Sevgili Peygamberim

Konusu 'İslam ve İnsan' forumundadır ve YABGU tarafından 4 Şubat 2008 başlatılmıştır.

  1. YABGU

    YABGU ansanerilazi

    Mesajlar:
    1.733
    Aldığı Beğeni:
    172
    Ödül Puanları:
    63
    SEVGİLİ PEYGAMBERİM


    Yemen, Habeşistan Krallığına bağlı bir valilikti. Kısa boylu, şekilsiz, hilekar ve ihtiraslı biri olan vali Ebrehe, eyaletinde yaşayan arapların her sene akın akın Kabe'yi ziyaret için Mekke'ye gitmelerine sinirleniyordu. Bu sebeple, bu koyu hırıstiyan, San'a şehrinde devrin en namlı mimar ve ustalarına gayet süslü gösterişli büyük bir kilise yaptırdı ve ismini "Kuleys" koydu.
    Bunun ardından da Habeş Kralı'na mektup yazarak arapların şimdiden sonra hac için ancak "Kuleys"i ziyaret edebileceklerini; Mekke'ye gitme maksadıyla hiç kimseye izin vermeyeceğni zira bu yüzden ülkesinin büyük maddi zararlara uğrıdığını bildirdi... Böylece kralın da izin ve desteğini almıştı...

    Ebrehe'nin kararı, az zamanda her tarafa yayıldı... Böyle bir engelleme niyeti Yemen'li arapları fena halde öfkelendirmişti. Nukayl isminde bir yerli, Kuleys kilisesine girerek orada ibadet ediyormuş gibi üç gün-üç gece kaldıktan sonra kimsenin olmadığı bir zamanda vurdu, kırdı, içeriyi harabeye çevirdi ve ihtiyacına yaparak kirletti ve kayıplara karıştı. Ebrehe ağır bir hakarete uğramıştı.

    Bir grup arabın kaza sonucu çıkardığı yangınla kilisenin tahta bölmeleri de yanınca vali, iyice küplere bindi.. Ebrehe'nin intikam kararı işitilmemiş cinstendi..

    Kabe'yi yıkıp yerle bir etmek, enkazı fillerle Yemen'e taşımak ve Mekkelileri esir almak için dörtbin Fil ve üçyüzbin Habeşliden kurulu ordusu ile harekete geçti.

    Düşmanın, Mukaddes Kabe'yi yıkmak üzere gelmekte olduğunu öğrenen Kureyşlilerin keyfi kaçmıştı. Bunun üzerine Mekke Emiri Abdülmuttalib, içlere su serpici şu kısa konuşmayı yaptı:

    -Ey Kureyş kabilesi; endişeye kapılıp, huzurunuzu bozmayın!... Yemen ordusu gelip Kabe'yi yıkamaz; Kabe'nin sahibi vardır. Onu koruyacağından şüpheniz olmasın. Ama ferman-ı ilahi böyle ise kim mani olabilir?

    Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib, o günlerde gördüğü bazı rüyaları kendine göre tabir ederek böyle diyordu; ama aslında O'nun da kalbi rahat değildi...

    Bir müddet sonra Mekke çevresine gelen düşman öncüleri, arapların koyun ve develerini alıp götürdüler. Götürülenler arasında Abdülmuttalib'in dörtyüz seçme devesi de bulunuyordu.

    Abdülmuttalib, düşmana elikolu bağlı teslim olmak için Kureyşli yiğitlerle beraber silahlanıp, pusatlanarak cins arap atlarına binip vakit kaybetmeden Sebir dağana çıktılar.

    Dağda insanı hayret ve hayranlığa düşüren bir olay meydana gelid.

    Adem aleyhisselam'dan beri aziz Peygamberimiz'in atalarının birinden diğerine geçe geçe en sonunda dedelerine ulaşan "Muhammed nur", Abdülmuttalib'in alnında ayın ondördü gibi parlayıp ışık saçmaya başladı. Öye ki bu parlak ışık aşağılarda gecenin karanlığana bürünen Mekke'nin üzerine kadar yayılıyordu. Nurun alnında yine bütün güzellği ile belirmesi üzerine, Abdülmuttalib, silah arkadaşlarına:

    -Dönün! dedi. Şehrimize gidiyoruz. Zafer bizimdir! Bu nur ne zaman alnımda işımışsa o dem düşmana

    galip gelmişizdir.

