size esâtir-i evveliyni (Hâşâ, geçmişlerin masallarını) söylüyor." derdi.
    Bunun hakkında birkaç âyet nâzil oldu. Bedir harbinde esir alınıp Rasûlüllah'ın emriyle öldürüldü.
    Diğer Düşmanlar: Ümmiye'tibni Halef, Utbe ibn-i Rebîa, Übeyy'ibn-i Halef, Hubeyre ibn-i Ebi Vehb, Hakem ibn-i Ebül As ... vs.dir.
    Hz.Hamza'nın Müslüman Oluşu

    Hz.Hamza, Peygamber Efendimiz'in amcasıdır. Kureyş'in soylularından, pehlivan, bahâdır, gözüpek, Kureyş yiğitlerinden en şerefli ve îtibarlı olan, taşkınlığa ve haksızlığa hiç dayanamayan ve şiddetle karşı koyan bir zat idi. Müslüman olması şöyle oldu:
    Peygamber Efendimiz Safâ tepesinde otururken, Ebû Cehil, yanında iki arkadaşıyla önünden geçtiği Kâinâtın Efendisi'ne türlü hakâretlerle edepsizce sövdü.
    Peygamber Efendimiz onlara hiçbir şey söylemeden kalkıp evine gitti.
    Hâdiseye şâhit olan Abdullah ibn-i Cüd'an'ın azadlı câriyesi, o sırada tepeden tırnağa silahlı, avdan dönmekte olan Hz.Hamza'ya olup bitenleri anlattı. Hamza'nın asabı bozuldu. Bundan fevkalâde canı sıkıldı. Okunu yayını takınmış olarak Kâbe'ye gidip, Ebû Cehil'i aradı, buldu. "Benim kardeşimin oğluna küfreden, O'nun hatrını kıran sen misin?" diyerek, elindeki ok yayını Ebû Cehil'in kafasına şiddetle indirdi ve kafasını yardı.
    Hamza'nın büsbütün öfkelenip Müslümanlığa can atmasından korktukları için mukâbelede bulunmadılar.
    Daha sonra Hz.Hamza, doğru yeğenine gitti. Olanları anlattı. "Memnun ve müteselli ol." dedi.
    Şu cevabı aldı: "Ben ancak senin Müslüman olmanla memnun ve müteselli olurum."
    Allah yolundan başka murad tanımayan Rasûller Rasûlü'nün bu ihtarı üzerine Hamza'da âni değişiklik, uyanma peydah olup, Müslüman oldu. Hz.Hamza'nın Müslüman olması Peygamber Efendimiz'i pek sevindirdi.
    Beyt-i Erkam'da Cereyan Edenler

    Müşriklerin zulüm ve baskısından korunmak için, Peygamber Efendimiz Mekke'nin münâsib bir yerinde, kendilerine bir "Dârü'l Emân ve'l İslâm" seçip, ibâdetlerini orada yapmağa ve İslam dînini orada yaymağa karar verdi. Buna da, ilk Müslümanlardan Erkam (R.A.)'ın Safâ tepesinin doğusundaki, Ben-i Şeybe evine bitişik, dar bir sokak içindeki evini elverişli gördü. Peygamber Efendimiz burada bulunur, istîdatlı görülenler, gizlice buraya dâvet edilir, gelip Peygamber Efendimiz'le müşerref olarak Müslüman olurlardı.
    Hz.Ömer Müslüman oluncaya kadar, Allah Rasûlü, orada arkadaşlarıyla birlikte oturdu, ibâdet etti ve İslam dînini gizli gizli yaydı. Peygamber Efendimiz, bu kutlu ve mutlu evde, bir pazartesi gecesi; "Allâhım! İslâmiyeti hiç değilse iki Ömer'den biriyle te'yid et, kuvvetlendir." diye duâ etmişti.
    (Bu iki Ömer'den biri Ömer ibn-i'l Hattab, diğeri Amr'ibn-i Hişam (Ebu Cehil)'dır. Bu şeref Ömer ibn-i'l Hattab'ın nasîbi imiş ki Müslüman oldu. Diğeri Amr'ibn-i Hişam küfründe inat ve israr ettiğinden, sonra da küfür babası, küfür önderi mânâsına gelen Ebû Cehil adını aldı.)
    Hz.Ömer'in Müslüman Oluşu

    Kureyş'in müşriklerinin ileri gelenleri, bir gece Dârünnedve dedikleri toplantı mahallerinde toplanarak, bu dîn gitgide yayılıyor diye görüştüler. Uzun konuşmalardan sonra, Ebû Cehil'in teklifi üzerine Peygamber Efendimiz'in vücudunu ortadan kaldırmağa karar verdiler. Bu korkunç kararı içlerinden en cesur olan, Hattab'ın oğlu Ömer'e verdiler. "Haydi, seni görelim." dediler.
    Ömer, o zaman otuzüç yaşında idi. Âilesi Müslümanlık hakkında fikir sâhibi idi. Eniştesi Said, kızkardeşi Fâtıma Müslüman olmuşlardı. Ömer'in bunlardan haberi yoktu. Kılıcını kuşandı, Kâbe'yi tavaf ettikten sonra Safâ tepesine yollandı. Müslümanlar da Beyt-i Erkam'da toplanmışlardı. Ömer'in niyeti, oraya gidip Peygamber Efendimiz'i öldürmekti. «Acaba O'nu öldürebilecek miydi? Yoksa kendi nefsini mi öldürecekti.» Bunlardan biri olacaktı. Fakat gerçekten o, Muhammed'i öldürmeğe değil, kendisini Müslümanların arasına atmağa gidiyordu.
    Yolda Abdullahoğlu Nuaym'e rastladı. Nuaym baktı ki Ömer kılıcını kuşanmış hiddetli hiddetli gidiyor. "Hayrola Hattaboğlu, nereye böyle?" diye sordu.
    O da; "Arapların arasına tefrika düşüren Muhammed'in vücudunu ortadan kaldırmağa gidiyorum" dedi.
    Nuaym; "Vallâhi sen, çok zor bir işe kalkışmışsın. Muhammed'in Eshâbı O'nun etrafında pervane gibi dolaşıyor. Farzet ki bu işi becerdin, Abdimenafoğulları seni yeryüzünde bırakırlar mı?" dedi.
    Ömer bu sözlere alındı. "Sen de mi Muhammed'den yana oluyorsun?" diye çıkıştı.
    Nuaym; "Yâ Ömer!.. Sen beni bırak, evvelâ kendi âilene bak, enişten ve amcan oğlu Said ile, eşi olan kızkardeşin Fâtıma Müslüman oldular."
    Ömer, öfke ile hemen geri dönüp kızkardeşinin ve eniştesinin evine geldi.
    O sırada, Habbab ibn-i Ered de içeride bulunuyor, yanındaki Kur'ân-ı Kerim sahifesinden Tâhâ Sûresini (başka bir rivâyete göre Hadid Sûresini) onlara okuyordu. Hz.Ömer'in geldiğini işitince, Habbab evin bir köşesinde saklandı ve Kur'ân-ı Kerim sahifesini de sakladılar.
    Ömer evin yakınına geldiği zaman, Habbab'ın onlara Kur'ân-ı Kerim okuduğunu işitmişti. İçeri girer girmez onlara; "Şu işitmiş olduğum ses ne idi?" diye sordu.
    "Sen, bir şey işitmedin! Aramızda konuştuğumuz bir şey yoktu" dediler.
    Ömer; "Evet! vallâhi, ikinizin de Muhammed'in dînine girdiğiniz, O'na uyduğunuz bana haber verildi" dedi.
    Said; "Ey Ömer! Hak ve gerçek dînin, senin dîninden başkası olduğunu hâlâ göremedin, anlayamadın mı?" deyince,
    Ömer'in kan başına sıçradı. Kalkıp eniştesinin başına çullandı. Onu öfkeyle yakalayıp yere attı. Fâtıma, kocasının üzerinden ayırmağa kalkınca, Hz.Ömer şiddetli bir tokat vurarak O'nun da yüzünü parçaladı.
    İş bu dereceye gelince, Fâtıma da Said de bağırarak; "Evet! Müslüman olduk. Allâh'a ve Rasûlüne îman ettik! Ey Ömer! Hak ve gerçek olan din, senin dîninden başkasıdır! Biz, şehâdet ederiz ki Allah'dan başka Allah yoktur, yine şehâdet ederiz ki, Muhammed (A.S) Allâh'ın Rasûlüdür. Sen, artık dilediğini yap, elinden geleni geri bırakma!" dediler.
    Ömer, kızkardeşinin yüzünü gözünü kanlar içinde görünce, yaptığına pişman oldu. Kızkardeşi Fâtıma'ya; "Biraz önce sizden işittiğim okunan o sahifeyi bana verin de, Muhammed'e gelen bu şeye bir bakayım?" dedi. Ömer kâtipti, okuma yazma bilirdi.
    O'nun bu dileği üzerine Fâtıma; "Senin O'na hakârette bulunmandan korkarız!" dedi.
    Ömer; "Korkmayın!" dedi. Okuduktan sonra onu geri vereceğine dair yemin etti.
    Fâtıma, Ömer'in bununla Müslüman olacağını umdu; "Kardeşim! Sen, Allâh'a şerik koşulan bir dinde bulunduğun için pissin! Halbûki, O'na ancak temiz olanlar el sürebilirler. Kalk, önce bir yıkan!" dedi.
    Bunun üzerine, Hz.Ömer kalkıp gusletti. Fâtıma da ona Kur'ân-ı Kerim sahifesini verdi.
    "Bismillâhirrahmânirrahîm, Tâhâ! Mâ enzelnâ aleykel Kur'âne liteşkâ illâ tezkiraten limen yahşâ, ... ilh. (Ey Muhammed! Biz, Kur'ân-ı, sana, sıkıntıya düşesin diye değil, ancak, Allah'dan korkanlara bir öğüt, yeri ve yüce gökleri yaratanın katında bir kitap olarak indirdik. O, Rahman olan Allah, arşa hâkim bulunmaktadır. Göklerde, yerde, her ikisinin arasında ve toprağın altında bulunanların hepsi O'nundur. Sen, sözü ister açığa vur, ister gizle dur, birdir. Çünkü O Allah; gizliyi de, gizlinin daha gizlisini de bilir. Allah'dan başka ilâh yoktur. En güzel isimler onundur. Mûsa'nın haberi sana geldi mi? O, bir ateş görmüştü de âilesine; «Durun, ben bir ateş gördüm. Ya ondan size bir kor getiririm, ya da ateşin yanında bir yol gösterici bulurum!» demişti.) ..." (Sûre-i Tâhâ, âyet 1-16) ve bir diğer rivâyette "Sûre-i Hadid, âyet 1-8" okudu.
    Kur'ân-ı Kerîm'in Füsunkâr Te'siri

    Ömer kendisini tutamadı; "Bu, ne güzel, ne şerefli kelâm! Bu kelâmdan daha güzeli, daha tatlısı olmaz!" dedi.
    Habbab, Ömer'in bu sözünü işitince, saklı bulunduğu yerden çıkıp, O'na; "Müjde, ey Ömer! Dilerim ki Rasûlüllah'ın yaptığı duâ senin hakkında gerçekleşsin. Dün gece O, «Allâhım! İslâmiyeti, ya Ebû'l Hakem bin Hişam'la ya da Ömer ibn-i Hattab ile kuvvetlendir.» diyerek duâ ettiğini işittim. Allah, Allah! şu işe bak, ey Ömer!" dedi.
    Ömer; "Rasûlullah şimdi nerededir?" diye sordu.
    Fâtıma; "Eğer, O'na lâyık olmayan bir hareket ve bir yaramazlık yapmayacağına yemin edersen, yerini sana bildiririm." dedi.
    Ömer; "Evet, Allâh'a yemin ederek söz veriyorum." deyince,
    Fâtıma da, Habbab da; "O şimdi, Erkam'ın Safâ tepesi yanındaki evindedir. Yanında da Eshâbından bâzı kimseler bulunmaktadır." dediler.
    Ömer, Habbab'a; "Kalk, önüme düş. Beni Muhammed (A.S)'a kadar götür. Müslüman olacağım." dedi.
    Ömer, kılıcını alıp kuşandıktan sonra, Rasûlüllah ve Eshâbının bulundukları Erkam'ın evinin kapısını çaldı, içeriden;
    "Kim o?" denildi.
    Ömer, "Hattabın oğlu!" dedi.
    Ömer'in, Peygamber Efendimiz'e karşı hiddetini bildikleri ve kendisinin iyi niyetli geldiğini bilmedikleri için, sahabiler önce kapıyı açmadılar. Ömer'in sesini işitince Eshâbdan Bilâl-i Habeşî kalkıp kapının arasından baktı. Ömer'in kılıncını kuşanmış olarak geldiğini görünce Rasûlüllah Efendimize bir şey yapacağından korktu ve feryat ederek geri döndü; "Yâ Rasûlellah! Ömer ibn-i Hattab O! Kılıncını kuşanıp gelmiş! O'nun şerrinden Allâh'a sığınırız" dedi.
    Hz.Hamza; "Bırakın O'nu, gelsin! Eğer, hayırlı bir maksatla geldi ise, kendisini hayırla ağırlarız. Eğer, kötü bir maksatla geldi ise, O'nu kendi kılıncı ile öldürürüz!" dedi.
    Peygamber Efendimiz; "Kapıyı açın, bırakın O'nu, gelsin! Eğer, Allah O'nun hayrını murad ettiyse, kendisini doğru yola iletir!" dedi.
    Bilâl-i Habeşî, gidip kapıyı açtı.
    Peygamberimiz ayağa kalktı. Ömer'i yanına gelinceye kadar ayakta bekledi. Gelince, O'nu, elbisesinin toplandığı yerden ve kılıcının bağından tuttu. Şiddetlice çekip sarsarak; "Ey Hattabın oğlu! niye geldin? Vallâhi, Velid ibn-i Muğîre gibi, senin hakkında da Yüce Allâh'ın rezil ve rüsvay edici şiddetli âyetler indirdiğini görmek istemiyorum! Sen sonuna kadar mı bu halde sürüp gideceksin?! Allâhım! Bu, Hattab'ın oğlu Ömer'dir! Allâhım! İslam dînini Hattab'ın oğlu Ömer'le kuvvetlendir!" dedi.
    Ömer, Peygamberimiz'in mânevi heybetinden sarsılmış ve iki dizi üzerine yere çökmüştü. Ömer; "Yâ Rasûlellah! Ben, Allâh'a ve Rasûlüne, O'nun Allah'dan getirdiklerine îman etmek için geldim!" deyince,
    Peygamber Efendimiz tekbir getirdi. Peygamberimiz'in Eshâbından orada bulunanlar da tekbir getirdiler. Bu öyle bir muhteşem andı ki, tekbir sesleri, Mekke sokaklarını çınlattı! Mescid-i Haram'da bulunan müşrikler bile bunu işittiler. Hz.Ömer, Müslüman olanların kırkıncısı olmuştu.
    Hz.Ömer; kendisini doğru yola, İslam dînine kavuşturduğu için, Allâh'a şükür ve minnetini, Rasûlüllah'a bağlılığını dile getiren bir kasîde söyledi.
    Müşriklerin yaptıkları zulüm ve işkenceler yüzünden Müslümanlar tedirgin olmuş, evlerinden barklarından uzaklaşmışlardı. Onlar, Hz.Hamza ve Hz.Ömer'in Müslüman olmaları ile, çektikleri işkencelerin biraz hafifleyeceğini umdular. Çünkü, bu iki zâtın, Peygamber Efendimiz'i koruyacaklarını, düşmanları biraz yola getireceklerini biliyorlardı.
    Abdullah ibn-i Mes'ud der ki: "Hz.Ömer'in Müslüman oluşu, İslâmiyet için bir fetih idi. O'nun hicreti nusret, halîfeliği de rahmet oldu. Hz.Ömer Müslüman oluncaya kadar Kâbe'nin yanında topluca namaz kılmağa kâadir olamadık. Hz.Ömer Müslüman olduğu zaman, kendisi Kâbe'nin yanında namaz kılıncaya kadar ve biz de kendisiyle birlikte namaz kılıncaya kadar, Kureyş müşrikleriyle mücâdele etti."
    Hz.Ömer der ki: "Rasûlüllah ve Eshâbı'nın, müşriklerden gizlendikleri sıralarda, Müslüman olunca; «Yâ Rasûlellah! Biz ölü olsak da, diri olsak da, Hak ve Gerçek Dîn üzerinde değil miyiz?» dedim.
    Peygamber Efendimiz; «Evet! Varlığım Kudret elinde olan Allâh'a yemin ederim ki, siz ister ölü, ister diri olun, Hak Dîn üzerindesiniz?» dedi.
    «O halde ne diye gizleniyoruz? Seni Hak Dîn ile gönderen Allâh'a yemin olsun ki hiç çekinmeden, korkmadan, oturup, İslâmiyeti açıklamadığım bir küfür meclisi kalmıyacaktır. Seni Hak Dîn ile gönderen Allâh'a yemin olsun ki çıkacağız, İslâmiyeti açığa vuracağız!» dedim.
    İki saf hâlinde Erkam'ın evinden çıktık. Safların birisinin başında Hamza vardı. Birisinde de ben vardım. Sert adımlarla yerin topraklarını un gibi tozuta tozuta Mescid-i Haram'a girdik. Kureyş müşrikleri şaşkın ve ürkek bakışlarla bir bana bakıyor, bir Hamza'ya bakıyorlardı. «Eyvâh! Ömer bizi ikiye ayırdı.» dediler. Onlar, o güne kadar, bir benzerine daha uğramadıkları bir musibete uğramış gibiydiler.
    Müşrikler; «Ey Ömer! Arkandakiler kimler?» dediler.
    «Lâ İlâhe illallâh! Eğer sizin herhangi biriniz kımıldarsa, onu kılıcımla yere sererim.» dedim.
    Rasûlüllah, Beytullâh'ı tavaf etti. Öğle vakti, açıktan namaz kıldıktan sonra yanındakiler ile birlikte Erkam'ın evine döndü. O zaman, Rasûlullah, «Hak ve gerçek olanla, batıl ve boş olanın arasını ayırdım.» diye bana «Fâruk» adını verdi!".
    HABEŞİSTAN'A HİCRET

    Hz. Hamza ve Hz. Ömer'in müslüman olmaları, inananları biraz ferahlatmıştı. Fakat yine de müşriklerin Müslümanlara yapmakta oldukları eziyetler bitmek tükenmek bilmiyordu. Rasûlüllah Efendimiz, Sahâbîlerinin işkenceler altında kıvrandıklarını görünce; "Siz, bâri, yeryüzüne dağılın! Yüce Allah sizi yine toplar!" dedi.
    "Yâ Rasûlellah! Nereye gidelim?" dediler.
    Allah Rasûlü, Habeş ülkesinin bulunduğu tarafa eliyle işâret ederek; "İşte oraya! Siz, Habeş ülkesine gitseniz iyi olur. Habeş hükümdarının yanında hiç kimse zulme uğramaz. Orası, doğruluk yurdudur. Allah, sizi belki orada ferahlığa kavuşturur!" dedi.
    Bunun üzerine, bî'setin 5.yılı Receb ayında, Habeşistan'a gitmek isteyen on erkek, beş kadın olmak üzere, onbeş kişilik ilk Muhâcir kâfilesi, müşriklere duyurmadan, kimisi binitli, kimisi yaya olarak gizlice Mekke'den ayrıldılar. Şuayba denilen yere ulaştıkları zaman orada Habeşistan'a gitmek üzere bulunan tüccarlara âit vapura, yarım dinar ücretle binerek gittiler.
    Kureyş müşrikleri işin farkına varınca, Muhâcirleri geri çevirmek için deniz sahiline kadar geldiler. Ne var ki, vapur Muhâcirleri bindirip denize açılmış bulunuyordu. Müşrikler Muhâcirlerden hiçbir kimseyi ele geçiremiyerek Mekke'ye döndüler.
    Muhâcirler Habeş ülkesinde geniş bir nefes aldılar. Sâkin bir hayâta kavuştular. Hasretini çektikleri ibâdet ve huzura daldılar. "Biz burada hayırlı bir komşuluk, dînimize dokunulmazlık gördük. İncitilmeksizin ve hoşlanmadığımız hiçbir söz işitmeksizin Allâh'a ibâdet ettik!" dediler.
    Hicret Eden İlk Kâfile:
    Hz.Osman ve zevcesi Hz.Rukiyye,
    Ebû Huzeyfe ve zevcesi Sehle,
    Zübeyr ibn-i Avvam,
    Mis'ab ibn-i Umeyr,
    Abdurrahman ibn-i Avf,
    Am'ribni Rebîa ve zevcesi Leylâ,
    Ebû Seleme ve zevcesi Ümmü Seleme,
    Osman ibn-i Maz'un (Kâfile reîsi),
    Ebû Sebre ibn-i Ebîre ve zevcesi Ümmü Gülsüm,
    Süheyl ibn-i Beydâ (Vehb) idiler.
    Giden bu kafilenin orada iyi karşılanması ve dîni ibâdetlerini rahat edâ edip huzur içinde olmaları haberi gelince, bir yıl sonra, 83 erkek ve 12 kadın olmak üzere 95 kişi daha fırsat buldukça, kâfile kâfile Habeşistan'a hicret ettiler. Bu kâfilenin reîsi Câfer-i Tayyar idi.
    Müşriklerin Muhâcirler Hakkında Necâşi'ye Başvurmaları

    Müşrikler, Müslümanların Habeşistan'da huzur içinde yaşamalarını çekemediler. Onları geri çevirmek için teşebbüse geçtiler. Habeş kralına, keşişlere ve saray adamlarına Mekke'nin ekstra sahtiyanlar (deri) gibi bir çok kıymetli hediyeler hazırlayıp iki elçi ile beraber gönderdiler ve elçilere şöyle tenbihte bulundular: "Siz Necâşi (Habeş Hükümdarı) ile görüşmeden önce Hükümet Erkân ve Kumandanlarından her birine hediyelerini verin. Daha sonra, Necâşi'ye hediyelerini takdim edin ve O'ndan, Müslümanlar'ın (geri gönderilmek üzere) size teslimini isteyin" dediler. Bu elçiler Abdullah ibni Ebi Rebia ve Amr ibni As idi.
    Bu iki elçi, Habeşistan'a gidip Kureyşlilerin verdiği tâlimat üzerine hareket ettiler. Hediyeleri takdim edip görüştüler. Sonra; "Bizden bâzı aklı ermez gençler, milletlerinin dîninden ayrıldılar. Sizin dîninize de girmediler. Bizim de, sizin de bilmediğimiz yepyeni bir dîn ile ortaya çıktılar. Onlar şimdi ülkenize sığınmış, yamanmış bulunuyorlar. Biz onların geri çevrilmeleri, bize iâdeleri için kavmin eşrafı tarafından gönderilmiş bulunuyoruz." dediler.
    Abdullah ibn-i Rebîa ile Amr'ibn-i As'ın bu sözleri Necâşi'yi sinirlendirmişti.
    Necâşi'nin çevresinde bulunan Hükümet adamları ise; "Ey Hükümdar! Bunlar, doğru söylüyorlar. Kendilerinden olanlar elbette başkalarından daha iyi bilirler. Kusurlarını da başkalarından daha iyi görürler. Onları, bunlara teslim et. Yurtlarına, kavimlerine döndürsünler." dediler.
    Necâşi, büsbütün kızdı; "Hayır! Vallâhi, çâresiz kalmış, çevreme konmuş, ülkeme sığınmış, beni başkalarına tercih etmiş kimseleri, bunlara tercih etmem. Ancak onları çağırır, şunların, onlara dâir söyledikleri şeyleri sorarım. Eğer iş şunların dedikleri gibi ise, onları bunlara teslim ederim. Onları kavimlerine geri çeviririm. Şâyet, iş bunun aksi olursa kendilerini korurum. En güzel şekilde korur, gözetirim." dedi.
    Bunun üzerine Necâşi, Rasûlullah'ın Eshab'ına dâvetçi gönderdi. Muhâcirler, dâvetçinin etrafına toplandılar. Birbirlerine; "Necâşi'ye vardığınız zaman ne söyleyeceksiniz!" dediler.
    "Vallâhi, bizim bu husustaki bildiklerimiz Peygamberimiz'in bize buyurduğundan ibârettir! deriz. Bu yolda ne olacaksa olur!" dediler.
    Hz.Câfer; "Bugün, sizin sözcünüz benim" dedi.
    Hepsi O'na tâbi oldular. Hep birlikte Necâşi'nin sarayına gittiler.

    Muhâcirlerin Necâşi'nin Huzurunda Muhâkeme Edilmeleri
    Necâşi, huzuruna râhipleri de çağırttı. Râhipler, kitaplarını çevrelerine yaydılar. Hz.Câfer, Necâşi'nin huzuruna girince selâm verdi, secde etmedi.
    Necâşi'nin adamları, Hz.Câfer'e; "Sen, ne diye Hükümdara secde etmedin?" dediler.
    Hz.Câfer; "Biz, ancak Allâh'a secde ederiz!" dedi.
    "Niçin?" diye sordular.
    Hz.Câfer; "Allah, bize Rasûlunu gönderdi. O da Allah'dan başkasına secde etmemekliğimizi bize emretti!" dedi.
    Amr'ibn-i As ve arkadaşı, Necâşi'ye; "Biz, bunların hâlini sana bildirmedik miydi?" dediler.
    Necâşi, Muhâcirlere; "Ey huzuruma getirilmiş olan topluluk! Bana bildiriniz. Siz, ülkeme ne için geldiniz? Haliniz nedir? Tüccar değilsiniz. Bir isteğiniz de yok. O halde bana, benim memleketime niçin geldiniz? Sizin, şu ortaya çıkmış olan Peygamberinizin hâli nedir? Hem bana bildiriniz ki siz ne diye memleketiniz halkından bana gelenlerin selâm verdiği gibi selâm vermiyorsunuz?" dedi.
    Hz.Câfer, gelen elçilerden yalnız birisinin konuşması hususunda Hükümdarın emretmesini isteyerek, bâzı sorular soracağını bildirdi. Bu teklif üzerine, iki elçiden Amr ibn-i As kendisinin konuşacağını söyledi. Bundan sonra Hz.Câfer, Amr'ibn-i As ve Necâşi arasında şu konuşmalar cerayan etti:
    Hz.Câfer; "Ey Hükümdar! Sorunuz bu adama, biz yakalanıp efendilerimize teslim edilecek köleler miyiz?"
    Amr'ibn-i As; "Hayır! Onların cümlesi asîl ve hür kimselerdir."
    Hz.Câfer; "Bizim onlardan haksız yere aldığımız bir mal veya ödenecek borçlarımız var mı?"
    Amr'ibn-i As; "Hayır! Bir kırat bile borçları, bir dirhem dahi gasbettikleri mal yoktur."
    Hz.Câfer; "Biz, haksız yere birinin kanını yere döktük de kısas için mi geri istiyorlar."
    Amr'ibn-i As; "Hayır, hayır! Ne bir damla döktükleri kan ve ne de böyle bir isteğimiz var!"
    Hz.Câfer; "Öyle ise, hangi sebeple iâdemizi talep ediyorlar?"
    Burada dikkate şâyân bir nokta: Devletler hukukunun isminin işitilmediği, diplomasi ilimlerinin bilinmediği bir zamanda, bir yabancı memlekete iltica eden şahısların iâdesi için, sağlam ve mâkul sebepler inşaa edilmesi lâzım geldiğini; mü'minin firâseti keşfetmiş ve sebepsiz bir iâdenin mümkün olmayacağına, Habeş hükümet adamlarını iknâ etmiştir.
    Amr'ibn-i As; "Onlar ve biz aynı dînin mensupları idik. Onlar bu dîni bıraktılar. Muhammed'e ve dînine uydular." dedi.
    Necâşi, Hz.Câfer'e dönüp; "Siz, mensubu bulunduğunuz dîni bırakıp da, ne benim ve ne de başka milletlerin dînine girmediğiniz halde, ne diye sâdece kendinizin bildiği bir dîne girdiniz? Başka hükümdarların değil de benim ülkemi tercih edişinizin sebebi nedir? Edindiğiniz din nasıl bir şeydir? Uyduğunuz Peygamberin hâli nedir?" diye, kendileri ve Peygamberleri hakkında mâlumat vermelerini istedi.
    Hz.Câfer; "Ey Hükümdar! Biz, câhil bir millettik. Putlara tapardık. Lâşeleri yerdik. Her kötülüğü işlerdik. Akrabalarımızla münâsebetlerimizi keserdik. Komşularımıza kötülük yapardık. Kuvvetli olanlarımız zayıf olanlarımızı ezerdi. Yüce Allah, bize, kendimizden; soyunu sopunu, doğruluğunu eminliğini, iffet ve nezâketini duyup bildiğimiz bir Peygamber gönderinceye kadar, biz bu durumda ve bu tutumda idik.
    O Peygamber; bizi, Allâha, Allâh'ın birliğine inanmağa, O'na itâata, bizim atalarımızın tapındığı Allah'dan başka taşları ve putları bırakmağa dâvet etti. Doğru sözlü olmağı, emânetleri yerine getirmeği, akrabâlık haklarını gözetmeği, komşularla güzel geçinmeği, günahlardan ve kan dökmekten sakınmağı bize emretti. Her türlü ahlâksızlıklardan, yalan söylemekten, yetimlerin malını yemekten, nâmuslu kadınlara dil uzatmak ve iftira etmekten bizi menetti. Hiçbir şeyi eş, ortak koşmaksızın Allâh'a ibâdet etmeği, namaz kılmağı, zekât vermeği, oruç tutmağı bize emretti. Biz de, O'nu tasdik ve O'na îman ettik. O'nun, Allah'dan getirip tebliğ eylediği şeylere tâbi olduk. Hiçbir şeyi eş, ortak koşmaksızın Allâh'a ibâdet ettik. O'nun bize haram kıldığını haram, helâl kıldığını da helâl olarak kabul ettik.
    Bu yüzden kavmimiz, bize düşman kesildi. Zulmetti. Bizi, dînimizden döndürmek, Allâh'a ibâdetten vazgeçirip, putlara taptırmak için türlü işkencelere ve mihnetlere uğrattılar. Bizi perişan ettiler. Bize eski kötülüklerimizi tekrar işletmek için zulmettiler. Bizi, sıkıştırdıkça sıkıştırdılar. Bizimle dînimizin arasına girmeye çalıştılar ve bizi dînimizden ayırmak istediler. Biz de, yurdumuzu yuvamızı bırakarak, senin ülkene geldik, sığındık. Seni başkalarına tercih ettik. Bizim Peygamberimiz, bizi sizin yanınıza ve ülkenize gönderirken, "Necaşi'nin ülkesinde kimse zulme uğramaz, onun ülkesi adaletin ve doğruluğun yurdudur." diye sizi bize anlattı. Senin himâyene, komşuluğuna can attık. Senin yanında zulme, haksızlığa uğramayacağımızı ummaktayız Ey Hükümdar!
    Selâm verme işine gelince; biz, seni Rasûlullah'ın selâmı ile selâmladık ki, birbirimizi de öyle selâmlarız. Cennete gireceklerin selâmlarının da bu şekilde olduğunu Rasûlüllah bize haber verdi. Bunun için, biz de seni öyle selâmladık!
    Sana, secde etmek hususuna gelince; biz Allah'dan başkasına secde etmekten Allâh'a sığınırız!..." dedi.
    Necâşi; "Senin yanında, Allah'dan gelmiş bir şey var mı?" diye sordu.
    Hz.Câfer; "Evet, var." deyince, Necâşi; "Onu, bana oku!" dedi.
    Hz.Câfer, Meryem Sûresi'nin baş tarafından okumağa başladı. Okunan Kur'ân'ı huzû ve huşû içinde dinleyen Necâşi'nin gözleri yaşardı. Hüngür hüngür ağladı. Gözlerinden akan yaşlar sakalını ıslattı. Râhipler de ağladılar.
    Necâşi ve Râhipler; "Ey Câfer! Bu tatlı ve güzel kelâmdan çokça oku!" dediler. Hz.Câfer Kehf Sûresini de okudu.
    Necâşi, kendisini tutamayarak; "Vallâhi, bunlar Hz.İsâ'ya ve Hz.Mûsa'ya gelen kelâm ile aynı menba'dan fışkıran ışıklardır. Nurdur." dedi.
    Kureyş elçilerine döndü; "Gidiniz, Vallâhi ben, ne onları size teslim ederim, ne de onlara bir kötülük düşünürüm." dedi.
    Müşriklerin Bitmeyen Hîlesi ve Necâşi'nin Kesin Tavrı

    Abdullah ibn-i Ebî Rebîa ile Amr'ibn-i As, Necâşi'nin huzurundan çıktılar. Amr'ibn-i As, arkadaşına; "Vallâhi, yarın onların bir kabahatini ortaya koyup, Necâşi'nin gözünden öyle bir düşüreceğim ki" diyerek bir hîle düşündü.
    Ertesi günü Necâşi'nin huzuruna çıkıp; "Ey Hükümdar! Onlar, Meryemoğlu İsâ'ya ağır bir söz söylüyorlar. Onlara bir adam gönderip İsâ için ne söylediklerini bir sor." dedi.
    Necâşi, Hz.İsâ hakkındaki telakkilerini sormak üzere Muhâcir Müslümanları çağırdı; "Siz Meryemoğlu İsâ hakkında ne dersiniz?" diye sordu.
    Hz.Câfer; "Biz, Hz.İsâ hakkında, Peygamber Efendimiz'in bize Allah'dan getirip tebliğ ettiğini söyleriz," dedi ve Sûre-i Meryem'in 29-33 âyetlerini okudu. [Okunan âyet-i kerimelerin meali şerifi: Hz. Meryem (beşikteki oğlu) İsa'ya (konuş diye) işaret etti. (kavmi) "biz henüz beşikte olan bir sabi ile nasıl konuşuruz?" dediler. (o esnada İsa dile gelip dedi ki) ben muhakkak Allahın kuluyum, O Allah bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı,]).
    Necâşi çok duygulandı. Eline bir çubuk alarak yere bir çizgi çizdi ve "Vallâhi, Meryemoğlu İsâ da, zâten sizin söylediğinizden başka bir şey değildir. Arada şu çizgi kadarcık bile bir fark yoktur." dedi.
    Bu sözleri duyduktan sonra Müslümanları daha çok sevdi. Müşriklere iâde etmek şöyle dursun, onları eskisinden daha ziyâde himâye etmeğe başladı ve Müslüman Muhâcirlere; "Sizi ve yanından geldiğiniz Zât'ı tebrik ederim! Ben şehâdet ederim ki, O Rasûlüllah'dır. Zâten biz, O'nun geleceğini İncil'den öğrenmiştik. O Rasûlü, Meryemoğlu İsâ da müjdelemişti. Vallâhi, eğer O, ülkemde olsaydı gidip O'nun ayakkabılarını taşır, ayaklarını yıkardım. Gidiniz. Ülkemin el sürülmemiş kısmında, her tecâvüzden korunmuş, emniyet ve huzura kavuşmuş olarak yaşayınız. Size kötülük eden helâk olur! Size kötülük eden helâk olur! Size kötülük eden helâk olur! Ben, sizden herhangi bir adamı üzüntüye uğratıp da, bir dağ altına mâlik olmağı arzu etmem." dedi.
    Necâşi, bundan sonra, Kureyş elçilerinin getirdikleri hediyeleri; "Benim bunlara ihtiyacım yoktur! Başkalarının gasbettiği bu mülkümü, Allâhü Teâla bana verip ve halkı boyun eğdirirken benden rüşvet almadı!" diyerek red ve iâde etti.
    MÜŞRİKLERİN MÜSLÜMANLARA BOYKOT ÎLÂNI

    İslâmiyetin, Mekke sınırlarını aşarak kabîleler arasında yayılmağa başlaması, müşrikleri endişeye, telâşa düşürdü. Hz.Hamza ve Hz.Ömer gibi iki büyük kahramanın müslüman olması Kureyşlileri bir hayli düşündürdü. Kendilerini bu yolda yeni ve kesin kararlar almağa sevketti. Nihâyet, Hâşimoğullarına boykot îlan ederek onları zorlama yoluna gitmeği kararlaştırdılar.
    Müşriklerin boykot kararı için, aralarında yazıp Kâbe duvarına astıkları akid levhası şöyle idi:
    Peygamber kabîlesi olan Hâşimoğulları ile alâka kat'iyyen kesilecek.
    Onlarla alışveriş yapılmayacak.
    Onlarla herhangi bir evlilik düşünülmeyecek.
    Böylece Müslümanlar tam üç sene muhâsara edildiler. Kuvvetleri kalmayıncaya kadar aç kaldılar. Tâ ki, Allâhü Teâlâ, bu zâlim akidden Müslümanları kurtarıncaya kadar bu boykot devam etti.
    Bu uzun ve acı boykot hareketini Kureyş'ten bâzı iyi kalpli kimseler beğenmedi. Bunun üzerine bu sahîfenin yırtılması hususunda aralarında anlaştılar. Kureyşten beş kişi bu niyetle Kâbe'ye geldi. İçlerinden Züheyr'ibn-i Ebî Ümeyye isimli kimse kalkarak, Kâbe'yi yedi defa tavaf etti ve yüksek sesle Kureyş'e şöyle hitap etti: "Ey Mekkeliler! Biz, yiyelim, içelim, giyinip kuşanalım da öte yandan Hâşimoğulları alışverişten mahrum edilsinler, darlıklar, sefâletler içinde kıvranarak helâk olsunlar, doğru mudur? Vallâhi, akrabâlık bağlarını kesen o zâlim sahife yırtılmadıkça duracak, oturacak değilim!" dedi.
    O sırada mescidin bir tarafında bulunan ve Züheyr'in konuşmasından sinirlenip duran Ebû Cehil'in sesi yükseldi; "Yalan söylüyorsun, yırtamazsın!" dedi.
    Zem'â ibn-i Esved, Ebû Cehl'e; "Vallâhi, en yalancı sensin! Zâten biz o yazıya, yazıldığı sırada da razı olmamıştık!" dedi.
    Ebûl Bahterî; "Zem'â doğru söylüyor. Biz onda yazılı olanları tamamiyle kabul ve ikrar etmemiştik." dedi.
    Bu konuşmalar karşısında Ebû Cehil artık direnemedi ve şöyle dedi: "Her hâlde bu daha önce, buradan başka bir yerde geceleyin görüşülmüş, konuşulmuş, üzerinde karara varılmış bir iş olsa gerek!"
    O zaman Mut'im ibn-i Adiyy kalktı ve kağıdın üzerinde bir kurt gördü. Kurt bütün kağıdı yemiş, delik deşik etmişti. Yalnız Allah ismini yememişti. İşte böylece Müslümanlara reva görülen üç senelik zulüm sona ermiş oldu.
    Rasûlüllah Efendimiz, bu kurt hâdisesini daha önceleri amcasına şöyle haber vermişti: "Amca, Allah onların yaptıkları anlaşmaya bir kurt musallât edecek ve hepsini kemirecek, yalnız Allah ismi kalacaktır." İşte Mûcize-i Peygamberî böylece tahakkuk ediyordu.
    Bu kurtuluş çâresini düşünenlerden biri de Hişam ibn-i Amr'dir. Bu Zât, Kureyş'e karşı çok merhametli idi. Hâşimoğulları sıkıntılı günlerini yaşarken, O, devesinin üstüne bâzı yiyecekler yükler ve devesini onların bulundukları yere doğru gece sürer sevkederdi. Böylece, Hâşimîler birazcık olsun yiyeceğe sâhip olurlardı. Sonra onlar da tekrar deveyi geriye sürerlerdi.
    HÜZÜN SENESİ

