Okumak neye yarar? - Selim İleri

Konusu 'Sanat ve Edebiyat' forumundadır ve x_m.e.e tarafından 2 Haziran 2007 başlatılmıştır.

  1. x_m.e.e

    x_m.e.e ..ıɯıʎǝsɹǝɥ ɯıpʎɐs ʞoʎ..

    • Yönetici
    Mesajlar:
    48.264
    Aldığı Beğeni:
    807
    Ödül Puanları:
    253

    "Okumak", kendisini yetiştiren, kendisine duyarlıklar, güzellikler armağan etmiş kitapları, eserleri, şimdi gençlere emanet etmeyi görev bilen bir Cumhuriyet yazarının; Atatürk'ün ölümünden sonra, bütün içliliğiyle, "Meğer duyacakmışım bir sabah öldüğünü! / Meğer görecekmişiz bir sabah gidişini. / İstanbul'un önünden son defa geçişini..." diyen bir şairin o kadar alçakgönüllü hikâyesidir.
    Günün birinde ders kitaplarında Ziya Osman Saba'nın "Okumak"ı yer alır diye boşuna bekledim. Bu hikâye, şüphe yok ki, hâlâ yol açıcı; daraldıkça daralan ufkumuzda bir tan ağışı.
    "Okumanın, bugüne kadar okuyabildiğim bütün kitapları tekrar okumanın hasreti içindeyim..." cümlesiyle başlayan bu eşsiz hikâye, kitap sevgisini bütün özdenliğiyle dile getiriyor. Yazarın, gerçi, karanlık, ufuksuz politikaları yansıtmak gibisinden bir amacı yoktur ama; okumak 'eylem'inin insanoğluna neler kazandırabileceğini "Okumak" birdenbire gözler önüne serer.
    Hikâyenin anlatıcısına ne kazandırmıştır okumak? İlk bakışta, hayaller ve maddî yoksunlluklar. Öyle ki, çocukluğunda ve ilkgençliğinde göz kamaştırıcı dünyalara, iyiliklere, mutluluklara, daima bir 'gelecek güzel günler' umuduna açılan anlatıcı; şimdi devletin yayınevinde düzeltmen olarak çalışmakta, kitapların yanlışsız yayınlanabilmesi için çaba harcamakta, gelgelelim, sereserpe yılların kitaplarındaki hayallerden hayli uzaklaşmış bulunmaktadır.
    Kısacası, kitaplar, anlatıcıya hepi topu kıt kanaat bir geçim, yarı aç yarı tok bir hayat sağlamıştır. Bir yandan da, şu harikulade dizeler çıkagelmiş: "Gün görmemiş insanlar, / Konuşanlar, bir hüzünle sesinde, / Susanlar, susanlar..."
    1947 tarihli "Okumak", altmış yıldır lâyıkıyla okunmadığından, toplumsal hayatımızda bir türlü atardamar olamadığından, durum bugünden de farklı değil: Okuma tutkunlarını bekleyen, zor geçim koşullarından başka şey değil. Hatta yalnız orta halliler, yoksulluğun eşiğindeki kişiler kitap okumak istiyor. Yani "Konuşanlar, bir hüzünle sesinde, / Susanlar, susanlar..."
    Ziya Osman Saba'nın kendisi de anlatıcı gibi güç koşullarda yaşadı, erken yaşta öldü. Bunu, sözlüklerin, ansiklopedilerin kısacık bilgilendirmelerinden öğreniyoruz. Anı yazılarından ise, o kadar emek verdiği yayınevinden, hastalanır hastalanmaz, Demokratik Parti hükümetinin gittikçe körleşen siyasetinin kurbanı olarak kapının önüne konulduğunu...
    Şöyle biter andığım hikâye:
    "Bir ay evvel tashihlerini yaptığım bir kitap, işte basılmış, bitmiş, orada, diğer kitapların arasında yer almış. Âdeta seviniyor, bir nevi gurur duyuyor, iftihar ediyorum, belki o kitapta tashih hatası kalmamıştır, rahat rahat okunabilir diyorum. O kitap üzerinde ismim, imzam yoksa da, ona emeğimin geçtiğini, satırları arasında göz nurumun belki kalacağını sanıyor, o kitapları satın alıp okuyacak gençleri düşünüp; uzun mektep tatillerinde, ağustosböcekleri ötüşür, bostan dolapları gıcırdarken okuyun, ayın 'bir fener gibi çekileceği' saatlere, sizi yemeğe çağıracakları vakitlere kadar okuyun, diyorum."
    Bu sahici, som anlatım, ekmeğini düzeltmenlikle kazanan, birbirinden ince şiirleri, hikâyeleri ve eleştirel yazıları kendisine 'gelecek güvencesi', hastalık parası sağlayamamış yazarın kaleminden çıkma.
    O, bize, okumakla, bugünün bildiği, önemsediği, övdüğü anlamda 'adam' olunamadığını, ikinci, üçüncü sınıf vatandaş olunabileceğini söylüyor. Ne var ki, hayallerinden vazgeçmiyor, dost bir dünya, sevecen, anlayışlı, bağışlayan ve birleştiren bir hayat umudundan caymıyor, yoksunluğundan neredeyse gönençli.
    "Okumak" öyküsü belki de bir manifesto!
    Uzun yıllar yalnızca okudum ve hayallerimde kurduğum dünyanın engin ufuklarına çoğu kez kendim şaşakaldım. Okumakla birlikte iyilik, güzellik, duyarlık oldu hayatımın kılavuzu. Bu kılavuzun gerçekten okumuş, okuduğunu özümsemiş insanlara boyuna çile taşıdığını gördüm. Sonra, çile hırkası giymişlerin acı mutluluğuna, kıyısından köşesinden, ben de kavuştum.
    "Okumak" hikâyesinin özlemle hatırladığı o Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, "Büyük Hugo", o Pierre Loti, Kamelyalı Kadın, daha niceleri, hepsi de bir zamanlar heyecan içinde yazılmış kitaplar, hepsi bir zamanlar heyecan duymuş yazarlar bize yalnızca merhameti aşılıyor. Bugünün şafaksız tablosuna son verecek tek silâh olan merhameti.
    Okumak eylemi, nice zamanlar var ki, topluma şafak getirecek tek imkânken, biz yalnızca kargaşa silâhlarıyla oynuyoruz.
    Bu şafaksız tablonun boğuntusunda, ne kadar çok isterdim, "Okumak"tan şu satırların bilinçle okunmasını:
    "Eski kitaplar! Sizin sadece yapraklarınızı çevirecek olsam, bir çift sayfanın arasına, kurutulmak için kimbilir kaç yıl evvel konulmuş bir çiçek çıkacak. Bir başkasında, solmuş bir menekşe bulacağım. Daha çocukluğumdan kalmış bir başkasının içinden bir çikolata kâğıdı, bir tavus tüyü düşecek. O zaman, tavus tüylerini, kitaplar içine, büyümeleri için koyduğumuzu hatırlayacak, o kır çiçeğinin koparıldığı günü anacak, heyhat, o menekşeyi tanıyacağım."

Sayfayı Paylaş