    Mekke önlerine gelmelerinden az zaman sonra Ebrehe, beldeyi teslim alıp, Kureyşlileri yerlerinden, yurtlarından sürüp atması için yardımcılarından biri komutasında asker gönderdi. Kureyş emiri Abdülmuttalib'le yaptığı görüşmede O'nun heybetinden komutanın aklı başından gitti, dili dolaştı ve olduğu yere yığıldı. Boğazlanan bir dana gibi böğürüyordu.

    Biraz sonra korkusu yatışan düşman komutanı, kendini toparlayınca yeri öptü ve Abdülmuttalibe:

    -Kureyş'in en üstünü olduğun besbelli. Buna bütün kalbimle inanıyor ve şahid oluyorum, dedi...

    "Mekke fatihi" olmak hayali ile gelen Ebrehe'nin adamı, muhatabının nurlu yüzü ve ciddi halinden ürkmüştü. İşte şimdi yerlere kapanmış vaziyette böyle konuşuyordu.. Hiç bir şey yapamadan askerleri ile beraber yüzgeri edip oradan savuştular...

    Abdülmuttalib, develeri istemek üzere Ebrehe'nin konakladığı Taif'e gitti. Mağrur kumandana Kureyş reisinin geldiğini haber verdiler. Ebrehe, Abdümuttalib'i görünce elinde olmayarak ayağa kalkıp baş köşeye oturttu ve ne istediğini sordu. Abdülmuttalib:

    -Adamların develerimi götürmüş; emir ver de iade etsinler!..dedi. Ebrehe:

    -Ben buraya Kabe'yi yıkmak için geldim!!! Bu mes'ele üzerinde hiç durmuyorsun da develerini istiyorsun! şeklinde konuşunca Abdülmuttalib, Valinin ne demek istediğini anlamıştı:

    -Develer benim olduğu için istiyorum; Kabe ise "Allah'ın evi"dir. Yüce Allah, O'nu düşmanın şerrinden muhafaza eder, dedi.

    Bu konuşmalar olurken Ebrehe'nin "Mahmude" ismindeki ak renkli, en gözde fili oraya getirilmişti. Diğer filler öğretildiği biçimde Ebrehe'ye bir takım bağlılık hareketleri yaptıkları halde bu hayvan böyle davranışlara hiç yanaşmadı.

    Ak fil, Abdülmuttabib'i görünce deve gibi çöküp sevgi gösterisi yapmaya başladı. Filin hareketi şaşkınlık uyandırmıştı. Bir müddet herkes konuşmayı unutmuş gibi sustu. Allahü teala, dile gelmesine izin verince fil, açık bir ifade ile, Kureyş liderinde gördüğü "Son Peygambere ait nur"a selam verdiğini söyledi...

    Ebrehe, develeri sahibine iade etti; fakat Abdülmuttalib'in "Mekke mallarının üçte birini verelim bizlerle uğraşmaktan vaz geçerek geri dönün" teklifini kabul etmedi.

    Teklifi reddedilen Mekke emiri, şehrine dönerek, Kabe'ye geldi ve kapının kulpundan tutarak yaklaşan tehlike için yana yana Allah'a yalvarmaya başladı. Düşman, Ebrehe'nin komutasında en önde meşhur ak fil olduğu halde sırtlarına süslü ve pahalı kumaşlar atılı filler, hücuma hazır askerlerle iyice Mekke'ye yaklaştı... Şehirde rahatsızlık son noktadaydı.

    Tam bu sırada hiç beklenmedik bir şey oldu. "Mahmude" Mekke üzerine yürümüyordu. Halbuki Ebrehe, her harpte olduğu gibi bu defa da büyük işler başaracağını ümid etmişti. Hayvanı döğmelerine, üstünde değnekler kırmalarına, her yolu denemelerine rağmen adım attırmadılar.

    Yemen ordusu bu mücadelede iken gökyüzü "Ebabil" denilen ve bu bölgede daha önce görülmemiş siyah renkli, yeşil boyunlu, ufak gagalı, uzun ayaklı dağ kırlangıçları ile doldu. Kuşların gagaları ile ayaklarında nohuttan küçük mercimekten büyük taşlar vardı ve her taştan bir düşmanın ismi yazılışdı.