    Peygamber Efendimiz'le Müslümanların biraz rahat edecekleri bir sırada, amcası Ebû Tâlib ve kendisine ilk imân eden Hz.Hatîce gibi cefâkâr ve vefâkâr bir hayat arkadaşının, birbiri ardınca vefât etmeleri, Rasûlüllah Efendimiz için boşlukları doldurulamayacak kayıplardandı.
    Bi'setin 10.yılına rastlayan bu hâdiseler, Hz.Peygamberimiz'e hayâtı boyunca unutamayacağı üzüntüler getirmiş olduğundan bu seneye, «gam ve keder yılı, hüzün yılı» denmiştir.
    Ebû Tâlib vefât ettiği zaman 87 yaşında idi. Kendisi Müslüman dahi olmadığı halde, Kureyş'in bütün düşmanlıklarına hedef olan Peygamberimiz'i hayâtının sonuna kadar korumaktan da geri durmamıştı.
    Aynı yıl Ramazan-ı Şerif ayında bütün mü'minlerin annesi Hz.Hatîce vâlidemiz de 65 yaşında olduğu halde vefât etti. Hz.Hatîce vâlidemiz, Peygamberimizin Peygamberliğini ilk tasdik eden, en sıkıntılı günlerinde derdine ortak olan, vefâkâr bir hayat arkadaşı idi. Peygamber Efendimizle birlikte 25 yıl yaşadı. Peygamberimiz, Hz.Hatîce vâlidemizi takdir ve rahmetle anar, hatırasına çok hürmet ederdi. Peygamberimiz'in Hz.İbrâhim'den başka bütün çocukları Hz.Hatîce'den doğmuştu. Yalnız Hz. İbrâhim O'nun vefâtından sonra Hz. Mâriye adındaki zevcesinden doğmuştur.
    BİR MELCE ve TAİF YOLCULUĞU
    Ebû Tâlib'in vefâtından sonra, müşrikler, Peygamberimiz'e, Ebû Tâlib'in sağlığında yapmadıkları zulüm ve işkenceleri yapmışlar, Allah Rasûlü'nü göz açamaz hâle getirmişlerdi.
    Rasûlüllah Efendimiz bî'setin 10.yılı Şevval ayının 27.gecesinde azatlı kölesi Zeyd ibn-i Hârise'yi yanına alarak Tâif'e gitti. Maksadı; müşriklere karşı, Sakıf kabîlesinin kendisini korumalarını, desteklemelerini, Yüce Allah'dan getirdiklerini kabul eylemelerini onlardan istemekti. Peygamberimiz, Tâif'e varınca orada Sakıf kabîlesinden bâzı kimseler ile görüşmek istedi ki, bunlar Abdi Yâlil'ibn-i Amr, Mes'ud'ibn-i Amr, Habib'ibn-i Amr adında üç kardeşti. Allah Rasûlü bunlarla görüştü. Onları, Allâh'ın birliğini kabule, İslam dînine yardıma dâvet etti. Kavminden muhâlefet edenlere, kendisiyle birlikte karşı koymalarını istemek için geldiğini söyledi.
    Üç kardeş her biri ayrı ayrı cevaplar vererek reddedip çeşitli incitici sözler söylediler. Gençlerinin Müslümanlığa heveslenmelerinden korkarak, Peygamber Efendimiz'e; "Memleketimizden çık. Nereye gidersen git!" dediler. Bununla da kalmayarak, içlerinden bir takım aklı ermez ayaktakımını, çocukları, ipsiz kimseleri kışkırtarak Peygamber Efendimize musallat ettiler. Onları yolun iki yanına doldurdular. Söve saya Rasûlüllah'ı taşa tutturdular. Ayaklarını topuklarına kadar kanlar içinde bıraktılar. Dermansız düşüp oturdukça kaldırttılar. Yürüdükçe taşlattılar. Zeyd ibn-i Hârise atılan taşlara, kendi vücudunu siper etmekte, Rasûlü Ekrem'i korumağa çalışmakta idi. Onun da başı yarılmış ayaklarından kanlar akmağa başlamıştı.
    Peygamberimiz, nihâyet üzgün ve bitkin bir halde Mekke'li Rebîa oğulları Utbe ve Şeybe'nin Tâif dışındaki bağ evine sığınınca Tâif'in ipsizleri geri döndüler.
    Peygamber Efendimiz biraz sükûnet bulduktan sonra Allâhü Teâlâ'ya şöyle ilticâda bulundu: "Allâhım! Kuvvetsiz ve çâresiz kaldığımı, halk nazarında hor ve hakir görüldüğümü ancak Sana arz ve şikâyet ederim.
    Ey merhametlilerin en Merhametlisi! Herkesin hor görüp de dalına bindiği bîçârelerin Rabbi Sensin! Sensin benim Rabbim! Sen beni, kötü huylu, yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek kadar bana merhametlisin.
    Allâhım! Senin gazabına uğramaktan, İlâhi rızana uzak kalmaktan Sana, Senin, o karanlıkları aydınlatan, dünyâ ve âhiret işlerini yoluna koyan İlâhi nûruna sığınırım! Allâhım! Sen, hoşnut oluncaya kadar affını dilerim. Allâhım! Her kuvvet, her kudret ancak Seninle kâimdir! "
    Addas'ın Müslüman Oluşu
    Rebîa'nın oğulları Utbe ve Şeybe, Tâiflilerin Peygamber Efendimiz'e yaptıklarını uzaktan görmüşler, merhamete gelmişlerdi. Hristiyan olan köleleri Addas'ı çağırdılar. "Bir salkım üzüm al. Şu tabağa koy! Sonra, onunla şu Zât'ın yanına kadar git ve O'na, «Bu üzümden ye» de!" dediler.
    Addas dediklerini yaptı. Gidip tabağı Peygamberimiz'in önüne koydu. "Buyurun yiyin" dedi.
    Peygamber Efendimiz elini üzüme uzatırken "Bismillah" dedi ve üzümü alıp yemeğe başladı.
    Addas, Peygamber Efendimiz'in yüzüne baktı ve "Vallâhi, bu sözü bu beldelerin halkı söylemezler ve bilmezler!" diyerek kendi kendine söylenince,
    Peygamberimiz O'na; "Ey Addas! Sen hangi diyar halkındansın ve dînin nedir?" diye sordu. Addas; "Hıristiyanım. Ninova'lı bir kimseyim!" dedi.
    Peygamber Efendimiz; "Demek sen, O sâlih kişi, Yûnus Peygamberin hemşerisisin?" dedi. Addas; "Sen, Yûnus Peygamberi nereden biliyorsun?" diye sordu.
    Peygamber Efendimiz; "O benim kardeşimdir. O bir Peygamberdi, ben de Peygamberim!" deyince,
    Addas, sarılıp Peygamberimiz'in başını, ellerini ayaklarını öptü. Müslüman oldu.
    Bunu gören Rebîaoğullarından birisi, diğerine; "Senin adamın, gözünün önünde kölenin inancını bozdu!" dedi.
    Addas, dönüp yanlarına gelince de, her ikisi birden ona; "Yazıklar olsun Addas sana! Sen o adamın başını, ellerini ve ayaklarını öptün ha!" diye çıkıştılar.
    Addas onlara; "Efendim! yeryüzünde bu Zât'dan daha hayırlı bir kişi yok! Bana bir şey bildirdi ki, onu ancak bir Peygamber bilebilir." dedi.
    Peygamberimiz'in Hemşehrilerine Rahmet ve Şefkati
    Peygamber Efendimiz, Sakıf kabîlesinden (Tâiflilerden) üzgün bir halde Mekke'ye yönelmişti. Düşüne düşüne yürümeğe devam edip Mekke'ye iki konak uzaklıkta bulunan Karn-ı Seâlib mevkiine geldiği zaman, başının üzerinde bir bulutun kendisini gölgelemekte olduğunu ve dikkatlice bakınca, bulutun içinde aslî hâlinin görünüşü ile Cebrâil'in olduğunu gördü.
    Cebrâil seslenerek; "Şüphe yok ki Allâhü Teâlâ, kavminin Sana ne söylediklerini işitti. Allâhü Teâlâ, Sana şu dağların, yerlerin, göklerin feriştahını (meleğini) gönderdi. Kavmin hakkında ne dilersen O'na emredebilirsin!" dedi.
    Bunun üzerine, O acîp kudret sâhibi feriştah melek seslendi. Peygamberimize selâm verdi ve; "Ey Muhammed! Cebrâil doğru söyledi. Sen ne dilersen dile! Emrine âmâdeyim: Eğer şu iki yalçın dağın, Mekkeliler üzerine kapanırcasına birbirine kavuşmasını istiyorsan emret kavuşturayım!" dedi.
    Peygamberimiz; "Hayır! Ben böylesini istemem! İsterim ki, Allah bu müşriklerin sulbünden, Allâh'a hiçbir şeyi şerik koşmaksızın ibâdet edecek bir nesil ortaya çıkarsın!" dedi.
    Tâif'de verilen sıkıntı ve eza, Peygamberimiz'e Uhud gününden daha ağır gelmişti.
    Peygamberimiz, Mekke'ye girmeden bir merhâle geride Batn-ı Nahle denilen mevkîde oturdular. Tâiflilerin kendisine gösterdikleri çirkin hareketlerden üzülmüşlerdi. Orada, Rahman Sûresini tilâvet ederken, cin taifesinden bir güruh gelerek O'nu dinlediler ve imân ettiler.
    Peygamber Efendimiz, bir müddet o mevkîde oturduktan sonra Mekke'ye geldi. Şehre girmeden, Mut'im ibn-i Adiyy isimli, tanınmış bir adama haber gönderip, kendisini himâyesine almasını istedi. O da kabul etti. Gelip evine götürdü. Müsafir etti.
    Harem-i Şerif'de namaz kılarken, Ebû Cehil O'nu görünce Mut'im'e; "Himayende mi, yoksa tesadüfen mi arkana düştü?" diye sordu.
    Mut'im; "Himayemde" deyince ses çıkaramadı.
    Mut'im'in bu iyiliğini Müslümanlar hiçbir zaman unutmadı. Bedir esirleri hakkında konuşmak için, Mut'im'in oğlu Medîne'ye gelince, Hz.Peygamberimiz ona; "Eğer baban sağ olup da gelseydi, şu kokmuş herifler hakkında şefâatte bulunsaydı, bağışlardım!" dedi.
    M İ ' R A C

    Mî'rac, lügatte "urûc etmek, yükselmek" mânâsına gelir ki, bu; İlâhi dâvet üzerine gecenin küçük bir cüz'ünde Fahri Kâinât (S.A.V) Efendimiz'in Mekke'den (Mescîd-i Haram'dan) Kudüs'e (Mescid-i Aksâ'ya), oradan da semâvâta ve semâvâtın ötesindeki bütün âlemlere olan seyâhatıdır. Bu gidişgeliş, seyâhat, geceleyin vâkî olduğundan «İsrâ» da denir.
    İsrâ ve Mî'rac mûcizesi hicretten bir-birbuçuk yıl kadar önce, Mekke'de, geceleyin vuku' bulmuştur. Bu mûcize hakkında Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulmaktadır:
    "Sübhânellezî esrâ bi abdihî leylen minel Mescidil Harâmi ilel Mescidil Aksâ... ilh. [Noksan sıfatlardan münezzeh, kemâl sıfatlarla muttasıf olan Zât-ı Ecelli A'lâ, en has kulu olan Habîbini, gecenin küçük bir cüz'ünde, Mescîd-i Haram'dan Mescîd-i Aksâ'ya götürdü. Biz, O Mescîdi Aksâ'nın etrafını, mâddî ve mânevî müzeyyenât ile Habîbimize, mûcizelerimizden bâzısını gösterelim diye süsledik. Şüphe yok ki, her şey'i hakkıyla gören ve işiten Allah'dır.]" (Sûre-i İsrâ, âyet 1).
    Peygamber Efendimiz'in Mi'rac seyahatinin "rûhen mi, ceseden mi" yapıldığı hususunda birçok ihtilaflar olmuş ise de, bu mûcizeyi haber veren Âyet-i Kerîme'de geçen "abid" kelimesi bu ihtilaflara çok açık ve net bir cevap teşkil etmektedir. Zîrâ, "abid" kelimesi, yalnız rûha değil, yalnız cesede de değil, ruh ve cesedin her ikisine birden denildiği için, Fahri Kâinât'a bu seyâhatin hem ruh ve hem de cesedi ile beraber yaptırıldığı muhakkaktır.
    Hakkında "Levlâke, Levlâke lemâ halakt-ül eflâk (sen olmasaydın, sen olmasaydın, ben ecrâm-ı ulviye ve süfliyeyi halketmeyecektim, bütün bu varlığı senin şerefine yarattım" buyurulan bir peygamberin, nezdi ulûhiyyetteki sevgisini takdir edenler için Mi'rac'ı akla baîd (uzak) görmeye aslâ mahal yoktur.
    Mi'rac, insan aklının kavrayamayacağı, lâhûtî bir hâdisedir, metafizikdir, mâ-bâ'düt-tabîadır (akıl üstü bir şeydir). Tek kelime ile, mûcizedir. İnsan, akıl kantarı ile onu tartamaz. Tartmağa kalkışılırsa terazi kırılır. Bunda, zaman ve mekân kaydı, mesâfe ortadan silinmiştir. Bu, Peygamberimiz'in ilâhi lütfa mazhar oluşudur.
    Bugün ilim, nîce harikulâdelikleri kabul etmektedir. Esir dalgaları ile uzaklara sesin ve resmin nakledildiğini her gün görüyoruz. Geçmişte hayal sanılan birçok şeyler bugün gerçekleşmiştir. Mükevvenâtta, kuvvetler keşfolunmakta, pek çok hakikâtlar meydana çıkarılmaktadır. Allâh'ın verdiği akıl ve zekâ sâyesinde bugünün insanı, havada uçmakta, atmosferi aşarak aya ve seyyârelere gidip gelmektedir. İlmi herşeyi saran Yüce Allâh'ın kudretiyle, sevgili kulu Hz.Muhammed(S.A.V.)'in Mekke'den Kudüs'e gitmesi, oradan göklere çıkması, varlığın hulâsası olan bu Zât'ın gökler âlemini ve bütün Mükevvenâtı seyretmesi neden mümkün olmasın?
    Ne yazık ki; dün, bu Kudretullâh'ı inanmayıp inkâr edenlerin, «insan uçar mı imiş, ağır bir şey semâya gider mi imiş, cism-i sakîlin cevvi semâ ile alâkası ne imiş» diye hakâretâmiz tâbirler kullananların çocukları, Avrupa'nın mülhidleri bugün havada uçuyorlar. Kendi elleriyle ecdadlarını tekzip ediyorlar. Zerre kadar hayâ edenin, o Mûcizetullâh'ı inkâr eden ciltlerle dolu kütüphânelerini dinamitle uçurmaları lâzım gelir.
    Artık Mi'rac, zamanımızdaki ilim ve tekniğin gelişmeleri karşısında herkes tarafından daha kolay kabul edilebilecek ilâhi bir hakîkattir. Biz müslümanlar ne kadar sevinsek, Mevlâmıza ne kadar şükretsek ve de ne kadar iftihar etsek yine de azdır. Çünkü; ilim bizimle, fen bizimle, teknik bizimle, herşey bizimledir.
    Fahri Kâinât (S.A.V) bu hususta meâlen buyuruyorlar ki:
    "Mi'rac'a götürüldüğüm gece, Ben, Mekke'de, uyku ile uyanıklık arasında iken, Cebrail geldi. Kalk yâ Muhammed (S.A.V) dedi.
    Kalkdım bir de baktım ki, yanında Mîkâil ve İsrâfil Aleyhimüsselam da var. Kardeşim Cibril'e sorduğumda dedi ki: ''Yâ Muhammed! Rabbim Teâlâ, beni sana gönderdi. Bu gece, bundan önce hiç kimseye yapmadığı ve bundan sonra da hiç kimseye yapmayacağı ikrâmı sana lütuf ve ihsanda bulunacak. Sen Rabbinle konuşmayı ve O'nu görmeyi istsyorsun, bu gece, sen Rabbinin acâibâtından, O'nun azamet ve kudretinden çok şeyler göreceksin.'' dedi.
    Sonra bana mânevi bir ameliyat yapıldı. İçi îman ve hikmetle dolu altından bir leğen getirdiler, boğazım'dan karnıma kadar göğsümü yardılar, Zemzem suları ile yıkayıp îman ve hikmetle doldurdular. İki omuzumun arasına Hatemi Nübüvvet ile mühürlediler. Bundan sonra Cebrail elimden tuttu, Zemzem suyunun başına götürdü. Oradaki meleğe şöyle dedi: ''Bana zemzem suyundan bir kova su getir.'' O su geldikten sonra, abdest aldım, iki rekat namaz kıldım. Sonra "haydi gidelim" dedi.
    Nereye diye sordum,
    Rabbine, Rabbinin dilediği yerlere" dedi. Ve çok güzel, beyaz Burak denen acîp bir vâsıtaya bindirilerek yola çıkarıldım.
    Mescîd-i Haram'dan Mescîd-i Aksâ'ya
    Burak, adımını gözünün erişebildiği yerin ilerisine atıyordu.
    Peygamber Efendimiz, Mekke ile Medîne arasında bulunan Ezrak Vâdisinden geçerken; "Bu hangi vâdîdir?" diye sordu.
    "Ezrak vâdisidir!" dediler.
    Peygamberimiz, bakınca, Hz.Musâ'nın "Lebbeyk, Allâhümme Lebbeyk" diyerek seniyeden (yüksekten) inişini, Hz.Dâvud'un, şehâdet parmaklarını kulaklarına kadar kaldırıp yüksek sesle "Lebbeyk, Allâhümme Lebbeyk" diyerek vâdiden geçişini gördü.
    Peygamberimiz, Cuhfe yakınındaki Herşâ seniyesinden geçerken; "Bu hangi seniyedir?" diye sordu.
    "Herşâ seniyesidir!" dediler.
    Peygamber Efendimiz bakınca, orada, Hz.Yûnus'un kırmızı tüylü, dişi devesinin üzerinde, softan cübbesine bürünmüş, devesinin liften yularını tutup "Lebbeyk, Allâhümme Lebbeyk" diyerek vâdiden geçmekte olduğunu gördü.
    Peygamberimiz, Cebrâil ile birlikte Beyt-i Makdis'e (Mescîd-i Aksâ'ya) vardı. Orada, Peygamberlerden Hz.İbrâhim, Hz.Musâ, Hz.İsâ ve gelmiş geçmiş bütün Peygamberlerin ve bütün Evliyâullâhın ruhâniyetini toplanmış halde buldu. Fahri Kâinât'ı istikbal ediyorlardı. Peygamber Efendimiz, herbiri ile ayrı ayrı musâfaha etti. Hâl ve hâtırlarını sordu. Hepsine imam olarak iki rekât namaz kıldırdı.
    Peygamber Efendimize üç bardak sunuldu ki, onlardan birisinde süt, birisinde şerbet, diğerinde de su vardı. Bardaklar sunulurken Peygamberimiz bir ses işitti ki; "Eğer suyu alırsa kendisi de ümmeti de ihtiyaçsız, kanâatkâr olur. Eğer şerbeti alırsa kendisi de ümmeti de mahrumiyete uğrar, sütü alırsa kendisi de ümmeti de doğru yolu bulur!" diyordu.
    Peygamber Efendimiz süt bardağını içti.
    Cebrâil; "Yâ Muhammed! Sen, fıtrî ve tabîî olanı seçtin. Sen de ümmetin de doğru yola iletildiniz!" dedi.
    Mescîd-i Aksâ'dan Semâvât'a
    Peygamber Efendimiz, Mescid-i Aksâ'dan Cebrâil ile birlikte semâvâta, göklere yükseltildi. Melekût âlemini seyretti.
    Birinci kat semâda çok nûrâni bir zât gördü. Onun sağ ve sol yanında bir takım karaltılar vardı. Sağına bakınca gülüyor, memnun oluyor. Soluna bakınca da ağlıyor, mahzun oluyordu. Peygamber Efendimiz, bu zâtın kim olduğunu tanıyamadı ve merak edip Cibril'den sordu.
    Cibril de; "O, Senin ve bütün neslin babası olan Hz.Âdem'dir" diye tanıttı.
    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, O'na selâm verdi.
    O da, Peygamberimizin selâmını şöyle aldı: "Merhaben binnebiyyi vel'veledi'ssâlih (Merhabâ, Ey Peygamber! Ey sâlih evlâd!)" dedi.
    İkinci kat semâda Hz.Yahyâ ve Hz.İsâ,
    üçüncü kat semâda Hz.Yûsuf,
    dördüncü kat semâda Hz.İdris,
    beşinci kat semâda Hz.Hârun,
    altıncı kat semâda Hz.Musâ,
    yedinci kat semâda Hz.İbrâhim'i gördü ki, Beyt-i Mâmur'un kapısında bir kürsî üzerinde oturmuştu. Beyt-i Mâmur'a her gün yetmişbin melek girer, her girene de kıyâmete kadar geri dönmek sırası gelmezdi.
    Cebrâil yedinci kat semâdan Peygamber Efendimizi alıp öyle bir fezâya çıkardı ki, Peygamberimiz orada, kaderleri yazan kâlemlerin cızırtılarını duyuyordu. Daha sonra Peygamber Efendimize, Sidretü'l Müntehâ safhası açıldı.
    Cebrâil; "İşte burası Sidretü'l Müntehâ'dır, benim seyâhat sahâmın bittiği yerdir. Artık ben, buradan öteye gidemem. Gitmem için bir adım atacak, bir adım ileri geçecek olursam yanarım. Benim bünyem buradan öteye seyâhata mütehammil değildir." deyip orada durdu.
    Peygamber Efendimiz; "Peki ne olacak, buradan öteye ben ne ile gideceğim?" diyordu ki, ufkun açıldığını, önüne bir Refref (mânevi bir asansör) konulup buyur edildiğini gördü. Bu ânı, merhum Süleyman Çelebi şöyle ifade ediyor:
    «Söyleşirken Cebrâil ile Kelâm,
    Geldi refref önüne, verdi selâm.»
    Mî'râc'da, Peygamber Efendimize her an bir âlem gösterilmiş, gezdirilmiş, sevdirilmiş ve çok memnun, hayretler içinde kalarak Mevlâ'dan bu hayretlerinin tezyîdini dilemiştir.
    Peygamberimiz; "Ben, Mîrâc'dan daha güzel bir şey görmüş değilim." buyurmuşlardır.
    Mîrâc'ın Mertebeleri
    Mî'râc'ın; Mescid'i Haram'dan Mescid'i Aksâ'ya kadar olan kısmı âyetle sabittir ki münkiri kâfir olur.
    Mescid-i Aksâ'dan Sitretü'l Müntehâ'ya kadar olan kısmı Haber-i Meşhur'la sabittir ki münkiri dâl ve mudil olur.
    Sidretü'l Müntehâ'dan İlâ Mâşâallah, Haber-i Ahad ile sabittir ki münkiri bidat ehli olur.
    Fahri Kâinât'ın bu seferi; Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya kadar cennetden gelme bir Burak üzerinde, Mescid-i Aksâ'dan Sidretü'l Müntehâ'ya kadar olan kısmı, Cebrâil (A.S.)'ın kanadı üzerinde, oradan İlâ Mâşâallah (Allâhü Teâlâ'nın dilediği yerlere) Refref (mânevi, nurdan bir asansör) ile cerayan etmiştir.
    Mîrac'da Peygamberimiz'e ve Ümmetine Yapılan İhsan veTeşrî Kılınan Hükümler
    Peygamber Efendimiz, Mî'rac gecesinde ilâhi tecellilere, hitaplara, iltifatlara mazhar oldu ve Hazreti Peygamberimiz'e üç şey verildi:
    1- Bakara Sûresi'nin son âyetleri (Âmenerrasûlü),
    2-Ümmetinden, Allâh'a hiçbir şeyi şirk koşmayanların Cennete gireceği müjdesi,
    3- Mi'rac hediyesi olarak beş vakit namaz.
    Mî'rac Mûcizesini Müşrikler Nasıl Karşıladı?
    Peygamber Efendimiz, Mi'rac sabahı halkın yanına gidip, onlara Mîrâcını haber verdi. Her ne gördüyse serteser (baştan başa) anlattı. Maalesef îmânı zayıf olanlardan bir kısmı buna inanmayıp irtidat etti ise de büyük ekseriyat bu mûcizeye inandı ve îmanları kuvvetlendi. Bunu aklıyla tartmağa kalkışanlar şaştılar, "Yâ Muhammed (S.A.V.)! Buna delilin nedir? Biz bunun bir benzerini daha işitmedik" dediler.
    Peygamber Efendimiz; "Buna delil, fîlânoğullarının devesine, fîlân vâdîde, fîlân yerde rastladım. Develerini kaçırmışlar arıyorlardı. Onları, develerine doğru kılavuzladım ve ben Şam'a yöneldim. Sonra dönüşümde Daphana'na geldiğim zaman fîlânoğullarının kâfilesine rastladım. Halkı uyur bir halde buldum. Onlara âit üzeri örtülü su kabının örtüsünü açıp içindeki suyu içtim. Yine üzerini eskisi gibi örttüm.
    Başka bir delil de; sizlere âit bir kâfileye Ten'in yokuşunda rastladım ki, önde toprak renginde karamtırak bir deve vardı. Üzerinde iki çuval bulunuyordu. Birisi siyah, öbürü alaca renkli idi" dedi.
    Halk, acele Seniyye mevkiine çıktılar. Başkaları gidip kavuşmadan kendilerine târif edilen ilk deveyi karşıladılar. Deve aynen bildirildiği gibiydi. Su dolu kaplarını sordular. Onlar da su doldurup üzerini örttüklerini bildirdiler. Hemen su kabına bakıp, üzerini örttükleri gibi örtülü gördüler, fakat içinde hiç su bulamadılar.
    Müşrikler, Mekke'ye gelen başka kâfilelerden de sordular. Onlar da; "Doğrudur. Vallâhi biz anlattığı gibi, vâdide dağıldığı zaman devemizi yakalayıncaya kadar, bizi kendisine çağıran bir insan sesini işitip deveye kadar götürüldük" dediler.
    Peygamber Efendimiz'e Mescid-i Aksa'yı tarif et denince; Beyti Makdis (Mescid-i Aksa) Peygamber Efendimiz'in mubarek gözlerinin önüne getiriliverdi. Allah Rasûlü, bir ekrandaki görüntü misâli bakarak, kapılarını, pencerelerini hepsini birer birer saydı, târif etti.
    Buna rağmen Kureyş müşrikleri inat ve hasedlerinden dolayı inanmak istemiyorlardı. Mî'rac haberini kabule yanaşmadılar. Kibirlendiler. Mî'râc'ı, akla baîd görerek; "Kervanların bir ayda gidip, bir ayda döndüğü mesâfeyi Muhammed bir gecede nasıl alabilecek?" dediler. Allâh'ın herşeye kâadir olduğunu, kudretinin hudutsuzluğunu düşünemediler.
    Peygamber Efendimiz de zâten onların kendisini inkâr ile karşılayacaklarını biliyordu. Mî'rac gecesinde Hz.Peygamberimiz, Cebrâil'e; "Kavmim beni tasdik etmez." demiş.
    Cebrâil (A.S) de; "Seni, Ebû Bekir (R.A.) tasdik eder, O sıddıktır." demişti.
    Fakat, Mî'rac hâdisesi, görüş ufku çok geniş olan Müslümanların, îmanlarını kuvvetlendirdi. Hz.Ebû Bekir (R.A.) bunların başındaydı.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.)'ın Sıddıkıyyeti
    Müşrikler mi'rac mûcizesini kabul etmedikleri gibi, Hz.Ebû Bekr'e gelip; "Peygamberinin işinden haberin var mı? O, bu gece, Beyt-i Makdis'e gittiğini, orada namaz kıldığını, Mekke'ye döndüğünü söylüyor." diyerek kendilerince onun îmânını sarsmağa çalıştılar. Hz.Ebû Bekir (R.A) da; "Bunu Muhammed (S.A.V.) söylüyorsa doğrudur." dedi ve ilâve etti; "Ben, O'nu, bundan daha mühiminde de tasdik ediyorum. Akşam sabah kendisine Allah'dan vahiy geldiğini haber veriyor, gelen âyetleri tebliğ ediyor, tasdik ediyorum da bunda mı yalan olacak, aslâ yalan olmaz. Tasdik ediyorum." dedi. Hiç tereddüt etmeden, yutkunmadan kabul etti ve bundan dolayı «Sıddık» ünvanını aldı.
    MEDÎNELİLERDEN İLK MÜSLÜMAN OLANLAR

    Bî'setin 11.senesi, Medîne'li Hazrec kabîlesinden altı kişilik küçük bir kâfile Hac mevsiminde Mekke'ye gelmişti. Peygamber Efendimiz, Mina'da Akabe yakınında konaklayan bu kâfilenin yanından geçerken, onlara; "Siz kimlersiniz?" diye sordu.
    Onlar da; "Hazrec kabîlesinden bâzı kimseleriz." dediler.
    Peygamber Efendimiz, onlara; "Sizinle konuşmak üzere biraz oturmaz mısınız!" dedi.
    Onlar da; "Olur" dediler ve Peygamberimiz ile birlikte oturdular.
    Peygamber Efendimiz, onları, Allâh'ın birliğine inanmağa dâvet etti. Kendilerine İslam Dînini anlattı ve Kur'ân-ı Kerim okudu. Allâh'ın emirlerini anlattı. Onları Müslümanlığa dâvet etti.
    Onlar, akıllı ve iyi düşünen insanlardı. Peygamber Efendimiz'in söylediklerini akla uygun ve iyi şeyler olduğunu hemen anladılar. Esasen böyle bir Peygamberin geleceğini Medîne yahûdîlerinin ihtiyarlarından işitmişlerdi. "Öteden beri geleceğini işittiğimiz Peygamber budur!" dediler ve orada hemen Müslüman oldular. Peygamber Efendimiz'e; "Biz, kavmimizi, hem birbirlerine karşı, hem de kavmimizden olmayan bir kavme karşı, aralarında düşmanlık ve kötülük olduğu halde, geride bırakarak buraya gelmiş bulunuyoruz. Umulur ki Allâhü Teâla, onları da senin sâyende bir araya toplar. Biz hemen dönüp onları da senin buyruğuna dâvet edecek, bu dinden kabul ettiğimiz şeyleri onlara da anlatacağız. Eğer Allâhü Teâlâ, onları bu din üzerine toplar birleştirirse, senden daha aziz ve şerefli bir kimse olmaz" dediler.
    Medîneliler artık gerçekten inanmışlardı. Sonra Medîne'ye kavimlerinin yanına dönerek onlara Peygamber Efendimiz'i anmağa, anlatmağa ve onları da İslam Dînine dâvet etmeğe koyuldular. Bunu o kadar yaydılar ki, içinde Peygamber Efendimiz'in ve İslâmiyetin anılmadığı Medîneli evi kalmadı.
    BİRİNCİ AKABE BİÂTI

    Bi'setin 12. senesi, içlerinde bir yıl önce Müslüman olanlar da bulunduğu halde, Medîne'den oniki kişilik bir kâfile Hac mevsiminde Mekke'ye geldi. Bunlar, Akabe mevkiinde geceleyin Peygamber Efendimiz'le gizlice görüştüler ve O'na bîat ettiler. Bîat esasları şunlardı:
    Allâh'a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, çocukları öldürmemek, yalan ve iftiradan sakınmak, Peygamber'e karşı gelmemek. Peygamberimiz, bunları yapmamalarını buyurunca,
    Onlar; "Yâ Rasûlellah! Biz bunları yapmazsak bize ne var?" diye sordular.
    Peygamber Efendimiz de; "Cennet ve Cemâl-i İlâhî var" buyurdu.
    "Öyleyse biz de varız. Biz de îman ediyor, bunlara sadık kalacağımıza söz veriyoruz." deyip, Peygamber Efendimiz'in ellerine kapandılar. Gözler yaşardı, gönüller coştu.
    Peygamber Efendimiz; "Kim bu ahde vefâ gösterirse, Allah onu Cennetine alır. Kim küfre düşmeksizin ahdini bozarsa, Allâh'ın irâdesine kalmıştır" buyurdular.
    Bu esnâda Medîneliler, kendilerine Kur'ân tâlim ettirecek, dîni öğretecek bir Kur'ân muallimi istediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, onlarla birlikte Mus'ab ibn-i Umeyr'i Medîne'ye gönderdi.
    Mus'ab, ilk Müslüman olanlardandı. Nâzik bir zattı. Temiz giyinir, gâyet tatlı güzel konuşurdu. Hulûlü muslihânede (tatlı bir uslupla girişte) bulunur, herkese hoş muâmele ederdi.
    İSLÂMİYET'İN MEDİNE'DE YAYILIŞI

    Useyd ibn-i Hudayr ile Sa'd ibn-i Muaz'ın Müslüman Oluşları
    Medînelilere Kur'ân-ı Kerîm'i ve İslam dînini öğretmek üzere vazîfelendirilmiş olan, Mus'ab (R.A.), Medîne'de Ebû Ümâme Es'ad ibn-i Zürâre'nin evine indi. İslâmiyeti Medîneliler arasında yaymağa koyuldu.
    Es'ad ibn-i Zürâre bir gün Mus'ab ile birlikte Abdüleşhel ve Zaferoğullarının semtlerine gitmek üzere yola çıktılar. Es'ad ile Mus'ab, Zaferoğulları'na âit bostanlardan bir bostana girip oradaki Merak kuyusunun çevresine oturdular. Müslümanlığı kabul etmiş olan kimseler de orada toplandılar.
    Sâ'd ibn-i Muaz ile Useyd ibn-i Hudayr, Abdieşheloğulları kabîlesinin evlatları idiler. Her ikisi de müşrik ve eski dinlerinde bulunuyorlardı. Ayrıca Sâ'd ibn-i Muaz, Es'ad ibn-i Zürâre'nin halasının oğlu idi. Bunlar, Mus'ab ile Es'ad'ın bostana girdiklerini işitince, Sâ'd İbni Muaz, Useyd ibn-i Hudeyr'e; "Bizim, akılları ermez ve zaif olanlarımızı azdırmak için mahallemize gelen şu adamlara git de, onları tehdit et ve mahallemize gelmekten menet! Bilirsin ki, Es'ad ibn-i Zürâre benim akrabâmdandır, halamın oğludur. Bunun için ben, onun yanına gidemeyeceğim. Öyle olmasaydı, bu işi yapmağa ben yeterdim." dedi.
    Bunun üzerine Useyd mızrağını alıp onlara doğru ilerledi. Es'ad ibn-i Zürâre, Useyd'i görünce Mus'ab ibn-i Umeyr'e; "Bu gelen kavminin ulusudur. Yanına geldiğinde onu Allâh'ı tasdik ettirmeğe çalış!" dedi.
    Mus'ab; "oturursa onunla konuşurum!" dedi.
    Useyd, sövüp sayarak geldi, tepelerine dikildi. "Siz bize niye geldiniz? Akılları ermez ve zaif olanlarımızı azdırmak için mi? Hayâtınız size lâzımsa, hemen buradan ayrılın!" dedi.
    Mus'ab, O'na gâyet nâzikâne; "Hele biraz otur, sözümüzü dinlerseniz, maksadımızı anlarsınız. Beğenirseniz kabul edersiniz, beğenmiyecek olursanız, yüz çevirir hoşlanmadığınız şeye o zaman engel olursunuz. Olmaz mı?" dedi.
    Useyd; "Yerinde bir söz söyledin!" dedi ve mızrağını yere saplayıp yanlarına oturunca, Mus'ab, İslam dîni hakkında bir konuşma yaptı ve ona Kur'ân-ı Kerim okudu. Useyd, Kur'ân-ı Kerîm'i dinleyince O'nun te'siri altında kaldı ve "Bu ne kadar güzel. Bu dîne girmek için neler yapılmalı?" diye sordu.
    Mus'ab ve Es'ad, ona îcâbeden esasları söylediler, "Gusleder temizlenirsin, sonra şehâdet getirir, Yüce Allâh'a şehâdet edersin, daha sonra namaz kılarsın." dediler.
    Bunun üzerine Useyd kalkıp gitti ve gusletti, elbisesini temizledi. Şehâdet kelimesini söyleyerek Allâh'a şehâdet getirdi. Sonra da, kalkıp iki rek'at namaz kıldı ve böylece Müslüman oldu.
    Useyd giderken; "Size birini göndereyim. O da Müslüman olursa Medîne'de îman etmedik kimse kalmaz" dedi ve kendisini oraya gönderen Sâ'd ibn-i Muaz'ı gönderdi.
    Sâ'd hiddetle geldi.
    Mus'ab ona da gâyet yumuşak davranarak; "Durun canım, böyle hiddetlenecek ne var. Otursanız da sizinle biraz konuşsak olmaz mı? Evvelâ dinleyin, ona göre hüküm verin. Beğenirseniz kabul edersiniz, beğenmezseniz yine siz bilirsiniz. Kimseyi zorlayan yok" dedi.
    Sâ'd ibn-i Muaz da; "Yerinde bir söz söyledin." dedi ve mızrağını yere saplayıp oturdu. Mus'ab ona İslam dînini anlattı ve Zuhrüf Sûresi'nin başından okumağa [7] başladı. Sâ'd İbni Muaz o güne kadar hiç dinlemediği, bilmediği bir şey dinlemişti. Mus'ab'ın İslâmiyet hakkındaki sözlerini ve okuduğu Kur'ân-ı Kerîm'i dinledikten sonra Sâ'd'ın yüzünde de îman belirtileri başlamıştı. O da Useyd gibi Müslüman olmak için ne yapmak lâzım geldiğini sordu. Onlar da îzah ettiler. Bunun üzerine Sa'd ibn-i Muaz kendisine izah edilenleri yerine getirip Müslüman oldu. Daha sonra mızrağını alıp kavminin ve kavmi ile birlikte olan Useyd ibn-i Hudeyr'in toplanmış bulundukları yere döndü.
    Kavmi, Sâ'd ibn-i Muaz'ı karşılarken birbirlerine "Allâh'a yemin ederiz ki Sâ'd, size yanınızdaki gidişinden başka bir yüzle döndü!" dediler.
    Sâ'd ibn-i Muaz, onların yanına gelip durdu ve; "Ey Abdüleşheloğulları! Benim, aranızda işimi, gidişimi nasıl bilirsiniz" diye sordu.
    Onlar da; "Sen bizim ulumuzsun. Görüş ve düşünüşde en üstünümüz, en iyi olanımızsın" dediler.
    Sâ'd'İbni Muaz onlara; "Siz Allâh'a ve Rasûlüne îman edinceye kadar, sizin erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun." dedi.
    Sâ'd ibn-i Muaz'ın bu sözü üzerine Abdüleşheloğulları mahallesinde o gün akşama kadar, kadın erkek, Müslüman olmadık kimse kalmadı. İşte Abdüleşheloğulları kabîlesinden iki ileri insanın Müslümanlığı kabul etmesi, bütün kabîlenin, Medîne halkının, kadınlı ve erkekli olarak İslam dâiresine girmelerine vesile oldu.
    İKİNCİ AKABE BİÂTI

    Bî'setin 13.yılında Hac için Medîne'den Mekke'ye gelen 500 kadar kimse arasında 75 de müslüman vardı. Bunlardan 73'ü erkek, 2'si kadındı. Peygamber Efendimiz'i görmek, emirlerini telakkî etmek, O'na bîat etmek ve O'nu Medîne'ye dâvet etmek istiyorlardı.
    Medîne'den gelen Müslümanlardan Kâb'ibn-i Mâlik ile beraber, önce bir kaç kişi Peygamber Efendimiz'e gelerek; "Yâ Rasûlellah, bu sene hacca gelenler arasında bulunan kardeşlerimizle, sizi görüp bîât etmek isteriz. Bu nerede ve ne zaman mümkün olur?" diye sordular.
    Peygamber Efendimiz; gecenin üçte ikisi geçtikten sonra Akabe'de toplanmalarını ve bundan, müşriklerin haberdar olmaması için bu hususu bir duyanın bir başkasına aslâ söylememesini tembih etti.
    Peygamberimiz, amcası Hz.Abbas'ı yanına alarak, tesbit edilen zamanda Akabe'ye geldi. (Gerçi Abbas henüz Müslüman olmamış ise de, Ebû Tâlib'den sonra, Peygamber Efendimiz'in himâyesini üzerine aldığı ve gâyet tedbirli bir kimse olduğu için böyle mühim bir toplantıda hazır bulunarak, işi sağlam bir esasa bağlamak istemişti.)
    İlk önce Abbas söze başladı, ve; "Ey Yesrib (Medîne) Ehli! Bu, kardeşimin oğlu bana insanların en sevgilisidir. Kavmi içinde kâdir ve kıymeti yüksektir. Biz, kendisini şimdiye kadar her türlü düşmandan koruyup muhafaza ettik. Bundan sonra da himâye etmeğe azimliyiz. Ancak, sizin O'nu aranıza dâvet talebinizle beraber kendisi de size katılmağı, sizin beldenize gitmeği kabul ve arzu ediyor. Eğer bütün Arap kabîlelerinin düşmanlıklarına, O'na muhâlefet edenlere karşı, kendisini koruyabilecek, O'nunla beraber savaşmaktan geri durmayacak gücü kendinizde buluyor ve bunu taahhüt ediyorsanız, sizinle beraber gitsin. Yok eğer buradan çıkıp gittikten sonra onu yalnız ve yardımcısız bırakıverecekseniz, şimdiden bu işten vazgeçin. Yine kavmi içerisinde izzeti ile kalsın." dedi.
    Medîneli Hz.Es'ad ibn-i Zürâre, Abbas'a; "Ey konuşmaları ile bize söz dokunduran kişi! Senin, insanların en sevgilisi olduğunu söylediğin zât, Allâh'ın Rasûlü'dür. O'nun, Rab'binden getirdikleri, insan sözüne benzemez. Biz, O'nu, canımız, malımız telef oluncaya kadar korumağa ve O'na sadâkat göstermeğe kararlıyız, dilediğin te'minâtı bizden alabilirsin." dedi.
    Sonra, Peygamber Efendimiz'e hitâben; "Ey Allâh'ın Rasûlü!, kendin için arzu ettiğin ahdi bizden al, Rabbin için istediğin şartları da bize koş." dedi.
    Peygamber Efendimiz, onlara, Kur'ân-ı Kerim'den bâzı âyetler okuyup teşvikte bulunduktan sonra; "Rabbim için istediklerim: O'na şirk (hiçbir ortak) koşmaksızın ibâdet ve tâatta bulunmanız, namaz kılmanız, zekât vermeniz, doğruluğu emir ve kötülüğü nehy etmeniz, gerek sevinç ve gerek keder hâlinde din işinde kusur etmemeniz, hakkın yerine getirilmesi için hiç kimseden çekinmemenizdir.
    Beni de, Allâhü Teâlâ'nın Peygamberi olarak tasdik etmekle nefsimi, kendi nefsinizi ve evlât iyâlinizi esirgeyip koruduğunuz gibi muhafaza etmeniz ve bu yolda ahid vermenizdir." buyurdu.
    Medîneli şâir Hz.Abdullah ibn-i Revvâha; "Ey Allâh'ın Rasûlü! Bu söylediklerini yapıp da, Allah ve Rasûlü yolunda ölürsek bize ne var?" diye sordu.
    Peygamber Efendimiz; "Allâh'ın rızası ve Cennet var." buyurdu.
    Bunun üzerine, Medîneli Müslümanlar; "bu ne hayırlı, ne kadar kazançlı bir alış veriştir!..." diyerek, O Hazretin buyurduğu esaslar üzerine elini tutup [8] bîat etmeğe başladılar. Allâh'ın Rasûlü'nü, can ve başla koruyacaklarına, O'nun düşmanlarına karşı savaşacaklarına dâir söz verdiler. Böylece, can verip cennet aldılar.
    Ayrıca bu bîatda, Medîneli Müslümanlar bir madde de kendileri ilâve ederek, Peygamberimiz'i Medîne'ye dâvet etdiler ve kendisini koruyacaklarına dâir kılınçları üzerine ahd-ü pîman etdiler.
    Bütün Müslümanların, Peygamber Efendimiz'in elini tutarak biât edişlerini gören amcası Abbas, sıra iki kadına gelince; "Gidin,.. siz biât etmiş oldunuz." diyerek, Peygamber Efendimiz'in kadınlara elini vermediğini anlatmış oldu.
    Peygamber Efendimiz, Akabe'ye katılan Medîneli Müslümanlar'a; İslam dîninin yayılması ve düşmanlarına karşı müdâfaa edilmesi için biât ehli arasından oniki nakîb (temsilci) seçmelerini bildirdi.
    Bunun üzerine; Hazrecliler dokuz, Evsliler üç kişi olmak üzere, kavimlerinin ileri gelenlerinden, akıl, ilim ve irâde sâhibi oniki temsilci çıkardılar.
    Peygamberimiz, bu oniki kişinin temsilcisi olarak da, Hz.Es'ad ibn-i Zürâre'yi ta'yin etti. Rasûlü Ekrem, bu temsilcilere; "Havârîler, kavimleri içerisinde nasıl Meryem'in oğlu İsâ'nın vekilleri idi iseler, siz de kavminiz içerisinde benim vekillerimsiniz. Ben de, kavmimin (Mekkeli Muhâcirlerin) kefiliyim." buyurdu.
    Bu ikinci Akabe biâtında, ilk defa icabında İslâmın düşmanlarına karşı harp kararı alındığı için, bu bîatın İslam Târihinde yeri çok büyüktür. Bu îtibarla «Büyük Akabe Biâtı» diye isimlendirilmiştir.
    MUSÂFAHA
    Musâfaha; iki kişinin birbirlerine muhabbetlerini izhar için ellerini uzatarak el sıkışmalarına denir. Eshâbı Kirâm'dan Berâ bîn-i Azîbe göre; mü'minin kardeşi ile selamlaşması musâfaha ile tamamlanır.
    Katâde; Enes ibn-i Mâlik'e "Eshâbı Kirâm birbirleriyle musâfaha ederler miydi?" diye sordum. "Evet!" dedi. Hammad bini Zeyd iki elini uzatarak musâfaha yapardı.
    Çocuklarla musâfaha, onların başları sıvanmak ve kendilerine "Bârekallâhü fîke" diye duâ edilmek suretiyle yapılır.
    İslâmda ilk musâfahayı, Yemen'den Medîne'ye geldikleri zaman Yemenliler yapmış, Peygamber Efendimiz onlar hakkında; "Onlar sizden daha yufka yüreklidirler." buyurmuştu.
    Eshâbı Kirâm, Peygamber Efendimiz'in ellerini öperlerdi. Hz.Ali, amcası Hz.Abbas'ın elini öpmüştü. Câfer ibn-i Ebi Talib, Habeş ülkesinden Medîne'ye döndüğü zaman Peygamberimiz de onun iki gözünün arasını öpmüştü.
    Erkeklerin kadınlarla musâfaha etmeleri, el sıkışmaları haramdır. Peygamberimiz bîat alırken bile onlardan hiçbirinin eline elini değdirmemiştir. Hz.Âişe (R.Anha) vâlidemiz bu hususta "Vallâhi Rasülullah'ın eli, avucu hiçbir kadının eline, avucuna değmemiştir." buyurur.
     