    Kafileler halinde gelerek önce Kabe-i Şerif'in etrafında uçup tavaf yaptılar, sonra düşmanı taş yağmuruna tutmaya başladılar.

    Kuşlar, taşı yukarıdan bıraktıça isabet alan askerin tepesinden girip ayağından çıkarak onu hemen öldürüyordu. Hatta süvari olanların atları ile beraber canı çıkıyordu.

    İstilacı orduda müthiş bir bocgun başladı. Etleri lime lime dökülerek ölüyor; Ebrehe de içlerinde olduğu halde perişan bir vaziyette Yemen'e doğru kaçıyorlardı.

    Fakat, düşmanı havadan takip ederek kovalayan bu minik kuşlar, firarilerin de çoğunu öldürdü. Kaçanlardan bir kısmı yollarda telef olmuş; kurtulanlar anca yemen'de nefe alabilmişti. Mağrur Ebrehe başşehir San'a'ya varabildi ama cüzzam hastalığına yakalanmıştı. Parmak uçlarından kan ve irin akıyordu. Parmakları çürüyüp düştü ve bir müddet sonra yüreği çatlayarak feci şekilde öldü.

    Ebrehe'nin yardımcısı ise kaça kaça ta Habeşistan'a gelmiş, olanları bir bir krala hikaye ediyodu. Kral:

    -Bunlar ne biçim kuşlarmış ki hep seçme askerleri öldürmüş? diye hayretini açıklarken bir kuş vali muavininin başı üstünde dönmeye başladı.

    -İşte, dedi adam, bu kuşlardan, bu kuşlardan!.. Cümleyi yeni bitirmişti ki, o da bir Ebabilin attığı taşla oracıkta öldü...

    Binlerce asker ve Mahmude'den başka bütün filler ölmüştü. Birkaç gün sonra insan ölüsü ve hayvan leşleri dayanılmaz bis bir koku yaymaya başladı. Mekke yaşanmaz olmuştu. Bunun üzerine Abdülmuttalib, Kabe'ye giderek Cenab-ı Hakka bu kokudan kurtulmak için dua etti.

    Duanın peşinden öyle müthiş bir yağmur yağdı ki ırmaklar gibi kabaran seller, ceset ve leşleri alıp götürdü.

    Kureyş kabilesi, doğumuna iki ay kadar bir zaman kala iki cihanın baş tacı Sevgili Peygamberimiz'in Allah katındaki eşsiz hatırından dolayı büyük bir düşman tehlikesini atlattığı gibi, kaçan ordunun geride bıraktığı mallara da ganimet olarak sahip olmuştu.

    Ebrehe'den sonra iki oğlu yerine valilik yapmışsa da bu saltanat, kısa sürmüş ve tacı tahtı batıp gitmiştir.

    Araplar, bu vak'anın geçtiği tarihe "Fil yılı" ismini vermiş ve Kureyş'in Allah indinde makbul olduğuna kanaat getirerek bu kabileye ilişmemeye başlamıştı.

    BÜYÜKBABA

    Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh

    Şeybet'l-Hamd...

    "Abdülmuttalib" diye bildiğimiz büyük babanın asıl ismi.

    Babası Haşim, O dünyaya gelmeden evvel bir yolculuk sırasında Filistin'in Gazze şehrinde vefat etmişti. Doğduğu zaman saçı bembeyaz olduğu için arapçada "ak saçlı" manasına gelen "Şeybe" kelimesinin ilavesi ile ismini Şeybetü'l Hamd koymuşlar.

    Meşhur ismi Abdülmuttalib, "Muttalib'in kölesi" demek...

    Kçük Şeybe, Medine'de annesi ile beraber dayısında kalıyor. O'nu dayısının çocukları ile ok atar, gezip oynarken görenler, alnının parlaklığını, halinin güzelliğini hemen farkeder ve başka bir sülaleye mensup olduğunu anlarlardı.

    Şeybe'nin hal ve tavrındaki üstünlük Kureyş'in lideri amcası Muttalib'e haber verildi...

    -Ah, dediler. Kardeşin Haşim'in oğlunu bir görsene! Babasına olan benzerliğine şaşarsın. Aynı emsalsiz üstünlük, aynı tarifsiz güzellik.