  11. h3LL_s3xY

    h3LL_s3xY Well-Known Member

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    5.237
    Aldığı Beğeni:
    250
    Ödül Puanları:
    83
    UHUD MUHÂREBESİ (Hicrî:3, M.:625)

    Müşrikler, Bedir Harbinde uğratıldıkları ağır mağlubiyeti bir türlü hazmedemediler. İntikam almağa karar verdiler. Şam'dan dönen Ebû Süfyan başkanlığındaki ticaret kervanının malları Darunnedve'ye konmuş ve Ebû Süfyan, Kureyş'in başı olmuştu. Bedir Harbinde ölenlerin birâderleri, yakınları, Ebû Süfyan'ın yanına gelerek; "Muhammed bizim büyüklerimizi öldürdü. O'ndan intikamımızı almamız lazım. Bizleri öksüz bıraktı. Şu kervanın malını tamamen bize verin ki bir ordu hazırlayıp, O'ndan intikamımızı alalım." dediler.
    Zâten, Ebû Süfyan da, sâhipleri ölen, bu malları ne yapacağını düşünüyordu. Onların sözüne hemen "olur!" cevabını verip hazırlık yapmalarını söyledi. Hepsi toplanarak, Bedir harbinin bir sebebi olan bu kervanın mallarını, ordunun hazırlığı için kullandılar ve kuvvetli bir ordu hazırladılar.
    Ebû Süfyan, Bedir'de akrabâsı ölen birkaç kişiyi sokaklarda konuşturup, halkın hislerini galeyana getirdi. Böylece câhiliyet gayretleri arttı. Müşriklerin kalplerinde kin ve ihtiras ayyuka çıktı. Hazırlanan Kureyş ordusu, hicretin üçüncü senesi Şevval ayının ilk çarşamba günü Uhud'a vardı. Kureyş ordusu 3000 kişi idi. Orduda 3000 deve, 200 at vardı. Askerin 700'ü zırhlı idi. Ayrıca, harbe kışkırtmak üzere, bu orduya 15 kadar kadın da katıldı.
    Bu arada, Peygamberimiz'in amcası Hz.Abbas, hâlen Mekke'de kavminin eski dîninde olup, Kureyş'in bu yaptığı hazırlıkları Peygamber Efendimiz'e bir mektupla haber verdi. Haberci, Rasûlü Ekrem'i Kuba yakınlarında bularak haberi iletip, mektubu verdi. Müşriklerin durumunu O'na anlattı. Hz.Abbas tarafından gönderildiğini söyledi. Peygamber Efendimiz mektubu aldı ve Übeyy'ibn-i Keâb'e okuttu. Artık müşriklerin hareketini öğrendi. Bu haberin gizli tutulması gerekirdi. Allah Rasûlü, haberi önce Eshâbın büyükleri ile istişâre etti. Kureyş'e nasıl mukâbele edilecekti?
    Peygamber Efendimiz'in fikri Medîne'de şehir harbi yapmaktı.
    Peygamber Efendimiz'in Rü'yâsı
    Peygamber Efendimiz, cuma gecesi bir rü'yâ gördü. Sabahleyin yanına gelen Müslümanlara; "Ben vallâhi bir rü'yâ gördüm. Hayra yordum. Rü'yamda, boğazlanmış bir sığır, kılıncımın ağzında açılmış bir gedik, ellerimi sağlam bir zırhın içine soktuğumu gördüm!" dedi.
    "Yâ Resûlallâh, bunları ne şekilde yordun?" diye sordular.
    "Sağlam zırh giymek, Medîne'de kalmağa işârettir. Orada kalınız. Kılıncımın ağzında bir gedik açıldığını görmem, bir zarara uğrayacağıma işârettir. Boğazlanmış sığır, Eshâbımın şehid düşmelerine işârettir." buyurmuşlardı. (Peygamber Efendimiz, bu rü'yâyı yorarken, «Kılıncımın gedilmesi, Ehli Beyt'imden bir kişinin öldürülmesidir!» de demişti.)
    Peygamber Efendimiz, gördüğü bu rü'yâdan mülhem olarak, Kureyş müşrikleri ile Medîne dışında çarpışmağı uygun görmüyordu. İstişâre meclisinde fikirleri sorulan Eshab'dan bâzıları ile münâfıklardan Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül'ün fikri de «Medîne'de kalınması, şehir harbi yapılması» idi. Zâten, etrafı sağlam kayalarla çevrili olan Medîne şehri muhkem bir kaleden farksız idi. Müşriklerin, Medîne'ye girmelerine imkân olmadığı gibi, böyle bir şey düşünmelerine de imkân yoktu.
    Gençlerin Arzusu
    Peygamber Efendimiz ve Eshâbın büyüklerinden birçoğunun görüşü böyle iken, henüz gençliğinin baharında olan gençler ise kaplarına sığmıyor ve şöyle diyorlardı: "Yâ Resûlallâh! Biz bu günleri bekledik. Allah istediğimizi yerine getirdi. Dışarı çıkmak ve müşriklerle savaşmak istiyoruz. Düşmanlarımızla göğüs göğüse cenk edelim. Biz Kureyşlilerin; «Muhammed (S.A.V) ve Sahâbesinin Medîne surlarını ve kalelerini muhâsara ettik, hurmalıklarını çiğnedik, ekinlerini ezdik» diyerek memleketlerine dönmelerini kat'iyyen istemeyiz. Böyle olursa kuvvetimiz kaybolur. İnsanlar üzerimize hücum ederler".
    Bedir harbinde bulunamayan Müslümanlar ile gençler, cennetle ve şehâdetle müjdelenmek isteyenler, müdâfaayı Medîne haricinde yapmak fikrinde israr ediyorlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, gençleri kırmamak ve bütün Müslümanların isteklerini yerine getirmek için hazırlık yapıp dışarı çıkmalarına karar verdi.
    Peygamber Efendimiz'in; "Eğer sabrederseniz Allah size yardım edecektir." buyurması üzerine Müslümanlar çok sevinmişlerdi. Günlerden cuma günü olup, cuma hutbesinde cihâdın fazîletlerinden bahsetti. Sabırlı olurlarsa, zafere nâil olacaklarını bildirdi. Cuma namazını ve ikindi namazını kıldırdıktan sonra Hz.Ebû Bekir ve Hz.Ömer'le birlikte evine girdi. Zırhlarını giyip, kılınçlarını taktılar. Bu da gösteriyordu ki; cihad yapılacaktı.
    Bu arada, dışarıda harp hakkında münâkaşa ediliyordu. Useyd ibn-i Hudayr ve Sa'd ibn-i Muaz şöyle dedi: "Siz Allah Rasûlü'nün Medîne'de kalmak fikrini gördünüz. Fakat, hariçte müdâfaada bulunmağı istediniz. Allah Rasûlü bunu iyi görmemekle beraber kabul etti. İşi O'na bırakmalıydınız, O'na vahiy gelir ve işin ne şekilde sunulacağını bize bildirirdi. Bu mevzuu Allah Rasûlü'ne yeniden götürün ve O'na tâbi olun".
    Askerler, yaptıklarına pişman olmuşlardı. Doğruca Rasûlüllah'ın bulunduğu yere geldiler. "Ey Allâh'ın Rasûlü! Bize, Size muhâlif olmak yakışmaz, Sen dilediğini yap. Biz sana uyarız" dediler.
    Artık olan olmuştu. Çünkü Rasûlü Ekrem silahlarını almış ve zırhını da çoktan giymişti. Yine de onların böyle söylemesi, memnunluk uyandıran bir hareketti. Onların bu sözlerine memnun olmakla beraber; "Hiçbir peygamber zırhını giydikten sonra çıkarmaz." buyurdu.
    Harp İçin Medîne'den Ayrılış
    Peygamber Efendimiz, Medîne'de yerine kâim-i makam olarak Ömer ibn-i Ümmü Mektüm'ü bıraktı. Allah Rasûlü, kıt'alara birer sancak verdi. Muhâcirlerin sancağını Müs'ab ibn-i Umeyr'e, Evs kabîlesinin sancağını Useyd ibn-i Hudeyr'a, Hazrec kabîlesinin sancağını Hubab ibn-i Münzir'e verdi. Atına bindi. Ordunun başına geçti. İlk emri: "Medîne'den çıkıyoruz" oldu.
    İslam ordusu 1000 nefer ve 100 zırhlı olarak Medîne'den hareket etti. Bütün kadınlar caddelere çıkmış, onları teşyî ediyor, ilâhilerle uğurluyorlardı. Sa'd ibn-i Muaz ile Sa'd ibn-i Ubâde Rasûlü Ekrem'in önünde yürüyorlardı. Maksatları, Kâinâtın Efendisi'ni korumaktı. Üzerlerindeki zırh ve ellerindeki kılınçla, hiç kimseyi O'na yaklaştırmayacak kadar güçlü ve azimli idiler.
    Medîne ile Uhud arası tam bir saatlik yoldu. O gün, Uhud'a gidilmeyip, Uhud ile Medîne arasında yarım saatlik yer olan Şîheyn mevkiinde gecelendi. Rasûlü Ekrem orduyu teftiş etti. Bir yoklama yaptı. Bu arada çarpışamayacak yaşta küçük çocukların da geldiklerini gördü. Yaşları 13-15 arasında bulunan onyedi genç de gelmişti. Peygamber Efendimiz, onları Medîne'ye döndürdü ve Medîne'de çocukları ve kadınları beklemek ve korumakla vazîfelendirdi.
    Harbe Katılmalarına İzin Verilen Küçükler
    Zübeyr ibn-i Râfi; "Yâ Rasûlallâh! Râfi ibn-i Hadic, iyi ok atıcıdır." diyerek, O'nun ordudan ayrılmamasını istedi.
    Râfi ibn-i Hadic der ki: "Rasûlüllah'a arzolunduğum zaman ayaklarımda mestlerim vardı. Ayağımın ucuna basarak uzun görünmeğe çalıştım. Rasûlüllah da benim orduya katılmama müsaade etti. Bana müsaade edince, Semure ibn-i Cündüp, üvey babası Mürey ibn-i Sinan'a; «Babacığım! Rasûlüllah, Râfi ibn-i Hadic'e müsaade etti, beni geri çevirdi. Halbûki ben, güreşte onu yenerdim.» dedi.
    Mürey ibn-i Sinan; «Yâ Rasûlallâh! Sen benim oğlumu geri çevirdin, Râfi ibn-i Hadic'e müsaade ettin. Oğlum onu yener.» dedi.
    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; «Güreşsinler bakalım» buyurdu."
    Gençler güreştiler. Semure, Râfi'yi yendi. Hz.Peygamberimiz, onun da orduya katılmasına müsaade etti. O zaman Semure ile Râfi 15'er yaşında idiler.
    Uhud'daki İslam Karargâhı
    Peygamber Efendimiz, Şîheyn'de derlenip toparlandığı sırada, müşrikler de Ebû Amr'ın arâzisinin bulunduğu yere kadar harp düzeni hâlinde, yavaş yavaş uzandılar. Peygamberimiz, Uhud'a doğru ilerleyip, köprünün bulunduğu yere kadar geldiler. Artık Müslümanlar da müşrikler de birbirini iyice görüyorlardı.
    İslam ordusu ile Uhud'a kadar deve kuşu gibi boynunu uzata uzata gelmiş olan Abdullah ibn-i Ubeyy'ibn-i Selül, artık kanlı bir müsâdemenin kaçınılmaz olduğunu görünce, Peygamber Efendimiz için; "O, rey ve görüş sâhibi olmayan gençlerin sözünü dinledi de beni dinlemedi. Ey ahâli! Şuracıkta biz, ne diye kendimizi öldüreceğimizi bir türlü anlayamadık." diyerek, kavminden kuşku içinde bulunan ve kendisine uyan 300 kişi ile birlikte oradan geri döndü.
    Peygamber Efendimiz, Uhud'da Şip vâdîsine inince, orada arkaları Uhud dağına dayalı, yüzleri Medîne'ye karşı olmak üzere karargâhını kurdu. Ordusunu çarpışma düzenine koymağa başladı. Solda bulunan Ayneyn tepesine Abdullah ibn-i Cübeyr kumandasında 50 okçu yerleştirdi. Onlara; "Ben emir vermedikçe, gâlip olsak da, mağlub olsak da kat'iyyen yerinizden ayrılmayacaksınız. Müşrikleri hezîmete uğrattığımızı görseniz bile yerinizi terketmeyeceksiniz. Düşmanı yenip ganîmet toplamağa koyulduğumuzu görseniz de, sakın bize uymayınız! Kuşların bizi kapıştıklarını görseniz de ben size adam gönderip emir vermedikçe, sakın yerinizden ayrılmayınız. Düşman süvârisi gelirse, okla mukâbele eder, ok atarsınız. Çünkü, at oku yiyince ilerleyemez, geri döner." buyurdu.
    Uhud'da Müslümanların parolası «Emit, Emit (öldür, üldür)» idi.
    Uhud'da Müşriklerin Yeri
    Kureyş müşrikleri, Medîne'ye arkalarını çevirmişler, Müslümanlara karşı saf bağlamış bulunuyorlardı. Müşriklerin sancağını, Tâlhâ ibn-i Ebî Tâlhâ tutuyordu. Kureyş ordusunun kumandanı Ebû Süfyan idi. Diğer kumandanlar ise; okçuların başında Abdullah ibn-i Rebia, sağ cenah kumandanı Hâlid ibn-i Velid, sol cenah kumandanı İkrime ibn-i Ebû Cehil, fırka kumandanları ise Saffan ibn-i Umeyye ile Amr'ibn-i As idi.
    Müşriklerin parolası «Yâ Lel Uzza ve yâ Lel Hübel» idi. Böylece putlarından medet bekliyorlardı.
    Kureyş kadınları, ordunun arkasında Ebû Süfyan'ın karısı Hind'in başkanlığı altında defler çalıyor, şiirler söylüyor ve orduyu harbe teşvik ediyorlardı.
    Uhud Harbine Nasıl Başlandı ve Nasıl Bitti?
    İki taraf da harbe iyice hazırdı. Bu esnâda Allâh'ın Rasûlü elinde bir kılıç olduğu hâlde havaya kaldırarak; "Bunun hakkını kim verecek?" buyurdu.
    Kılıncın üzerinde şu beyt yazılı idi:
    "Fil'cübni ârun Vefil'ikbâli mekremetün
    Vel'mer'ü bilcübni lâyencû mine'l-Kaderi"
    (Korkaklıkta ar ve zillet, ileri atılmakta şeref ve izzet vardır. Kişi korkaklık ile kaderden kurtulamaz.)
    Kılınca birçok tâlib olanlar oldu ise de Peygamber Efendimiz, onlara vermedi. Ebû Dücâne; "O kılıncın hakkı nedir, yâ Rasûlallâh?!" diye sordu.
    Peygamber Efendimiz; "Onun hakkı eğilip bükülüp kırılıncaya kadar onu düşmana vurmaktır. Onunla Müslüman öldürmemek, onunla kâfirlerin önünden kaçmamaktır. Onunla Allah sana zafer, yahud şehidlik nasib edinceye kadar Allah yolunda çarpışmaktır." dedi.
    Ebû Dücâne; "Yâ Rasûlallâh! Ben onu, hakkını yerine getirmek üzere alıyorum." dedi.
    Hz.Peygamberimiz, elindeki kılıcı ona teslim etti. Ebû Dücâne, çok cesâretli, kahraman bir kişi idi. Harp meydanında kurnaz davranırdı. Başına kırmızı bir sargı sarar, halkın yanına onunla çıkarsa, çarpışmak istediği anlaşılırdı.
    Ebû Dücâne, Peygamber Efendimiz'in elinden kılıncı alınca, başına kırmızı şalı sararak Müslümanlar ile müşrikler arasında meydana çıkıp çalımlı çalımlı yürümeğe, gezinmeğe başladı. Peygamberimiz, O'nun böyle kurula kurula yürüdüğünü görünce; "Bu bir yürüyüştür ki Allah, onu, bu yerin başkasında sevmez." buyurdu.
    Ebû Dücâne, düşman ordusunun içine öyle bir daldı ki kelleler uçuyor, önüne gelen kâfirleri paramparça ediyordu. Ebû Dücâne, ulaşabildiği, yetişebildiği her şeyi, yarıp yırtarak, kesip biçerek, dağın eteğinde deflerle müşrikleri kışkırtan kadınların yanına kadar ilerledi. Kılıncı onlara kaldırmışsa da Rasûlüllâh'ın kılıncının şerefini gözeterek, kadın kanını ona bulaştırmak istemediğinden vurmadı, korkuttu. Kadınlar feryat ederek kaçıştılar.
    Taraflar birbirine iyice yaklaşmışlardı. Müşriklerin Hevâzin süvârileri, İslam okçularının korudukları geçide dalmak istedilerse de oka tutulunca, geri dönmek zorunda kaldılar.
    Müşriklerden, deve üzerinde bir adam meydana çıkıp çarpışmak için er diledi. Bunun üzerine, Zübeyr ibn-i Avam ona doğru vardı. Devenin üzerine sıçrayıp, adamın boğazına sarıldı. Deve üzerinde boğuşmağa başladılar.
    Peygamber Efendimiz; "Yere, aşağı doğru düşür onu!" dedi.
    Müşrik, yere düştü, Zübeyr ibn-i Avam da üzerine çöküp onun başını kesti.
    Bu defa, Kureyş ordusunun sancaktârı Tâlhâ bîn-i Ebî Tâlhâ; "Benimle çarpışmak için kim çıkar er meydanına" diyince,
    Hz.Ali buna karşı çıktı, Talha'yı bir hamlede yere serdi ve onların sancaklarını yere düşürdü. Sonra, sancağı alan onun kardeşi Osman ibn-i Ebû Tâlhâ'nın üzerine, Peygamber Efendimiz'in amcası Hz.Hamza hücum edip kılıncı ile kolunu yaraladı. Fakat, bu defa da, sancağı Ebû Sâid ibn-i Tâlhâ almıştı. O'nu da çok hızlı davranan Sa'd ibn-i Ebî Vakkas hakladı. Ebû Sâid yere düşünce sancağı Nâfi ibn-i Ebî Tâlhâ aldı. Müşriklerin sancağı durmadan el değiştirdiği hâlde, Müslümanların sancağı hâlâ bir kişinin elinde idi. Allâhü Teâlâ gene Müslümanlara yardım ediyordu. Müşriklerin bayrağını tutmakla vazîfeli Tâlhâ sülâlesinden başka kimse kalmadığından, yedinci adamı da Hz.Hamza bir hamle ile katletti.
    Hz.Hamza, kükremiş bir arslan gibi düşman ordusuna girmiş; öne, sağa, sola kılıç sallayarak müşrikleri kırıp geçiriyordu. Devamlı ilerliyordu. 31 müşrikin başını gövdesinden ayırmıştı. O'nu gören düşman asker sürüleri önünden savrulup kaçıyordu. Artık muhârebe bütün şiddeti ile başladı. Müşrik ordusu erimeğe başlayıp, fena hâlde bozuldu.
    Hz.Hamza'nın Şehâdeti
    Ebû Dücâne Hazretlerinin öldürmekten yüz çevirdiği Hind, Cübeyr bîn-i Mudim'in kölesi olan Vâşi'ye, Hz.Hamza'yı öldürdüğü takdirde bir çok vaatlerde bulundu. Çünkü Hz.Hamza, Bedir'de Hind'in babasını ve kardeşini öldürmüş, Uhud'da pekçok müşrik başını uçurmuştu. Hz.Hamza, Cubeyr'in amcasını da Bedir'de öldürmüştü. Ayrıca Cübeyr, kölesine, Uhud'da Hz.Hamza'yı öldürdüğü takdirde, kendisinin azad edilip hürriyete kavuşturulacağını vâdetmişti.
    Köle Vâşi de hürriyet ve mal arzusuyla, bir kayanın arkasına gizlendi. Oradan Hz.Hamza'yı gözlemeğe başladı. O sıralarda Hz.Hamza var gücüyle kılıncını savuruyor, müşrikleri harman gibi bir yerden kaldırıp diğer tarafa ölmüş olarak atıyordu. Hamza'nın karşısına Sibâ ibn-i Abdul Uzza'yı çıkarmışlardı. Allâh'ın arslanının kılıncını kaldırıp indirmesiyle müşrikin de yere düşüp ölmesi bir olmuştu.
    Vâşi, bu arada saklandığı yerden çıkıp tam arkasından mızrağını atarak Hz.Hamza'yı sırtından vurdu. Hz.Hamza yaralandığı hâlde, hem de öldürücü yara aldığı halde yıkılmak nedir bilmiyordu. Önüne gelen müşrikleri temizlerken Kelime-i Şehâdet getiriyordu. Böylece Uhud'da hem şehîd, hem de şehidlerin reîsi oldu.
    Nihâyet harp iyice kızışmıştı, Müslümanlar güçlerinin üstünde bir tâkatla harbediyorlardı. Sabırla cihâda devam ederek, müşrikleri bozguna uğrattılar. 3000 kişilik müşrik ordusu, 700 kişilik orduyu yenememişti, kaçmağa başladılar.
    BİR HATÂ VE NETİCESİ

    Peygamberimiz, düşman süvârisine karşı koyacak süvârisi yokken ordusunu öyle tertip etmişti ki; düşman süvârisinin hücum edebileceği sadece bir yer kalmıştı. Orayı da okçularla kapatmıştı. Abdullah ibn-i Cübeyr kumandasında 50 okçuyu oraya yerleştirmiş, "Düşman süvârisi buradan hücum edecek olursa ok atarsınız. At oku yiyince geri döner. Ben emir vermedikçe gâlip olsak da, mağlup olsak da buradan aslâ ayrılmayınız" diye sıkı sıkıya tembih etmişti.
    Fakat, ilk anda düşman ordusunun bozguna uğratılmasından, zaferin kazanıldığını, harbin bittiğini zannederek okçuların çoğu yerinden çıkıp, ganîmet toplamak üzere gidiverdiler. Her ne kadar kumandanları «sakın ayrılmayın» demişse de harp bitti diye, dinlemediler. Kumandanları Abdullah ibn-i Cübeyr on kişiyle kaldı. Tam bu esnâda, oranın zayıfladığını fırsat bilen Kureyş ordusunun süvâri kolu kumandanı Hâlid ibn-i Velid, 200 kişilik bir kuvvetle, dağ geçidinde kalan okçuları şehîd etti. İslam ordusunun sol cenahından dolaşıp arkadan çevirdi ve arkadan vurdu. İşte böylece harbin çehresi birden değişti. Gâlib durumda olan Müslümanlar mağlup duruma düştü.
    Bu hâl, Müslümanları hayret ve şaşkınlığa düşürdü. Hâlid ibn-i Velid'in Müslümanları arkadan çevirdiğini öğrenen Kureyş kaçmaktan vazgeçerek geri döndüler. İki hücum arasında kalan Müslümanlar neye uğradıklarını bilemediler. Ümitsizliğe düştüler. Düşmanlar kudurmuşlardı. Hz.Peygamber'in yanına kadar gelmeği başarmışlar, Fahri Kâinât'ın etrafındaki Müslümanları dağıtarak O'nun yanına kadar sokulmuşlardı.
    Saad ibn-i Vakkas (R.A.)'ın birâderi Utbe-t-übnü Ebî Vakkas, müşriklerin saflarında idi. O da Peygamber Efendimiz'in çadırına kadar gelmişti. Attığı taşlarla Allah Rasûlü'nün alt dudağı yaralandı ve alt çenesinin sağ yanındaki rebaiyye (kesici) dişi kırıldı ve mübârek dişi şehîd oldu.
    İbni Kâmia'nın kılıç darbesiyle Fahri Kâinât'ın sağ omuzu yaralandı ve yine onun kılıç darbesiyle başındaki miğfer de parçalandı. Miğferin halkalarından ikisi Rasûlüllah'ın şakaklarına, yanaklarına battı.
    [Filhakikâ, Peygamberimiz'e ezâ verenlerin hepsi de üzerlerinden sene geçmeden belâlarını buldular. İbni Kâmia Uhud'dan ev halkının yanına döndüğü gün dağa ava gitmişti. Dağda, kendisini bir dağ keçisi boynuzlayarak delik deşik etti. İbni Şihab'ı Mekke yolunda ak benekli dişi bir yılan sokarak öldürdü, Utbe ibn-i Ebî Vakkas'ı Hatıp ibn-i Ebî Beltea öldürdü.]
    Peygamber Efendimiz'in bulunduğu yerde, kılıçlar şakırdıyor, oklar sağnak sağnak yağıyordu. Bunun üzerine Eshab, halka oluşturmuşlar, Ebû Dücâne de kendisini kalkan yaparak, Peygamber Efendimiz'i koruyorlardı. Oklar O'na değmiyordu. Düşman, onun canına kasdedip her taraftan, Alemlere Rahmet olan Yüce Peygamberimiz'e oklar atarken, O'nun mübârek lisânından şu duâ göklere yükseliyordu: "Yâ Rabbi! Kavmim câhildir. Sen onlara hidâyet et. Onları affet. Çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar".
    İnsanlık târihinde acaba başka böyle bir hâdise var mıdır?
    O gün Ebû Tâlhâ, bu sıkıntılı anlarda Peygamberimiz'in yanından hiç ayrılmamış, kendi kalkanı ile O'nun mübârek yüzünü muhâfaza etmiştir. Rasûlüllah harp sahasına bakmak istedikçe; "Aman, başınızı kaldırmayınız! Olmaya ki, bir ok isâbet eder," derdi.
    Sa'd ibn-i Ebû Vakkas ise Allah Rasûlü'ne yaklaşan herkese durmadan ok yağdırıyor, Rasûlü Ekrem de O'na kendi oklarını kendi eliyle vererek; "Bunları da at!" diyor ve kendisi için duâ ediyordu. Sa'd ibn-i Ebû Vakkas kendisine verilen okları müşriklere attıkça, hiçbirisi Rasûlü Ekrem'in yanına yaklaşamıyordu.
    Ümmü Emâre diye anılan Nesibe Hâtun, harp sabahı eline su tulumunu almış, Müslümanlara su dağıtıyordu. Kendisi Akabe'de Rasûlü Ekrem'e bîat edenlerdendi. Bu defa zevci ve iki oğlu ile beraber Uhud gazâsında bulunup, su hizmeti yanında, onların kahramanlıklarını da görmek istemişti. Vaktâ ki Müslüman mücâhitleri iki taraftan gelen hücum arasında kalıp şaşırınca ve arkasından hezîmet de başlayınca, elindeki su tulumunu bırakmış, onun yerine bir kılınç alarak, Allah Rasûlü'nü Kureyş'e karşı müdâfaa etmeğe başlamıştı. Son olarak İbni Kâmia ile vuruşurken yaralandı.
    Ebû Dücâne ise Allah Rasûlü'nü müdâfaa ediyor, gelen saldırılardan O'nu korumağa çalışıyordu. Bu esnâda sırtı kirpi gibi oklarla dolmuştu.
    Düşmana şiddetle karşı koyan Enes ibn-i Nadr, 70 kılıç darbesi yedikten sonra şehid edildi. O'nu kız kardeşi ancak parmaklarından tanıyıp teşhis edebildi.
    Uhud'da Peygamberimiz'in Ubeyy ibn-i Halef'i Öldürmesi
    Ubeyy ibn-i Halef, Mekke'de Peygamberimize rastladıkça; "Yâ Muhammed! Benim bir atım var, her gün ona 16 ölçek darı yediriyorum, bir gün gelir onun üzerine biner seni öldürürüm!" diyordu.
    Peygamber Efendimiz de; "Belli olmaz, belki İnşaallah ben seni öldürürüm!" buyururmuştu.
    Ubeyy ibn-i Halef Uhud'da, Hz.Peygamberimiz'in hayâtına son vermek için and içmişti. Kardeşi Ummiyet'ibn-i Halef'in intikamını almak istiyordu. "Muhammed nerededir?" diye bağırıyordu. "Gelsin de benimle çarpışsın. Peygamberse beni öldürür." diyordu.
    Peygamberimiz Uhud'da çarpışırken arkasına dönüp bakmıyor, Sahabîlerine; "Ubeyy ibn-i Halef'in arkamdan gelmesinden korkarım. O'nu gördüğünüz zaman bana yaklaştırınız!" diyordu.
    Peygamberimiz Şı'ba geldiği sırada Ubeyy'ibn-i Halef'in atını gördü ve onu tanıdı. Ubey ibn-i Halef; "Yâ Muhammed! Sen kurtulursan ben kurtulmayayım" diyerek gelip kavuştu.
    Peygamberimiz'in yanında bulunan Sahabîleri; "Yâ Rasûlallâh! İçimizden birisi ona karşı koysa, saldırsa olmaz mı?" dediler.
    Peygamber Efendimiz; "Bırakınız, gelsin o!" dedi.
    Ubeyy'ibn-i Halef, Peygamberimiz'in yanına kadar geldi. Eshâbı Kirâm, dayanamayarak onun önünü kesmek istediler.
    Peygamberimiz; "Geri durunuz" dedi. Hemen Hâris ibn-i Sımmen'in mızrağını eline aldı. Sonra Sahabîlerine kükremiş devenin silkinmesi gibi silkindi. Onları devenin sırtından sineklerin uçup dağılışı gibi etrafından dağıttı. Rasûlüllah'ın o sıradaki celâdeti hiç kimsede yoktu.
    Peygamberimiz davranınca Ubeyy'ibn-i Halef dönüp kaçmağa başladı. Peygamberimiz ona; "Ey yalancı nereye kaçıyorsun?!" dedi ve onu (boynunun miğferle zırh yakası arasındaki kısmından) mızrakla vurup yaraladı. Şah damarını kopardı. Ubeyy, sığır bögürür gibi böğürerek atından yere yuvarlandı, kaburga kemiklerinden bâzısı da kırıldı. Müşrikler onu ordugâhlarına getirdiler. Yarasının kanı çıkmıyordu. Ağrısı sızısı dayanılacak gibi değildi.
    Bunun için Übeyy; "Vallâhi Muhammed beni öldürdü!" dedi.
    Arkadaşları; "And olsunki, sen aklını kaybetmişsin! Sendeki yaranın hiç ehemmiyeti yok!" dediler.
    Ubeyy ibn-i Halef ise; "O bana Mekke'de «Seni ben öldüreceğim» demişti, Vallâhi O benim üzerime tükürse yine beni öldürür!" dedi.
    Ubeyy'ibn-i Halef bir gün veya bir günün bir kısmı geçtikten sonra, Mekke'ye 6 mil uzaklıkta bulunan Selef'e gelince öldü. Yolda giderken; «Susadım, susadım» diye bağırdığı, bir adamın da «Su verme ona, çünkü o Rasûlüllah'ın düşmanıdır» dediği rivâyet edilir.
    Ayrıca Peygamber Efendimiz, kılıncını parlata parlata yürüyen bir müşriki yaya olarak karşılayıp; "En'en-Nebiyyü lâ kizib, En'ebnü Abdülmuttalib lâ kizib. (Ben, Peygamberim! yalan yok! Ben, Abdulmuttalib'in oğluyum! yalan yok!)" diyerek onu vurup öldürdü.
    Sahâbenin büyükleri, Allah Rasûlü'nün etrafında toplandılar ve O'nu düşmandan korumak için beraberce dağa çıktılar.
    Sahabenin Peygamberimiz'in Etrafında Toplanmaları
    Muhârebe nerede ise bitmek üzere idi. Rasûlü Ekrem, maiyyetindeki Müslümanlara, Uhud vâdisine toplanmalarını emretti. Bütün Müslümanlar Uhud vâdisinde toplanmışlardı. Hz.Ali Rasûlü Ekrem'e su götürmüştü. Rasûlü Ekrem orada namazını kıldı.
    Müminler emniyetli bir yere çekilince ilk iş olarak Peygamberimiz'in tedavisi ile meşgul oldular. Mubarek yüzüne batan iki zırh halkasını Ebû Ubeyde'tibni'l Cerrah dişleri ile çıkardı. Çıkarırken de kendi dişlerinden ikisi düştü.
    Müşrikler, bitirmekte oldukları işi yarım bırakmak istemediler ve Uhud dağına tırmanıp Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak istiyorlardı. Bu hâli gören Rasûlü Ekrem Allâh'a şöyle yalvardı; "Yâ Rab! Artık oraya çıkmasınlar!"
    Allâhü Teâlâ, Habîbinin, Kâinâtın Efendisi'nin duâsını kabul etmişti. Müşrikler bütün uğraşmalarına rağmen bir türlü istedikleri yere çıkamıyorlardı. Çıkamayacaklarını anladıkları zaman, bu işten vazgeçtiler. Bu arada Hind ve etrafındaki kadınlar muhârebe arasındaki şehidlerin kulaklarını ve burunlarını kesip kendilerine gerdanlık yapıyorlardı.
    Muhârebe sona ermiş sayılırdı. Fakat, Ebû Süfyan hâlâ şüphe içerisinde idi. Çünkü Rasûlü Ekrem'in ölüp ölmediğini bilmiyordu. Bunu öğrenmek maksadıyla, bulunduğu tepeden; "İçinizde Muhammed var mıdır?" diye bağırmağa başladı.
    Üç defa tekrarladı, cevap verilmedi.
    Bu sefer: "Peki! içinizde Ebû Bekir var mıdır?"
    Buna da cevap verilmedi.
    Bu defa; "İçinizde Ömer ibnil Hattab var mıdır?" diye sordu.
    (Rasûlü Ekrem, Eshâbı Kirâm'a; "Sakın sesinizi çıkarmayınız" diye buyurmuştu.)
    Sorulan suale cevap gelmeyince, Ebû Süfyan rahatlıyordu, ölmüşler sanıyordu. Kendi kendine şöyle dedi: "Eğer sağ olsalardı elbette cevap verirlerdi. Cevap vermediklerine göre öldüler, artık biz kazandık, yapılacak bir şey kalmadı, geri dönebiliriz".
    Amma Hz.Ömer dayanamadı. Olduğu yerden bağırmağa başladı. "Yalan söylüyorsun Ebû Süfyan, söylediğin bütün şahıslar yaşıyorlar. Senin hakkından muhakkak geleceklerdir".
    Ebû Süfyan şaşırmıştı; "Muhârebe nöbetledir. Bugün Bedir gününün karşılığıdır." diyordu.
    Hz.Ömer kızmağa başlamış; "Hayır, çünkü sizin ölüleriniz cehenneme, bizim şehidlerimiz cennete gitmişlerdir. Aramızdaki fark bundan ibârettir." dedi.
    Bunun üzerine Ebû Süfyan; "Beri gel, ya Ömer!" dedi.
    Hz.Ömer, Rasûlü Ekrem'den müsâde aldıktan sonra, ileri gitti. Ebû Süfyan'ın ne diyeceğini merak ediyordu. Ebû Süfyan: "Yâ Ömer! Allah için doğru söyle, biz Muhammed'i katlettik mi?".
    Hz.Ömer bu soruya şöyle cevap vermişti: "Hayır! Allâh'a yemin ederim ki hayır! Rasûlü Ekrem şimdi senin söylediğin sözleri duyuyor".
    Bunun üzerine Ebû Süfyan; "Ben sana İbni Kâmia'dan daha fazla inanırım. Sen yalan söylemezsin." dedi.
    Ebû Süfyan artık muhârebe edecek durumda değildi. Bunun için atını geri çevirdi. Mekke'ye döneceklerdi. Son defa olarak; "Gelecek sene Bedir'de buluşalım" dedi.
    (Hz.Ömer, Rasûlü Ekrem'e bakmıştı. Rasûlü Ekrem «olur» anlamında başını sallayınca;) Hz.Ömer de; "İNŞALLAH" diye cevap verdi.
    Müşrikler gâlip durumda idiler. Amma korkuyorlar, ne yapacaklarını bilemiyorlar, birbirlerinden bile çekiniyorlardı. Çünkü, karşılarında bulunan orduda kendi akrabâları bile vardı. Onlardan birini öldürmek, düşman kazanmaktan başka bir şey değildi.
    Rasûlü Ekrem'in her tarafı tozdan berbat olmuştu. Amma Allâh'ın sevgilisi kendisini düşünmüyor, etrafında savaşan insanların varlığını öğrenmek istiyordu.
    Peygamber Efendimiz ibn-i Mesleme'ye dönerek; "Acaba Sa'd ibn-i Rebiğ ne hâldedir? Şehitler arasında mıdır? Yoksa yaralı mıdır? O'nun durumundan bana haber getiriniz. Çünkü on müşrikle çarpıştığını gördüm." buyurdu ve eliyle vâdînin bir köşesine işâret ederek; "Ben onu bir ara orada görmüştüm!" dedi.
    Ensardan Muhammed ibn-i Mesleme Peygamber Efendimiz'in işâret ettiği tarafa doğru gitti. Her tarafa baktı. Bulamadı. Şehitlerin ve yaralıların yanına gitti. Aramağa başladı. Belki ağır yaralıdır, kendisine yardım lâzımdır düşüncesiyle nihâyet; "Ey Sa'd! Beni Rasûlü Ekrem gönderdi. Neredesin? Şehitler arasında mısın? Yaralılar arasında mısın? Ses ver." diye çağırmağa başladı.
    Rasûlüllah'ın ismini duyan Sa'd; "Buradayım, yaralılar, şehidler arasındayım." diye, inilti şeklinde seslenebildi.
    Muhammed ibn-i Mesleme tekrar bakınmağa başladı. Nihâyet kulağına gelen sesin sâhibini buldu. Vücudu yaralar içerisinde olup, yüzü hâlâ gülüyordu. Henüz ruhunu teslim etmeden Mesleme onun yanına kadar gelebilmiş ve yerden başını kaldırarak konuşmasını sağlamıştı.
    Sa'd şöyle buyurdu: "Rasûlüllah'a benim selamımı ilet. Şu anda cennet kokularını duyuyorum. Kavmim Ensar'a da selamımı söyle; Peygamberimiz'e ihlasla bağlılık ve itaat hususunda kirpikleriniz kımıldar oldukça son derece gayret ediniz. Değilse, Allah katında mâzur olamazsınız." ve gözlerini kapatarak vefât etti. Ensarın en ulularından biri olan Sa'd, Rasûlü Ekrem'e Akabe'de biat etmiş, dîn-i mübinin yüceliğini orada kabul edip, kendi kavmine yaymak için vazîfe bile almıştı.
    Mesleme, O'nun yanından ayrılarak verilen vazîfeyi yaptığını bildirmek üzere, Rasûlü Ekrem'in yanına gelip Sa'd'ın şehid olduğunu ve selâmını Rasûlü Ekrem'e ilettikten sonra gözleri yaşarmıştı. Bunun üzerine Rasûlü Ekrem Sa'd hakkında; "Yâ Rab! Sen Sa'd'dan razı ol" diye duâ etmişlerdi.
    Rasûlü Ekrem muhârebe sahasında dolaşmağa başlayıp şehîd olan Müslümanları kontrol ediyor ve üzüntülerini ifâde ediyorlardı. Bir ara amcası Hz.Hamza'yı gördü. Hâlinden şiddetle müteessir oldular. Kulakları kesilmiş, karnı hunharca deşilmişti. Tanınmayacak hâlde idi. Bu hâle Rasûlü Ekrem o kadar üzüldüler ki şimdiye kadar böyle üzülmemişlerdi. Gözleri yaşlarla doldu.
    Peygamberimiz, Hz.Hamza'nın cesedinin başına dikilerek; "Hiçbir zaman, senin kadar musibete uğranmamış ve uğranmayacaktır. Ben, bunun kadar beni gazaplandıran bir yerde de durmamışımdır, Ey Rasûlüllah'ın amcası!
    Ey Allâh'ın ve Rasûlüllah'ın arslanı Hamza!
    Ey hayırlar işleyen Hamza!
    Ey üzüntüleri gideren Hamza!
    Ey Rasûlüllah'ı koruyucu olan Hamza!
    Allah sana rahmet etsin! İyi bilirim ki; Sen, hısım ve akrabâlık haklarını gözetir, dâimâ hayırlı işler işlerdin. Eğer senden sonra yas tutmak gerekseydi, sevinmeği bırakıp sana yas tutardım..." diye hitâbede bulundu.
    Hz.Hamza, halkı tarafından sevilir ve sayılırdı. Müslüman olduktan sonra Müslümanlar rahat etmişlerdi. Peygamber Efendimiz bundan dolayı Hz.Hamza'yı çok severlerdi. Allâh'ın arslanı olan Hz.Hamza, Rasûlü Ekrem'den iki yaş büyüktü.
    O sabah iki mübârek Sahâbi'den Sa'd ibn-i Ebî Vakkas (R.A.) şöyle duâ etmişti: "Yâ Rab! Bir büyük düşmana rastlayarak onunla cenk edeyim, gâlip geleyim, O'nu yerle bir edeyim." Böyle niyet etmiş, böyle duâ etmiş, böyle yalvarmıştı. Cenâb-u Hakk O'nu niyetine ulaştırdı.
    Abdullah ibn-i Cahş (R.A.) ise şehidlik, Allâh'a vuslat ve O'nun yüce makâmına ermek için; "Yâ Rab! Büyük bir düşmanla cenk edeyim, O beni şehid etsin, kulaklarımı burnumu kessin, Sen bana «kulakların ve burnun nerede?» dediğin zaman, Senin ve Peygamberin'in uğruna kesildi diyeyim." diyerek yalvarmıştı.
    Sa'd ibn-i Ebî Vakkas, O'nu şehidler arasında bu halde görünce şaşırmıştı. Çünkü, Allah'dan istediklerini elde edenlerden biri de O idi. Abdullah ibn-i Cahş ise bu sıralar henüz 40 yaşını yeni doldurmuştu.
    Uhud harbinde müşriklerden 20 ile 30 kadarı öldürüldü. Müslümanlar 70 şehid verdiler. Rasûlü Ekrem, şehidleri öylece gömmeği emretti. Çünkü, şehidler üzerinde hangi elbiseleri varsa öyle gömülüyorlardı.
    Allâh'ın Nusreti ile Mağlubiyetten Galibiyete
    Müslümanlar, büyük bir üzüntü içinde Medîne'ye döndüler. Bu üzüntüye Hz.Peygamber'in emirlerini dinlemediklerinden kendileri sebebiyet vermişlerdi. Medîne'deki yahûdîler ve münâfıklar bu mağlubiyete sevinmişlerdi. Bu, Hz.Peygamber'e ağır geldi. Ayrıca müşriklerin geri dönüp Medîne'ye bir baskın yapmaları, saldırı düzenlemeleri ihtimali de vardı. Hatta müşriklerden Ebû Cehlin oğlu Ikrime, kumandanları Ebû Süfyan'a bunu teklif de etmişti.
    Peygamber Efendimiz, Müslümanların zayıf düşmediğini hem yahûdîlere hem de müşriklere göstermek için, yaralı ve yorgun olduğu halde düşmanı tâkip etmeğe karar verdiler. 16 Şevval, harbin ertesi pazar günü Rasûlü Ekrem, Bilâl-i Habeşî Hazretlerine; "Dön! Uhud harbinde bulunanlara haber ver. Hemen toplansınlar. Düşmanın peşine düşeceğiz" buyurdu.
    Bilâl-i Habeşî, kendisine verilen vazîfeyi her zaman olduğu gibi yerine getirmişti. Çünkü, harpte olup da bu çağrıya gelmeyen yoktu. Bütün Müslümanlar mescidin yanında toplandılar. Rasûlü Ekrem orada Medîne muhafızlığına Ümmü Mektüm (R.A.)'ı tâyin ederek sancağı Hz.Talha (R.A.) hazretlerine verdi. Bu, hemen yola çıkacaklarına işâret ediyordu. Rasûlü Ekrem de muhârebede yaralanmıştı. Böyle olduğu halde atına binerek 630 kadar İslam mücâhidi ile yola çıktı. Medîne'ye sekiz mil mesâfede bulunan Hamrâ-ül'Esed mevkiine geldikleri zaman konaklamağa karar verdiler. Orada üç gece söndürmeksizin ateş yakarak, tereddüt içinde olan düşmana karşı kuvvetli ve kalabalık olduklarını gösterdiler.
    Mekkeliler, Uhud'dan çekilmişler, Revha'ya gelmişlerdi.
    Hz.Peygamberimiz arkalarından bir gözcü gönderdi ve; "Git bak! Eğer develere biniyorlarsa Mekke'ye gidiyorlar, yok atlara biniyorlarsa Medîne'ye saldıracaklardır." dedi.
    Haberci, develere bindiklerini söyledi.
    Fakat, Mekkelilerde bir tereddüt vardı. Kimisi harp için geri dönülsün istiyorlardı. Ebû Süfyan da Müslümanlardan korkmağa başlamıştı. Müşrikler hemen toplanıp Mekke'ye doğru hareket ettiler. Açık açık kaçıyorlardı. Müslümanlar Uhud'da mağlup olmuşken gâlip duruma geçtiler.
    Rasûlü Ekrem ve ordusu müşriklerin kaçtığını öğrenince, sevinçlerinden ilâhî söyleyerek Medîne'ye döndüler.
    Uhud Harbinden Alınan Târihi Ders
    Uhud Harbi neticesinde müslümanların aldığı târihi ders; her hâlükârda mutlak surette emre itaatın lüzûmudur. Zîra, düşman süvârisini karşılamak üzere yerleştirilen okçulara, Peygamberimiz tarafından; "Ben emir vermedikçe yerinizden ayrılmayınız" buyrulduğu hâlde onların, daha yeni olmalarından, emre itaatın mutlak surette lüzûmunu bilemeyerek, harp kazanıldı zannıyle yerlerinden ayrılıvermeleri mağlûbiyete sebep olmuştur.
    Kuzman'ın Müslüman Askerler Arasında Çarpışarak Gösterdiği Yararlıklara Rağmen Cehennemlik Oluşu
    Kuzman, Uhud Muhârebesine çıkmaktan kaçınmıştı. Kadınlar O'nu; "Sen, yoksa kadın mısın!?" diye ayıplayınca, arlanarak kılıncını ve yayını alıp harbe koştu. "Ey Evs Hânedanı! ölmek, sizin için, utanmaktan, kaçmaktan hayırlıdır. Siz de benim yaptığım gibi şeref ve şan için çarpışınız." diyerek müşriklerin ortasına kılıçla daldı. Müşriklerden, Hâlid ibn-i Alem'i, tepeden tırnağa kadar demir zırha bürünmüş olduğu halde, omuzuna indirdiği bir kılınç darbesiyle göğsüne kadar yardı. Vâil ibn-i As'ı da bir vuruşta yere serdi. Yine müşriklerden 7-8 kişi daha öldürdü. Kendisi de yaralanarak Zaferoğullarının evine getirildi.
    Uhud harbinden önce, Kuzman'ın adı anıldıkça, Peygamber Efendimiz; "O, cehennemliktir!" derdi.
    Müslümanlardan birisi ona; "Ey Kuzman! Seni tebrik ve Cennet'le tebşir ederim. Vallâhi, bugün senin uğradığın musîbet sana Allah'dandır." deyince,
    Kuzman; "Ne diye tebrik ve tebşir ediliyorum?! Vallâhi ben, Kavmimin gayretinden başka bir maksadla çarpışmadım. Böyle olmasaydı, çarpışmazdım!" dedi. Yaralarının sancısı şiddetlenince de ok çantasından bir ok alıp kolunun damarını keserek intihar etti.
    Peygamberimiz, Kuzman'dan bahsedildiğinde, onun hakkında; "Şüphe yok ki Allah bu dîni, fâcir bir adamla da te'yid eder" buyurmuştur.
    HİCRETİN ÜÇÜNCÜ SENESİ HÂDİSELERİ

    Hz.Ali'nin oğlu Hz.Hasan dünyâya geldi.
    Hz.Peygamberimiz, Hz.Ömer'in kızı Hz.Hafsa ile evlendi.
    Hz.Osman'ın birinci zevcesi Rukiyye vefât ettiğinden, yine Peygamber Efendimiz'in kızı Ümmü Gülsüm ile evlendi. Böylece Peygamber Efendimiz Hulefâ-i Râşidîn'in ikisine kız vermiş, ikisinin kızıyla evlenerek sıhriyet bağları kurmuştu.
    Kumar ve içki haram kılındı.
    Uhud'dan sonra, çöldeki kabîlelere zaman zaman müfrezeler çıkarılmış, Uhud mağlubiyetinden cesâretlenip bir saldırı düşünmemeleri için onlara gözdağı verilerek yıldırılmış, Medîne'ye saldırmaları önlenmiştir.
    HİCRETİN DÖRDÜNCÜ YILI HÂDİSELERİ

    Lihyanoğullarının Hîlesi ve Reci Seriyyesi
    Lihyanoğulları, komşuları Adal ve Kare kabîlelerine giderek, «zekâtlarını vermek ve İslâmiyete dâvet etmek üzere Eshâbından bâzılarını, kendilerine göndermesi için» Rasûlüllah'a ricâda bulunmalarını istediler. (O sırada Abdullah ibn-i Üneys, Hâlid ibn-i Süfyan'ı öldürmüştü.) "Gelecek olanlardan bâzılarını adamımıza karşılık öldürür, öcümüzü alırız. Ötekilerini de Mekke'ye Kureyş'e götürür satarız. Kureyş'in, Bedir'de öldürülen adamlarına karşı, Muhammed'in Eshâbından kendilerine getirilecekleri, işkence ile öldürecekleri kadar hoşlarına gidecek bir şey yoktur." dediler.
    Bunun üzerine Adal ve Kare kabîlesinden Müslüman olduklarını söyleyen bir heyet Medîne'ye gelerek; "Yâ Rasûlellah! İslâmiyet kabîlemiz içinde yayılmağa başladı. Eshâbından bâzılarını bizimle birlikte gönder de onlar bize dîni iyice anlatsınlar, Kur'ân okusunlar ve İslam şerîatını öğretsinler!" diye dilekte bulundular.
    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, onlarla birlikte Eshâbından Mersed bin Ebi Mersed kumandasında yedi kişi gönderdi. Bu İslam fedâi birliği Reci suyu başına vardıklarında, kendilerini götürenlerin ihânetine uğradılar. Adal ve Kare kabîlesi heyetinden birisi, bir bahâne ile yanlarından ayrılıp, Müslümanların geldiğini Lihyanoğullarına haber verdi.
    Lihyanoğullarından 100'e yakın kişi, bu İslam fedâi birliğini öldürmek için geldiler. Onlar da dağa sığınmışlardı. "Teslim olun size bir şey yapmayacağız. Hiçbirinizi öldürmeyeceğiz. Fakat, size karşılık olarak, Mekkelilerden bir şeyler koparmak istiyoruz." dediler.
    Mücâhitler teslim olmayıp çarpıştılar ve şehîd oldular. İçlerinden Hubeyb ibn-i Adiyy, Zeyd ibn-i Desinne, Abdullah ibn-i Târık, öldürülmeyeceklerine dâir kesin söz alınca, dağdan inip teslim oldular. Fakat, onlar sözlerinde durmadılar. Mekke'ye götürüp müşriklere sattılar. Müşrikler de, Bedir'de ölenlerine bedel olarak onları fecî işkence ile şehîd ettiler.
    Bi'ri Maûne (Maûne Kuyusu) Hâdisesi
    Kilâb kabîlesinden Ebû Berâ Ömer ibn-i Mâlik Peygamber Efendimiz'e gelerek; "Ey Allâh'ın Rasûlü! Eğer Necid ahâlisine Müslümanlardan bâzılarını gönderirsen, oradakiler de Müslüman olur." demişti.
    Peygamberimiz; "Ben Necidlilere pek güvenmem, Eshâbıma kötü muâmele edebilirler." deyince, Ebû Berâ, gönderilecek irşad heyetini koruyacağına dâir teminat verdi.
    Bunun üzerine Rasûlü Ekrem, Ebû Berâ'nın birâderzâdesi Ömer ibn-i Tufeyl'e bir mektup gönderdi. Kur'ân-ı Kerîm'i öğretmek ve onları irşad etmek için Ensârın ulularından Münzir ibn-i Amr (R.A.) kumandasında, kırk kişilik bir kâfileyi safer ayında Necid ahâlisine gönderdi.
    Kâfile, Medîne'ye dört konak mesâfede olan Bi'ri Maûne isimli yere gelerek, burada konakladılar. İçlerinden birini, Ömer ibn-i Tufeyl'e göndererek, Peygamberimiz'in mektubunu sundular. Kâfir, mektuba nazar etmeden, onu getiren Sahâbiyi şehîd etti. Etrafındaki kabîlelerden adam toplayarak Ebû Berâ'nın verdiği söze rağmen, uzaklarda bekleyen Sahâbilerin üzerine yürüdü. İrşad için gönderilmiş olan bütün bu mürşidleri kılıçtan geçirdi. İçlerinden yalnız bir tanesi sağ kurtulmuş ve Medîne'ye dönmüştü.
    İşte bâzı kabîleler verdikleri sözden dönerek, müşriklerin ve yahûdîlerin kışkırtmaları ile böyle hıyânet etmişlerdi.
    Beni Nâdir Gazası
    Yahûdîler, târih boyunca fesat yuvası olmuş ve devamlı insanları birbirine katmış, dâima münâfıklıklarını her yerde göstermişlerdir.
    Benî Nâdir, yahûdî milletinden ve Harun (A.S.) neslinden gelen bir kabîledir. Bu kabîleden bâzı kimseler, Rasûlü Ekrem'e inanmışlardı. Amma diğerleri inanmak istemedikleri gibi, yapılan savaşlarda müşriklere katılanları da vardı. Medîne'ye iki mil mesâfede olan bu belde, sağlam hisarlarla çevirilmiş olduğu için, dışardan gelecek her türlü tehlikeyi önlemiş sayılırlardı.
    Bunlar, Müslümanlarla bir anlaşma imzalamışlardı. Buna göre, Müslümanların aleyhinde konuşmayacaklardı. Fakat, içlerinden Müslümanlara karşı büyük bir haset ve kin duyuyorlardı. Anlaşma gereğince Müslümanlardan, Amr'ibn-i Ümeyye'nin çölde Amr kabîlesine mensub iki adamı hataen öldürmesi üzerine, onların diyetini ödemeğe benî Nâdir kabîlesinin de iştirak etmesi gerekiyordu. Bunun için Allah Rasûlü yanında büyük Sahâbelerden olduğu halde, Benî Nâdir kabîlesine gitti. Bu mevzûu konuşmak üzere bir duvarın kenarına oturdular.
    Allah Rasûlü, onların bu diyeti vermek istemediklerini anladı ve vaziyetten şüphelenmeğe başladı. Benî Nâdir yahûdîleri Peygamberi öldürmek için bir sûikast hazırlıyorlardı. Rasûlü Ekrem'in gölgesinde oturduğu evin damından Peygamberin başına büyük bir taş atmak için bir adam göndermişlerdi. Peygamber Efendimiz, bundan haberdar olarak derhâl oradan ayrıldı ve Medîne'ye döndü.
    Bir müddet sonra, Allah Rasûlü Medîne'den Muhammed ibn-i Mesleme'yi elçi olarak Benî Nâdir'e gönderdi. Onunla şu emirleri tebliğ etti: "Antlaşmayı bozduklarından, peygambere karşı sûikast hazırladıklarından dolayı, on gün zarfında memleketlerinden çıkıp başka bir yere gitmeleri emrolunuyordu. Aksi halde boyunları vurulacaktı".
    Bu emir üzerine Benî Nâdir, yaptıklarından pişman oldukları halde ne yapacaklarını bilemediler. Önce memleketlerinden uzaklaşmağı kabul ettiler. Fakat, münâfıkların reîsi Abdullah ibn-i Übeyy, kendilerine bir elçi göndererek, 2000 kişi ile yardım edeceğini, yurtlarından çıkmamalarını söyledi. Bu yardım neticesinde onların kalelerini koruyacaklarını bildirdi. Abdullah ibn-i Übeyy yalan söylediği halde, onlar bu habere inandılar.
    Hased ve Kibirden Gelen Münâfıklık Hastalığı

    Abdullah ibn-i Übeyy, Allah Rasûlü Medîne'ye gelmeden önce kavminin reîsi idi. Daha sonra insanlar ondan ayrılıp Allâh'ın Peygamberine bağlandıklarında, haset onun kalbine yerleşmişti. Amma o hakikatte müslüman değilken İslam olduğunu açıkladı. Kinini ve küfrünü gizledi. Medîne'de kaybettiği mevkiini geri almak için, Allah Rasûlüne hîleler yapmağı düşünüyordu. İşte bunun için Uhud gününde kendi karakterine uygun olan münâfıklara; "Muhammed iki çocuğa inandı da benim fikrimi kabul etmedi. Ben de O'nunla birlikte olup harp etmeyeceğim." dedi ve Medîne'ye döndü.
    Ayrıca bu adam Kaynuka kabîlesinin de yurtlarını terkinde müdâfaalarında bulunmuştu. İşte bu gün de Ben-î Nâdir yahûdîlerini müdâfaa etmek istiyordu. Bunun için Benî Nâdir reislerinden, Huyey ibn-i Ahtab şöyle diyordu: "Hayır, memleketimizi terketmeyeceğiz. Muhammed dilediğini yapsın, kalelerimiz muhkem, yanımızda bir yıllık yiyecek var, Muhammed de bizi bir yıl muhâsara edemez."

    Böylece, on gün dışarı çıkmadılar. Allah Rasûlü, onların bu durumu karşısında yirmi gün kalelerini muhâsara etti. Abdullah ibn-i Übeyy'den de yardımın gelmediğini gören Benî Nâdir reisleri, kurtulmaktan ümitlerini kesince, anlaşmaya çağırmışlardı. Allah Rasûlü onlara, silahtan başka yiyecek maddelerinden ve diğer ihtiyaçlarından götürebildikleri kadar götürmelerine izin verdikten sonra, onları oradan çıkardı. Onlardan kalan arâziyi Muhâcirlere ve Ensardan fakir olanlara tevzî etti.
    Bu yılda, yani hicretin dördüncü yılında Hz.Ali'nin oğlu Hz.Hüseyin doğdu.
    Hz.Peygamber Efendimiz'in, yahûdîlere güveni kalmadığından Zeyd ibn-i Sâbit'e İbrâni dilini öğrenmesini emretmişti. O da hemen onbeş günde öğrenmişti. "Süryâniceyi de öğren. Bana o dilde de bâzı mektuplar geliyor." buyurduğundan, onu da onyedi günde öğrenmişti.
     
  12. h3LL_s3xY

    h3LL_s3xY Well-Known Member

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    5.237
    Aldığı Beğeni:
    250
    Ödül Puanları:
    83
    HAYBER'İN FETHİ (Hicrî:7, M.:628)

    Hayber, Medîne-Şam yolu üzerinde, bol hurmalı, iç içe kalelerle çevrili, münbit arâzisi bulunan, çok mühim bir yerdi.
    Hayber Yahûdîlerin elinde idi. Medîne'den çıkarılan Yahûdîlerin bir kısmı da, buraya gelip yerleşmişti. Burası, bütün Hicaz Yahûdîlerinin merkezi ve hisarlı bir kalesi durumunda idi. Bu Yahûdîler, İslâm'a karşı Mekkelileri dâimâ kışkırtmışlar, Hendek muhârebesini onlar tezgahlamışlardı. Ayrıca kendilerine yapılmış olan anlaşma tekliflerini de reddetmişlerdi. Medîne'ye hücum etmek için plân hazırlıyorlardı.
    Rasûlü Ekrem, Hudeybiye Musâlahası'ndan bir ay sonra, hicretin 7.yılında, düşman harekete geçmeden, hazırlık safhasında olan düşmanı yatağında bastırmak gâyesiyle, 1400 piyade, 200 süvâri olmak üzere 1600 kişilik bir ordu ile Medîne'den yola çıktı. Medîne-Hayber arasında 150 kilometrelik yolu, üç günde katettiler. Yolda, Eshâbı Kirâm yüksek sesle bağırarak tekbir getiriyordu. Peygamber Efendimiz; "Yavaş söyleyiniz. Siz uzak veya sağır bir varlığa hitap etmiyorsunuz. Zât-ı Kibriya size çok yakındır." buyurdu.
    Bu seferde Ümmü Seleme (R.A.) vâlidemiz de, Hz.Peygamberimizle beraberdi. Ayrıca, bâzı kadınlar da orduya iştirak etmişti. Peygamberimiz, onlara ne için geldiklerini sordu. Onlar da; "Askere yardım etmek, hastalara ilaç vermek, harp meydanında su dağıtmak için geliyoruz" dediler.
    Peygamber Efendimiz, memnun oldu. Onlar, harp meydanında âdeta seyyar birer hastahâne vazîfesi gördüler. Ganîmetten kendilerine de hisse verildi.
    Hayber'in, gâyet müstahkem yedi kalesi vardı. Bunlar Ketîbe, Naim, Şık, Gâmus, Nazaret, Sülâlim, Satîh adlarında idi.
    Kalenin Muhasara Edilmesi
    Yahûdîler, Hz.Peygamberimiz'in anlaşma tekliflerini reddederek harbe karar vermişlerdi. Reisleri olan Sellam bîni Mişkem harp emrini verdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, kaleyi muhâsara etti. Muhâsara günlerce sürdü. Fetih kolay olmadı. Yahûdîler çok iyi hazırlanmışlardı. Silahları da boldu. Bu harp, bir bakımdan şimdiye kadar yapılanların belki en şiddetlisi oluyordu. Kureyşliler de, Müslümanların gâlibiyetine ihtimal vermeyip, bu harbi büyük bir alâka ile tâkip ediyordu. Yahûdîler, bütün güçlerini ortaya koyuyorlardı. Satih ve Sülâlim kalelerine kadınları, Naim kalesine zâhireleri yerleştirmişlerdi.
    Muhâsara iki haftaya vardığı halde, bir netice alınamamıştı. Bu arada, Katafan Yahûdîlerinin de kaledeki Yahûdîlere yardıma gelecekleri haberi gelmişti.
    Peygamber Efendimiz, pek üzüldü. Kendine bir baş ağrısı ârız oldu. Hz.Ali'nin de bir gözü ağrıyordu. Katafanlılara bir birlik gönderildi. Onlar korktular gelemediler. İlk hedefi Naim kalesi teşkil ediyordu. Buraya yöneltilen hücumu, Mahmud ibn-i Mesleme idâre ediyordu. Hava sıcak olduğundan, Mahmud ibn-i Mesleme serinlemek için kale duvarı dibinde otururken, Yahûdî kumandanı Kinâne bîni Rebiğ (Hz.Safiye'nin eski kocası), Mahmud bîni Mesleme'nin başına bir taş yuvarlıyarak şehid etti. Harp uzuyor, çok çetin oluyor, bir türlü bitmiyordu. Peygamber Efendimiz, kaleyi feth için Hz.Ebû Bekr'i gönderdi. Fakat, muvaffak olunamadı. Daha sonra Hz.Ömer'i gönderdi. Yine muvaffak olunamadı. Yahûdîler, görülmedik bir direniş gösteriyor, yaptıkları huruc hareketleri ile onların kaleyi almalarını önlüyorlardı. Günler geçiyor, fetih bir türlü müyesser olmuyordu.
    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; "Bu sancağımı, yarın kaleyi kahır ve kahramanlıkla alacak, Allâh'ın ve Rasûlü'nün sevdiği bir bahâdıra vereceğim." buyurdu.
    Sancağın Hz.Ali'ye Verilmesi
    Herkes, acaba bu kim olacak diyorlardı ki Peygamberimiz Hz.Ali'yi sordu. "Gözü ağrıdığından, çadırındadır." dediler. Çağırttı. Mübârek elleriyle gözlerini mesh etti, sığadı. Bir mûcize-i Peygamberî olarak o anda göz ağrısı gitti. Gözü açıldı. Kendisine büyük bir teveccüh ile sancağı verip feth için kaleye gönderdi.
    Hz.Ali, sancağı kaparak kaleye doğru koştu. Karşısına çıkan Yahûdîlerin başını uçurdu. Harp çok şiddetli oluyordu. Bir aralık Hz.Ali'nin kalkanı elinden fırlayıp düştü. O Allâh'ın arslanı, göğüsleyip kopardığı kale kapısını bir elinde kalkan gibi kullanarak, çarpışmağa devam etti. Nihâyet kale düştü. Hz.Ali, onu teslim aldı.
    Hz.Ali'nin koparıp kalkan olarak kullandığı bu kale kapısını daha sonra yedi kişi uğraşmışlar, fakat yerinden kaldıramamışlardır.
    Naim kalesi düştükten sonra, Hz. Ali kalelerin en kuvvetlisi olan Gamûs kalesine hücum etti. Bu kalenin kumandanı olan, Arapların bin cengâvere bedel dedikleri, meşhur Yahûdî kumandanı Merhab, silahlarını kuşanmış olduğu halde kendini metheden beyitler söyleyerek meydana atıldı.
    Buna karşı Hz.Ali mübâreze meydanına kükremiş arslan gibi atıldı. O da, azgın Yahûdî kâfire şu mısralarla cevap veriyordu:
    "Enellezî semmetnî ümmî Haydara,
    Keleysî gâbâtin kerîhil manzara,
    Ekîlüküm bis'seyfi keyles'sendera,
    Et'anü birrumhi bütune'l kefere"
    (Anam bana Haydar ismini vermiştir,
    Ben, ormanların korkunç manzaralı arslanı gibiyim,
    Kılıncımla sizi sendere kilesiyle kileler gibi yerim,
    Mızrağımı kafirlerin karınlarına pek yaman saplarım).
    Hz.Ali, kılıncını onun tepesine indirerek o azgın Yahûdîyi bir darbede yere serdi ve bihakkın Hayber Fâtihi ünvanını aldı.
    Yahûdî kaleleri art arda düşüyordu ki, Satih ve Sülâlim kalelerindekiler, çâresiz kalıp sulh istediler. Neticede Müslümanlara geçen arâzide, yalnız çiftçi gibi oturmaları ve her sene kaldırılacak mahsulün yarısını Müslümanlara vermeleri şartıyla mürâcaatları kabul edildi. Hayber'in fethinden sonra, teslim olan Yahûdîlerin bâzıları burayı terketti. Bâzıları da, yapılan sulh neticesi orada kaldılar. Buranın ziraat ve mahsul işlerini idâre etmek için Abdullah ibn-i Revvâha vâli tâyin edildi.
    Hayber kalesi fethedildiğinde, elde edilen ganîmet çok büyüktü. Binlerce eşya ele geçirildi. Hayber kalesinde, vaktiyle birçok kimsenin diline doladıkları, fakat bir türlü ele geçiremedikleri Yahûdîlerin gizli hazîneleri de bulundu. Gömülü olduğu yerden çıkarıldı. Katır derisinden bir tulum içerisinde ağzına kadar mücevherat dolu idi. Bu hazîne, Ali Hukayk'ın hazînesi idi. Bu hazîneden çıkan mücevherler onbin altın olarak kıymetlendirilmişti.
    Harpte Müslümanlardan 15 kişi şehid oldu. Yahûdîlerden 93 kişi öldürüldü. Kalanlar teslim oldu.
    Bir Yahûdî Kadının Peygamberimiz'i Zehirlemek İçin Yaptığı Sûikast
    Yahûdîler, yenildikleri halde hâlâ düşmanlıklarını yapmak, yaymak ve sürdürmek istiyorlardı. O sırada, bir Yahûdî kadını Peygamberimiz'e, kızartılmış bir koyunu takdim ve hediye etti. (Bu koyun, zehir sanatını her milletten daha iyi bilen Yahûdîlerin, bütün ilimlerini kullanarak ölüm acılığına buladıkları, sûikast yemeği idi.)
    Peygamber Efendimiz, onu yemek üzere Eshâbıyla sofraya oturdu. Bir parça aldıktan sonra ağzından çıkarıp attı ve koyunun zehirli olduğunu, yememelerini söyledi. Fakat, bundan bir lokma yutmuş olan Eshâbdan Bişr, kurtulamıyarak öldü. Peygamber Efendimiz, zehrin te'sirinden kurtulmak için iki kürek kemiği arasından kan aldırdı.
    Peygamber Efendimiz, yıllarca «Hâlâ o Yahûdî kadının zehirleyip sunduğu koyun etinden ağzıma aldığım lokmanın acısını duyuyorum.» dediği olmuştur. Zehiri veren Yahûdî kadını, vefât eden Eshâbın yerine idam edildi.
    Peygamberimiz'in Hz.Safiye İle İzdivâcı
    Esirler arasında, Yahûdî reislerinden Huyey'in kızı Safiyye bulunuyordu. Safiye'nin kocası, yine Yahûdî reislerinden Kinane bîni Rebiğ idi. Esir edildiğinde, Hz.Safiyye'nin yüzünün bir tarafı tokat beresi içinde idi. Bunun neden olduğu kendisine sorulduğunda; "Sizler kaleyi kuşattığınız gece ben bir rü'yâ gördüm. Şöyle ki; gökten bir ay indi ben onu kucakladım. Uyanınca kocama anlatmıştım. Canı sıkıldı. «Sen, Hicaz beyi Muhammed'e varmak mı istiyorsun» diyerek, yüzüme bir tokat vurdu. Yüzümdeki bu kara bere ondandır." dedi.
    O, Hayber içinde sözü geçen kadınlardan biri idi. Eshâbı Kirâm, ona dokunmadan, Rasûlü Ekrem'in yanına gelerek, bu kadının kendisine çok yakışacağını söylemişti. Rasûlü Ekrem de onların isteklerine uyarak, Safiyye'yi azad edip kendine zevce yaptı. Safiyye de buna çok sevindi. Mü'minlerin annelerinden biri olmak şerefine mazhar oldu. Hz.Safiye uzun zaman Rasûlü Ekrem'in yanında kalarak, O'na sadık bir zevce oldu.
    Hz.Safiyye, daha sonraları vaktiyle cereyan etmiş şu hâdiseyi anlatırdı: "Ben, babamın ve amcam Ebî Yâser'in çok sevgili çocuğu idim. Her ikisi de beni kollarının arasından indirmezlerdi. Bu muâmeleyi de ancak bana yapıyorlardı. Vakta ki, Allah Rasûlü, Medîne'ye gelip Kuba'ya indi. Babam ve amcam güneş doğmadan evden çıktılar, güneş batınca eve geldiler. Her ikisinin de renkleri solmuş, üzüntülü oldukları belli oluyordu.
    Ben, onlardan iltifat bekledim. Fakat, bana yüz vermediler. Amcam şöyle diyordu: «O mudur, O mudur?»
    Babam dedi ki; «Evet O'dur.»
    Amcam; «O'nu tanıyor musun?» dedi.
    Babam da; «Evet tanıyorum» dedi.
    Amcam, devamla dedi ki: «Sende ne oldu?».
    Babam da; «Bende şiddetli bir düşmanlık meydana geldi.» dedi."
    Hz.Safiyye'nin, baba ve amcasının, Peygamber Efendimiz'i, tanımalarına rağmen, îman etmeyip mahrum olmaları yanında kendisine erişen lütuf ne büyüktür, değil mi?
    Arabistan Yahûdîlerinin İtaatı
    Hayber fethedildikten sonra, Peygamber Efendimiz, Fedek Yahûdîlerine haber göndererek, onlardan İslam hükümetine itaat etmelerini istedi. Onlar da, kan dökülmeden cizye vermeği kabul edip teslim oldular. Bunun gibi, Teyma Yahûdîleri de harpsiz cizye vermeği kabul ettiler. Huzur içinde memleketlerinde kaldılar. Vadilkurâ Yahûdîleri ise, İslam hükümetini dinlemeyip çarpışmağa kalkıştılar. Müslümanlar ağır basınca teslim oldular. Halkı ise yerlerinde bırakılıp Hayber'de yapıldığı gibi kendileri de vergi usulüne dâhil edildiler.
    Böylelikle Arabistan'daki bütün yahûdîlere boyun eğdirildi. Yahûdî meselesi hallolunca, şimalden gelecek tehlike önlendiği gibi müşriklerin de kolu, kanadı kırılmış oldu. Müşrikler, müslümanlara hücum için el uzatacak veya arkalarından sürükleyecek kimse bulamıyordu. Artık müslümanlardan korkmayan ve onların haberleri olmaksızın bir iş yapan kalmamıştı.
    Hayber'in Fethi Esnâsında Teşrî Kılınan Hükümler
    Pençeli yırtıcı hayvanların ve avlarını yakalayıp parçalayan vahşi hayvanların etinin yenmesi haram kılınmıştır.
    Merkep ve katır etlerini yemek yasak edilmiştir.
    Harpte esir düşen kadınlarla üç ay geçmeden hemen münasebette bulunmak yasak edilmiştir. (Bu gibi kadınlara üç ay mühlet verilmesi, hâmileliklerinin anlaşılması içindir. Bu kadınlar hâmile iseler hâmillerini vaz edinceye kadar onlara yaklaşılmaması bildirilmiştir. Fıkıh kitaplarında buna, «istibra» denir.)
    Altın ve gümüşü kıymetinden fazlası ile alıp satmak, yâni fâiz men olunmuştur.
    Müt'a nikahı (muvakkat nikah) da Hayber'den sonra yasaklanmıştır.
    UMRE HACCI VE KÂBE'Yİ ZİYÂRET (Hicrî:7, M.:629)

    Bir sene önce yapılmış olan Hudeybiye anlaşması gereğince, Müslümanlar bu yıl Kâbe'yi ziyâret edeceklerdi. Hicretin yedinci yılı, Zilkâde ayı girince, Peygamber Efendimiz Eshâbına, Kâbe'yi ziyâret için hazırlanmalarını söyledi. Bütün Müslümanlar buna çok sevindiler. Zâten iştiyakla bekliyorlardı. Bilhâssa Muhâcirler, yedi senedir ayrıldıkları ana-baba diyârına kavuşacaklar, elemli ve acı günlerde terkettikleri Mekke'ye girip, Mescîd-i Harâm'ı serbestçe ziyâret edeceklerdi.
    Peygamberimiz, Medîne'de, Ebû Zer-i Gıffari (R.A.)'ı yerine vekil bırakarak, çocuklar ve kadınlardan başka 100'ü atlı, 2000 kadar mü'min ile Kâbe'yi tavaf etmek üzere yola çıktılar. Kurban etmek için 60 tane deve de aldılar. Anlaşma gereğince Mekke'ye silahlı giremeyeceklerinden, yanlarında sâdece kınlarında sokulu birer kılınç bulunuyordu. Hz.Peygamberimiz, her ihtimale karşı, yanına yedek olarak 100 de at almıştı. Çünkü, müşriklerin ne zaman ne yapacakları belli olmazdı. Fahri Kâinât önlerinde, yine Kusvâ adlı devesi üzerinde gidiyorlar. Peygamber Efendimiz'in devesini, şâir, Abdullah ibn-i Revvâha çekiyor ve devenin önünde beyitler okuyordu. Hepsi çok sevinçli ve heyecanlı idiler.
    Mekke'den ne şartlar altında ve kaç kişi çıkmışlar! Şimdi ise kaç kişi olarak Mekke'ye giriyorlardı!.
    Kureyşliler, anlaşma gereğince şehri boşaltmışlar, tepelere çekilmişlerdi. Ağaçların ve kurdukları çadırların altından, Müslümanların heybetle Mekke'ye girişini seyrediyorlardı.
    Müslümanlar kurbanlık develeri en öne sürmüşlerdi. Mekke'ye girdikleri zaman, içlerinde beliren heyecanlarını yenemeyeceklerinden korkan Muhâcirler; topraklarına, mukaddes diyâra kavuşmanın sevincini yaşıyorlardı. Nihâyet, Beytullah (Kâbe) görünmüştü. Müslümanlar duâ ediyor ve hep bir ağızdan söyledikleri "Lebbeyk, Allâhümme Lebbeyk... (Allâhım, bütün itaatımız, sevgi ve güvenimiz Sanadır.)" sedâlarıyla yer yerinden oynuyordu.
    Bütün kalpler Allâh'a yönelmişti. Artık düşüncelerde ne müşrikler ne de bir başkaları vardı. Sadece, Allâh'ın rızasını düşünüyorlar ve O'na kulluk ve ibâdet etmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.
    Mekkeliler, Medîne havasının Müslümanları güçsüz ve zayıf düşürdüğünü, onlara yaramadığını zannederek bu hususta dedikodu çıkarıyorlardı. Onların bu zanlarının yanlış olduğunu, Müslümanların zayıf ve güçsüz olmayıp gâyet sıhhatli, güçlü ve zinde olduklarını göstermek için Fahri Kâinât Efendimiz; Kâbe'nin etrafında ilk üç tavafın, başı dik bir halde, sert ve hızlı adımlarla, heybetli olarak yapılmasını emretti. "Bugün kendini kuvvetli gösterene, Allah rahmet etsin" buyurdu.
    Peygamberimiz ve Eshâbı, usûlu vechiyle Kâbe-i Muazzama'yı tavaf ettikten sonra, Safa ve Merve tepeleri arasında Sa'y yaptılar. Sonra kurbanlarını kesip, tıraş olup ihramdan çıktılar. Bilâl-i Habeşi, o tatlı ve gür sesiyle Kâbe'de ezân okudu. Mekke ilk defa ezan sesi duyuyordu. Ufuklar tevhid ve ezan sedalarıyla çınladı. 2000 müslüman Beytullah'ın etrafında cemaatle namaz kıldılar. Muhâcirler eski yerlerini, evlerini barklarını gezip dolaştılar. Akrabalarıyla görüştüler. Ensardan olan kardeşlerine de, eski yerlerini gezdirip gösterdiler, "İşte bizim yerlerimiz buralar idi" dediler.
    Müslümanların hepsi sukün ve asâyiş içinde idi. Hiçbir müessif hâdise olmadı. Ne temiz insanlar! İçki içeni yok, küfredeni, kötü söyleyeni yok! Birbirlerine karşı gâyet mütevâzi, kardeşçe, çok candan muâmele ve davranış içinde! Ne güzel ahlâkları var! Fahri Kâinât, aralarında bir güneş, bir ay gibi parıldıyor, dolaşıyor! Abdest alıyorlar, topluca namaz kılıyorlar, duâ ediyorlar.
    Müslümanların bu hâllerini gören Mekkeliler, hayranlıktan kendilerini alamadılar. Böylece, Müslümanlar bu âlicenap halleriyle Mekke'den önce, Mekkelilerin kalplerini fethediyordu. Bâzıları dayanamadı, Müslüman olmağı içine koydu ve Müslüman oldu. (Hâlid ibn-i Velid, Amr ibn-i As ve Osman ibn-i Ebi Talha gibi.)
    Bu ziyâretle, Peygamber Efendimiz'in, Hudeybiye vak'asından önce görmüş olduğu rü'yâ, aynen vuku' bulmuştu. Bütün Müslümanlar, Rasûlü Ekrem'in büyüklüğüne ve O'nun, Allâh'ın elçisi olduğuna bir daha cânü gönülden inanmışlardı. Ayrıca bu hâdise, bize, rü'yânın hak olduğuna bir delil olarak kâfi gelir. Yûsuf (A.S.)'ın onbir yıldızın, güneşin ve ayın kendisine secde ettiğini gösteren rü'yâsı, kırk sene sonra tahakkuk etti. Halbûki, Allah Rasûlü'nün rü'yâsı bir sene sonra hakîkat oldu.
    Müslümanlar, Hudeybiye anlaşması gereğince, Mekke'de üç gün kaldıktan sonra Medîne'ye döndüler. Dönerken, «Seyyid-üş-Şühedâ (Şehitler Efendisi)» Hz.Hamza'nın küçük kerîmesi Ümâme; "Amca! Amca! Beni bırakma!" diyerek Hz.Peygamberimize atıldı.
    Ümâme'yi, evvelâ Hz.Ali kucağına aldı.
    Câferî Tayyar ileri atılarak; "O'nu ben himâyeme alıp yetiştireyim" dedi.
    Bunun üzerine Rasûlüllah'ın emriyle Câferî Tayyar'ın zevcesi olan, (Ümâme'nin teyzesi) Esma'ya verildi. Peygamber Efendimiz; "Teyze, anne gibidir." buyurdu.
    Amr'ibn-i As ile Hâlid ibn-i Velid'in Müslüman Olmaları
    Peygamber Efendimiz, Eshâbıyla Medîne'ye döndüler. Müslümanların tutum ve vakarlarının câzibesine kapılan Kureyş'in büyük süvârisi Hâlid ibn-i Velid, Kureyş'e şöyle seslendi: "Aklı başında olan herkes artık anlamıştır ki, Muhammed (S.A.V.) öyle sâhir ve şâir değildir. O'nun söylediği şeyler Allah Kelâmıdır. Aklı başında olan herkes O'na tâbi olmalıdır."
    Ebû Cehil'in oğlu Ikrime, bu sözleri işitince; "Ey Hâlid! Sen de mi atalarının dîninden dönüyorsun, sâibî (yıldıza tapan) oluyorsun?" dedi.
    Hz.Hâlid şöyle cevap verdi: "Hayır! Ben sâibî değil, Müslüman oluyorum."
    Ikrime; "Kureyş içinde, bu sözü söylemem icap edenlerden bir kimse varsa, o da sensin. Çünkü Müslümanlar babamın şerefini çiğnediler. Amcanın oğlunu Bedir'de öldürdüler. Yemin ederim ki, ben senin durumunda olan bir kimsenin böyle şeyler söylemesini hiç beklemezdim." deyince,
    Hz.Hâlid, şu keskin cevabı verdi: "Bunlar, hep taassup ve câhiliyyet eseri şeylerdir. Ben, ancak, hakîkatı gördükten sonra Müslüman oluyorum."
    Hâlid ibn-i Velid, Rasûlü Ekrem'e kısraklar göndererek Müslüman olduğunu bildirmişti. O'nun Müslüman oluşu Kureyşlilerden hiçkimsenin hoşuna gitmiyordu. Ebû Süfyan, O'nun Müslüman olduğunu duyunca küplere binmişti. Hemen O'nu huzuruna çağırdı; "Aldığım haber doğru mu?" diye sordu.
    Hâlid ibn-i Velid; "Evet! Doğrudur." cevabını verince;
    Ebû Süfyan; "Lât ve Uzza nâmına yemin ederim ki, doğru söylediğine inansaydım, Muhammed'den önce seni öldürürdüm." dedi.
    Hz.Hâlid, ısrar edip duruyordu; "Doğru söylüyorum. Senin mâni olman, hiçbir şeyi değiştirmez. Ben müslüman oldum. Gerçek dînin Müslümanlık olduğuna inanıyorum. Şimdiye kadar boşuna muhârebelere katılmışım." diyordu.
    Ebû Süfyan, O'nun üzerine atılmak istediyse de Ikrime mâni oldu. Çünkü, Mekke'nin durumunu biliyorlardı. Şehirde Müslüman olmağa başlayan halk, putlara tapanlara nefretle bakıyordu.
    Hz.Hâlid, bir pervane gibi, herkesin koştuğu o ebedî nûra koştu ve Medîne yolunu tuttu. Yolda, Arap dâhilerinden olan Amr ibn-i As'a rastladı. Amr, O'na nereye gittiğini sordu. Hâlid de; "Müslümanlığı kabule gidiyorum. Ben artık kat'iyetle anladım. Vallâhi, O hak Peygamberdir. Daha ne diye duralım." dedi.
    Amr; "Ben de aynı fikirdeyim ve buna karar vermiş bulunuyorum." dedi.
    İkisi beraber yola koyularak Medîne-i Münevvere'ye vardılar. Dün, şirk ordusunun başında İslâma karşı duran bu iki adam, şimdi Medîne'ye gelmiş, Medîne sokaklarında ilâhi nûra kavuşmuş olarak dolaşıyorlardı. Hâlid, Kureyş'in süvari kumandanı idi. Uhud harbinde Kureyş mağlub olmuşken, gâlip mevkiine getiren O'dur. O, böylece bir başbuğdur. Allah Rasûlü'nün huzuruna girdiler.
    Kâinâtın büyük Peygamberi, Hz.Hâlid'i görünce; "Seni bize hediye eden Allâh'a hamdolsun. Sende hayra götüren bir aklı keşfetmiştim..." dedi.
    Hz.Hâlid; "Yâ Rasûlellah! Bana İslâmı tâlim et. Allâh'a benim için duâ et." deyince,
    Allah Rasûlü şöyle buyurdu: "İslâm'a girenin geçmiş günahları affolur." Sonra da, Allâh'a O'nun için duâ etti. Allâh'ın Rasûlü O'na, «Seyfullah (Allâh'ın kılıncı)» adını verdi.
    Hz.Hâlid'le beraber Amr ibn-i As ve Osman ibn-i Ebi Talha İslâm'ın nûr halkasına katıldılar. Böylece de İslâmın şevket ve kudreti kat kat kuvvetlendi ve Mekke'nin fethi tahakkuk etti.
    MU'TE MUHÂREBESİ (Hicrî:8, M.:629)