    Muttalib, o güne kadar yeğenini hiç görmemişti. Bir deveye binerek Medine yolunu tuttu. Medine'ye vardığında Şeybe'yi kapılarının önünde çocuklarla birlikte oynuyor buldu, kimseye sormadığı halde yeğeninin hangisi olduğunu bildi ve bir müddet yaşlı gözlerle çocuğu uzaktan seyretti. Daha sonra bu anı tasvir eden dokunnaklı şiirler de yazacaktır.

    Muttlib, Şeybe'yi yanına çağırarak kendini tanıttı. Ve O'nu sevip okşadı. Birlikte annesi selma'ya gittiler. Muttalip, Şeybey'yi yanına çağırarak kendini tanıttı. Ve onu sevip okşadı. Birlikte annesi Selma'ya gittiler. Muttalib, Şeybe'yi de Mekke'ye götürmek üzere yengesinden müsaade aldı...

    Amca-yeğen uygun bir vakitte Mekke yoluna koyuldular...

    İşte Muttalip, devesinin üstünde, arkasında da yeğeni küçük Şeybetü'l Hamd olduğu halde Mekke'ye giriyorlar. Deve, kaygısız gözlerle sağı solu tarar, ahenkli adımlarla başı dik yürürken, Muttalip tanıdıklarla selamlaşıyor. Az sonra terki deki çocuğu kasdederek:

    Bu çocuk kim ya Muttalip? deniyor.

    Merak ve samimiyet sebebi ile sorulan suale Muttalip ne demeli?...

    "Biraderimin çocuğu" dese "koca Mekke Reisi yeğenini nasıl gezdiriyor!" diye dedikodu yapılacak. Bir kaç saniyelik tereddütten sonra:

    -Kölem, diyor dostlarına.

    Şeybe bundan sonra, "Abdülmuttalip" diye tanınmaya başlandı. "Muttalibin kölesi" yani. Gerçi Muttalip, kısa zaman içinde öksüzün giyim kuşamını düzeltti; Şeybe'yi "yeğenimdir" diye takdim etti ama, O, hep "Abdülmuttalip" olarak bilindi...

    Abdülmuttalip misk kokulu.

    Evet miskler gibi kokuyor. Alnında pırıl pırıl Muhammedi nur, hayır ve bereket vesilesi. Ne zaman Mekke'de kuraklık olsa rica ediyorlar; Abdülmuttalip'le birlikte Sebir dağına çıkılıyor. Yalvarma göz yaşı ve sağnak sağnak yağmur.

    Şeybetü'l Hamd sekiz yaşınna geldiğinde Muttalip dünyasını değiştirdi ve O'nun yerine Abdülmuttalip, milletine emir oldu.

    Yüzkırküç yıllık ömründe herkes O'nu sevdi.. İnsanlar gönüllü olarak idaresine girrerdi. İran Kisrası hariç yabancı devlet başkanları O'nun fazilet ve büyüklüğünü teslim eder ve hürmet duyarlardı. Asrının en büyük devlet reisi kabul ediliyordu.

    Bütün bu misk kokuların; bu iyilik ve güzel hasletlerin sebebi Kainatın Efendisine ait nur...

    İşte peygamberimizin dedesi bu! Hayatı ve bir bir hakikat olan rüyaları ile O'nun geleceğini müjdeleyen insan...

    Daha pek genç olduğu sıralarda, bir gün Kabe yakınlarındaki evinde uyuyor; uyandığında halinde bir gariplik seziyor. Erginleşmiş, daha bir güzelleşmiş ve gözleri sürmeli. Bir anda büyük değişme!.. Bir kahinden olayın izaha kavuşturulması isteniyor:

    -Hemen evlenmelisin! Gök tanrısı böyle istiyor, diyor kahin.

    Abdülmuttalip, iki kere evlendi; ama olmayan "gök tanrısı" istediği için değil. Cenab-ı Hak öyle takdir ettiğinden.

    ilk hanımından oğlu Haris dünyaya geldi. Ve bundan dolayı O, "ebu Haris" künyesi ile anılır oldu.

    Birinci hanımı vefat edince bu sefer Fatma binti Ömer ile izdivaç etti...