    Mu'te, Şam civarında bir yerdir. Hicretin sekizinci senesinde, Müslümanlar ile Rumlar (Bizans) arasında ilk muhârebe burada olmuştur.
    Peygamber Efendimiz'in meliklere, devlet idârecilerine gönderdiği elçiler ağırlanıyor, hediyelerle geri gönderiliyorlardı. Bunlardan, Rumlara (Bizans'a) bağlı Basra melikine (idârecisine) elçi olarak gönderilen Hâris ibn-i Umeyr ve arkadaşları, diğer elçilerin gördüğü hoş karşılanma ve iyi muâmelenin aksine, sûikasta mâruz kaldı. Bu beldenin, Şurahbil adındaki idârecisi, kendisine gönderilen Hâris başkanlığındaki elçiler heyetini şehîd etti. İçlerinden ancak bir kişi kaçıp kurtulabildi. Durumu gelip Rasûlüllâh'a haber verdi.
    Rasûlü Ekrem, elçilerinin öldürülmesine çok üzülmüştü. Başka hiç kimse elçilere dokunmadığı halde, onların elçiyi öldürmeleri çirkin bir tecâvüzdü. Devletler hukukuna aykırı bir hareketti.
    Bunun üzerine, Zeyd ibn-i Hâris kumandanlığında 3000 kişilik bir ordu hazırlandı. Sancak Zeyd'e verildi. Zeyd, âzad edilmiş bir köle idi. Eshâbın ulularının bulunduğu bir ordunun başına O'nun kumandan getirilmesi, İslâmın getirdiği müsâvaatın bir örneğidir. İslâmda rütbe ve şahıs farkının olmayıp şeref ve mezâyaada eşitliğin bir örneğidir. Bu, eşitlik prensibinin tatbikatıdır. Prensipler mücerret halde kalırsa, bir şey kazandırmazlar, kuru laftan ibâret kalır.
    Hz.Peygamberimiz, sancağı Zeyd'e teslim ederken şöyle dedi: "Eğer, Zeyd şehid olursa yerine Câfer ibn-i Ebi Tâlib geçsin. O da şehid olursa yerine Abdullah ibn-i Revvaha geçsin. O da şehid olursa vakit geçirmeden, aranızdan bir kumandan seçin."
    Rasûlü Ekrem, orduyu Medîne dışındaki Seniyyet'ül Vedağ mevkiine kadar uğurladı. Son olarak, kendilerine tenbihatta bulunarak; "Allâh'ın ismiyle, Allâh'ın düşmanlarıyla ve düşmanlarınızla harp ediniz. Yolda nefislerini Allâh'a vermiş insanlar bulacaksınız, onlarla dövüşmeyin. Kadınları, çocukları ve ihtiyarları öldürmeyin. Ağaçları kesmeyin. Binaları yıkmayın." buyurdu.
    Şurahbil, Müslümanların kendisine doğru geldiğini öğrenince tedbirlerini almağa başladı. Kendi kuvvetlerini kâfi görmeyerek, Bizans hükümdarı Kayser'den yardım ve takviye kuvveti istedi. Şam'da bulunan Rumlar ve onlara tâbi olan Araplar, Müslümanlara karşı koymak için çelik elbiseli ve silahlı 200,000 kişilik bir ordu meydana getirmişlerdi.
    Muhârebenin Başlaması
    Müslümanlar, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, Mu'te denilen bölgeye gelmişlerdi. Rumları, tahminlerin fevkinde, çok kalabalık bir halde toplanmış buldular. Bu durumda Müslümanlar, tereddüte düştü. «Allah Rasûlü'nden takviye kuvveti mi istensin yoksa harbe gidilsin mi?» gibi ihtimaller tartışıldı.
    Abdullah ibn-i Revvâha şöyle dedi: "Ey kavim! Biz niçin çıktık? Biz, ya kahramanca dövüşerek şan kazanırız, yahut, Hak uğrunda şehid oluruz. Her ikisi de bizim için hayırlıdır. Yâ zafer, yâ şehidlik...".
    Bu hâl ordunun çok hoşuna gitti. Bunun üzerine harbe atıldılar. Zeyd ibn-i Hâris ordunun kumandanı, bütün Müslümanlar O'nun çevresinde kılınç sallıyorlardı. Zeyd (R.A.), kendisine verilen vazîfenin kutsallığını biliyor, olanca gücüyle savaşıyordu. Ama, atılan mızraklardan biri O'nu gelip bulmuştu. Yere yıkıldığı zaman, sancak hâlâ elinde idi. Onu bir türlü bırakmak istemiyordu ve şöyle diyordu: "Ey güzel cennet! O'na yaklaşmak ne iyi, O'nun şerbeti ne kadar tatlı ve güzeldir!"
    Daha sonra sancağı Câfer ibn-i Ebi Tâlib aldı. Câfer (R.A.), elindeki sancağı canı gibi kolluyordu. Düşman her yerden O'nu kuşatmıştı. Yılmadan düşmanla dövüşmeğe devam ediyordu. Nihâyet, atından inip kılıncını çekerek nefsini koruyor, bu arada birçok kelleleri de uçuruyordu. Sancak sağ elinde idi. Müşriklerden biri ansızın Câfer (R.A)'ın elini kesti. Câfer (R.A.) diğer eliyle onu hakladıktan sonra sancağı sol eline aldı. Bir başka müşrik, sol elini de kesince, sancağı kolları arasına aldı. Sayısız yara alan Câfer (R.A.) şehid oldu.
    Daha sonra sancağı, Abdullah ibn-i Revvaha alarak düşmanın üzerine hücum etti. Düşman saflarını yardı ve düştü. Üzerine çullanan kafirler tarafından şehîd edildi. O şehid olunca Müslümanların ordusu dağılmağa başlamıştı ki Utbe ibn-i Amr ordunun önüne geçerek şöyle seslendi: "Ey Kavim! İnsanın zulmetle ölmesinden düşman karşısında ölmesi daha hayırlıdır."
    Hz.Hâlid ibn-i Velid'in Kumandan Oluşu ve Harp Dehâsı
    Abdullah ibn-i Revvaha şehid olunca sancağı Sabit ibn-i Akram almıştı. Sabit sancağı alır almaz mücâhitlerin önüne geçerek yere dikti. "Ey insanlar! Ey Ensar hânedanı! Bana doğru geliniz." diye seslendi.
    Müslümanlar her taraftan O'nun etrafında toplandılar.
    Sabit; "Ey Müslümanlar cemâatı! Siz, içinizden birini kendinize seçiniz ve O'nun çevresinde toplanınız" dedi.
    Mücahitler; "Biz seni kumandan seçtik, sana razıyız" dediler.
    Sabit ibn-i Akram; "Ben bu işi yapamam" dedi. Hâlid ibn-i Velid'e bakarak; "Ey Ebû Süleyman al şu sancağı" dedi.
    Hâlid ibn-i Velid; "Ben bu sancağı senden alamam, sen buna benden daha lâyıksın. Çünkü daha yaşlısın ve Bedir harbinde bulunanlardansın."
    Sabit ibn-i Akram; "Ben bu sancağı ancak sana vermek için aldım." dedi ve Hâlid ibn-i Velid'in vereceği cevabı beklemeden hemen oradaki Müslümanlara dönerek; "Hâlid'i kumandan seçmek hakkında görüş ve söz birliği ediyor musunuz?" diye sordu.
    Bütün Müslümanlar hep birlikte; "Evet" dediler.
    Müslümanlar, Hâlid ibn-i Velid hakkında, böyle görüş ve söz birliğine varınca Hâlid ibn-i Velid sancağı alıp, hemen ordusuna çeki düzen verdi. Bundan sonra bozulan ordu Hâlid ibn-i Velid'in etrafında toplanmağa başladı. Hz.Hâlid, harp dehâsıyla üçbin kişiyi, 200 bin kişiye karşı toparladı. Müslümanların dağılmasını önledi ve cepheyi tuttu. O gün vaziyeti bu şekilde muhafaza etti. Karanlık bastığında askerlerin yerlerini değiştirdi. Okçuların yerlerini başka yere, başka yerdeki Müslümanları okçuların yerine, öndekileri arkaya, arkadakileri öne, sol cenahtakileri sağ cenaha, sağ cenahtakileri sol cenaha, sağdakilerin bir kısmını da tepenin arkasına, pusuya yerleştirdi.
    Ertesi gün, muhârebe tekrar başladı. Düşman, tanımadığı askerleri karşılarında görünce yeni kuvvetler geldiğini zannederek morelman çöktü. Geri çekilmeğe başladılar. Artık, 200 bin kişilik müşrik ordusu bozulmağa, çil yavrusu gibi kaçışmağa başlamıştı. Hz.Hâlid ve ordu onları tâkip etmeğe başladı. Hâlid ibn-i Velid'in maksadı, Müslümanları buradan sağ sâlim kurtarmaktan ibâretti. Yoksa onları tamamen ortadan kaldırmağa imkan yoktu.
    Hz.Hâlid'in sahraya doğru gideceğini zanneden düşman, harp meydanını tamamen terketmek zorunda kaldı. Böylece Hz.Hâlid'in harp taktiği ile Müslümanlar zafere kavuşmuş oluyordu.
    Mu'te'de, bu şiddetli muhârebeler vukua gelirken, bir mûcize olarak, Peygamber Efendimiz manzarayı gözü önünde gibi görüyor ve Eshâbına olup bitenleri haber veriyordu. Duruma mânen muttali olan Rasûlü Ekrem, mescidinde Eshâbına durumu açıklayarak;
    "Zeyd ibn-i Hâris şehid oldu, Câfer ibn-i Ebi Talib de şehid oldu, daha sonra Abdullah ibn-i Revvâha da şehid oldu. Hâlid ibn-i Velid şu anda kumandanlığı eline aldı." deyince bütün Eshâbın yüzü güldü. Çünkü onun, harp sanatını herkesten güzel bildiğini biliyorlardı.
    Bu harpte ilk şehid Zeyd idi. Rasûlüllah, Zeyd'in kızını görünce gözyaşlarını tutamadı. Zeyd'in kızı O'na; "Yâ Rasûlellah! Sen de mi ağlıyorsun?" deyince,
    Rasûlüllah; "Bu, dostun dost için gözyaşı dökmesidir." buyurdu.
    Peygamber Efendimiz, Câfer (R.A.)'ın ölümüne çok üzüldü. Bu musîbetli günlerinde, Câfer âilesine yemek yapıp göndermelerini kendi âilesine tembih etti. Böylece musîbetli günlerde Müslümanların komşularına bakıp gözetmeleri buradan kaldı.
    Rasûlü Ekrem, Câfer (R.A.) için şöyle buyurmuştu: "Onun kesilen iki eline karşılık, Cenâb-u Hakk O'na iki kanat verdi. Gördüm ki melekler ile birlikte uçuyordu".
    Bundan dolayı, kendisine Câferi Tayyar dendi.
    BÜYÜK FETİH (Hicrî:8, M.:630)

    Hudeybiye Anlaşması'nın Bozulması
    Hudeybiye Musâlahası'nda, Mekkelilerle anlaşma şartlarından biri de; "Araplardan herhangi bir kabîle, isterse Müslümanlara isterse Kureyş'e iltihak edebileceklerdir." idi. Böylece, benî Bekir kabîlesi Kureyş'i, Huzaa kabilesi de Allâh'ın Rasûlü'nü seçmişti. Biri Kureyş'in diğeri de Allah Rasûlü'nün ahd ve himâyesi altına girdi. Câhiliyet devrinde, bu iki kabîle arasında şiddetli bir husûmet vardı. İslâm'ın zuhûru ile bu ateş söndü.
    İyice sükûnetin yerleştiği sırada, bir gün Bekiroğullarından birisi Rasûlüllah'ı hicveder mahiyette bir şeyler söyledi. Bunu duyan Huzaa'lı birisi kalktı onu dövdü. Bu hâdise, gizli kinleri harekete geçirdi. Bunun üzerine, benî Bekir kabîlesi Kureyş'den de yardım isteyerek, benî Huzaa'ya hücum ettiler. Kureyş de onlara gizlice asker ve diğer yardımlarda bulundu. Benî Bekir kabîlesi, Huzaalılardan yirmi kişiyi öldürdü. Böylece Kureyş, Hudeybiye anlaşmasını bozmuş oldu.
    Bunun üzerine Huzaalılardan Amr ibn-i Sâlim başkanlığında 40 kişilik bir heyet Medîne'ye geldi. Amr ibn-i Sâlim, doğruca Rasûlüllah'ın huzuruna çıkarak, olup bitenleri anlattı. Yapılanları bir şiirle dile getirerek meâlen dedi ki:
    "Yâ Rasûlallâh! Kureyşliler, sana verdikleri sözde durmadılar. Seninle yaptıkları ahdü mîsâkı bozdular. Bizi, Mekke'nin aşağı tarafındaki yerimizde gözetleyip gâfil avladılar. Halbûki onlar, çok zayıf ve önemsiz, sayıca da çok azdılar. Benim kimseyi yardıma çağırmayacağımı sandılar. Bizi Vetir'de, geceleyin uykuda iken bir de baskına uğrattılar. Bizi, rukû ve secde hâlinde namaz kılarken bile öldürdüler.
    Allâh'ın Sana vermiş olduğu selahiyetle bize yardım et, destek ol, Allâh'ın kullarını çağır, acele gelip imdadımıza yetişsinler. İçlerinde Allâh'ın Rasûlü de olduğu, yapılan zûlme öfkesinden renkten renge girdiği, savaşmağa hazırlandığı ve büyük bir ordunun başına geçmiş bulunduğu halde, denizler gibi köpükler saçarak akıp gelsinler."
    Peygamber Efendimiz, Amr ibn-i Sâlim'in bu şiirini dinledikten sonra ridasının eteğini toplayarak, ayağa kalktı ve kalkarken de; "Varlığım kudret elinde bulunan Allâh'a andolsun ki kendimi ve ev halkımı koruduğum şeylerle bunları da koruyacağım. Huzaalılar Bendendir. Ben de Huzaalılardanım. Ey Amr ibn-i Sâlim! Sen yardım edilmiş oldun." buyurdu.
    Rasûlü Ekrem, müşriklerin yapmış oldukları bu işe çok üzüldü. O, antlaşmanın böyle bitmesini istemiyordu. Hemen Kureyş'e bir elçi gönderip şu tekliflerde bulundu: "Bundan sonra derim ki, siz; ya benî Bekr'le olan ittifakınızdan vazgeçer geri durursunuz, ya da Huzaalılardan öldürülenlerin diyetlerini ödersiniz. Bunlardan birisini yerine getirmeyecek olursanız sizinle harp edeceğimi bildiririm."
    Kureyş, yerine getirilmesi istenen şartları kabul etmeyerek, Hudeybiye musâlahasını bozmuş olduklarını açıklamış oldular. Bu, savaş demekti.
    Peygamber Efendimiz'in elçisi Zamra geri dönerek, Kureyş müşriklerinin söylediklerini Peygamber Efendimiz'e haber verdi. Daha sonra Kureyş müşrikleri, kendi ahâlîlerinin harp etmek istemediklerini görünce elçiyi bu biçimde reddettiklerine pişman oldular.
    Bunun üzerine, Ebû Süfyan'a; "Muâhedeyi yenile! Mütâreke süresini uzat" diyerek, onu Peygamber Efendimiz'e gönderdiler.
    Ebû Süfyan'ın Peygamberimiz'e Mürâcaatı
    Ebû Süfyan olup bitenleri Medîne'ye hiçbir kimse haber etmedi zannıyla, anlaşmayı kuvvetlendirmek ve müddetini uzatmak için azadlı kölesiyle birlikte Medîne'ye geldi. Kızı ve Peygamber Efendimiz'in zevcesi Hz.Ümmü Habîbe'nin evine girdi. Peygamber Efendimiz'in döşeğine oturmak için yönelince, Hz.Ümmü Habîbe döşeği hemen dürüp, babasının ona oturmasına engel oldu.
    Ebû Süfyan; "Ey kızcağızım! Sen bu döşeği benden mi esirgiyorsun, yoksa beni bu döşekten mi esirgiyorsun? Anlayamadım." dedi.
    Hz.Ümmü Habîbe; "Hayır, bu Rasûlüllah'ın döşeğidir. Müşrik onun üzerine oturamaz. Sen ise müşrik ve necis olan bir kimsesin. Bunun için, seni Rasûlüllah'ın döşeğine oturtmak istemedim!" dedi.
    Bunun üzerine Ebû Süfyan, kızarak ve şöyle diyerek onun yanından çıktı: "Vallâhi, ey kızcağızım! Benim evimden ayrıldıktan sonra sen çok değişmişsin. Sana şer isabet etmiş."
    Ebû Süfyan gazap hâliyle çıkadursun, kızı Ümmü Habîbe'ye şer değil bir çok hayırlar isâbet etmişti. Çünkü mü'minlerin annesi olmuştu. Peygamber Efendimiz'in eviyle şereflendi. Bu öyle bir evdi ki, onu Allah temizlemişti. Zât-ı Kibriyâ onlar hakkında; "Ey Ehli Beyt! Allah sizden kirleri gidermek ister ve sizi temizliyor." buyurmuştu.
    Buradan da görülüyor ki, îman, insanı ne hâle getiriyor! Kızı babasını kabulden yüz çeviriyor ve onu lakapların en âdisi ile vasıflandırıyor. İşte işin doğrusu da bu değil midir?
    Ebû Süfyan, doğruca mescide, Peygamber Efendimiz'in yanına geldi. Ne için geldiğini Allah Rasûlüne arz etti. "Gel aramızdaki muâhedeyi bir yazı ile yenileyelim." dedi.
    Peygamber Efendimiz de hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi; "Biz, Hudeybiye gününde yaptığımız mütâreke ve musâlahanın üzerinde duruyoruz. Ona ne aykırı bir davranışta bulunuruz, ne de onu değiştiririz!" buyurdu.
    Ebû Süfyan, muâhedeyi yenilemek hususundaki dileğini tekrarladı. Fakat, Peygamber Efendimiz ona hiçbir cevap vermedi. Bunun üzerine Ebû Süfyan, Allah Rasûlü'nün «Biz, müddetimiz ve sulhumuz üzerindeyiz.» şeklindeki sözünden çok ümitsizlenip müthiş bir üzüntü ile buradan çıktı. Eshab'ın büyüklerinden Hz.Ebû Bekir (R.A.), Hz.Ömer (R.A), Hz.Osman (R.A.), Hz.Ali (R.A.), Hz.Fâtıma (R.Anha) ve küçük yaşta olan Hz.Hasan'a, çeşitli sözler söyleyerek, kendisine yardım edilmesini ve Allah Rasûlünün yanında kendisine şefâat edilmesini istedi. Onların hepsi ve bütün Eshab; "Biz Allah Rasûlünün dediğinden başkasını söyleyemeyiz." dediler. İşte bu gerçek îmânın alâmetidir.
    Ebû Süfyan, hiç yüz bulamadan geldiği gibi devesine binip Mekke'ye dönüp gitti. Ebû Süfyan'ın dönmesi uzayınca, Kureyş ona inanmadı. Bilâkis, onu İslâm'a tâbi olmakla suçladılar. Bunun üzerine, Kureyş'in kendi üzerindeki töhmetini atabilmek için putlara ibâdet etmeğe başladı. Ebû Süfyan'a iki taraftan zillet ve belâ gelmiş oldu. Mekke'yi bir sözle oturtup bir sözle kaldıran bu adam Medîne'de hiç kimseye söz geçirememişti. İşte ahdine sâdık olmayanların hâli budur. Ebû Süfyan, geceleyin Mekke'ye varıp evine girince karısı Hind; "Kavmin seni Müslüman oldu diye suçlayıncaya kadar orada tutuldun kaldın." dedi ve "bunca zamandan beri Medîne'de ne yaptın?" diye sordu.
    Ebû Süfyan, sâdece «hiç» diye cevap verebildi. Kureyşliler artık Müslümanların gelmesini bekler olmuşlardı.
    Fetih Hazırlığı
    Hicretin 8.yılı, Ramazan ayı başında Mekke'nin fethedileceğine karar verilmişti. Peygamber Efendimiz, müşriklerin üzerine sâdece Medîne'deki Müslümanlarla gitmek istemeyip, emirlerinde bulunan civar kabîlelere de haber göndererek sefere çıkacağını bildirdi.
    Onlara gönderdiği haberde aynen şöyle buyurdu: "Allâh'a ve âhiret gününe inananlar, bütün varlıklarıyla Ramâzan-ı Şerîf'in başında, Medîne'de toplansınlar."
    Bu haber, etraftaki bütün kabîlelere gitti, ulaştı. Her cihetten Müslümanlar Ramazân-ı Şerif'in başlangıcında Medîne'ye gelmeğe ve Medîne'yi doldurmağa başlamışlardı. Medîne'deki münâfıklar bile, Müslümanların bu kadar muazzam bir kalabalık olabileceklerini tahmin etmediklerinden bu işe şaşırdılar.
    Hz.Hasan (R.A.), Huzaa kabîlesinin intikamını almak üzere insanları cihâda teşvik ediyordu.
    Peygamber Efendimiz, Mekke üzerine yürüneceğini gâyet gizli tutuyordu. Bunun için Ebû Katade ibn-i Rebiğ'i az miktarda bir birliğin başına geçirerek Batn-ı Izan mevkiine doğru yolladı. Maksadı, kendisinin oraya doğru gideceği zannını uyandırmak ve haberlerin bu şekilde yayılmasını sağlamaktı.
    Peygamber Efendimiz, toplanan Eshab'ına sefere hazır olmalarını emretti. Mekke'ye giden dağ yollarını ve geçitleri nöbetçilerle tuttu. Hz.Ömer'i de onların üzerinde murakıp olarak vazîfelendirdi.
    Hz.Ömer de nöbetçilere; "Rastlıyacağınız, gizlice Mekke'ye geçip gitmek isteyen hiç kimseyi bırakmayacaksınız, onları geri çevireceksiniz" demekle, hiç kimsenin Mekke'ye gitmesine meydan vermemekte idi.
    Peygamberimiz; "Ey Allâhım! yurtlarına ansızın varıp kavuşuncaya kadar Kureyş'in casus ve habercilerini tut. Görmez ve işitmez yap. Kureyşlilerin gözlerini bağla. Beni birden bire görsünler, birdenbire işitsinler." diyerek, Allâh'a duâ etti.
    Medîne'de onbin kişilik bir ordu toplanmıştı. Medîne, şimdiye kadar bu kadar kalabalık bir ordu çıkartmamıştı. Peygamber Efendimiz, Medîne'de yerine Abdullah ibn-i Ümmü Mektüm Hazretlerini vekil bırakarak, Ramazan'ın ikisinde ikindi namazını kıldıktan sonra, onbin kişilik ordusunun başında Medîne'den yola çıktı.
    Muhâcirlerin, Ensârın ve bütün kabîlelerin sancaktarları sancaklarını almış olarak, Kudeyd mevkiine geldiklerinde Allah Rasûlü, Müslümanlara iftar etmelerini emretti. Müslümanlara yolculukta oruç çok zor gelmişti. Peygamber Efendimiz; "Allah bizden yolculukta ve hastalık hâlinde orucu kaldırdı. Sizden kim hasta olur veya seferde bulunursa başka bir günde tutar." buyurdu.
    Ordu, çölü yararak Mekke'ye doğru yaklaştığı esnâda, amcası Abbas'a rastladı. Abbas, Müslüman olmuş, Medîne'ye hicret ediyordu. Âilesini göndererek kendisi de İslam ordusuna katıldı.
    Ordu, Merrüz Zahran denilen yere yatsı vakti varınca Allah Rasûlü, müşriklere haber ve onlara kalabalık görünmek için onbin noktada ateş yakılmasını emretti.
    Ebû Süfyan'ın Müslüman Oluşu
    Mekke'de fışkıran nûr, Medîne'den onbin kandillik bir çemberle gelip, nihâyet Mekke'yi kuşatmıştı. Hz.Ömer gece nöbetçilerinin üzerine kumandan tâyin edilmişti. Kureyş, Peygamber Efendimiz'in büyük bir ordu ile Mekke'ye geldiğini anlayınca, Ebû Süfyan'ı iki kişi ile gönderdiler. "Hemen yola çık, O'ndan bize eman al. Ancak, O'nun Eshab'ını gevşek görürsen savaşılacağını kendisine bildir" dediler.
    Ebû Süfyan, iki kişi ile henüz yola çıkmıştı ki ateşler birden bire parlayıverdi. Tam bu esnâda nöbetçiler tarafından yakalandı. Yakalayan nöbetçiler kendisine şiddetli davranınca; "Ey Muhammed (S.A.V.) öldürülüyorum" diye feryat etmeğe başladı.
    Nöbetçilere; "Önce beni Abbas'a götürün" diye bütün avazı ile sesleniyordu.
    Sesini duyan Hz.Abbas tanıdı. Ona künyesiyle; "Ey Ebû Hanzala" diye seslendi.
    O da, Hz.Abbas'a künyesiyle; "Ey Ebûl Fadl! Sen misin?" dedi.
    Hz.Abbas da; "Evet" dedi.
    Ebû Süfyan; "Anam babam sana fedâ olsun. Arkamdakilerden ne haber var?" diye sordu.
    Hz.Abbas ona, İslam ordusunu göstererek; "Bu ordu yarın Mekke'ye zorla girecek olursa Kureyş'in çekeceği var" buyurdu.
    Ebû Süfyan da; "Buna bir çâre, bir tedbir var mı? Ne yapmamı bana emir ve tavsiye edersin?" dedi.
    Hz.Abbas da; "Evet, vardır" diye Rasûlüllah'ın beyaz devesine bindirip Allah Rasûlüne doğru gittiler.
    Hz.Ömer'in ateşinin olduğu yere kadar gelince Hz.Ömer, Ebû Süfyan'ı tanıdı. "Allah düşmanı Ebû Süfyan! Seni ahitsiz ve akidsiz olarak ele geçirmeğe fırsat ve imkân veren Allâh'a hamd olsun" dedi.
    Hz.Abbas ise onu emniyete aldığını bildirdi.
    Hz.Ömer hemen Rasûlüllah'a gelerek, Ebû Süfyan'ın boynunu vurmak için izin istedi.
    Hz.Abbas ise; "Ey Allâh'ın Rasûlü! Ben Ebû Süfyan'ı emniyetime aldım" dedi.
    Hz.Abbas ile Hz.Ömer arasında kısa bir münakaşadan sonra Allah Rasûlü, Hz.Abbas'a; "Onu götür, yanında müsâfir et, sabahleyin getir" buyurdu.
    Hz.Abbas, sabahleyin Ebû Süfyan'ı alıp Peygamberimiz'in yanına götürdü.
    Peygamber Efendimiz, onu görünce; "Yazık sana Ey Ebû Süfyan! Senin için, Allah'dan başka ilah olmadığını öğrenmek zamanı gelmedi mi?".
    Ebû Süfyan şöyle cevap verdi: "Ey Muhammed! Ben Allâhım'dan yardım diledim. Sen de Allâhın'dan yardım diledin. Vallâhi ben ne zaman Seninle karşılaştımsa Sen bana gâlip geldin. Eğer benim Allâhım Hak ve Senin Allâhın boş ve batıl olsa idi, ben Sana gâlip gelirdim. Babam ve anam sana fedâ olsun Yâ Rasûlellah, Senden daha cömert ve kerim başka kimse yoktur. Eğer Allah'dan başka bir mâbud olsa idi, bizi bu halde bırakmaz, bize yardım ederdi. «Lâ ilâhe İllallah»" dedi.
    Bütün yükünü atmıştı sırtından, amma henüz Müslüman olmamıştı. Çünkü, Rasûlü Ekrem'in de Allah Rasûlü olduğunu kabul etmesi, «Muhammedü'r-Rasûlüllah» deyip tasdik etmesi de lâzım geliyordu.
    Bunun üzerine Allah Rasûlü; "Yazık sana ey Ebû Süfyan! Daha beni Allâh'ın Peygamberi olarak kabul edeceğin zaman gelmedi mi?" buyurdu.
    Ebû Süfyan; "Sen ne sabırlı, ne kerim, ne civânmertsin! Amma bu hususta içimde hâlâ bir şüphe var." deyince,
    Hz.Abbas araya girerek, ona telkin ve nasîhatlarda bulundu. Artık şüphe ve tereddütü atma zamanı gelmişti. Nihâyet ilahi hidâyet yetişti. Ebû Süfyan, bütün bunların hepsini sildi ve şehâdet getirerek Müslüman oldu.
    Ebû Süfyan'ı Çok Hislendiren Peygamberimiz'in Büyük Afvı
    Hz.Abbas; "Yâ Rasûlellah! Ebû Süfyan kavmimizin eşrafından ve yaşlı başlılarındandır. Övülmeği, üstün tanınmağı üstün tutulmağı seven bir adamdır. O'na övünebileceği bir şey lutfetseniz olmaz mı?" dedi.
    Peygamberimiz; "Olur, kim Ebû Süfyan'ın hânesine girer sığınırsa ona eman verilmiştir." buyurdu.
    Ebû Süfyan; "Benim evimin ne kadar genişliği var ki?" dedi.
    Bunun üzerine Rasûlüllah Efendimiz; "Kim Ebû Süfyan'ın hânesine girerse, kim Mescîdi Haram'a girerse, kim silahını terkedip kendi hânesine kapanırsa, kim Hakem ibn-i Hüzam'ın hânesine girerse, onlar emindirler. Kılınçtan geçmeyecektirler" buyurdu.
    Ebû Süfyan; "İşte bu geniştir" dedi. Gözleri yaşardı. Bu ne büyük af, ne büyük keremdir diyerek çok duygulandı.
    Ebû Süfyan'a Müslüman Ordusunun İhtişamının Gösterilmesi
    Rasûlüllah Efendimiz, daha sonra amcası Abbas'a; "Ey Amca! Onu vâdînin daraldığı, atların sıkışa sıkışa geçtiği dağ boğazının yanında tut da Müslümanların, Allah ordusunun ihtişamını görsün." buyurdu.
    Hz.Abbas Peygamber Efendimiz'in emri üzerine, Ebû Süfyan'ı alıp vâdînin daraldığı dağ boğazına götürdü.
    Peygamber Efendimiz; "Bütün kabîleler, yanlarında silah ve techizatlarını kuşanacaklardır!" diye orduya nidâ ettirip onları harp düzenine koydu.
    Kabîleler, başlarında başkan ve kumandanları olduğu halde bayraklarını çektiler. Yürekleri yüksek hislerle, sarsılmaz bir îmanla dolu, çok şerefli bir vazîfeye gittiklerine emin olan bu yüce mücâhitler, kahramanlar, vakur adımlarla yürüyerek, fevc fevc Ebû Süfyan'ın önünden geçmeğe başladılar. Askerler bölük bölük geçerken, Ebû Süfyan, tanımadıklarını Hz.Abbas'dan soruyor. Hz.Abbas da tek tek bütün ordu hakkında kendisine mâ'lumât veriyordu.
    Peygamber Efendimiz, ilk önce, başlarında Hâlid ibn-i Velid olduğu halde beni Süleymlileri gönderdi. Onlar bin kişi olup sancaklarının birini Abbas ibn-i Mirdasüs Sülemi, diğerini Hufaf ibn-i Nebve, bayraklarını da Haccac ibn-i İlad taşıyordu. Hâlid ibn-i Velid, Hz.Abbas'la Ebû Süfyan'ın hizasına gelince bütün ordu üç kere tekbir getirerek geçtiler. Ebû Süfyan, Hz.Abbas'a onun kim olduğunu sordu.
    "Hâlid ibn-i Velid'dir" dedi.
    "Şu bizim delikanlı mı?" diye sordu.
    "Evet" dedi. Hayretler içinde...
    Daha sonra, sırasıyla bütün kabîleler aynı şekilde gelip geçtiler. Peygamber Efendimiz'in içinde bulunduğu birlik gelip geçinceye kadar geçen her kabilenin kim olduğunu Ebû Süfyan sormuş, Hz.Abbas da onları haber verdikçe "Benim fîlânoğulları ile aramda bir kavgam yok ki!" demişti.
    Ebû Süfyan, hemen her bölüğün geçişinde; "Muhammed geçti mi?" diye soruyor.
    Hz.Abbas da; "Hayır!" diye cevap veriyordu.
    Nihâyet Fahri Kâinât'ın, o tepeden tırnağa kadar silahlanmış bölüğü gelirken, atların ayaklarından kalkan tozlar ortalığı karartmaktaydı. Muhâcirlerle Ensar Müslümanlarından olan bu alayda, ikibin zırh gömlekli vardı. Bunların hepsi de miğferli idi. Peygamber Efendimiz, bayrağını Sa'd ibn-i Ubâde'ye vermiş ve onu alayının önüne geçirmişti. Ensârın her kabîlesine bayraklar, sancaklar verilmiş, her biri zırh gömleklere bürünmüş, gözlerinden başka bir yerleri görünmüyordu. Hz.Ömer de sırtına zırh gömlek giymiş, Peygamber Efendimiz'in alayını O idâre etmekte ve yönetmekteydi. Peygamber Efendimiz, başına siyah bir sarık sarmıştı. Devesi Kusvâ'nın üzerinde ve Hz.Ebû Bekr'le Useyd ibn-i Hudayr'ın arasında bulunuyor, yanındakilerle konuşuyordu.
    Ebû Süfyan bir benzerini daha görmediği bu alay geçerken; "Kim bunlar ey Abbas?" dedi.
    Hz.Abbas; "Bunlar Allah için ölüme susamış savaş erleri, Ensârdır. Kumandanları Sa'd ibn-i Ubâde, yanında bayrak taşıyordur." dedi.
    Sa'd ibn-i Ubâde geçerken; "Ey Ebû Süfyan! Bugün en büyük harp günüdür, bugün, Kâbe'de savaşın helâl olacağı gündür. Allah, bugün Kureyş müşriklerini hor ve hakir kılacaktır." diye bağırdı.
    Ebû Süfyan; "Ey Abbas! Bugün beni korumağa devam edeceğin ne iyi gündür." dedi.
    Ensârın peşinde, Muhâcir mücâhitleri, başlarında Hz.Ali olduğu halde gelip geçerken, Ebû Süfyan; "Bunlar kim ey Abbas?" diye sordu.
    Hz.Abbas: "Muhâcirler! Başlarındaki de Ali ibn-i Ebî Tâlib'dir."
    Bu sırada Peygamber Efendimiz, Muhâcirlerle Ensar arasında göründü. Hz.Abbas; "İşte Rasûlüllah geldi." dedi.
    Ebû Süfyan; "Ben, Kisrâ'nın da, Kayser'in de saltanatlarını görmüşümdür. Fakat, kardeşinin oğlundaki saltanatın bir benzerini görmedim. Kardeşinin oğluna pek büyük bir saltanat verilmiş, bunlara hiçkimse dayanamaz ve güç yetiremez." dedi.
    Hz.Abbas; "Ey Ebû Süfyan! Bu saltanat değil Nübüvvettir."
    Ebû Süfyan da; "Evet, Nübüvvettir." diyerek tasdik etti.
    Peygamber Efendimiz, Ebû Süfyan'ın hizasına gelince, Ebû Süfyan; "Yâ Rasûlellah! Saad'ın ne söylediğini işitmedin mi? Sen kavmini mi öldürmeği emrettin?" dedi.
    Peygamber Efendimiz; "Hayır! Ben öyle emretmedim. Sa'd ibn-i Ubâde yanlış söylemiş, bu gün Allâh'ın Kâbe'nin şanını yücelteceği bir gündür. Kâbe'ye örtü örtüleceği bir gündür. Bu gün merhamet günüdür. Yüce Allâh'ın Kureyşlileri İslâmiyetle şereflendireceği, üstünleştireceği bir gündür." buyurdu.
    Bütün ordu o dar boğazdan geçmiş, Ebû Süfyan İslam ordusunun karşısında durulamayacağını anlamıştı. Hz.Abbas bir müddet sonra onu serbest bırakarak Mekke'ye gidebileceğini söyledi.
    Ebû Süfyan ve Hakim ibn-i Huzam hemen Mekke'ye gidip durumu müşriklere bildirmişlerdi; "Gelen ordu İslam ordusudur. Karşısında durmanıza imkan yoktur." demişlerdi. Müşrikler korkmağa başlamışlardı. Ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Ebû Süfyan, Rasûlü Ekrem'in kendisine söylediğini aynen Mekkelilere söyledi.
    «Ebû Süfyan'ın hânesine giren emindir. Mescide giren emindir. Evinde oturup kapısını kilitleyen emindir.» kelâmını nakletti.
    Ebû Süfyan kendisi Müslüman olmuştu. Artık İslam dînini yaymak onun da vazîfesi idi. Etrafında toplanan kimselere; "Müslüman olursanız kurtulursunuz, selâmete erersiniz" diye tavsiyede bulundu.
    Ebû Süfyan'ın Müslümanlığı kabul ve tavsiye etmesi üzerine birçokları Müslümanlığa meyletti. Kimisi silahını atıyor, kimisi mescide koşuyor, kimisi de mukâvemet için hazırlanıyordu.
    Müslümanlar Mekke'ye Dört Koldan Girdiler
    Müslümanlar, dört koldan Mekke'ye girdiler. Peygamber Efendimiz, Mekkelilerin hazırlıklarını haber alınca ordusunu savaş düzenine koydu. Sağ cenah, sol cenah, kalp (orta) ve öncü birliği olmak üzere dörde ayırdı.
    Zübeyr ibn-i Avam'ı sol cenah birliklerinin başına verip, Mekke'ye ve Keda isimli dağ yolu mevkiine girmesini, bayrağını Mekkenin yukarısındaki Hacun mevkiine dikmesini emretti.
    Hâlid ibn-i Velid'i sağ cenah birliklerinin kumandanlığına verdi ve Mekke'ye Handeme yoluyla aşağı taraftan girmesini, bayrağını evlerin yakınına dikmesini emretti.
    Saad ibn-i Ubâde'yi, Ensar birliklerinin başına kumandan yaptı. Ebû Ubeyde ibn-i Cerrah'ı da zırhlı olmayanlar ile piyâdelerin başına kumandan tâyin etti.
    Peygamber Efendimiz, kumandanlarına Mekke'ye girme emrini verdiği sırada, kendileriyle çarpışmağa kalkışılmadıkça hiç kimse ile çarpışmamalarını emretti. Aslında bir zaruret olmadan kutsal şehre kan dökmeden girmek en büyük emeliydi. Ancak altı erkek ile dört kadını Kâbe'nin örtüsü altına sığınmış olarak bulsalar bile öldürmelerini emretti. Bunlar bilhâssa dilleri ile Peygamberimiz'e ve İslâma çok büyük ezâ ve zarar vermiş kişilerdir.
    Müslümanlar, verilen emir üzerine bölük bölük, edep ve vakar içinde Mekke'ye yöneldiler. Herkes kendisine gösterilen kapıdan içeriye girmeğe başladı. Ahâliden kimse taarruz etmediğinden, onlar da kimseye ilişmediler. Yalnız, Mekke'nin alt tarafında Handeme mevkiindeki müşrikler, Hâlid ibn-i Velid'in fırkasına taarruz etmişlerdi. Hâlid'in ordusu geçerken ok yağmuruna tuttular. Müslümanlardan iki kişiyi şehîd ettiler.
    Bunun üzerine Hâlid ibn-i Velid, hücum emri vererek; "Bunlara bir ders vermenin zamanı gelmiştir" dedi ve askerlerine şöyle seslendi: "Onlarla çarpışınız. Öldürülebilen öldürülecek, bozguna uğrayıp kaçanlara dokunulmayacaktır." Çok kısa bir anda 24 kişinin boynunu vurdu. Diğerleri de, Müslümanların karşısında daha fazla dayanamayacaklarını anlayarak kaçtılar, evlerine çekildiler ve bu iş büyümeden kapandı.
    Hâlid ibn-i Velid'in, mecburen yaptığı çarpışmadan başka hiçbir kapıda Müslümanlar zorlukla karşılaşmadı. Artık, Mekke onların olmuştu. Müslümanlar takım takım, bölük bölük Mekke'ye akıyorlardı. Muhâcirler, kendi beldelerine kavuşmanın sevinci içinde idiler.
    Müşrikler evlerinden dışarı çıkamaz olmuşlardı amma Müslüman olup da birliklere katılanlar da çoktu. Onlar Müslümanların arasına katıldıkça, evlerinde oturanlar da Müslüman olmak istiyorlardı.
    Peygamber Efendimiz şehre girince, Hacun'da Hz.Hatîce'nin kabrine yakın bir yerde deriden bir çadır kurdurdu. Oradan Mekke'yi gözleriyle baştan başa bir süzdü. İçinden sekiz sene evvel hicret ettirilen ve hicret ederken; "Bir gün sana geri döneceğim ey Mekke şehri" buyurduğu mukaddes şehir, şimdi kendisine teslim edilmiş, önünde seriliyordu. Böylece, bir mûcize neticesi, doğup büyüdüğü mübarek şehre hem de çok farklı olarak avdet etmişti.
    "Önceki evine gidip, orada oturmayacak mısın?" diyenlere,
    "Müşrikler bize ev bark mı bıraktı ki!" buyurdu.
    Peygamber Efendimiz, yanında zevceleri Hz.Ümmü Seleme ve Hz.Meymune olduğu halde çadırına girdi. Rasûlü Ekrem, otağında bir müddet dinlendikten sonra, dinlenmeye daha fazla zamanları olmadığını hissetmişlerdi. Çadırında guslettikten ve halk da sukünet bulup yatıştıktan sonra devesi Kusvâ'yı çadırının önüne getirtip onun üzerine binerek Kâbe'ye doğru hareket etti.
    Kâbe'nin Putlardan Temizlenmesi
    Bu ulvî belde Allâh'ın Yüce Peygamberine çok tesir etti. Başını öne eğerek Kâbe'ye karşı hürmetini ve Allâh'a karşı da şükrünü edâ ediyordu. O gün 20 Ramazan cuma günüydü. Allah Rasûlüne, en büyük dostu Hz.Ebû Bekir (R.A.) refakat ediyordu. Kâbe'ye varıncaya kadar Fetih Sûresini okudu. Kâbe'yi yedi defa tavaf etti. Elindeki asâ ile putlara vuruyor, asâsıyla dokunduğu putlar birer birer düşüyor, Rasûlü Ekrem de; "Hak geldi bâtıl muzmahil oldu (yok olup gitti). Muhakkak bâtıl, dâimâ yok olmağa mahkumdur..." diyordu.
    Putlar yüzleri üstüne sürtüldü, kırılıp yakıldı.
    Cebrâil (A.S.), Peygamber Efendimiz'e; "Asanı eline alıp dokun onlara" dedi.
    Peygamber Efendimiz, asâ ile dokundukça putlar arkalarının ve yüzlerinin üzerine düşüyorlardı. Peygamber Efendimiz'in, onlardan yüzüne işâret ettiği put, kafasının üzerine, kafasına dokunduğunda yüzünün üzerine yıkılıyordu. Dokunulup da yere yıkılmadık put kalmadı. Kâbe onlardan temizlenerek asıl hüviyetine âit gâyeye ulaştı. Halk oraya toplanmıştı. Her taraf lebâleb dolu olduğu halde Peygamber Efendimiz büyük «Fetih Hutbesi»ni okudu.
     
  13. h3LL_s3xY

    h3LL_s3xY Well-Known Member

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    5.237
    Aldığı Beğeni:
    250
    Ödül Puanları:
    83
    HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN (Peygamber Efendimiz'in Halîfeleri)

    Hulefâ-i Râşidîn; Peygamber Efendimiz'den sonra sırasıyla hâlife olan Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz.Ali olmak üzere ilk dört halîfeye verilen isimdir. Ehli sünnet îtikadında bu dört halîfenin üstünlük sırası halîfelik sırasına göredir.
    Peygamber Efendimiz'den sonra müslümanların din ve dünyâ işlerini idâre edenlere «Halîfe» ve «Emir» denir. İslâm'ın ilk halîfesi Hz.Ebû Bekir (R.A.)'dır.
    Rasûlüllah Efendimiz'in irtihâlinden sonra Eshâbı Kirâm, müslümanların din ve dünyâ işlerini tedvirde kendilerine mutlakâ bir baş, bir halîfe lâzım geldiğini düşünerek, daha Fahri Kâinât'ın techiz ve tekfininden önce, halîfe olacak kimseyi arayıp, bulup, O'na bağlanıp bîat ettiler. Ondan sonra, Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri'nin techiz ve tekfinini, o halîfenin emri altında îfâ ettiler. Zirâ, Eshâbı Kirâm, idâre makamının kısa bir an için dahi olsa aslâ boş bırakılmaması, mutlakâ evveliyatla o makamın sâhibinin bilinmesi ve onun emri altında din ve dünyâya âit bütün diğer vazîfelerin yapılması lâzım geldiğinde de ittifak sâhibi idiler.
    Peygamber Efendimiz'in; Allâh'ü Teâla'nın emir ve yasaklarını öğretmek, din ve dünya işlerini, dînin gâyesini yerine getirecek şekilde yürütmek ve mürşid (rehber) olarak insanları terbiye edip kemâle ulaştırmak gibi başlıca üç vâzifesi vardı. Hulefâ-i Râşidîn, bu üç vâzifeyi birlikte yaptı. Sonra gelenler yalnız saltanat vazîfesini yaptı. İlim öğretmek vazîfesi mezhep imamlarına, insanları terbiye edip kemâle ulaştırmak vâzifesi de tasavvuf büyüklerine, evliyaya verildi.
    1- HZ.EBU BEKR'İNİS SIDDIK (R.A)

    Hz.Ebû Bekr'inis Sıddık (R.A.), Peygamberlerden sonra insanların ve Eshâbı Kirâm'ın en efdâli, İslâmın birinci halîfesidir. Asıl adı Abdullah bin Ebu Kuhafe, babasının adı Osman olup Ebu Kuhafe künyesi ile meşhurdur. Annası, Ümmül Hayr lakabıyla tanınan Selma binti Sahr'dır.
    Hz.Ebû Bekir (R.A), Rasûlullah Efendimiz'in en yakın dostuydu. Ondan hiç ayrılmazdı. Onların bu beraberliği, Mekke'den Medîne'ye Hicrette de devam etti. O'na mağara arkadaşı oldu. Mağarada üç gün kaldıktan sonra, ikisi de birer deveye binerek yolculuk ettiler. Medîne'ye varıncaya kadar Rasûlullah Efendimizin bütün hizmetini O gördü. Medînedeki mescid yapılırken birlikte çalıştılar. Hiçbir hizmet ve fedâkarlıktan geri kalmadı.
    Hz. Ebû Bekr, Rasûlullah Efendimizle birlikte bütün harblerde bulundu. Çok şiddetli muharebelerde, Peygamber Efendimizin muhâfızlığını yapıp, bedenini siper etti. Bedirde, Uhudda, Hendekte müşriklere karşı büyük kahramanlıklar gösterdi. Tebük harbinde, sancaktarlık vazîfesini yerine getirdi.
    Peygamber Efendimizin son hastalıklarında üç gün imamlık görevinde bulunup, on yedi vakit namaz kıldırmış, üç vaktinde de Sevgili Peygamberimiz, Ebû Bekr'e uyarak arkasında namaz kılmışlardır.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.), Peygamber Efendimiz'in vefât ettiği gün, H.11 (M.632) senesinde Eshâbı Kirâm tarafından söz birliği ile halîfe seçildi. Peygamber Efendimiz'in vekîli, müslümanların reîsi oldu. Müslümanlar başsızlıktan, dağınıklıktan kurtarıldı.
    Halîfeliği sırasında Yemen, Necid ve Yemâme gibi yerlerde çıkan yalancı peygamberleri ortadan kaldırdı, irtidad edenleri (dinden dönenleri), İslâm'ın emirlerinde gevşeklik gösterenleri yola getirdi.
    O'nun zamanında, Hâlid ibn-i Velîd (R.A.)'ın emrindeki İslam orduları, Bizans ve İran ordularıyle birçok savaşlar yapmış ve her def'asında yenerek geniş toprakları fethetmiş, müslümanlığı yaymışlardır. Bütün bu zaferler halîfenin cesâreti, dehâsı, güzel idâresinin bereketiyle oldu. Hz.Ebû Bekir (R.A.), Kur'ân-ı Kerîm'in âyet ve sûrelerini bir araya toplattı ve buna «Mushaf» dendi.
    Peygamber Efendimiz'in getirdiği, bildirdiği herşeyi hiç tereddüt etmeden, yutkunmadan inanıp tasdik ve kabul ettiği için «Sıddîk» ünvânını almıştır. Hz.Ebû Bekir (R.A.) sahâvette Eshâbın en önde geleni olmuş, Allah ve Rasûlü yolunda bütün servetini vermiştir.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.), Yermük muhârebesinin yapıldığı sırada hastalandı (H.13, M.634). Hastalığının son günlerinde bir gece Peygamber Efendimiz'i rûyâsında gördü.
    Peygamber Efendimiz O'na; "Yâ Ebâ Bekir! Seni çok özledik, kavuşma zamanı yaklaştı." buyurdu.
    O'da; "Ben de seni özledim Yâ Rasûlallah!" dedi.
    Peygamber Efendimiz; "Bu ümmet için âdil, sâdık, yerde ve gökte herkesin rızâsını kazanmış, zamanın en temizi olan Fâruk'u (Hz.Ömer'i) halîfe seç!" buyurdular.
    Bunun üzerine Hz. Ömer'in halîfe seçilmesini vasiyet etti. İki sene üç ay on gün halîfelik yaptı. Hicretin 13. senesinde 63 yaşında irtihal etti (M.634).
    Hz.Ebu Bekr'i-nis-Sıddîk hakkında Rasulullah (S.A.V) Efendimiz'in Hadîs-i Şeriflerinden bâzıları;
    Ebu Bekr'in îmânı, bütün müminlerin îmanları ile tartılsa, Ebu Bekr'in îmânı ağır gelirdi.
    Cehennemden atîk olanı (azad edilmiş kimseyi) görüp sevinmek isteyen kimse Ebu Bekr'e baksın.
    Münafıkların kalbinde dört kimsenin muhabbeti toplanmaz; Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali.
    2- HZ. ÖMER (R.A.)

    Eshâb-ı Kirâmın en büyüklerinden olan Hz.Ömer, Hz.Ebû Bekir (R.A)'dan sonra İslâm'ın ikinci halîfesidir. Hz.Ebû Bekr'inis Sıddık (R.A.) tarafından, Hicrî 13 (M.634) senesinde halîfe seçilerek «Emîr-ül Mü'minîn» ismini aldı. Hulefâ-i Râşidîn'den ve Aşere-i Mübeşşereden yâni cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hicretten kırk sene önce Mekke'de doğdu. Dokuzuncu dedesi olan Ka'b'da soyu Peygamberimiz'in soyu ile birleşir. Babası Hattâb Kureyş kabîlesinin ileri gelenlerinden, annesi Hanteme binti Hişam'dır. Künyesi Ebu Hafs'tır.
    Hz.Ömer çok âdil, âbid, merhametli alçak gönüllü olup fakirlikle yaşardı. Hz. Ömer kuru arpa ekmeği yer, kalın kumaşlardan elbise giyerdi. Şanı çok büyük, şöhreti pek fazla olmasına rağmen yemesi içmesi değişmemiş, dünyâ malına aldırış etmemiş, kanâat içerisinde çok sâde bir hayat yaşamıştır. Sonu üzüntü, pişmanlık olan iş yapmamıştır. Adâletine bütün dünyâ hayran kalmıştır. Adâleti sevdiği için hatır ve gönüle bakmamış, kendi oğlu günah işleyince Allâhü Teâla'nın emri kadar had vurulmasını emretmiştir.
    Dâimâ re'yi isâbet ettiği, hakkı bâtıldan ayırdığı için ve eşsiz adâletinden dolayı kendisine «Fâruk» ünvanı verilmiştir.
    Hz.Ömer (R.A.) zamanında çok fetihler oldu. Öyle ki, Onun zamanında 8.000 camide Cum'a namazı kılınıyordu. Onun halîfeliği sırasında Kur'ân-ı Kerim ve Hadîs-i Şeriflerin öğretilmesi için her tarafta mektepler açılmış ve buralarda ders vermek üzere maaşlı muallimler tâyin edilmişti. Hz. Ömer, insanların bilmedikleri mes'eseleler, hükümler hakkında mâ'lumât elde edebilmeleri için müftüler tâyin etti.
    Halîfeliği sırasında Bizans ve İran devletleriyle yapılan bir çok harpler kazanılmıştır. Bunun netîcesi olarak da İran devleti tamamen ortadan silinmiş, Bizanslılar ise Mısır ve Kudüs'ten Erzurum'a kadar topraklarının çoğunu müslümanlara bırakıp, kendi kabuğuna çekilmiştir. Zamânında, 1036 büyük şehir fethedilmiş, Kuzey Afganistan'dan Türkistan'a, Azerbaycan'dan Yemen'e kadar uzanan ve 2 milyon km²den büyük olan İslam Devleti kurulmuştur.
    Hz.Ömer (R.A), devleti idârî bölgelere ayırdı, mükemmel müesseselerle gâyet muntazam bir şekilde idâre etti. Bu bölgelerin en başta gelenleri; Hicaz, Suriye, El-Cezîre, Basra, Kûfe, Mısır, Filistin, İran, Horasan ve Kirman bölgeleriydi. Her bir idâri bölgenin başına bir vâlî tâyin etti. Bölgeler; vilâyet, kasaba ve nâhiye merkezlerine ayrıldı.
    Bunların idâresini verdiği vâlîlerin, memur ve diğer vazîfelilerin seçiminde ve denetiminde, son derece titiz davranırdı. Vâlîlerinden, kadılarından ve diğer memurlarından mal beyânnâmesi istedi. Onlara dolgun maaş verdi.
    Dâvâlara bakması için mahkemeler, adlî teşkilâtlar kurdu. Beytülmâl için ayrı bir yer ve memurlar tâyin etti. İlk defa para bastırdı. Geceleri bekçi koyup asâyişin teminini ilk defa O tatbik etti. Mısır vâlîsi Amr ibn'il As, Akdeniz'i Kızıldeniz'e bağlayacak bir kanal açmak üzere izin istediğinde, Hz.Ömer ona gerekli izni verdi.
    Hz.Ömer (R.A.) tarafından Hicretin 17.yılında, Peygamberimiz'in Mekke'den Medîne'ye hicretinin yapıldığı sene ve ay, târih başlangıcı olarak kabul edilmiş, böylece Hicrî takvim O'nun zamanında başlatılmıştır.
    On sene iki ay onbir gün halîfelik yaptı. Hz.Ömer (R.A.), hicretin 23. senesinde 63 yaşında olduğu halde Ebu Lü'lü adında bir hıristiyan köle tarafından şehid edilmiştir (M.644).
    Hz. Ömer (R.A) hakkında Peygamber Efendimiz'in Hadîsi Şeriflerinden bâzıları;
    Ömer iman ettiği gün, Cebrâil (A.S) geldi ve melekler birbirlerine Ömer'in müslüman olduğunu müjdelediler.
    Ömer, cennet ehlinin ışığı ve İslâmın nûrudur
    Allâhü Teâla, hakkı Ömer'in diline ve kalbine yerleştirmiştir.
    Şeytan Ömer İbni Hattâb'ı gördüğü zaman heybetinden yüzüstü yere düşer.
    3- HZ. OSMAN (R.A.)

    Eshâb-ı Kirâm'ın en büyüklerinden ve Peygamber Efendimiz'in dâmâdı, üçüncü halîfesidir. Peygamber Efendimiz'e iki defa dâmâd olmakla şereflendiği için, iki nur sâhibi manâsına gelen «Zinnûreyn» lakabıyla anıldı.
    Hz.Ömer (R.A), M.577 senesinde Mekkede soğdu. Babası Affân olup, Kureyş kabilesinin Beni Ümeyye kolundandır. Annesi ise Erva Binti Küreyz'dir. Hem ana hem baba yönünden soyu Abdülmenaf'ta Peygamber Efendimiz'in temiz nesebi ile birleşir. Dünyada iken Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hz. Rukiyye'den Abdullah isminde bir oğlu olmuş bu sebeble Ebu Abdullah künyesi ile tanınmıştır.
    Rasulullah (S.A.V) kızı Rukiyye'yi Hz. Osman'a verdikten bir zaman sonra kızına; "Osman Bini Affânı nasıl buldun?" dedi.
    "Hayırlı, iyi gördüm." dedi.
    "Ey cânım kızım! Osmân'a çok saygı göster. Çünkü Eshâbım arasında, ahlâkı bana en çok benzeyen odur!" buyurdu.
    Hz. Osman, Peygamberimizin vahiy katiplerindendi. Güzel yazar, güzel konuşur ve çok kuvvetli bir hatipti. Dâimâ Kur'ân-ı Kerim okur, O'ndan çeşitli meseleler çıkarırdı. Kur'ân-ı Kerîm'i hıfzı çok kuvvetli idi. Namazda bir rekatta bütün Kur'ân-ı Kerîm'i okuyan dört kişiden biri de odur. Çok okuduğu için iki mushaf elinde eskimiştir.
    Hz.Osman (R.A.), Hz.Ömer'in tâyin ettiği bir heyet tarafından Hicrî 23 (M.644) senesinde halîfe seçildi.
    Hz. Osman, hilm ve hayâsı ile meşhurdur. Mârifet ilminde gâyet mâhirdi. O derece hayâ sâhibi idi ki melekler dahi O'ndan hayâ ederdi.
    Hz.Osman (R.A.) zamanında; Hz.Ebû Bekir (R.A.) tarafından kağıt üzerine yazdırılan ve mushaf adı verilen Kur'ân-ı Kerîm'in ilk nüshasından, altı nüsha daha yazdırılarak çoğaltıldı. Bu muhsaflar; Medîne, Mekke, Şam, Bağdat, Yemen ve Bahreyn'e birer tane gönderildi. Bu bakımdan ona Nâşir'ül Kur'an (Kur'anın yayıcısı) denilmiştir. Kûfi harflerle yazılmış olan bu mushaflarda harflerden başka hiçbir nokta ve işâret kullanılmamıştır. Bu ilk yedi nüshadan günümüzde, bir tanesi Mekke'de Kâbe'de, biri Kâhire'de Millî Kütüphânede, bir diğeri ise Özbekistan'ın Taşkent vilâyetindeki İslam Kütüphânesinde korunmaktadır.
    Hz.Osman (R.A.) devrinde; Afrika'nın kuzey kısımları, Kıbrıs adası, Anadolu'nun içleri, Türkistan ve daha nice yerler İslam ordularının eline geçti. İslâm'ın sınırları çok genişledi.
    Onbir sene altı ay ondört gün halîfelik yaptı. Hz.Osman (R.A.)'ın son zamanlarında bâzı iç karışıklıklar çıktı. Bunun sonucu olarak da hicretin 35. senesinde, 80 yaşını geçtiği halde şehîd edildi (M.656).
    Şeriflerde Hz. Osman hakkında buyruluyor ki;
    Her peygamberin cennette bir arkadaşı vardır. Benim arkadaşım da Osman'dır.
    Osman'dan gök kubbedeki melekler hayâ ederler.
    Bütün melekler benimle iftihar ederler. Ben de Osman Bini Affan ile öğünürüm.
    Osman'ın şefâatı sâyesinde cehennemi Hak etmiş yetmiş bin kişi hesapsız cennete girecektir.
    4- HZ.ALİ (R.A.)

    Eshâbı Kirâm'ın büyüklerinden olup Peygamber Efendimiz'in dâmâdı olmakla da şereflenmiştir. Hiç puta tapmadan müslüman olduğu için «Kerremallâhü Vecheh»; kahramanlığı ve çok cesur olması sebebiyle «Kerrâr» ve «Esedüllah-il-Gâlib» ünvanlarını almıştır. Ayrıca takdîri ilâhiyyeye gösterdiği rızâdan dolayı da «Mürtezâ» ünvânı verilmiştir.
    Hz.Ali (R.A.), Hicrî 35 (M.656) senesinde Eshâbı Kirâm'ın ittifâkıyla halîfe seçildi.
    Hz.Ali (R.A), halîfe seçildikten sonra bâzı müslümanlar, Hz.Osman'ın katillerinin derhal yakalanıp, cezâlandırılmalarını istemişlerdi. Fitne kazanı kaynamakta olduğundan, Hz.Ali Kerremallâhü Vecheh, önce tam bir hâkimiyet kurup sonra katillerin tecziyesini düşünmüştü.
    Katillerin derhal tecziyesi veya bil'âhere tecziyesi hususunda Eshâbı Kirâm arasında tamamen hüsn-ü zanlarının netîcesi olarak, ictihattan doğan bir ihtilaf zuhûr etti. İctihad ayrılıklarından dolayı karşı karşıya gelen iki ordu arasında, tam anlaşma olmuştu ki Abdullah ibn-i Sebe' ismindeki Yemen'li yahûdî asıllı bir münâfık, geceleyin grubu ile birlikte Basralıların üzerine saldırdı. Gece karanlığında kimse ne olduğunu anlayamadı. Böylelikle savaş üç gün devam etti.
    Cemel (deve) Vak'ası olarak bilinen bu hâdisede Hz.Âişe-i Sıddîka Radıyellâhü Anhâ esir alınınca Hz.Ali hürmet ve ikram edip, kendi askerleri arasında bulunan Muhammed ibn-i Ebû Bekir (ki Hz.Âişe'nin kardeşidir) ile Medîne'ye gönderdi.
    Bir sene sonra Sıffîn denilen yerde, Hz.Ali (R.A), Hz.Muâviye (R.A)'ın ordusu ile 100 günde 90 meydan muhârebesi yaptı. Hz.Ali'nin askerlerinden 25.000, karşı taraftan 45.000 kişi şehid oldu. Karşı taraftan gelen sulh teklifi üzerine iki taraftan birer hakem ta'yin edildi. Ebû Mûsal Eş'arî Hz.Ali (R.A) tarafından, Amr ibni Âs ise Hz.Muâviye (R.A) tarafından hakem seçilmiş idiler. Hakemlerin kararı ile anlaşma olunca, Hz.Ali (R.A)'ın ordusundan 7.000 kişi ayrıldı. Bunlara «Hâricî» denildi.
    Hz.Ali fevkalâde beliğ ve fesih konuşurdu. Peygamber Efendimizden sonra onun derecesinde beliğ.ve fesih hutbe okuyacak bir başkası yok idi. Arap lisanının ilk kaidelerini koyan odur. Bu sebeble Kur'ân-ı Kerimin lisanına herkesten çok aşina idi. Devamlı Peygamber Efendimiz'in yanında bulunması ve O'nun feyizli nurlarına ilk kavuşanlardan olması sebebiyle Kur'an'ın hükümlerini en iyi bilen o idi. Tefsire dâir birçok rivayetler bildirmiştir. Bilhassa ayetlerin iniş sebebleri konusunda birçok rivayetleri vardı. Bu konuda buyuruyor ki; "Vallahi bir ayet yoktur ki ben onun gecede mi, güzdüzde mi, kırda mı, dağda mı nazil olduğunu bilmeyeyim."
    Hz. Ali ehl-i beytten olması sebebiyle Peygamber Efendimizin sünnetine herkesten daha fazla vakıftı. Bu hususta herkesin mürâcaat kapısı idi. Hz. Ali Eshâb-ı Kirâm'ın en büyük fıkıh alimlerindendi. Halledilemeyen mevzular ona havale edilirdi. Hatta Hz. Ömer buyuruyor ki; "Şayet Hz. Ali olmasaydı Ömer helak olurdu."
    Hz.Ali, dört sene sekiz ay onbir gün halîfelik yaptı. Hicrî 40 (M.660) senesinde Ramazanı Şerif'in 17. cuma günü, sabah namazına giderken İbni Mülcem adlı bir hâricî tarafından başına kılıçla vurularak şehîd edildi.
    Hz.Ali (R.A.)'ın yerine büyük oğlu Hz.Hasan geçti. Ancak, altı ay sonra, yerini babası zamanında Şam vâlisi olan Hz.Muâviye'ye bırakarak çekildi. Böylece İslâmda "Hulefâ-i Râşidîn" devri sona erdi.
    Hz.Ali'nin fazîleti üstünlüğü hakkında birçok Hadîsi Şerif vardır. Bunlardan bâzıları;
    Ben ilmin şehriyim. O şehrin kapısı Ali'dir
    Ali'ye bakmak ibâdettir. Ali'yi inciten beni incitmiş gibidir.
    Kızım Fâtımayı Aliye vermeyi Rabbim bana emreyledi. Allâhü Teâlâ her peygamberin sülâlesini kendinden, benim sülâlemi de Ali'den halk etmiştir.
    Ehli beytim Nuh (A.S) nin gemisi gibidir. Onlara tâbi olan selâmet bulur, olmayan helak olur.
    * * *
    Eshâbı Kirâm'ın hepsi Rasülullah Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri'nin birer sıfatının vârisi ve mümessilidirler. Meselâ;
    Hz.Ebû Bekr'inis Sıddık (R.A.), îman sırrına vâris ve onun mümessilidir.
    Hz.Ömer'il Fâruk (R.A.), adâletinin vârisi ve mümessilidir.
    Hz.Osman'ı Zinnûreyn (R.A.), hayâsının varisi ve mümessilidir. 99 kızda ne kadar hayâ varsa O'ndaki hayâ hepsinden daha fazla ve kâmildi.
    Hz.Ali'yyül Mürtezâ (R.A.), Peygamber Efendimiz'in şecâat sıfatının vârisi ve mümessilidir.
    Bir insan, bunlardan herhangi birisinin aleyhinde konuşur ve dil uzatırsa; aleyhinde konuştuğu hâlifede bulunan Peygamber Efendimiz'e âit mübârek sıfat, dil uzatan o insanda kalmaz.
    Hz.Muâviye (R.A.) da, Rasûlüllah Efendimiz'in dünyâ saltanatının vârisi ve mümessîlidir. Kim ki O'nun aleyhinde konuşur, söz atar, dil uzatırsa, (ne kadar zengin de olsa) iyi bilmelidir ki sonunda aç ve sefil kalır. Dünyâlığından olur. Perîşân ölür.
    EMEVÎLER (Hicrî:41-132; M.662-750)

    Dört Büyük Halîfe'den sonra ve Abbâsilerden önce müslümanları idâre eden İslam halîfeleri Emevîlerdir.
    Dört halîfe devrinden ve Hz.Ali'nin oğlu Hz.Hasan'ın altı aylık hilâfetinden sonra Hz.Muâviye (R.A.) halîfe oldu (Hicri 41). O'ndan sonraki halîfeler Beni Ümeyye soyundan geldiği için bu İslam devletine, Emevî Devleti denildi. Bu devlet zamanında, 14 halîfe gelip geçti.
    Hz.Muâviye (R.A.), Eshâbı Kirâm'ın büyüklerinden olup Peygamber Efendimiz'in kayınbirâderi ve aynı zamanda vahiy kâtibi idi. Hz.Muâviye zamanında iç huzursuzluklar giderildi. İslam orduları fetihlerine devam etti ve Sicistan, Afganistan ve Semerkand'ı fethetti. M.671 senesinde Kûfe ve Basra'dan 50.000 kişi, Merv başta olmak üzere Herat, Tus, Nişâbur ve Belh şehirlerine yerleştirildi. Böylece Türkistan'a karşı girişilecek fetihlerde de baş rolü oynayacak olan Horasan vilâyeti kuruldu.
    Diğer yandan Anadolu üzerine seferler düzenlendi. İslam orduları Erzurum'u ele geçirip İstanbul'u kuşattı. Doğuda ise Mâverâünnehir'e ve Hindistan'a ulaşıldı. Hicrî 50 (M.669-670) senesinde, Hz.Muaviye (R.A)'ın oğlu Yezid kumandasındaki bir ordu tarafından, İstanbul yaz boyunca muhâsara altına alındı. Kış mevsiminin yaklaşması üzerine kuşatma kaldırılarak bir antlaşma yapılıp Suriye'ye dönüldü.
    Bu sefer esnâsında, Peygamber Efendimiz'in Medîne'ye ilk gelişinde, evinde müsâfir olduğu Hz.Hâlid ibn-i Zeyd Ebâ Eyyûb'el Ensârî de şehîd oldu ve surların dibine defnedildi. Bu sahâbi, Hz.Peygamberimizin bütün harplerine katılarak O'nun bayraktarlığını yapmıştı. İstanbul'un fethinden sonra Fâtih Sultan Mehmed Han'ın hocası ve üstâdı Akşemseddin Hazretleri tarafından mezârı keşif sureti ile bulunarak, yanına bir câmi ve türbe yaptırıldı.
    Hz.Muâviye zamanında donanmaya da büyük önem verildi. Akdeniz'e açılan Emevî donanması Girit, Sicilya, Kıbrıs ve Rodos adalarını zaptetti. Ayrıca Kuzey Afrika fethedildi. İçteki isyanlar ve haricî fitnesi def'edilip ortadan kaldırıldı.
    Emevî devleti Sokdiyâna'dan Cezâyir'e kadar uzanan huzurlu bir devlet hâlinde iken, Hz.Muâviye vefât etti. Vefâtından sonra yerine oğlu Yezîd geçti. Yezîd babasının halîfeliği sırasında iki def'a hac emirliği ve Bizans'a karşı yapılan gazâlarda kumandanlık yapmıştı. Hz.Muâviye (R.A.), oğlu Yezîd'i kendisine velîaht tâyin etmişti.
    Yezid zamanında, Hz.Hüseyin (R.A.)'ın Kerbelâ'da şehîd edilmesi ve Abdullah ibn-i Zübeyr (R.A.)'ın Mekke'de halîfeliğini îlân etmesi, iç mes'elelerin en önemlilerindendir. Buna rağmen Yezîd'in dört senelik saltanatında İslam orduları, Buhârâ ve Harezm'i fethettiler. Yezid tarafından kumandanlığa ta'yin edilen Ukbe bin-i Nâfi, Kuzey Afrika'nın tamâmını fethederek önüne Atlas Okyanusu çıkınca atını denize sürüp "Allâhım! önüme şu uçsuz bucaksız deniz çıkmasaydı senin ismini daha ötelere götürürdüm." demiştir.
    Yezîd'in vefâtından sonra yerine oğlu II.Muâviye geçti. Fakat aynı sene vefât etti. Sonra yerine Mervan ibn-i Hakem seçildi. Daha sonra yerine oğlu Abdülmelik geçti. Abdülmelik, Emevî iktidarını bütün İslam âlemine kabul ettirmede kendisine iki yardımcı buldu. Bunlardan biri Mühellep diğeri ise Haccâc ibn-i Yûsuf'dur.
    Haccac, önce devlet içinde başgösteren isyanları bastırdı. Türkistan ve Sind sınırlarına gönderdiği ordular, yeni fetihlerle Hind topraklarına dayandı. Türkeş (Türgiş) devletine bağlı Rudbil beyliği, Emevîlere boyun eğdi. Bu, Türklerin İslâmlaşması hakkında ilk hamle oldu. Haccaac, buradaki Türklerden bir kısmını Basra ve Kûfe taraflarına yerleştirdi.
    Hicrî 75 (M.694) senesinde Haccâc, Hicaz ve Irak vâlisi oldu. Haricîleri arka arkaya vurduğu darbelerle kahreden Haccac, büyük bir üne kavuştu. Hâricîlerin belli başlı reislerini öldürdü. Böylece Ehli Sünnet'e büyük hizmeti oldu. Arap olmayan milletlerin müslüman olmaları ve dillerinin başka olması, Kur'ân-ı Kerîm'e nokta ve hareke konması ihtiyacını hissettirdi. Haccac, Hicrî 95 senesinde İslam âlimlerinden Ebül Esved ed Düelî'ye, Kur'ân-ı Kerîm'in yanlış okunmasını önleyecek ilk nokta ve işâretleri mushaflara koydurttu.
    Haccâc, güzel konuşur, nükteli sözleri severdi. Hutbeleri Arap Edebiyâtının şâheserleri arasında yer aldı.
    Abdülmelik'ten sonra oğlu Velîd halîfe oldu. Bilâhere Velîd'in kardeşi Süleyman halîfe oldu. Bunun zamanında, Kaşgar ve Pencap İslam orduları tarafından fethedildi. İstanbul ikinci defa kuşatıldı. Peygamber Efendimiz'in kabri şerîfi ve mescidi yeniden yapıldı. Şam da Emevî câmii inşaa edildi.
    Daha sonra İkinci Ömer diye anılan Ömer ibn-i Abdülaziz halîfe oldu. Bu zât çok âdildi ve halk tarafından çok sevilirdi. Zamanında hadîsi şerifler tedvîn edilip, tasnifine başlandı. Haraç ve cizye vergileri belli esaslara bağlandı. 41 yaşında iken kölesi tarafından zehirlendi. Yerine Yezîd ibn-i Abdülmelik geçti. Gerek Yezîd ibn-i Abdülmelik ve gerekse kendinden sonra halîfe olan Hişam ibn-i Abdülmelik devirleri, Emevîlerin en parlak zamanlarını teşkil eder. Bu devirde Türkler, akın akın gelerek müslümanlıkla şereflendiler.
    Son Emevî Halîfesi Mervan zamanında çıkan karışıklıklar, devletin gücünü sarstı. Bu arada Eb'ul Abbas Irak'ta halîfeliğini îlân etti. Mervan, Eb'ul Abbas ile yaptığı mücâdelede öldürülünce Emevî devleti yıkılarak yerine Abbâsi devleti kuruldu.
    ENDÜLÜS EMEVÎ DEVLETİ (Hicrî:138-422; M.756-1031)

    Emevi halîfesi I.Velid zamanında Ceziret-ül Hadrâ (Yeşil Ada) denilen Endülüs'ün (bugünkü İspanya'nın) fethi için Târık bin Ziyad komutan ta'yin edildi. Târık bin Ziyad, Akdeniz'i Atlas Okyanus'una bağlayan boğazdan gemilerle geçerek Buhayra denilen yerde Vizigot Kralı Rodrig'le karşılaştı. Burada Târık bin Ziyad, askerlerine şöyle bir hitâbede bulundu:
    "Askerlerim! Görüyorsunuz ki, arkanızda deniz, önünüzde düşmanlar var ve kaçacak hiç bir yeriniz yok. Vallâhi sabır ve sebattan başka yapacağınız hiç bir şey de yok... En ucuz malın can olduğu bu pazara sadece sizi sürmüyor, bil'akis önce kendi canımdan başlıyorum. Canınızı düşünerek benden yüz çevirmeyiniz. Siz de benden daha fazla zorluğa katlanmayacaksınız. Sizin payınıza da bana düşenden daha fazlası düşmeyecek. Hepimiz aynı kaderi paylaşıyoruz..."
    Onun bu hitâbesi askerlerinin îmanlarını kuvvetlendirdi, morallerini yükseltti. Neticede sarsılmaz bir îman gayreti içinde Vizigotları yenerek burayı fethetti (M. 711). Daha sonra Emevi devleti M.750'de yıkılıp yerine Abbasi devleti kurulunca Ümeyye oğullarından
    Abdurrahman bin Muâviye Endülüs'e kaçarak burada bağımsız Endülüs Emevi Devleti'ni kurdu. Bu devlet de 284 sene hüküm sürdü. Ordu güçlendirildi. Tarım ve sanayi gelişti. Büyük bir ticâret filosu kurularak İstanbul'a kadar ticarî münâsebetler geliştirildi. Bu arada câmiler, yollar, şehir etrafındaki surlar yaptırıldı.
    Endülüs Emevîleri,
    Endülüs Emevileri, III.Abdurrahman devrinde halîfeliğini îlan ederek siyasi yönden Abbasilerden tamamen ayrılmış, müstakil bir devlet olmuştur. Bu devlet III.Abdurrahman ve bundan sonraki devirlerde siyâsî, iktisâdî ve fikrî üstünlüğün zirvesine ulaştı. Hıristiyan orduları hezîmete uğratılarak, büyük fetihler yapıldı. Endülüs Emevîleri, İslam dînini İspanya'dan Avrupa'ya soktu. Fas, Kurtuba ve Gırnata Üniversitelerini kurup batıya ilim ve fen ışıkları saldı. Hıristiyanlık âlemini uyandırıp, bugünkü müsbet ilerlemenin, birçok ilimlerin ve bilhâssa tıp ve astronomînin temelleri atıldı.
    Böylece dünyâya fen ve teknik, Endülüs müslümanları tarafından yayılmış oldu. Fen ve teknik, Endülüs müslümanlarından Fransa'ya, oradan Almanya'ya, oradan da Amerika'ya intikal etmiştir.
    Endülüs Emevîleri, son zamanlarda İslam ahlâkı ve ehli sünnet îtikadından ayrıldıkları ve taklitçiliğe daldıkları için zayıfladılar. Önceki kazandıkları zaferler artık hayal oldu. Son halîfe III.Hişam vezirlerinin isyanı ile tahttan indirildi, halîfelik kaldırıldı, devletin yönetimi Meşveret Heyeti denen bir meclis tarafından yürütülmeye başlandı. Kısa zaman sonra devlet parçalandı ve yıkıldı. Yerine bir çok küçük devletler kuruldu. Bunlardan en önemlisi ise Ben-i Ahmer devleti idi.
    BEN-İ AHMER DEVLETİ (Hicrî:631-898; M.1233-1492)

    Endülüs Emevî Devleti yıkıldıktan sonra Endülüs'de Hicrî: 631 (M.1233)'de başkenti Gırnata olan Ben-i Ahmer devleti kuruldu. Bu devlet de Endülüs Emevileri gibi ilim, fen alanında çok ileri gitmiş, devrin en yüksek ilim merkezleri olan şehirler kurmuştur. Bunlardan en önemlisi olan Gırnata şehri El Hamra Sarayı'nda devrinin en büyük kütüphânesini kurmuştur. Bu devlet uzun zaman Hristiyan istilâsına karşı durabilmiş ise de katolik Argonya kralı Ferdinand ile Kastilya kraliçesi İzeballa evlenerek Müslümanlara karşı güç birliği yaptılar. Bunlara karşı koyamayan Endülüs Ben-i Ahmer devletinin son hükümdarı Abdullah-is-Sağîr, Osmanlı hükümdarı II.Bayezid'den yardım istemiş ise de II.Bayezid, Cem Sultan meselesi ve yeterli donanması olmaması sebebiyle bu ülkeye yardım edemedi. Abdullah-is-Sağîr Hristiyan krallarla bir anlaşma yaparak teslim oldu. Akdedilen muâhede ve teslim şartlarına göre Müslümanlara fena muamele edilmeyecek idi. Ancak bu şartlara iki hafta uyuldu. Daha sonra Müslümanlara yapılmadık ezâ ve cefâ kalmadı.
    Cihadı terk ederek, kalleşce vâsıtalarla zevk, sefâ ve saltanat sürmek sevdasına kapılan Endülüs Emevî Devleti'nin son hükümdarı Abdullah-is-Sağîr, memleketini düşmanlara kaptırarak anası ve maiyyetiyle birlikte kaçıp Gırnata'dan uzaklaşırken, son olarak şehri ebediyyen gözden kaybettirecek bir yol dönemecinde, bir virajda arkasına dönüp, yâdellere kaptırdığı şehre bir kere daha bakmak arzusunu da yenemedi. Döndüğü zaman o manzarayı görüyordu ki; batmak üzere olan ikindi güneşinin ışıkları muhteşem şehrin altın yaldızlı kubbelerini, Elhamrâ Sarayı'nın saçaklarını tutuşturmuştu. Terkedilmiş koca mâmûre, ışıkla altının, servetle debdebenin kucaklaşması içinde ufka serilmiş, yatıyordu. Bu câzip ve kendisi hakkında tecelli eden hazîn manzara karşısında Abdullah-is-Sağîr gözyaşlarını tutamadı, hıçkıra hıçkıra ağlamağa başladı.
    Yıllarca oğlunu gaflet uykusundan bir türlü uyandıramamış olan anası, onun bu gözyaşları önünde isyan etti ve nihâyet târihe mâl olup kalan şu meşhur sözünü söyledi: "Ağla utanmaz ağla. Erkekçesine vatanını, dînini, müdâfaa ve muhafaza etmeyenlere, kadınlar gibi ağlamak yaraşır."
    Müslüman memleketlerini işgal eden hıristiyanlar, Haçlı taassubu ile İslam kültür ve medeniyetinin en güzel yerlerinden biri olan Endülüs'ü yakıp yıktılar. Sanat harikası câmileri tahrip ettiler. Beşyüz bin el yazması eser Ferdinant tarafından meydanda yakıldı. Böyle ilim düşmanları târihte pek nâdir görüldü. Hristiyanlık buraya zâlimlik ve barbarlık âfeti olarak girdi. Zâlimlikte ellerinden geleni bırakmadılar. Zamanla Endülüs'ün tamamına hâkim olan hıristiyanlar, kendi dinlerinden olmayan herkesi hıristiyan olmaya zorladılar. Kabul etmeyenleri öldürdüler. İslam kültürüne âit herşey yok edilmeye çalışıldı. Müslüman olduğunu hissettirenler, bir kelime de olsa Arapça kullananlar, şiir söyleyenler, eski âile adlarını taşıyanlar, millî ve dinî kıyafetler giyenler, hatta hamama gidenler bile yakalandıkları gibi kürek cezası, zindan, sürgün ve diri diri yakılmak gibi cezâlara çarptırıldı. Dînî lider Başpiskopos Kiminez, halk arasına hafiyeler saldı. Eşsiz bir hazîne olan kütüphânelerdeki ve evlerdeki kitapları toplatarak bir odun yığını gibi meydanlarda yaktırdı. Bir milyon ciltten fazla eser yakıldı, tahrip edildi.
    ABBÂSİLER (Hicrî:132-922; M.750-1517)

    Abbâsiler; Peygamber Efendimiz'in amcası Hz.Abbas (R.A.)'ın neslinden geldikleri için bu isimle şöhret bulmuşlardır. Emevîlerden sonra ortaya çıkan Abbâsî halîfeliği 767 sene devam etmiştir.
    Son Emevî halîfesi Mervan'ın öldürülmesiyle Emevî devleti yıkılmıştı. Bu arada Ebûl Abbas'ın, Irak'ta halîfeliğini îlân etmesiyle Abbâsî devleti kurulmuş oldu. Ebûl Abbas'ın halîfeliği Endülüs hariç bütün İslam ülkelerinde kabul edildi. O'nun zamanında, iç isyanların hepsi bastırıldı.
    Yerine geçen oğlu Mensur, Bağdat şehrini kurup başkent yaptı. Mensur'un vefâtı üzerine yerine oğlu Mehdî geçti. Mehdî dönemi devletin kuvvetlendiği, ticâret emniyetinin sağlandığı, mahkemelerin kurularak adâlet işlerinin müesseseleştirildiği bir dönem oldu. Mehdî ölünce yerine oğlu Hâdî halîfe oldu.
    Halîfe Hâdî'nin M.786 senesinde vefâtı üzerine yerine geçen Hârun Reşid zamanı ise Abbâsîlerin en parlak devri olmuştur. İslam orduları Hindistan'dan Atlas Okyanusu'na, Kafkaslardan Orta Afrika'ya kadar fetihler yapmışlardı. Bu dönemde, İlim ve sanat erbabına her türlü imkan sağlanmış ve Bağdat dünyânın en meşhur şehirlerinden biri olmuştu.
    Bu durum, Avrupalıların dikkatini celbetmiş ve halîfe ile krallar arasında elçiler teâtî edilmiştir. Bir ara Hârun Reşid, Fransa kralı Şarlman'a bir çalar saat hediye etmişti. Saatin kendi kendine çaldığını gören Avrupalılar çok hayret etmişlerdi. Hatta içinde şeytan var diyerek câhilliklerini bile ortaya dökmüşlerdi.
    Hârun Reşid'den sonra gelen halîfeler zamanında, iç karışıklıklar yüzünden devlet idâresi iyice zayıfladı. Kuzey Afrika'da ortaya çıkan şiî Fatımîler, Mısır'da Devlet kurdular. İranlı ve şiî bir hânedan olan Büveyhîler Bağdat'ı işgal ettiler. Bu sırada İran'da güçlü bir devlet kuran Türk Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey, Bağdat'a girerek hilafeti şiî tahakkümünden kurtardı.
    Selçuklulardan sonra Cengiz'in torunlarından Hülâgû, M.1258 senesinde İslam memleketlerine saldırarak Bağdat'ı kuşattı. Çaresiz kalan halîfe Mu'tasım, veziri ibn-i Alkamî'nin tesiriyle teslim oldu. Hülâgû, halîfeyi yanındakilerle birlikte idam ettirdi.
    Dünyâ târihinde en büyük tahribâtı yapan Hülâgû, 400.000'den fazla müslümanı kılıçtan geçirdi. Mescidler ve medreseler yerle bir edildi. Milyonlarca dînî ve ilmî eserler yakılarak Dicle nehrine atıldı. Mezhepsiz ve iki yüzlü olan vezir Alkamî ise o sene zillet içinde öldü.
    Hülâgû'nun zulmünden kaçan 35. Abbâsi Halîfesi Zâhir'in oğullarından Ebu-l Kâsım Ahmed, Mısır'da halîfe tanındı. Nihâyet Yavuz Sultan Selim Hân'ın Mısır'ı fethetmesiyle son Abbasî halîfesi III.Mütevekkil, kendi arzusuyla hilâfeti Yavuz Sultan Selim Hân'a teslim etti (H.922, M.1517).
     