    Abdülmuttalip, yine bir gün odasında iken ani bir uyku bastırması ile uyuyakaldı. İçinden çok şey saklı olan müthiş bir rüya görüyor. Uyandığında rüyanın derinden derine tesirinde. Sarsılıyor... Ne dese nasıl yorumlasa acaba? En iyisi yine bir kahinin kapısını çalmak. Cinlerle bilgi alışverişindeki bu kahinler, kendilerine has usullerle gelecekten haber veriyorlar... Abdülmuttalip anlatıyor; sabit bakışlı donuk ve soğuk yüzlü, gramla konuşan, tebessüm nedir bilmeyen kahin dinliyor.

    Belimden bir beyaz zincir çıktı. Bir ucu en doğuya bir ucu en batıya, bir ucu gökyüzüne, bir ucu yerin dibine uzanıyordu. Şaşkın bir halde zincire bakıyordum ki bu kere de yeşil bir ağaç oldu. Zincir ağaç haline gelmişti. Dünyada kaç türlü meyve varsa hepsi bu ağacın dallarından sarkıyordu. Ağaç aynı zamanda nur fışkıran bir ışık seli. Işığı, güneşi bile bastırıyordu. Araplar ve arap olmayanlar bu ağaca secde ediyordu. Giderek ağacın parlaklığı daha da çoğaldı. Kureyş kabilesinden mbir cemaat ağacın dallarından tutundular.Bazı Kureyşliler ise ağcı kesmek için bir araya geldiler.

    Birden ortaya çok güzel yüzlü bir insan çıktı. Bu kadar güzel simalı birini hiç görmemiştim. Bu güzel insan, ağacı kesmek isteyenlerin gözlerini çıkardı. Ağacın nurundan almak için elimi uzatırken güzel adama da:

    -"Bu ağacın nuru kime kısmet olur?" diye sordum.

    -"Kim bu ağacın dallarına yapışırsa ona!" dedi.

    -"Siz kimsiniz" dedim.

    Biri:

    -"Benim ismim Nuh'dur" dedi.

    Öbürü:

    -"Benim ismim de Halil İbrahim'dir" dedi.

    Sonra da?

    -"Ey Abdülmuttalib, bu ağç o kadar mübarek, o kadar şereflidir ki, kandan kana geçerek baba ve dedelerinden sana kavuştu haberin olsun..." dediler.

    Abdülmuttalip, rüyasını anlatıp bitirdiğinde kahinin benzi sarardı, yüzü daha kasvetli bir hal aldı. Demek ki korktukları zaman geliyordu... Bir müddet sustuktan sonra zor işitilir bir yavaşlıkla rüyayı tabir etmeye başladı:

    -Neslinden bir büyük insan gelecek ve O'nun kurduğu nizam ebedi olarak yaşayacak... Nuh Peygamberin görünmesi şuna delalet ediyor; O zata karşı gelenler Nuh ümmetinin asileri gibi bela denizinde boğulacaktır..

    İbrahim Peygamber ise bir müjdeye işarettir. O'na tabi olanlar, Allahın "dostum" dediği İbrahim Peygamber'in sevdiklerinden olurlar.

    Peygamberimizin babaannesi Fatıma binti Ömer, Abdullah'a hamile kalınca, "nur" büyükbaba Abdülmuttalib'ten Fatıma'nın alnına geçti. Bundan da Abdullah doğunca O'nun güzel alnına taşınacaktır...

    ZEMZEM KUYUSU

    La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah

    Mekke ve çevresinin idaresi İsmail aleyhisselam'ın vefatı ile oğlu Sabit'e kaldı. Sabit'in ölümünden sonra halk arasında bölünmeler meydana geldi. Mücadeleler Cühümiler kabilesinin üstünlüğü ile bitti. Ancak bir zaman sonra iktidara sorumluları, adaleti ve tarafsızlığı terkederek zulme sapmıştı. Milletin malını bile elinden almaya aklkışan Cürhümilerden dolayı gün geldi şikayet ve feryatlar ayyuka çıkmaya başladı. Haksızlıklar dayanılmaz ölçülere varınca; ismail Peygamber nesli, terkrar derlenip toparlandı ve yapılan bir savaşta Cürhümileri mağlup etti. Yenik taraf, aman dileyince eşyalarını alıp asıl vatanları olan Yemen'e gitmelerine izin verildi... ancak iş başında iken zulüm yapan ve bu yüzden beddua alan bu kabile mensupları, az bir zaman sonra bulaşıcı bir hastalığa yakalanarak teker teker ölüp gittiler.

    Cürhümiler, aman dileyip beldeyi İsmail Peygamber soyuna teslim etmeden hemen önce ve son an ve son dakikada huyları icabı bir kötülük işlediler. Yabancı devletlerden mbirinin hediye ettiği altın mbir ceylan heykeli ve kılıç, kalkan, gürz, zırh... gibi Kabe hazinesine mahsus kıymetli eşya namına ne var ne yoksa hepsini zemzem kuyusuna doldurdular ve ağzını taş toprakla akapatarak yerini belirsiz hale getirdiler. Herhalde dönüp Mekke'yi geri alacaklarını düşünüyor ve bu sebeple hazinenin ele geçmemesi için böyle hareket ediyorlardı.

    ismail aleyhisselam evladı, nihayet Mekke ve civarında hükümran oldu ama hafızalardan silinen bullur sulu zemzem kuyusu kaybolup gitti. Mekke ve Kabe, asıl sahiplerine dönmüştü.. Şifa pınarı zemzem ise kimbilir kaç yıl gözlerden saklı, besmeleli mü'min ağızlara hasret, için için kaynayıp duracaktı?

    Cürhümilerin yığdığı taş, toprak senelerin geçmesi ile katmerleşti ve altta kalan ilahi armağanı gözlerden büsmütün sakladı. Bu şartlarda canlara can katan zemzemin yerini bulmak mümkün değildi... yalnız bu imkansız zannedilen aklın çerçevlediği sebep-sonuç münasebetine göre. Ya aklı aşan sebepler, aklın kavuşamadığı bölge?.. Allah, isterse hangi imkansız gerçekleşmez ki?

    Zaman bir müjdeye, toprak, sökmesi yakın bahtlı şafağa hazırlanıyordu... Mekan, ilahi fermanla, gelmekte olan "Adı güzel kendi güzel Muhammed" aleyhisselam için yeniden donatılıyordu...

    -Ey Abdülmuttalip, kalk ve zemzem kuyusunun üzerinde taş toprak ne varsa kaldır!..

    Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib, Kabe'ye komşu olan evinde uyurken bu hitap üzerine yatağından korku ile doğruldu. Bir müddet gördüğü rüyanın ne manaya geldiğini sökmeye çalıştı; fakat bir şey anlamadan yeniden uyudu. Ancak rüyadaki ses, emri tekrarladı. Yine uykudan sıçradı. Zihninde izaha kavuşturulmayan sorular birbirini takip ediyordu.. Buna rağmen uyumaktan başka çaresi yoktu. Ses, emri üçüncü defa verince gördüklerini yorumlatmak için kalkıp Kureyş'in tanınmış tabircilerine gitti ve olanları anlattı. Bu kişiler:

    -Rüya rahmani ise yine görürsün, dediler.

    Aradan bir iki gün geçtiği halde Abdülmuttalib, o garip rüyayı bir daha göremedi. Bundan dolayı merak ve üzüntüsü günden güne artıyordu:

    -Acaba rüya rahmani miydi, değil miydi?

    Zihnini günlerce bu soru meşgul etti. Nihayet bir gün rayayı ördüğü odada uykudan önce ellerini kaldırarak:

    -Ey merhametli Allahım! Bu rüyanın sırrını neler yapmam gerektiğini bana bildirmeni diliyorum, diyerek can evinden yalvardı ve az sonra uyuya kaldı.

    Abdülmuttalib'in isteği, bütün zamanların ve bütün mekanların en üstünün hürmetine kabul olmuştu. İşte aynı ses...

    -Ey Abdülmuttalib kalk ve zemzem kuyusunu ortaya çıkar!

    Abdülmuttalib:

    -Zemzem suyu nedir?

    -Cebrail'in ayağını vurduğu yerden çıkmıştır. Peygambere ait bir mucizedir. Dünyanın dört tarafından gelecek hacılara yetecek kadar bereketlidir. Zemzem'den içen susuzlar kanar, açlar doyar,hastalar iyileşir.

    Kuyunun yerini bulmam için bir iz, işaret var mı?

    -Mescid-i Haram'a yakın iki put vardı. Kafirler, bu putlar uğruna hayvan kestiklerinde işkembesini çukurca bir yere dökerler. Sen orada iken kırmızı gagalı bir karga gelecek ve işkembe artıklarını yemek için toprağı gagalayacaktır. Az sonra gagalanan yerin altından bir de kanrınca yuvası çıktığını göreceksin... İşte orası zemzem kuyusunun ağzıdır.