  14. h3LL_s3xY

    h3LL_s3xY Well-Known Member

    • Platin Üye
    Mesajlar:
    5.237
    Aldığı Beğeni:
    250
    Ödül Puanları:
    83
    OSMANLI DEVLETİ (OSMANLI İMPARATORLUĞU)

    Osmanlılar (Hicrî: 699-1340; M.1299-1922)
    Osmanlılar, Oğuzların Kayı boyuna mensupturlar. Orta Asya'dan göç ederek diğer Oğuz beyleriyle birlikte şimdi İran hudutları dahilindeki Horasan'ın Mahan bölgesine yerleştiler. Önce Selçuklular sonra Harzemşahlar devletinin idâresi altında yaşadılar. Târihte Moğol-Tatar istilâsı olarak bilinen Cengiz'in ordularına karşı Harzemşahlar saflarında büyük hizmetler yaptılar. Harzemşahlar devletinin yıkılmasıyla Moğol-Tatar istilâsından kaçarak 50.000 kişiyle Anadolu'ya gelip Anadolu Selçuklu Devletine sığındılar.
    Kabîle reîsi olan Süleymanşah, Ca'ber kalesi yakınında Fırat nehrinden geçerken boğuldu. Süleymanşah'ın vefâtından sonra kabîlesi dağıldı. Dört oğlundan biri olan Ertuğrul Gâzi, dağılan aşîretlerden birine reis oldu. Ertuğrul Gâzi, içlerinde kardeşi Dündar Bey'in de bulunduğu, kendisine bağlı 400 çadır (âile) ile batıya doğru hareket etti. İleride Osmanlı Devleti'ni meydana getirecek olan bu aşîret Sivas yakınlarında Yassıçemen denilen yerde konakladıkları sırada, Selçuklu ordusu ile büyük bir ordunun muhârebesine şâhid oldular. O esnâda Selçuklular mağlup durumda idi. Gâlip tarafa yardım edelim diyenler olmuşsa da Ertuğrul Gâzi; "Bu, yiğitlik ve mertlik esaslarına sığmaz" dedi ve «Allah, Allah» diyerek savaşmakta olan zayıf ve mağlup tarafa yardım etmeği uygun buldu. Böylece yenilmekte olan Selçukluların yardımına koşarak gâlip gelmelerini sağladılar. Bunun üzerine Selçuklu hükümdarı Sultan Alaeddin Keykubat, onları taltif için Ankara yakınlarında Karacadağ yöresini ıkta olarak verdi. Ertuğrul Gâzi, aşîretiyle önce buraya, Kösedağ savaşından (M.1243) sonra da Söğüt'e yerleşti.
    Ertuğrul Gâzi, bir gece Söğüt'te Şeyh Edebâli'ye müsâfir olduğunda, kendisine i'zaz, izzet ve ikram edildikten sonra istirahat etmesi için hazırlanan odasına götürüldü. Odanın raflarındaki kitapları görünce, ümmî bir aşîret reîsi olan Ertuğrul Gâzi, bu kitapların ne olduğunu sordu.
    Kendisine; "Bunlar Allâhü Teâlâ'nın, Peygamber Efendimiz Hazretlerine semâdan indirdiği Kur'ân-ı Kerim ve tefsirleridir. Cenâb-u Hak bütün şer'i emirlerini O'nda beyân etmiştir. İçinde, Cenâb-u Hakk'ın kullarına emirleri, yasakları, hükümleri olan Allah Kelâmıdır." diye cevap verildi.
    İstirahat etmesi için yanından ayrılındığında, Ertuğrul Gâzi, Allah Kelâmı'nın bulunduğu bir odada uzanıp yatmaktan hicab duyarak uyumadı. Abdest alıp namaz kıldıktan sonra el bağlayıp Kur'ân-ı Kerîm'e yönelerek, hürmeten sabaha kadar ayakta durdu. Uzun gecenin seherinde ayakta uyuklayınca bir rü'yâ gördü.
    Rü'yasında «Bağrında bir ağacın bittiğini, kısa zamanda dallanıp, yeşerip gölgesinin bütün dünyâyı kapladığını görmüş, âlem-i mânâda kendisine Mevlâi Zülcelâl tarafından; "Sen benim kitâbıma bu kadar ihtiram ve ta'zimde bulundun, Ben de senin evlâdını kıyâmete kadar dâim olacak bir saltanat ile tekrim ettim." diye hitap gelmişti.» Böylece kendisine, o gece Cenâb-u Hak tarafından dünyâya ilim, irfan ve medeniyet saçacak bir saltanatın anahtarı verilmişti. Kendisi ve ayrıca oğlu Osman Gâzi de bu ve buna benzer daha bir çok rü'yâlarla tebşir edilmişlerdir.
    Târihcilerin, Osman Gâzi tarafından kurulan ve ona izâfeten "Osmanlı Devleti" adı verilen bu büyük devlet hakkındaki ortak fikirleri özetle şöyledir:
    Türk ve İslam Târihinin en muhteşem devri Osmanlıların eseridir. Onlar, millî ve İslâmi mefkûrelerinin dâhiyâne terkibi, siyâsî istikrar ve ictimâî adâletleri sâyesinde üç kıtanın ortasında ve Akdeniz havzasında, beşer târihinde nizâm-ı âlem dâvasının en kudretli temsilcileri olmuşlardır.
    Osmanlı hânedânı, dünyâda hiç bir âileye nasip olmayan büyük ve dâhî pâdişahları birbiri ardından yetiştirmekle, bu devlete yalnız en büyük hayâtiyeti bahşetmedi. Onu millî, İslâmî ve insânî idealller çerçevesinde miletin kalbini kazanarak cihan hâkimiyeti düşüncesinin de en sağlam teşkilâtı haline getirdi. İslam dîninin, beşeriyeti saâdete, adâlete ve insanlığa eriştirmek için îlân ettiği yüksek esaslar ve dünyâ nizâmı mefkûresi, Eshâbı Kiram ve Tâbiîn'den sonra en ileri derecesine Osmanlı devrinde ulaşmıştır.
    Osmanlı sultanları ilmi ve ilim adamlarını, memleketlere sâhip olmaktan üstün tuttular. Kemal sâhibi ilim erbâbını dâimâ takdir edip onlara rağbet gösterdiler. Pâdişahlar, savaşta ve barışta, kânunların düzenlenmesinde, dînin bildirdiği hükümlere sâdık kalmakla yükselip kuvvetlendiler. Her işlerinde âlimlerle istişârede bulundular. Devlet nizamlarının hazırlanıp düzenlenmesini ve teftişini onlara havâle edip, idârî mes'ûliyetlere onları da dâhil ettiler. Bunun için Osmanlı Devletinde ulemâ sınıfı, hürmetli bir mevkîde idi. Bu yüzden korkutmaya dayanmaktan çok, adâleti yerleştiren kânunlar yapıldı.
    1- Osman Gâzî; Hükümdarlığı: M.1299-1326
    Ertuğrul Bey'in vefâtı ile, H.680 (M.1281) yılında aşîretin başına oğlu Osman Gâzî geçti. Osman Gâzî, Hicrî 699 (M.1299) yılında müstakil Osmanlı Devletini kurdu. Osman Gâzi, İslam dîninin esaslarını, Türk örfünü, teşkilat ve müesseselerini safha safha yerleştirip, mükemmelleştirdi. Teşkilat ve müessesesini kurarken İslam dîninin farzlarından cihat emrini de yerine getiriyordu. Devamlı genişleyip, teşkilâtlanan Osmanlıyı ortadan kaldırmak isteyen Bizans Kayserinin Osman Gâzi üzerine gönderdiği orduyu M.1301'de İznik'in kuzey doğusundaki Koyunhisar Kalesi mevkiinde göğüsledi ve yapılan muharebede muzaffer oldu. Osman Gâzi babasından devraldığı 4800 km²lik topraklarını 16.000 km²ye çıkardı.
    Osman Gâzi, az sayıdaki aşîret kuvvetleriyle Bizans ordusunu ve tekfurlarını üst üste mağlup edip, zaferler kazanan üstün bir kumandandı. Dünyânın en uzun ömürlü hânedânını ve dünyânın en büyük devletlerinden birini kurdu. Osman Gâzi kurduğu hânedanla; üç kıta, yedi iklim, her çeşit ırk, dil, din, mezhep, fikir, kültür ve medeniyetteki insanı bünyesinde Osmanlı adı altında toplayan, Kurân-ı Kerîm, Hadîs-i Şerif ve İslam âlimlerince övülen mânevî hizmetlerin mîrascısı ve idârecilik vasfının 13.yüzyıldan 20.yüzyıla kadar nesillere intikalcisidir. Osmanlı Devleti, şer'î meselelerini, kuruluşundan îtibâren Hanefî mezhebi hükümlerince halletti. Kazâ merkezlerine, şehirlere tâyin edilen Kadılar, Hanefî mezhebine göre karar verirlerdi. Osman Gâzi zamanında askerî teşkilat Oğuz töresine göre olup, aşîret kuvvetlerine dayanıyordu.
    2- Orhan Gâzi; Hükümdarlığı: M.1326-1359
    Osman Gâzi'nin vefâtından sonra yerine oğlu Orhan Gâzi geçti. Orhan Gâzi, Türklerin Rumeli'ye geçişini kolaylaştırdı ve ilk devlet teşkilâtını kurdu. Osmanlılar tarafından yaptırılan ilk camiyi M.1333-1334 târihlerinde İznik'te Orhan Gâzi yaptırdı. Bursa medresesini kurdu. İlk "Sultan" lakabı da onun zamanında kullanıldı. İlk Osmanlı parası onun zamanında basıldı.
    3- Sultan I.Murad; Hükümdarlığı: M.1359-1389
    Orhan Gâzi'nin oğlu olan Sultan I.Murad zamanında Osmanlılar Avrupa'da yerleştiler ve te'sir sâhaları bütün Balkanları içine alan bir genişliğe erişti. Osmanlıları Balkanlardan atmak üzere Sırp, Bosna, Macar, Ulah, Arnavut, Leh ve Çek kuvvetlerinden teşekkül eden büyük Haçlı kuvvetlerinin, M.1389'da Kosova'da yok edilmesi, Türk Târihinin mühim hâdiselerinden olup örnek imhâ hareketlerinden biri olarak târihe geçti. I.Kosova Meydan Muhârebesi'nde bir sırplı tarafından şehid edilen Sultan Murad Hüdavendigar'ın son sözleri şunlar olmuştur: "İslâmın muzafferiyeti benim şehit olmama bağlı ise, şahâdet şerbetini nasib buyurmasını Cenâb-u Hak'dan duâ ve niyaz etmiştim. Duam kabul buyruldu. Hazreti Allâha hamd ve senâ olsun ki İslam askerlerinin zaferini gördükten sonra hayâtım sona ermektedir. Oğlum Bayezid'e bîad ediniz. Sakın esirleri incitmeyiniz. Mal ve canlarına tecâvüz etmeyiniz. Ben artık sizleri ve muzaffer ordumuzu Cenâb-u Hakk'a emanet ediyorum. Mevlâ, devletimizi bütün fenalıklardan korusun!"
    4- Sultan Yıldırım Bayezid; Hükümdarlığı: M.1389-1402
    Sultan I.Murad'dan sonra yerine oğlu Bayezid Han tahta çıktı. Cesâreti ve savaş anında fevkalâde sür'atli hareketi yüzünden "Yıldırım" lakabıyla anılan Bayezid Han'ın ömrü İslâmiyeti yaymakla geçti. Türklüğün ve İslâmiyetin Rumeli'de yerleşmesini sağladı Niğbolu Muhârebesi'yle Haçlıları mağlup etti. Haçlıların gâyesi Osmanlıyı Avrupa'dan hatta Anadolu'dan atarak Kudüs Krallığı'nı yeniden kurmaktı. Büyük bir kumandan olan Yıldırım Bayezid 13 yıl gibi kısa bir sürede babasından devraldığı 500.000 km² lik ülkeyi 942.000 km² ye ulaştırdı. Yıldırım Bayezid Han'ın Ankara Savaşı'nda Timur'a esir düşmesi ve çok geçmeden de esaret hayâtına dayanamayarak kederinden vefat etmesi üzerine şehzadeler arasında taht kavgaları başladı. Osmanlı Târihinde M.1402-1413 yılları arasında geçen bu zamana "Fetret Devri" denilmektedir.
    5- Sultan Çelebi Mehmed; Hükümdarlığı: M.1413-1421
    Yıldırım Bayezid Han'ın oğulları arasında süren taht kavgaları sebebiyle başsız kalan devleti, oğullarından Çelebi Mehmed toparladı ve Osmanlı birliğini yeniden sağladı. Bu bakımdan kendisine Osmanlı İmparatorluğu'nun ikinci kurucusu gözü ile bakılır.
    6- Sultan İkinci Murad; Hükümdarlığı: M.1421-1451
    Sultan Çelebi Mehmed'in vefatından sonra oğlu II.Murad tahta geçti. Kahramanlığı yanında bir gönül adamı olan Sultan II.Murad Han, Varna ve Kosova'da Haçlılara karşı giriştiği mücâdelede Türk Târihine altın harflerle geçen iki büyük zafer kazandırdı. Sırp despotluğunu ortadan kaldırdı.
    7- Fâtih Sultan Mehmed; Hükümdarlığı: M. 1451-1481
    II.Murad Han'ın vefatından sonra yerine oğlu Fâtih Sultan Mehmed Han tahta geçti. Peygamber Efendimiz'in sekizyüz küsür sene önce buyurduğu ve "İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden emîr (hükümdar) ne güzel emîrdir ve onun askeri ne güzel askerdir." diye verdiği mu'cizevi müjdeye ve Fahri Kâinât'ın medhü senâsına mazhar oldu ve yıkılmaz zannedilen Bizans'ı yıktı. İstanbul'u fethetti (Hicrî.857, M.1453). Böylece "Ortaçağı" kapatıp "Yeniçağı" açtı.
    Fatih Sultan Mehmet Han, fetihten sonra beyaz at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı'dan şehre girdi. Onun askerleri, kendisini Şehremini'nde tebrik ederek; "Seni tebrik ederiz ey Sultânımız! Peygamber Efendimiz'in medhü senâsına nâil oldun." dediklerinde O da; "Ben de sizi tebrik ederim ey askerim!" diye tebrikleştikten sonra atından inip yerde şükran secdesine kapandı. Sonra doğruca Ayasofya Kilisesi'ne gitti. Burayı câmiye çevirdi ve ilk cuma namazını burada kıldı. Kıyâmete kadar câmi olarak kalmasını istediği bu muhteşem mâbed için mükemmel bir vakfiye yazdırttı. (1127 sene kilise, 481 sene de câmi olarak kullanılan Ayasofya, 1934'de maalesef müze hâline getirildi.)
    Fatih Sultan Mehmed Han'ın sâdece dünyânın incisi olan İstanbul'u Türk milletine hediye etmesi, bu milletin ebediyyen O'na minnettar olması için yeter de artar bile. Dünyâ Târihinin akışını değiştiren, çağ kapayıp çağ açan Fâtih Sultan Mehmed Hân, târihin kaydettiği eşsiz hükümdarlardan ve müstesnâ kumandanlardan olup ömrü üç kıtada Allâhü Teâlâ yolunda cihad etmekle geçti.
    Fatih Sultan Mehmet Han Trabzon seferindeyken, Zigana dağlarını yaya geçmek zorunda kalarak büyük sıkıntılarla karşılaşmıştı. Sefer sırasında yanında bulunan Uzun Hasan'ın annesi, onun çektiği eziyetleri görerek, seferden vazgeçirmek maksadıyla; "Ey oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?" deyince,
    Yüce hâkan Hz.Fatih'in; "Hey ana! Bu zahmet din yolunadır. Zahmeti ihtiyar etmezsek bize gâzi demek yalan olur" şeklinde verdiği bu cevap çok dikkate şâyandır.
    Fatih Sultan Mehmet Han devrinde İstanbul, ilim ve medeniyette dünyânın en yüksek bir merkezi hâline geldi. Fatih'in ilme olan hizmetlerinin en açık işâretleri; hiç şüphesiz câmilerin etrafında yaptırdığı ilim ve irfan yuvaları olan medreselerdir.
    8- Sultan İkinci Bayezid; Hükümdarlığı: M.1481-1512
    Fatih Sultan Mehmet Han'dan sonra yerine oğlu II.Bayezid tahta geçti. Dînine çok bağlı olduğu için kendisine Bayezidi Velî denildi.
    9- Yavuz Sultan Selim; Hükümdarlığı; M.1512-1520
    Sultan II.Bayezid Han'dan sonra yerine oğlu I.Selim tahta geçti. Yavuz Sultan Selim Han'ın en büyük niyyet ve arzusu, İslam birliğini sağlamaktı. "Biz, Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz." diyen Yavuz Sultan Selim Han, M.1512 de ilk seferini Şiî Şah İsmâil üzerine yaptı. Yavuz bu seferinde Şah İsmâil'i bertaraf etmekle kalmadı, 220.000 km²'lik bir toprağı da Osmanlı topraklarına kattı.
    Yavuz Sultan Selim Han, ulemânın fetvâsı üzerine, ikinci seferini mülhid Safevîlerle işbirliği yapan Mısır üzerine yaptı. Mercidâbık muhârebesinden sonra, Halep Ulu câmiindeki ilk cuma namazında hutbeyi, Sultan Selim nâmına okuyan hatip, Yavuz Sultan Selim Hân için "Hâkim-ül-Harameyn-iş-Şerîfeyn" deyince, Pâdişah oturduğu yerden fırlayıp hemen müdâhale ederek, "Yok! yok! hâkimi değil hâdimiyim" deyip "Hâdim-ül-Harameyn-iş-Şerîfeyn" diye düzelttirtmiştir.
    Göz yaşlarını tutamayan Sultan Selim, Peygamber Efendimiz'in meşru halîfesi olmanın sevinci ile oturduğu yerdeki seccâdeyi kaldırarak, alnını câminin mermer zemînine değdirmek suretiyle, şükran secdesine kapanmıştır.
    Yavuz Sultan Selim Han, kendi zamanına gelinceye kadar hiçbir hükümdarın göze alamadığı bir işi yapmıştır ki, koskoca Sina Çölü'nü 13 günde geçmiştir (II.Cihan Harbinde Almanlar yeni tekniğin verdiği imkanlarla dahi bu çölü ancak 11 günde geçebilmişlerdir.). Yavuz Sultan Selim Han, saltanatını parçalamak isteyenlere karşı "Bana bu dünyâ dar geliyor." diyen ve cihan hâkimiyetini elinde toplayan çok kudretli bir sîmadır.
    Ridâniye Muhârebesi sonunda Kudüs, Medîne ve Mekke'nin Osmanlıya geçmesi, Kâhire ve Mekke'de bulunan Emânâtı Mukaddese'nin İstanbul'da Topkapı Sarayı'na taşınması ve bunlar için Hırka-i Şerif dâiresinin yapılmasıyle, Sultan Selim'in halîfe sıfatı tamamlanmıştır. Böylece hilâfet Abbâsilerden Osmanlılara geçmiştir (M.1517).
    10- Kânûnî Sultan Süleyman; Hükümdarlığı: M.1520-1566
    Yavuz Sultan Selim Han'dan sonra yerine oğlu Kânûnî Sultan Süleyman Han tahta geçti. İkinci Osmanlı halîfesi olan Kânûnî, gerek yaptığı kânunlar gerekse kânun ve nizamlara gösterdiği fevkalâde riâyet yüzünden, «Kânûnî» ünvanıyla yâdedilmiştir. Kendisine Kânûnî denmesi yeni kanunlar icad etmesinden değil, mevcut kanunları yazdırtıp çok sıkı şekilde tatbik etmesinden dolayıdır. Bütün dünyâ servetleri hediye diye ayağına kadar getirilen, bir savaşla bir devleti ortadan kaldıran, dünyânın bütün devlet başkanlarına emirlerini dikte ettiren bir pâdişahtı. Garplılar O'na «Muhteşem Süleyman» adını veriyorlardı. Ama o, kendinden çok devletine ve milletine ihtişam verdi. Bu devirde devletin iktisadi vaziyeti çok yüksek seviyeye ulaştı. Büyük bir devlet adamı olmasının yanında ayrıca ünlü bir şairdi. Meşhur şiirlerinden birisi şudur:
    Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi.
    Olmayâ devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.
    Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır.
    Olmayâ baht-ü saâdet dünyâda vahdet gibi.

    Bizzat ordusunun başında olduğu halde çıktığı onüç sefer sonunda, babası Yavuz Sultan Selim Han'dan devraldığı 6.557.000 km² lik Osmanlı Devleti'nin topraklarını 14.893.000 km² ye ulaştırdı. Kânûnî, Avrupa'ya onüçüncü seferi olan Zigetvar kuşatmasını bizzat idare ederken 6-7 eylül 1566 gecesi vefat etti. 7 eylülde kale fethedildi. Askerin moralinde bozukluk meydana gelmemesi için Kânûnî'nin vefatı askerden gizli tutuldu.
    Zigatvar seferinden muzaffer dönen orduya 48 gün sonra Mohaç sahrasında Kânûnî'nin vefatı tebliğ edildi. Kânûnî'nin cenaze namazı, 26 ekim 1566'da Belgrad civarındaki Sirem sahrasında bütün ordunun iştirakiyle Hâce-i Sultânî Atâullah Efendi tarafından kıldırıldı, 28 kasım 1566'da İstanbul'a vasıl olan Kânûnî'nin cenâze namazı yüzbinlerce İstanbullunun iştirakiyle Şeyhülislam Ebussud efendi tarafından tekrar kıldırıldı.
    11- Sultan İkinci Selim; Hükümdarlığı: M.1566-1574
    Kânûnî'den sonra yerine oğlu II.Selim hükümdar oldu. II.Selim zamanında Kıbrıs fethedilerek Akdeniz'de Osmanlı hâkimiyeti tam olarak sağlandı. Komşu devletlerle sulh anlaşmaları yapıldı. İndonezya'ya denizden sefere çıkıldı. Hindistan ve civarındaki müslüman hükümdarlara istekleri üzerine yardımda bulunuldu. Ayasofya Câmii yeniden onarıldı. Edirne'deki Selimiye Câmii bu devirde inşâ edildi. Kırım Hanlığına Rusya seferine çıkma izni verildi ve Rusya vergiye bağlandı. II.Selim Han'dan sonra Osmanlı Devletinin giriştiği harpler çok uzun sürmeye ve devletin aleyhinde olmaya başladı. Nitekim M.1578 yılında başlayıp çeşitli aralıklarla III.Mahmud, I.Ahmed, II.Osman ve IV.Murad devirlerinde olmak üzere 1639'a kadar süren İran harpleri Osmanlı Devletinin duraklamasının başlıca sebeplerinden biri olmuştur.
    12- Sultan Üçüncü Murad; Hükümdarlığı: M.1574-1595
    İkinci Selim'den sonra tahta oğlu III.Murad geçmiştir. Osmanlı Devleti, doğuda en geniş sınırlarına Sultan III.Murad zamanında ulaştı. Bu zamanda ülke toprakları 20.000.000 km²'ye yaklaşmıştı.
    13- Sultan Üçüncü Mehmed; Hükümdarlığı: M.1595-1603
    Sultan III.Murad'dan sonra oğlu III.Mehmed hükümdar oldu. Dînine çok bağlı idi. Ayrıca tasavvufa da merakı vardı. Hz. Peygamberimiz'in ismi anılınca saygı ile ayağa kalkar, kıbleye döner ve Salavât-ı Şerîfe okurdu. Bizzat ordusunun başında sefere çıkarak Haçova meydan savaşını kazanmış, Eğri kalesini fethederek Eğri Fâtihi ünvânını almıştır.
    14- Sultan Birinci Ahmed; Hükümdarlığı: M.1603-1617
    Sultan III.Mehmed'den sonra oğlu I.Ahmed 14 yaşında pâdişah oldu, 14 sene pâdişahlık yaptı. Sultan I.Ahmed zamanında Kâbe'nin örtüleri İstanbul'dan gönderilmeye başlandı. Zitvatoruk Anlaşması imzalanarak Avusturya Osmanlı siyâsî hâkimiyetini tanımaya devam etti. Celâlî isyanları tamamen bastırıldı. Estergon ve Uyvar kaleleri fethedildi.
    6 büyük minareli ve 16 şerefeli Sultan Ahmed Câmiini binâ ettirdi. İyi bir şâirdi. Bahtî mahlasıyla şiirler yazdı. Bir divânı vardır. Dînine çok bağlı, hatta büyük bir velî olan Sultan I.Ahmed'in Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed (S.A.V)'e bağlılığı o kadar ileri idi ki, Peygamberimiz'in mübârek ayak izlerinin resminin üzerine bir şiir yazmış ve o resim ve şiiri kavuğunda ölünceye kadar taşımıştır. O şiir ise şudur:
    N'ola tâcım gibi başımda götürsem dâim,
    Kadem-i resmini ol Hazreti Şâhı Rasûlün.
    Gül-i gülzârı Nübüvvet, o kadem sâhibidir.
    Ahmedâ durma yüzün sür kademine ol Gülün.