    Sabah olduğunda Abdülmuttalib, doğruca putların bulunduğu yere gitti. Biraz sonra puta tapanlar gelip tanrıları için kurban kestiler ve işkembe ve barsakları rüyada tarif edilen yere attılar. Derken kırmızı gagalı karga göründü ve yeri gagalamaya başladı; az sonra karınca yuvası da ortaya çıktı. Her şey aynen rüyadaki gibi gençekleşmişti. O halde olanlar hayırlı ve rüya doğru idi.

    Oradkiler uzaklaşınca sevgili Peygamberimizin sevgili dedesi, rüyada söylenen yeri kazmaya başladı.

    Kazı işi biraz ilerlemişti ki haberi alan Kureyşli müşrikler oraya koştu:

    -Biz, taptığımız putların yanına kuyu kazdırmayız! diyerek Abdülmuttalib'e mani olmak istiyorlardı. Bir sürü münkir içinde kalan Abdülmuttalib, yaptığı işin büyüklüğünü anlatmaya çalışıyordu:

    -Bu, öyle her hangi bir kuyu değildir. Bu, ilahi kıymet taşıyan suya "Zemzem" denir. İsmail Peygamberin yadigarıdır.

    Putperestler, fena diş biliyorlardı. Ne var ki kaba kuvvet gösterileri sökmedi; Kureyş'in bu soylu insanını bir adım şöyle dursun, bir ayak boyu bile geriletemediler. Bunun üzerine kuyuya ortak olmak istediler; bu telifleri de reddedildi.

    -Öyle ise, dediler, ünü bütün ülkeleri tutmuş aklı ve ilmi hepimizce kabul edilen Şam kahihine gidelim; ihtilafımızı anlatalım, vereceği karara her iki taraf da uysun!

    Abdülmuttalib, bu hal tarzına "Peki" dedi. Bunun üzerine her kabileden bir temsilci ve Peygamber efendimizin dedesi develere binerek Şam yoluna düştüler... Mevsim yaz, hava sıcak. Güneş, kavurdukça kavuruyor. Çöller, avını yutmaya hazır alev dilli ejderha.

    Şam yolcuları bu manzara kum denizlerini aşmaya çalışıyor. Ne var ki geride kalan mesafelerle beraber su ve her türlü serinletici nesne tükenmiştir. Nihayet Nihayet öfkeli çöller bu cür'etli yolcuları teslim aldı.

    Dermansız kalan dizler çözüldü ve oldukları yere külçe gibi yığıldılar. Saniyeler, saat gibi uzun ve geçmeyen cinsten. Sadece dudaklar değil, belki diller de yol yol çatlamış. Kimsede suya dair bir ümid yok. Olması da mümkün değil.

    Ancak bu halde ne vakte kadar beklenecektir? Abdülmuttalib:

    -Böyle durmakla elimize hiç bir şey geçmez! Az daha gidelim. Rabbimden ümidli olalım; olur ki su buluruz, dedi.

    Çökmüş olan develere nerede ise sürünerek bindiler. Hayvanların sırtında bile zor duruyorlardı. Henüz hareket etmişlerdi ki, o şanslı deenin devesinin ayağı bir taşa takıldı ve yerinden söküp attı... Tablo inanılacak gibi değildi. Devenin çıkardığı taşın yuvasından tatlı ve serin bir su akıyordu.

    Sudan kana kana içip kablarını doldurdular ve ölümün eşiğinden yeniden hayata döndüler. Bir farkla ki kabile temsilcileri sadece hayata dönmemiş, ezik ve mahcup olarak Şam yolunda da geri dönmüşlerdi.

    Bu inanılmaz vak'ayı hep birlikte yaşayan yol arkadaşları Abdülmuttalib'e:

    -Ey Abdülmuttalib, o kuyuyu kazmak senin hakkındır. Bunu geç de olsa anladık Kimse mani olamaz. Dönelim herkes işine baksın! Demek zorunda kaldılar ve hep beraber Mekke'ye geldiler.

    Abdülmuttalib, kuyuyu kazmaya, kaldığı yerden devam etti. Zemzem kuyusunu tekrar ortaya çıkarma işinde yalnız oğlu Haris'ten yardım görüyordu. Bu sebeple Cenab-ı Hak'tan Haris'ten başka kendisine on oğul daha vermesini diledi:

    ......