    15- Sultan Birinci Mustafa; Hükümdarlığı: M.1617-1618 ve M.1622-1623
    Sultan I.Ahmed'den sonra, III.Mehmed'in oğlu I.Mustafa tahta geçirildi. Üç ay kısa bir saltanattan sonra asabî rahatsızlığı dolayısıyla Şeyhülislam Es'ad Efendi'nin fetvâsıyla tahttan indirildi.
    16- Sultan İkinci (Genç) Osman; Hükümdarlığı: M.1618-1622
    I.Mustafa tahttan indirildikten sonra, Sultan I.Ahmed'in oğlu II.Osman pâdişah oldu. Çocuk yaşta olmasına rağmen çok iyi yetişmiş, cesur ve gözüpek bir pâdişahtı. Çok muazzam planları vardı. Lehistan seferine bizzat kumanda etti. Bu seferde yeniçerilerin isteksizliklerini gördü. Yeniçeri ocağında ıslâhât yapmak lüzûmunu duydu. Onun bu niyetini anlayan Yeniçeriler pâdişahı Yedikule zindanında boğdurarak şehit ettiler. O sene içinde İstanbul boğazı dondu, İstanbul'dan Üsküdar'a yaya olarak geçildi.
    17- Sultan Dördüncü Murad; Hükümdarlığı: M.1623-1640
    Sultan II.Osmanı'ın şehâdetinden sonra I.Mustafa birtakım entrikalarla ikinci kez tahta çıkarılmış ise de kısa zaman sonra Şeyhülislam fetvâsıyla tekrar tahttan indirilmiştir. Yerine Sultan I.Ahmed'in oğlu IV.Murad tahta çıktı. En dirayetli pâdişahlardandır. M.1633 senesinde tütün yasağı koydu ve 1634 senesinde içkiyi yasakladı. Devlete bağlılığı olmayan âsileri îdam ettirdi. Tertip ettiği bir doğu seferinde Bağdat'ı fethederek M.1638'de Bağdat Fâtihi ünvânını aldı. İstanbul'da ve devletin her kesiminde haber alma teşkilâtı kurarak imparatorluğun her tarafındaki zorbaları ismen tespit ettirdi. Sefere çıktığında geçtiği yerlerdeki âsileri ismen çağırtıp boyunlarını vurdurdu. Kâbe-i Muazzama'yı yeniden bina ettirdi.
    18- Sultan Birinci İbrahim; Hükümdarlığı: M.1640-1648
    Sultan IV.Murad'dan sonra yerine kardeşi (Sultan I.Ahmed'in oğlu) I.İbrahim pâdişah oldu. İyi yetişmiş gözüpek birisi olduğu için işlerini tavizsiz takip ettiğinden, devrinde yaşayan bâzı kindar yazarlar tarafından kendisine deli denmişse de aklî bir deliliği yoktur. Bu isim ona deli-dolu, gözüpek mânâsında kullanılmıştır.
    19- Sultan Dördüncü Mehmed; Hükümdarlığı: M.1648-1687
    Sultan I.İbrahim'den sonra yerine oğlu IV.Mehmed tahta geçti. Avcı Mehmed olarak da bilinen Sultan, ava ve Edebiyâta meraklı idi. Zamanında ordularınının başında Lehistan seferine çıktı. Çok görkemli bir zafer sonunda Bucaş Antlaşmasını (M.1672) yaparak Osmanlı'nın batıda en geniş sınıra ulaşmasını sağladı. Baltık denizine ulaştı. Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından M.1683'de Viyana ikinci defa kuşatıldı, fakat Kırım Han'ı Murat Giray'ın ihâneti yüzünden alınamadı.
    20- Sultan İkinci Süleyman; Hükümdarlığı: M.1687-1691
    Sultan IV.Mehmed'den sonra yerine I.İbrahim'in oğlu II.Süleyman tahta geçti. Kendinden önce Almanların eline geçen bir çok yerleri geri aldı. Köprülü Fâzıl Mustafa Paşa'ya Avrupadaki göstediği muvaffakiyetlerinden dolayı gözyaşları içinde sırtındaki hırkasını çıkarıp giydirdi. Zamanında çok büyük ilim, sanat ve tasavvuf adamları yetişti.
    21- Sultan İkinci Ahmed; Hükümdarlığı: M.1691-1695
    Sultan II.Süleyman'dan sonra yerine I.İbrahim'in oğlu II.Ahmed tahta geçti. Zamanında Salankamen meydan muharebesi kazanıldı. Fakat bu muhârebede Köprülü Fâzıl Mustafa Paşa şehit düştü. Hanya zaferi kazanıldı. Belgrad önlerinde Almanlara karşı büyük zaferler elde edildi.
    22- Sultan İkinci Mustafa; Hükümdarlığı: M.1695-1703
    Sultan II.Ahmed'den sonra yerine IV.Mehmed'in oğlu II.Mustafa tahta geçti. Rus çarı Deli Petro, Azak'ta hezîmete uğratıldı. Hükümdar olunca "Bana ağırlık ve hazîne lazım değil. Yerine göre kuru ekmek yerim." diyen Sultan II.Mustafa'nın zamanında haçlı birliğine karşı büyük zaferler kazanıldı ise de Zenta bozgunu diye târihe geçen elim hâdiseden sonra Karlofça Antlaşması imzalandı (M.1699). İstanbul isyanıyla II.Mustafa tahttan indirildi.
    İkinci Viyana seferinden sonra ülke toprak kaybetmeğe başlamış, inhitâtâ doğru gitmiş, daha sonraki pâdişahların aldığı tedbirler bunu önlemeğe kâfi gelmemiş, Sultan Abdülaziz'e kadar ülke içten ve dıştan sarsıntılar geçirmişti. Osmanlı Devleti'nde M.1699'daki Karlofça Antlaşması'ndan sonra devletin içine düştüğü durumu gören ve kurtarmak için çâreler arayan gayretli pâdişahlar tahta çıktı ise de, bunların önlerinde her zaman iki büyük engel zuhûr etti:
    birincisi; Türk ordusunun esasını teşkil eden Yeniçerilerin, modern askerî bilgi ve tekniğe kapalı ve uzak kalmaları, hatta eski nizam ve an'anelerini de terk ederek askerlikle münasebetlerini kesmeleri,
    ikincisi; yeniliklere açık ve ilme değer veren bu pâdişahların yanında, kendilerine yardımcı olacak değerli devlet adamlarının olmayışı idi ki, buna kaht-ı rical denir.
    23- Sultan Üçüncü Ahmed; Hükümdarlığı: M.1703-1730
    Sultan II.Mustafa'dan sonra yerine IV.Mehmed'in oğlu III.Ahmed tahta geçti. Prut'ta Rus ordusu büyük bir hezimete uğratıldı (M.1711). Mora'ya sefer yapılarak Venediklilerden geri alındı. Lâle devri denilen meşhur devir bu dönemde yaşandı. İlk Türk matbaası bu dönemde açıldı (M.1727).
    24- Sultan Birinci Mahmud; Hükümdarlığı: M.1730-1754
    Sultan III.Ahmed'den sonra yerine II.Mustafa'nın oğlu I.Mahmud tahta geçti. Bunun zamanında İstanbul'da hem büyük bir yangın hem de deprem oldu. Yangın ve zelzelede hasar gören camileri tamir ettirdi. Âfetzedelere ev ve dükkanlar yaptırıp dağıttı. Belgrad Antlaşmasıyla Belgrad'ı tekrar aldı (M.1739). İran'a karşı büyük mücadeleden sonra İstanbul Antlaşması yapıldı (M.1746). İran'ın yaymak istediği sapık Câferiyye mezhebi resmen kaldırıldı.
    25- Sultan Üçüncü Osman; Hükümdarlığı: M.1754-1757
    Sultan I.Mahmud'dan sonra yerine II.Mustafa'nın oğlu III.Osman tahta geçti. Çok cömert birisi olan pâdişah III.Osman fakirlere son derece şefkat gösterirdi. Zamanında çıkan İstanbul yangınında 4.000'e yakın ev yandı. Sultan, bunları yeniden yaptırdı. Nûruosmaniye camiini ibâdete açtırdı.
    26- Sultan Üçüncü Mustafa; Hükümdarlığı: M.1757-1774
    Sultan III.Osman'dan sonra yerine III.Ahmed'in oğlu III.Mustafa tahta geçti. Çok iyi yetişmiş ileri görüşlü bir hükümdardı. Kara ve deniz mühendishâneleri kurdu. Büyük yenilikler yapmak için çalıştı. Süveyş kanalını açtırmak istedi, fakat yeterli kıymette eleman bulamadı. Zamanında Rusya ile yapılan savaş sonunda imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması büyük toprak kaybına sebep oldu (M.1774).
    27- Sultan Birinci Abdülhamid; Hükümdarlığı: M. 1774-1789
    Sultan III.Mustafa'dan sonra yerine III.Ahmed'in oğlu I.Abdulhamid tahta geçti. İran ile hiçbir netice alınamayan savaşlar yapıldı. M.1787'de Almanlara karşı büyük bir zafer kazanıldı ise de Özi fâciası denilen Almanların eline geçen Özi kalesinde 25.000 Müslüman, Almanlar tarafından şehit edildiği haberi gelince Sultan üzüntüsünden felç oldu ve kısa zaman sonra vefat etti.
    28- Sultan Üçüncü Selim; Hükümdarlığı: M.1789-1807
    Sultan I.Abdulhamid'den sonra yerine III.Mustafa'nın oğlu III.Selim tahta geçti. Islâhatçı hükümdar olan III.Selim M.1791'de Avusturya ile Ziştovi, 1792'de Rusya ile Yaş Antlaşmalarını imzaladı. Osmanlı devleti inhitat dönemine girdi. Ülkeyi bu durumdan kurtarmak için Nizâm-ı Cedid diye yeni bir ordu kurdu. M.1798'de Napolyon'un Mısır'a saldırmasıyla Fransa ile savaş başladı. M.1799'da Rusya ve İngiltere ile ittifak yapıldı. Napolyon'a karşı meşhur Akka müdafaası yapıldı. Cezzar Ahmet Paşa Mısır'da Fransızlar'a boyun eğdirdi. Sultan III.Selim Kabakçı İhtilâli ile tahttan indirildi.
    29- Sultan Dördüncü Mustafa; Hükümdarlığı: M.1807-1808
    Sultan III.Selim'i tahtan indiren âsiler tarafından tahta çıkarılan ve I.Abdulhamid'in oğlu olan IV.Mustafa zamanında âsiler pek çok mühim mevkileri ellerine geçirdiler. Rusçuk âyânı (vâlisi) Alemdar Mustafa Paşa İstanbul'a gelerek âsileri temizledi. III.Selim'i tekrar tahta çıkartmak istedi. Ancak âsiler III.Selim'i şehit etmiş olduklarından bu mümkün olmadı.
    30- Sultan İkinci Mahmud; Hükümdarlığı: M.1808-1839
    Sultan IV.Mustafa'dan sonra I.Abdulhamid'in oğlu II.Mahmud tahta geçti. Sultan II.Mahmud dağılan Nizamı Cedid eskerlerinin yerine Sekban-ı Cedid askeri teşkilâtını kurdu. Çok geçmeden âsiler ayaklanınca bu ocağı kendiliğinden dağıttı. M.1813 senesinde Mekke ve Medine'de mukaddes yerlere hakarette bulunan Vahhabileri temizleyerek Osmanlı İmparatorluğu yıkılıncaya kadar bir daha huzursuzluk çıkaramayacak hale getirildiler. İçte pâdişahına karşı canavar, cephede düşman önünde kuzu kesilen Yeniçerileri, Şeyhülislamın fetvâsı, ulemâ sınıfı, asker ve halkın ayaklanması ile tamamen ortadan kaldırdı. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması hayırlı bir hâdise kabul edilerek buna "Vak'a-i Hayriyye" denildi. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra II.Mahmud tarafından kurulan Osmanlı ordusuna "Asâkiri Mensûre-i Muhammediyye" adı verildi.
    Sultan II.Mahmud, askerî, tıbbiye ve harbiye mekteplerini kurarak memleketi yeni nizama eriştiren müesseselerin temelini attı. Giriştiği yenilikler Türk Târihinde yeni bir dönüm noktası teşkil etti. Ancak batılı devletler ve bilhassa İngiltere uyguladığı planlı ve sinsî metotlarla Sultan II.Mahmud Han'dan sonra gelişme yolunu Osmanlı aleyhine ve kendi lehlerine olmak üzere değiştirmesini bildiler.
    31- Sultan Birinci Abdülmecid; Hükümdarlığı: M.1839-1861
    Sultan II.Mahmud'dan sonra yerine 16 yaşındaki oğlu I.Abdulmecid tahta geçti. Onun zamanında Dolmabahçe Sarayı ve Ortaköydeki Mecidiye camii yaptırıldı. Sultan Abdülmecid zamanında yabancıların da kışkırtmasıyle devletin ipleri Mustafa Reşid Paşa'nın eline verildi. Mustafa Reşid Paşa iş başına gelir gelmez (sadrazam olur olmaz), Hâriciye Nâzırıyken Mason localarının temsilcileri ile beraber hazırlamış bulundukları Tanzîmat Fermanı'nı îlan ettirdi. Sonra bu fermana dayanarak büyük vilâyetlerde mason locaları açtı. Câsusluk ve hıyânet ocakları çalışmağa başladı. Osmanlı İmparatorluğunun ipini çekecek gizli komitecilik hareketlerinin sonuncusu olan İttihat ve Terakkî Cemiyeti bunlardan biriydi. İhânetleri ile tanınan Tanzîmat paşaları, devleti sıkıntıya sokmak pahasına başka başka devletlerden borç aldılar. İngilizlere destek olmak için savaşa girdiler.
    32- Sultan Abdülaziz; Hükümdarlığı: M.1861-1876
    Sultan I.Abdulmecid'den sonra yerine II.Mahmud'un oğlu Abdülaziz Han tahta geçti. M.1869'da Süveyş kanalı açıldı. Sultan Abdülaziz Han tahta çıkınca, ordu ve donanmanın kuvvetlendirilmesine canla ve başla çalıştı. Böylece Osmanlı Devleti, muazzam bir donanma ve 500 bin kişilik ordusuyla dünyânın en modern kuvveti hâline geldi. Yaptırmış olduğu harp gemilerinin planlarını çoğu zaman kendisi çizmiştir. Sultan Abdülaziz Han'ın gerçekleştirdiği bu hamleleri Rusya, İngiltere ve Fransa büyük bir endişe ile tâkip ediyordu. Hiçbiri böyle muazzam bir kuvvete karşı çıkma cesâretini kendinde bulamıyordu.
    Osmanlının böyle güçlenmesini çekemeyen Avrupa devletleri, koca devleti içten çökertme plânlarını tatbike başladılar. M.1871'de Mithat Paşa sadrazam oldu. Fakat iki ay sonra bütçede açık olduğu halde açık olmadığını söyleyip yalanı meydana çıkınca sadrazamlıktan azledildi. M.1874'de Hüseyin Avni Paşa sadrazam oldu. Bir yıl sonra azledilince, bu kindar adamın kini pâdişaha karşı son haddine vardı.
    Sultan Abdulaziz Han çok büyük bir adam kıtlığı (eskilerin tâbiri ile kaht-ı ricâl) ile karşı karşıya bulunuyordu. Kime vazîfe vereceğini bilemiyordu. Hiç bir işe yaramadıkları alenen ortaya çıkmış olan Mithat Paşa, Mahmut Nedim ve Hüseyin Avni Paşaların teşvikiyle başlayan bir nümayiş ihtilâle döndü. Abdülaziz'i tahttan indirdiler. Tahttan indirmekle de kalmayıp intihar süsü vererek, Kur'ân-ı Kerim okurken kiralık katillere öldürttüler. Bütün mal varlığı çapulcular tarafından yağma edildi.
    33- Sultan Beşinci Murad; Hükümdarlığı: M.1876
    Sultan Abdülaziz'den sonra yerine I.Abdulmecid'in oğlu V.Murad tahta geçti. Nezâketi, kibarlığı ve çağına göre yumuşak huyluluğu ile sevildi. M.1876'da Abdulaziz Han'ın fecî şekilde şehid edildiğini ve annesi Pertevniyal Sultana çok çirkin işkenceler yapıldığını işiten Sultan V.Murat Han'ın üzüntüden ve bu felâket yolunun sonunu düşünmekten aklî dengesi bozuldu. 93 gün pâdişahlık yaptıktan sonra hal edildi. Hal'inden sonra ailesiyle Çırağan Sarayına yerleştirilen V.Murat Han'ın hastalığı sonradan iyileşti. Vaktini okumak ve torunlarını okutmakla geçiren V.Murat Han, kardeşi Sultan II.Abdulhamid Han'ın nâzikâne hatır sormasını dâimâ teşekkürle cevaplandırırdı.
    34- Sultan İkinci Abdülhamid; Hükümdarlığı: M.1876-1909
    V.Murad Han'ın kısa süren saltanatından sonra Sultan Abdulmecid'in oğlu II.Abdülhamid Han tahta geçti. İlk beş aylık zaman zarfında, onun devleti lâyıkı vechiyle idâre etmesine sadrazam Midhat Paşa ve arkadaşları fırsat vermeyip, idâreyi kendi ellerinde tuttular. Ancak bu sırada patlak veren doksanüç harbinde alınan ağır mağlubiyetin müsebbibleri oldukları için Mithat Paşa ve avânesi azledildi. Meclisi Meb'usan kapatılıp idâreyi bizzat Sultan II.Abdülhamid Han eline aldı.
    Meclisi Mebusân'ın kapatılmasından sonra idâreyi bizzat eline alan II.Abdülhamid Han, sanki bir yıkıntının altında kalmış gibiydi. Osmanlı Devleti, dışarda ve içerde büyük mes'elelerle karşı karşıyaydı. Ancak aklı, ilmi, zekâsı fevkalâde yüksek bir dâhî olan yeni Osmanlı pâdişahı Abdülhamid Han Hazretleri içte ve dışta aktif bir siyâset tâkibederek, bu mes'elelerin üstesinden gelmeği başardı. İdâresi altındaki yüce Devlet, Berlin Antlaşmasından İkinci Meşrutiyete kadar otuz küsür sene içinde bir karış toprak kaybına dahî uğramadı.
    Bu zaman içinde Sultan Abdülhamid Han'ın karşı karşıya bulunduğu mes'eleler ve bunlara karşı aldığı tedbirler ise şu şekildedir:
    1853 Kırım Harbi sırasında yabancı devletlerden alınan büyük borçlar, Reşid, Fuad ve Ali Paşaların sınırsız harcamaları, Sultan Abdülaziz zamanında ordu ve donanmanın geliştirilmesini sağlamak üzere alınan borçlar ve Rusya'ya ödenecek savaş tazminatı devletin belini bükmüştü. Pâdişah ilk iş olarak bu meseleye çâre bulmaya çalıştı. 1881'de yayınladığı bir kararname ile devletin birçok tekel gelirlerini tek idâre altında topladı ve buradan dış borçların muntazam taksitlerle ödenmesine karar verildi.
    Berlin Antlaşmasıyla Teselya'ya sâhip olan Yunanistan, Osmanlı Devleti aleyhine faaliyetlerini hızlandırdı. Girit ve Yanya'da çete savaşlarını körükledi. Balkanlarda Yunan ordu birlikleri sınır ihlallerine başladı. Bu olaylar üzerine Abdülhamid Han, Yunanistan'a askeri müdahâlede bulunulmasına karar verdi. Pâdişah, Batılı devletlerin ve Rusya'nın Yunanistan lehine harekete geçmelerini istemediğinden müdahâlenin bir yıldırım harbi şeklinde olmasını ve neticenin süratle alınmasını istedi. Bu emirle harekete geçen Müşir Ethem Paşa kumandasındaki Türk birlikleri, 24 saatte Termopil geçidini aşıp Atina'ya girdi. Bütün Avrupa kumandanları bu olayla şaşkına döndü. Çünkü Alman kurmayları, Osmanlı ordusu Termopil'i altı ayda geçemez diye rapor vermişlerdi. Rusya, İngiltere ve Fransa'nın mürâcaatı üzerine savaş o noktada durduruldu. Bu devletler, Türkiye Yunanistan'dan çıkmadığı takdirde savaş îlân edeceklerini bildirdiler. Yunanistan Türkiye'ye büyük bir savaş tazminatı ödeyerek kurtuldu. Ancak bu üç devlet Osmanlıyı gâlip geldiği bir harpte mağlup duruma düşürmek için Girit'e muhtariyet verilmesini kararlaştırdılar. Girit Osmanlı Devletine bağlı kalmakla birlikte kendi kendini idâre eder bir vâlilik olacaktı. Burası ancak, Abdülhamid Han tahttan indirildikten sonra Yunanistan'a ilhak edilebildi. İkinci Abdülhamid Han, Yunan savaşı hariç, bütün dış mes'elelerini dâimâ diplomatik yollarla halletmeye çalıştı.
    İngilizlerin Arap milliyetçiliğini yaymak ve hâlifeliğin Arapların hakkı olduğunu iddiâ ederek Mısır hidivini hâlife yapmak konusundaki gayretlerine Abdülhamid Han, İttihad-ı İslam (Panislâmizm) politikasıyla karşı koydu. O târihlerde İngiltere, Rusya ve Fransa'nın idâreleri altında büyük Müslüman kitleleri bulunuyordu. İngiltere'nin Türk idâresindeki Arap ülkelerine de göz dikmesi üzerine pâdişah, bu devletlerin müslüman halklarını kendi nüfuzu altına almayı, bütün dünyâ Müslümanları ile İstanbul arasında kuvvetli bağlar kurmayı uygun gördü. Bunun için dünyânın her tarafında İslam topluluklarının lideri durumunda bulunan büyük din adamlarıyla temasa geçti. Bunlara özel mektuplar gönderdi. Rütbe ve nişanlar verdi. Böylece bu dîni liderlerin hepsi kendilerini İslam hâlifesinin mahalli memurları, temsilcileri olarak görmeye başladılar. Müslümanları Avrupalı ve Rus emperyalistelere karşı uyarmak üzere Amerika'dan Çin'e kadar temsilciler gönderdi. Neticede öyle bir durum meydana geldi ki, Afrika'nın en uzak köşesinde bir Müslüman cemaatı bile hiç Türkçe bilmedikleri halde câmilerden çıkınca ellerindeki Türk bayrakları ile dolaşıyorlar ve "Pâdişahım çok yaşa" diye bağırıyorlardı. Ayrıca İstanbul'da basılan binlerce kitap ve broşür Rus idâresi altındaki Türk ülkelerine gönderiliyor böylece her tarafta Türkler ortak bir kültür kaynağından besleniyorlardı.
    Sultan Abdülhamid Han'ın bu siyâseti sâyesinde İstanbul İslam dünyâsının kalbi hâline geldi. Rusya, İngiltere ve Fransa onun, kendi Müslüman tebeaları arasındaki bu nüfuzundan çekinerek daha dikkatli hareket etmeye başladılar.
    Birçok gelirini düyûnu umûmîyyeye bırakan devlet, memur ve asker maaşlarını zamanında ödeyememe, iki veya üç ayda bir ödeme yapmak durumuyla karşı karşıya kaldı. Ancak aynı devirde hayâtın fevkalade ucuz ve Osmanlı parasının kıymetli olması yüzünden sıkıntı çeken hiç kimseye rastlanmadı. Bir aylık maaş, üç ay boyunca rahatlıkla yetiyordu.
    Yahûdîler, Arz-ı mev'ud (vadedilen topraklar) üzerinde devlet kurma çalışmalarını hızlandırdılar. İngilizlerin de desteğiyle, bu gayenin tahakkuku için siyonist teşkilâtlar kurup zengin gelir kaynakları temin ettiler. Siyonist hareketlerin başına geçen Theodor Herzl, Filistin'de bir Yahûdî devletinin kurulması için çalışıyordu. Yahûdîler 1870 senesinden îtibaren Filistin toprakları üzerinde zirai yerleşme merkezleri teşkil etmeğe başladılar. Daha çabuk ve kesin bir yerleşme yapabilmek için Herzl, Sultan Abdül-hamid'le görüştü. O'ndan toprak talebinde bulunarak, Filistin'de bir aristokratik cumhuriyet kurmak için izin istediler. Buna karşılık da Osmanlı bütçesinin üç misli para teklif ettiler ve Devletin bütün borçlarını ödeyeceklerini bildirdiler.
    Bu isteğe karşı Abdülhamid Han târihimize altın harflerle geçen şu cevabı verdi: "Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime âittir. Milletim, bu devleti kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanıyla mahsuldar kılmıştır. Ecdâdımın kanıyle alınan yer parayla satılamaz."
    Abdülhamid Han ayrıca Yahûdîlerin el altından ve gizli faaliyetlerine karşı da harekete geçti. Filistin'in tamamını arâzi-i şahâne îlân ederek satılmasını yasakladı. Bizzat şahsına bağlı bir orduyu Filistin'de vazîfelendirdi. Kafkas ve Balkanlardaki bir kısım Müslümanları Filistin'e yerleştirdi. Pâdişahın bu faaliyetleri üzerine Yahûdîler, bütün güçlerini Abdülhamid Han'ı tahttan indirme yoluna çevirdiler ve mason yaptıkları yerli hâinlerle işbirliğine giderek bu niyetlerini gerçekleştirdiler.
    Berlin Antlaşmasının 61. maddesi, Anadolu'da Ermenilerin yaşadığı vilâyetlerde islahat yapılmasını öngörüyordu. Abdülhamid Han, bu maddenin Ermeni muhtariyetini doğuracağını ve memleketin bütünlüğünü parçalayacağını gördüğü için tatbikattan kaldırdı. Bu maddeyi tatbik taraftarı olan sadrazam ve devlet adamlarını azletti. Bunun üzerine çeşitli Avrupa şehirlerinde ve Amerika'da yetiştirilmiş ermeni ihtilâlcileri, Türkiye'de ihtilâl hazırlıklarına giriştiler. Devletine bağlı ermenileri terörle sindirmeğe ve kendilerine katılmağa zorladılar. Böylece, ihtilâlci ermeniler tarafından doğuda pekçok ermeni vatandaş katledildi. Avrupa'da da, bu katliâmların Türkler tarafından yapıldığı intibaını vermek için kesif bir propaganda başlattılar. Ermeni ihtilâlcileri tarafından Abdülhamid Han, "Kızıl Sultan" îlân edildi. Bunların niyeti Türkiye'de bir ihtilâl hareketi başlattıktan sonra Avrupa devletlerinin müdahâlesini sağlamaktı. Ancak giriştikleri pekçok teşebbüs Abdülhamid Han tarafından Avrupalıları ayağa kaldırmadan bastırılıp söndürüldü. Ayrıca Doğu Anadolu'da Hamidiye alaylarını kuran pâdişah, bölge aşîretlerini kendisine bağladı. Bu olaylarla bölgede asâyişi teminle Osmanlı hâkimiyetini pekiştirdi.
    Bu defa Ermeniler de, pâdişahı ortadan kaldırmadıkça Ermenistan'ı kuramayacakları kararına vardılar düşündüler. Avrupa'daki meşhur bir anarşisti para ile tutup İstanbul'a getirdiler. Cuma namazı için gittiği Yıldız Câmii'nde II.Abdülhamid Han'ın arabasına bomba konuldu. Ancak câmiden çıktıktan sonra pâdişahın bir dakikalık gecikmesi hayâtının kurtulmasına vesîle oldu.
    31 senelik bunca hâdiseler neticesinde, dış düşmanlar, emellerine ulaşabilmek ve Osmanlı Devleti'nin yıkılmasını sağlamak için Sultan Abdülhamid Han'ın ortadan kaldırılması veya tahttan indirilmesi gerektiğinde birleştiler. Ancak bütün teşebbüs ve gayretlerine rağmen bunu başaramadılar. Binlerce yıllık bir târih gösteriyordu ki, Osmanlı Türkü'nü dışardan yıkmak mümkün değildi. Öyleyse yine târihi entrikalar dönmeli ve Osmanlı Türklüğü içerden parçalanmalıydı. Tezgahlar bu gâye ile çalışmağa başladı. Zâten 1890 senesinde kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin hedefi de, Sultan Abdülhamid Han'ı tahttan indirmek ve Meşrutiyeti îlân etmekti.
    İttihatçılar, büyük paralarla Osmanlı devlet adamlarını satın almağa ve kısa sürede pekçok taraftar bulmağa başladılar. Bu cemiyet, 1897'de pâdişahı tahttan indirmek için tertip içine girince, basılarak üyeleri yakalandı. Bunlar idama mahkum edildilerse de cezâları Pâdişah tarafından müebbet hapse çevrilerek yurdun çeşitli yerlerine sürüldüler. Fakat bunlar Paris'e kaçarak yıkıcı faaliyetlerine orada devam ettiler. Ermeni, Yahûdî, Balkan komitecileri, yâni pâdişahın aleyhine olan herkesle işbirliğine başladılar. Müslüman kanı dökmekten zevk alan Bulgar, Sırp, Yunan çeteleri, Abdülhamid Han'ı tahttan indirmek için İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne kucak açtılar.
    O zamanlar pâdişaha karşı olmak, adetâ aydın olmanın bir gereği gibi görülmeğe başlandı. Maalesef bir kısım sarıklı medrese hocalarından tutun setre pantolonlu Fransız taklitçilerine kadar pek çok kimse ona muhâlifti. Nihâyet bu kesif propaganda ordudaki genç subaylar arasında da yayılmağa başladı. Bâzı subaylar, çeteciliği bir siyâsi hareket kolu olarak benimseyip Osmanlı Devleti'ne karşı komiteciliğe, yâni dağa çıkıp isyana başladılar. Aralarında Enver, Niyazi gibi mâceracı kimselerin de bulunduğu bu subaylar grubu, kendilerine kuvvet sağlayabilmek için Bulgar komitecileriyle ortak hareket ediyorlardı. Selânik'te bulunan Osmanlı III.Ordusu bir âsi ordu hâline gelmişti.
    Neticede Sultan Abdülhamid Han, II.Meşrutiyeti îlân etmek zorunda kaldı (1908). Abdülhamid Han'ın tahta çıktığı zamanda olduğu gibi bu devrede de, iktidar yetkileri tamamen elinden çıkmıştı.
    Silah zoru ile iktidara gelen İttihatçılar, yeni meclisin kurulmasında da çetecilik metodlarını kullandılar. Meclisi kendi adamlarıyle doldururlarken muhâliflerini de kiralık kâtillerle ortadan kaldırdılar. Ancak, bunların iktidarı sağlamlaşırken devlet çatırdamağa başladı.
    Memleketin bir baştan bir başa tam bir kargaşa içine düştüğü sırada 31 Mart Vak'ası meydana geldi. İttihatçıların daha önce Selânik'ten İstanbul'a getirip yerleştirdikleri Avcı taburlarına mensup bir kısım asker ve halk ayaklanarak İttihatçılara karşı harekete geçti. Pâdişah, yetkilerinin çoğunu meclise devrettiği için insiyatifini kaybetmişti. Meclis iş göremiyordu. On gün kadar devam eden bu kargaşada İttihatçılar, Rumeli'nde ne kadar Sırp, Bulgar, Rum, Arnavut çetecisi varsa topladılar. Bunların yanına pek az da Türk askeri katıldı. III.Ordu kumandanı Mahmut Şevket Paşa'nın emri altında İstanbul'a gelen bu çetecileri devlet merkezine sokmak istemeyen kumandanlar padişâha mürâcaat ettiler.
    Ancak kardeş kanı dökülmesini uygun bulmayan merhametli pâdişah, buna müsaade etmedi. "Bu hareket, benim şahsıma karşı girişilmiştir. Ben, şahsım için, milletimin kan dökmesine aslâ müsaade edemem." dedi.
    İsyanı yatıştırmak bahanesiyle İstanbul'a giren İttihatçılar ve dağdan inmiş Balkan komitecileri pekçok kan döktüler. Nerede bir sarıklı molla ve hoca gördülerse öldürdüler. Papatya çiçeği gibi beyaz sarıklı molla ve hocalarla dolu İstanbul câmiilerini kurşun yağmuruna tuttular, katliâm yaptılar. Ayrıca isyanın sorumlusu olarak pâdişahı gösterip onu tahtından indirmeğe karar verdiler.
    Bu noktada bir Rum mebusun feryadı çok dikkati şâyandır. Şöyle ki:
    İttihatçılar bir kısım mebuslarla o zamanki adı Ayastafanos olan Yeşilköy'de yaptıkları gizli bir toplantıda, Sultan Abdülhamid Han'ı tahtından indirme kararı alınca bir Rum mebus; "Yapmayın efendiler! günaftır, günaf. Sultan Abdülhamid Han, bu memleketin nûrudur. Dünyâda denge unsurudur. O'nu tahtından indirirseniz mülkü millet harâb olur. Dünyâ perişân olur." demiştir. O'nun bu feryadını, o zamanın mebuslarından olan ve bu toplantıda bulunan, bilâhere şeriye vekilliği yapan, tefsir yazarı Konya'lı M.Vehbi Efendi çok kişilere nakletmiştir.
    Ne yazık ki, dünün ve bugünün pek çok kişileri, Sultan Abdülhamid Han'ı, bir Rum mebusu kadar anlayamamışlardır.
    İttihatçılar, şer plânlarına kılıf olarak da zorla fetvâ yazdırdılar. Daha sonra Yahûdî Emanuel Karaso, Ermeni Aram Efendi, Arnavut Esat Toptâni, uzun yıllar pâdişahın yâverliğini yapmış olan Laz Arif Hikmet Paşa, pâdişaha giderek; "Millet seni azletti." dediler.
    Pâdişah; "Hâl' etti demek istiyorsunuz." diye kelimeyi düzelterek, "Ben Türklerin, Müslümanların hâlifesiyim. Hâl' edecekse beni onlar hâl' etmeliydi. Sen yahûdîsin!, sen ermenisin!, sen nankörsün!" diye çıkıştıktan sonra, üç kere; "zâlike takdîru'l azîzil alîm" dedi. Bu kelamdan, saray da, ordu da titredi.
    Târihimizin en büyük lekelerinden biri olan bu hâdise, aynı zamanda Türk milletine yapılan en büyük hakâretlerden biridir.
    Sultan II.Abdülhamid Han, Türk târihinin ender kaydettiği çok büyük bir şahsiyetti. Dünyâ siyâset târihinin en büyüklerindendi. Onun siyâsi dehâsı cihanşümûldü. Belki de bu büyüklüğü yüzünden anlaşılamadı ve aleyhinde yerli yabancı düşmanlar her şeyi söylediler. Hayâtı, Yahudîler, Ermenîler, Balkan komitecileri ve bütün yıkıcı şer kuvvetleriyle mücâdele içinde geçti.
    Sultan Abdülhamid Han tahttan indirilince kendisine pek çok iftiralarda bulundular; "çok adam öldürttü" dediler. Sultan Abdülhamid Han; "Ben kimin nesini öldürtmüşsem, dâva açsın, mahkeme huzurunda benden hak istesin" diye gazetelere îlân verdi. Hiç çıt çıkmadı. Ancak bir kadın; "Kocamı öldürttü" diye mürâcaatta bulundu. Mahkeme, gün tâyin etti. Tam mahkeme günü, kadının kocası gemiden indi. Meğer Trablusgarb'de İtalyanlara esir düşmüş, bilâhere serbest bırakılmış; keramet zuhur etti, o gün geldi. Böylece Ulu Hakan'a iftira atanlar çok mahcub oldular.
    Aleyhinde faaliyet gösterenlerin elebaşılarından biri olan feylâsof Rıza Tevfik, devlet elden gidince korkunç pişmanlığını dile getiren, "Sultan Abdülhamid Han'ın Ruhâniyetinden İstimdat" adlı mersiyesinde şöyle feryâd ediyordu:
    Nerdesin şevketlim, Sultan Hamid Han?
    Feryâdım varır mı bârigâhına?
    Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
    Şu nankör ............ bak günâhına.

    Târihler ismini andığı zaman,
    Sana hak verecek, ey koca Sultan;
    Bizdik utanmadan iftira atan,
    Asrın en siyâsî Padişâhına.

    "Pâdişah hem zâlim, hem deli" dedik,
    İhtilâle kıyam etmeli dedik;
    Şeytan ne dediyse, biz "beli" dedik;
    Çalıştık fitnenin intibahına.

    Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
    Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
    Sade deli değil, edepsizmişiz.
    Tükürdük atalar kıblegâhına.

    Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,
    Bir sürü türedi, girdi meydana.
    Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?
    Yuh olsun bunların ham ervâhına!

    Bunlar halkı didik didik ettiler,
    Katliâma kadar sürüp gittiler.
    Saçak öpmeyenler, secde ettiler.
    .... .... .......... pis külâhına.

    Haddi yok, açlıkla derde girenin,
    Sehpâ-yı kazâya boyun verenin.
    Lânetle anılan cebâbirenin
    Bu, rahmet okuttu en küstâhına.

    Çok kişiye şimdi vatan mezardır,
    Herkesin belâdan nasîbi vardır,
    Selâmetle eren pek bahtiyardır,
    Harab büldânın şen sabahına.

    Milliyet dâvâsı fıska büründü,
    Ridâ-yı diyânet yerde süründü,
    Türkün ruhu zorla âsi göründü,
    Hem Peygamberine, hem Allâh'ına.

    Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin
    Âhiretten bile himmet eylersin,
    Çok çekti şu millet murada ersin
    Şefâat kıl şâhım mededhâhına.
    Rıza Tevfik

    Sultan Abdülhamid Han devrinde dünyânın dört büyük gücünden biri olan ve 7 milyon küsür kilometrekareden fazla olan ülke; İşkodra'dan Basra Körfezine, Karadeniz'den Sahrâyı Kebîr (Büyük Sahra) çöllerine uzanıyordu. Çeşitli entrika ve iftiralarla O'nu tahtından indirip ülke idâresini eline alan İttihatçılara, Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Han; "Eğer Türkiye'yi on sene idâre edebilirlerse bir asır idâre ettik, desinler." demiş ve neticeyi de o anda işâret etmişti.
    Nitekim o târihten îtibaren, Osmanlı Devleti hızlı bir parçalanma devresine girdi. Önce Trablusgarb'ı İtalyanlar işgâl etti, sonra Balkan Harbi bozgunu oldu. Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ aralarında anlaşıp Türklerin üzerine çullandılar. Sultan Abdülhamid Han'ın kurduğu Balkan dengesini ortadan kaldırmak suretiyle, aynı Balkan ülkeleri, bu dengeye saygı besleyen Avrupa devletlerini birbirlerine düşürdüler. Dünyânın en şaâmetli hâdiselerinden birisi olan I.Cihan Harbi'ne böylece sebep oldular.
    İngilizlerin 1900'lerdeki Hâriciye Vekili olan Edward Grey (ki Osmanlılar aleyhinde ençok faaliyet gösterenlerdendi), Sultan Abdülhamid Han'ın vefâtından sonra; "Ne büyük kayıp! Hasmımdı, ama O'nun ölümü ile diplomasi mesleği artık zevkini kaybetti." diye yazan meşhur diplomat, hâtıratında, 1912-1913 senelerinin en belli başlı hâdiselerinden Balkan Harbi ve Büyükelçiler Konferansı'na değinirken şöyle diyor:
    "Ben, II.Abdülhamid'i Yakındoğu dengesini şekillendiren bir kimse olarak tanıdım. Sultan II.Abdülhamid, bölgenin hangi güçler tarafından çeşitli oyunların çevrildiğini, bu güçlerden her birinin temâyül, kudret ve zaaflarını en mükemmel şekilde biliyordu. Rusya'nın, İstanbul ve Boğazlar üzerindeki niyetlerine vâkıf olması bir tarafa, Çar'ın buralara çok yakınlaşması hâlinde, (aynen 1878 Berlin antlaşması sırasında olduğu gibi) batılı ülkelerin, Rusya'nın davranışını önlemek için harekete geçeceklerinin de farkında idi.
    İngiltere kamuoyunun, Makedonya'daki zulüm ve Ermeni katliâmı yüzünden hissettiği infiâli, Abdulhamid hiddetle, fakat endişeden uzak bir şekilde izliyordu. Ayrıca İngiliz donanmasının Ermenistan bölgesi dağlarına yanaşamayacağını değerlendiriyordu. Özellikle Londra'nın İstanbul ve Boğazlar meselesini alevlendirmesi hâlinde, büyük ülkelerin statükonun bozulmasına izin vermeyeceklerini ve kendi aralarında savaş başlatması korkusu ile buna engel olacaklarını da tesbit ediyordu.
    Başbakan D'İsrali'nin Türkiye yandaşı politikasının taraftarı olan Lord Salisbury bile, artık tam bir kanâat dönüşü ile "İngiltere'nin Türkiye'yi tutmakla yanlış ata oynadığını" söylemeğe başlamıştı. Bu hâdise bile, Abdülhamid'i heyecanlandırmıyordu. İngiltere'nin şahsında bir Türkiye destekçisini kaybetmişti, ama şimdi Almanya'nın varlığında bizzat kendi eliyle güçlü bir dost bulmuştu.
    Sultan II.Abdulhamid Han, Anadolu'nun kalkınması ve refahı konusunda, bâzı ticârî tavizler vererek Alman dostluğuna bağlılık ve ve bu gelişmeyi kuvvetlendirmek için büyük dikkat göstermişti. Fransızlar da İstanbul'da önemli ticârî çıkarlara sâhip olmuşlardı. Ama Abdülhamid, kendi aralarında dengelenen bu dış siyâsi güçlerin ve elde edilen çıkarların arkasında en sağlam şekilde yer tutabilmişti.
    Pâdişah, gerçi Makedonya'da reform yapılması konusunda üzerindeki baskılardan sıkılıyordu ama Avusturya ve Rusya'nın diğer ülkelerin bu konu ile ilgilenmelerine izin vermeyeceklerini, bu takdirde İngiltere'nin tek başına kalacağını da, yine en iyi değerlendiren insandı. Bu konuda, kendisi üzerinde ağır bir baskı kurulmasını önlemek ve bu ülkelerin kendi aralarındaki rekâbeti kısıtlayabilmek için, Avusturya ve Rusya arasındaki rekâbeti iyi kıymetlendiriyordu. Makedonya meselesine müdâhale edebilecek bir başka ülkenin var olmamasından duyduğu kıskançlığı, İngiltere üzerinde bir tehdit unsuru olarak kullanıyordu."
    35- Sultan Beşinci Mehmed Reşad; Hükümdarlığı: M.1909-1918
    Sultan II.Abdulhamid Han'dan sonra Sultan Abdülmecid'in oğlu Sultan Mehmet Reşad tahta geçti. Ancak Sultan Reşad döneminde devlet yönetimi tamamen İttihat ve Terakkî Partisinin elinde idi. Padişâhı hiçbir işe karıştırmıyorlardı. M.1909'dan sonra idâreye hâkim olan İttihatçıların en başındaki elebaşılar; Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa üçlüsü, I.Cihan Harbi neticesinde geride Mondros Mütârekesi'ni imzalamak zorunda kalan bir hükümet bırakarak, koca imparatorluğu yıkıp, harâb-ı turâb ettikten sonra, bir gece yarısı, Alman denizaltısı ile ülkeyi terkedip kaçtılar.
    Enver Paşa'nın îtirafı; Bu acı mağlûbiyet neticesinde diğerleri ile beraber Divân-ı Harbe sevkedilen Enver Paşa, vatanı terkedip kaçmadan önce, Mersin'li Cemal Paşa'ya şu îtirafta bulunmuştur: "Paşam! paşam! Harbin hesabını vermek bir şey değil, ona üzülmüyorum. Fakat biz Sultan Abdülhamid Han'ı anlayamamışız. Yahûdîlere, masonlara hizmet etmişiz. İşte buna üzülüyorum."
    36- Sultan Altıncı Mehmed Vahîdeddin; Hükümdarlığı: M.1918-1922
    Sultan Mehmed Reşad'dan sonra, herşeyi kaybolan ve bozulan ülkenin başına, Sultan Abdülmecid'in oğlu Sultan Altıncı Mehmet Vahîdeddin geçti ise de bu yıkılışa engel olamadı. Sultan Vahîdeddîn'e sâdece işgâle uğramış bir devletin hükümdarlığını yapmak kaldı. Kalbi vatanı için yanıp tutuşan, bu büyük vatan dostu, düşmanların hazırladığı ve Anadolu Türk nüfuzunu kırmayı hedefleyen Sevr Antlaşması'nı bütün baskılara rağmen imzâlamadı. İşgal altında kalan vatanın kurtulması için elinden gelen her türlü gayreti ve fedâkarlığı gösterdi.
    Gerçeği olduğu gibi belirten târihçilerin de ifâde ettikleri gibi, Sultan Vahideddin'in, işgal kuvvetlerinin baskılarına göğüs gererek İstanbul'u terketmeyişi, İstanbul saraylarının ve târihi hazînelerinin yağmalanıp Avrupa müzelerine taşınmasını önledi. Pâdişah, İstanbul'u terkedip Anadolu'ya geçmiş olsa idi, bugün elimizde Topkapı Sarayı hazîneleri olmayacağı gibi belki düşman onun arkasından Anadolu içlerine doğru ilerleyecek ve işgal etmiş olacaktı.
    Ayrıca, Sultan Vahîdeddîn'in halîfe sıfatı ve hilâfetin varlığı İngilizlerle savaş hâlinde olduğumuz I.Cihan Harbi günlerinde bize büyük yararlar sağladı. Onun içindir ki, pâdişahlık kaldırıldıktan sonra hilâfetin de kaldırılması için başta İngiliz Sefîri olmak üzere diğer batılı diplomatlar büyük baskı yaptılar. Bu hususta başı çeken İngiliz Sefîri'nin aşırı gayretini yadırgayan garplı bir meslektaşı, İngiliz Sefîri'ne; "Hilâfetin kaldırılması için neden bukadar uğraşıyorsunuz? Nasıl olsa pâdişahlık kaldırıldı, varsın hilâfet devam etsin." dediğinde, İngiliz Sefîri; "Siz ne diyorsunuz? Biz, Hind Müslümanlarını pâdişah aleyhine kıyam ettirmek için yüzbinlerce altın yağdırıyoruz. Arkasından halîfe hazretlerinin bir selâmı gidiyor, bizim bütün gayretlerimiz boşa çıkıyor. Ne pahasına olursa olsun, hilâfet kaldırılacaktır." diyordu.
    1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılmasıyla birlikte, Devleti Âliye-i Osmâniye (Yüce Osmanlı Devleti)'nin ismi gönüllerde sevgi, saygı, tâzim ve hürmetle anılacak bir mâzî oldu.
    Sultan Abdulhamid Han zamanında yedi milyon kilometrekareden fazla olan vatan toprakları bugün 784.578 kilometrekareye inmiştir.
    17 Kasım 1922'de İstanbul'daki İngiliz kumandanı general Harington, Sultan Vahîdeddîn'in hürriyet ve hayâtı tehlikede olduğu için İngeltere'ye ilticâ etmiş olduğunu açıklıyordu.
    Şurası bir gerçektir ki; kendisini seven ve sevmeyen bîtaraf bütün târihciler, Sultan Vahîdeddin'in yurtdışına bir baskı netîcesinde gittiğini belirtmekte ve bu îtibarla, O'na, aslâ vatan hâini denemeyeceği hususunda ittifak etmektedirler.
    Yurtdışına giderken bugünkü Topkapı Sarayı'ndaki hazînelerin tamamını yanına alıp götürse, O'na mâni olacak bir fert yoktu. Halbûki O, değil hazîneleri yanında götürmek, bugün Topkapı Sarayı'nda üzerleri kıymetli taşlarla süslü kamalardan iki tane götürmüş olsaydı, onlar sâyesinde torunları dahi maddî bir darlığa düşmeden hayatlarını idâme ettirirlerdi. Nitekim buna benzer teklifler Sultan Vahîdeddin'e yapıldığı halde bu teklifleri şiddetle reddederek "Ben bir Osmanlı pâdişahıyım, bunlar hazîneye âittir." dedi ve bütün târihî eşyayı Topkapı Sarayı'na teslim ettirip makbuzunu aldı.
    Yurtdışında maddî yönden büyük sıkıntıya düşmesine rağmen Batılıların kendisine bizzat yaptığı yardım teklifini, devletinin îtibarını düşünerek reddetti. Vefat ettiği zaman cenâzesine bakkal, kasap ve berberin haciz koyduğu ve bu yüzden cesedinin günlerce bekletildiği târihî hakîkatlerdendir.
    Bu hakîkatler ışığında, Sultan Vahîdeddin'e vatan hâini demek için, insanın, değil vicdânını, aklını kaybetmiş olması lâzım gelir.
    Osmanlı Beyliği'ni İmparatorluk (Devlet-i Âliye) Yapan Sebepler

    Osmanlı Beyliği daha kurulduğu andan îtibâren askerî, adlî ve mâlî teşkilâta ehemmiyet vererek işe başladı. Osmanlı fetihleri, yalnız kılıçla değil, uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika, hukuk ve adalete tam bir riâyet neticesinde gerçekleşiyordu. Osmanlı fetihlerinin en bariz vasfı; gelişigüzel, macerâ ve çapulculuk şeklinde değil bir program dâhilinde, şuurlu bir yerleşme hâlinde tecelli etmiş olmasıdır. Bu durum, fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idâreden memnun olmalarına sebeb oldu. Osmanlı idâresinin İslam şerîat hükümleri çerçevesinde, gayri müslimlere can ve mal güvenliğiyle birlikte dinlerinde de serbestlik tanıması, onların gitgide İslâmiyetle şereflenmelerine vesîle oldu.
    Osmanlı Devleti'nin kavimler, dinler ve mezhepler arasında sağlam bir ahenk tesîs ederek, halk kitleleri arasında hiçbir ayırım yapmaması, fark ve tezâda mahal vermemesi, onun dünyâ târihinde en kudretli ve cihanşümûl siyâsi bir varlık olarak doğmasını sağlamıştır. Bu ise Osmanlı sultanlarının kendi tabirleri ile «Nizâm-ı âlem» düsturu ile husûle geliyor, koca devletin hikmet-i vücûdu ve cihâdı da, millî, İslâmî ve insânî esaslara bağlı bulunan bir cihân hâkimiyeti düşüncesine dayanıyordu. Bu düşünce, gerçekten Türk-İslam târihinde en yüksek derecesini bulmuş ve müstesnâ bir kudret kazanmıştı. Bu büyük siyâsi varlık, eski ve yeni devletlerden farklı olarak, ne dışta istilâ tehditlerine ve ne de içeride çeşitli ırk, din, mezhep mensupları ve grupların huzursuzluk endişelerine mâruz bulunuyordu. Osmanlı cihân hâkimiyeti ve dünyâ nizâmı ideâli, şüphesiz millî şuur ve uyanış yanında asıl kaynağını İslam dîni ve onun cihad ruhundan alıyordu. Şeyh ve evliyânın himmetleri ile yükselen gazâ rûhu, küçük Söğüt kasabasından Bursa'ya ve bu medeniyet merkezinden de Rumeli'ye yayılıyordu.
    Osmanlı Devletinin kuruluş ve yükselişinde tasavvuf, tarîkatler, şeyhler, velîler ve dervişler birinci derecede rol oynamıştır. Osman Gâzi ve hâleflerinin etrafı din âlimleri ve evliyâ ile dolmuş ve daha ilk günden Osmanlı akınları gazâ mâhiyetini almıştır.
    Nitekim Osman Gâzi, dâmâdı olduğu büyük tasavvuf âlimi Şeyh Edebâli'ye intisâb ederek her hususta onunla istişârede bulunurdu. Kendisinden sonra gelecek Osmanlı sultanlarına da İslam âlimlerine hürmet edilmesini, onlara her türlü kolaylığın gösterilmesini ve her işte kendilerine danışılmasını tavsiye etti. Bu vasiyete lâyıkıyla uyan Osmanlı sultanları fethettikleri yerleri medrese, zâviye, imâret, dârül kurrâ ve türbelerle kudsîleştirmişler, buralarda yetişen âlimlerle dünyâya İslâmiyeti yaymışlar, asırlarca maddî ve mânevî güç ve emeklerini bu uğurda harcamışlardır.
    Osman Gâzi'nin, oğlu Orhan Gâzi'ye verdiği nasîhatin (ki bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa olarak kabul ettikleri ve uyguladıkları vasiyyetnâmesinin) özü şu şekildedir:
    "Oğlum! Allâhü Teâlâ'nın emirlerine muhâlif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini şerî'at ulemâsından sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itaat edenleri hoş tutasın! Askerine inâmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir ve Allah için cihâdı terk etmeyerek beni şâd et! Her zaman İslâma hizmet et! Zirâ Cenâbu Hak benim gibi zayıf bir kulunu bu yüce din sâyesinde nice niâmı sübhâniyyesine mazhar kıldı. Her işinde adâleti üstün tut! Ulemâya riâyet eyle ki, şerîat işleri nizam bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbal ve hilm göster! Askerine ve malına gurur getirip, şerîat ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız Allâh'ın dînini yaymaktır. Yoksa, kuru gavga ve cihangirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâimâ herkese ihsanda bulun! Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Allâhü Teâlâ'ya emânet ediyorum!"
    Dünyâ siyâsetinde söz sâhibi olmuş devletlerin bugün bile rüyâlarını süsleyen, iç geçirten o muazzam cihan devletini, Osmanlılar, altı asır devam ettirmişlerdi. Bu muazzam devletin târih sahnesinden çekilmesiyle irili ufaklı 24 devlet meydana geldi. "Daha fazla hürriyet, daha âdil idâre" diye ayaklanarak kurulan bu devletler, hâlâ aradıkları huzuru bulabilmiş değillerdir. Osmanlının gitmesiyle huzur ve adâlet de beraberinde gitmiş, açlık, sefâlet ve savaşlar kol gezmeğe başlamıştır.
    Osmanlılar, kuruluşundan îtibâren dünyâ Müslümanlarının hâmîliğini ve İslâmın sancaktarlığını yapmıştır. Yüce dînimize büyük hizmet veren bu devletin ortadan kalkmasıyla, hiç şüphesiz bu hizmet kalkmayacak, bil'akis ulvî dînimizin şerefli hizmeti her devirde, yenilenen sâhipleri tarafından kıyâmete kadar devam edecektir.
    Hicrî; 12 Rebîulevvel 1415-M.; 19 Ağustos 1994
     

Sayfayı Paylaş