    Abdülmuttalib'in bu duası kabul olmuş erkek evlat sayısı zamanla onbiri bulmuştu.

    Oğulları ile beraber kuyuyu kazan Abdülmuttalib, yıllar sonra zemzem suyunu ve Cürhümilerin kuyuya doldurduğu hazineyi buldu. Kureyşliler bu defa da:

    -Kuyu, dedelerimizin mirası; içinden çıkanlar bizimdir, diye direttiler.

    Abdülmuttalib:

    -Siz bu kuyuyu kazarken bana yardım etmeyip bilakis zorluk çıkardınız. Şimdi hangi hakla mirasçılık iddia ediyorsunuz? diyerek onları azarladı veilave etti, bununla beraber, "Kur'a çekelim, hangi mal kime çakırsa onun olsun" dedi.

    Kılıç, kalkan gibi savaş malzemelerini bir tarafa, altın ceylanı bir tarafa ayırdılar ve Kabe-i Şerif, Kureyşliler ve Abdülmuttalib adına kur'a çektiler.

    Altın Ceylan Kabe'ye, harp aletleri Abdülmuttalib'e çıktı. Kureyşlilere bir şey isabet etmedi.

    Altın ceylanı Kabe kapısına astılar; uzun yıllar, kapıda asılı kaldıktan sonra bir gece Ebu Leheb sarhoş iki arkadaşıyla gelip heykeli çaldı ve götürüp sattı.

    Zemzem kuyusunu bulmak Abdülmuttalib'in şan ve şerefini daha da yükselmişti.

    Zaman, ırmaklar misali büyük müjdeye doğru akıyordu.

    KURBANLIK

    Rahmetim gazabımı geçmiştir.

    Hadis-i Kudsi

    Zemzem kuyusu çetin ve uzun mücadelelerden sonra tekrar Kabe'ye ve ziyaretçilere kazandırılmış; ceddi İsmail Peygamberin, hatırasını yok olmaktan kurtarıp şenlendirdiği için Abdülmuttlib'in şan ve şöhreti dört bir tarafı tutmuştu ama... bir şey unutulmuştu... bir vaad... bir söz!...

    Taşlanmış toprağı kazma kürekle yenip suya varmak için uğraşmaktan mecalinin tükendiği bir anda Abdülmuttalib, ellerini açıp yüce Allah'a yalvarmıştı:

    -Ya Rabbi! Bana on erkek çocuğu daha verir de onlarla birlikte kyuyu kazabilirsem oğlumun birini sana kurban edeceğim...

    İsmail aleyhisselama tabi bir mü'min olan Abdülmuttalib'in duası kabul olmuş; lakin aradan geçen uzun seneler sebebiyle söz unutulmuştu...

    Fakat!...

    Duyan, gören, bilen ve unutmak gibi her çeşit kusur ve eksiklikten uzak olan Allahü teala, kulunun vaadini unutmamıştı.

    .....

    Abdülmuttalib, bir gece rüyasında bir adam gördü. Adam, emreden bir eda ile:

    -Ey Abdülmuttalib, kurban sözüne sadakat göster! dedi.

    Abdülmuttalib endişe ile uyanır uyanmaz hemen bir koç kurban etti; sonra yattı. Gözlerini yumar yummaz rüyada yine bir takım insanlar, emri tekrar ediyorlar:

    -Koç'tan daha büyük kurban kesmelisin!

    Hemen kalkıp bir sığır kesti ve uyudu; ancak rahat bırakılmıyor:

    -Daha büyük bir şey kurban eyle!

    Bu sefer bir deve kurban etti. Yine yattı. Rüyada bir nida:

    -Ey Abdülmuttalib, daha büyük kurban kesmelisin! Abdülmuttalib, hala sözünü hatırlayamamış, "büyük kurban"dan neyin murat edildiğini bir türlü anlayamamıştı. Sordu:

    -Daha büyük olan ne ola ki?

    -On oğlun oldu. Zemzem kuyusunu bulmakla maksadın gerçekleşti. Şimdi oğullarından birini kurban et. Böyle söz vermiştin; vaadini yerine getir!...

    Abdülmuttalib, yataktan fılarcasına kalktı. İstırabı o kadar büyük, o kadar derin, kendisi o kadar şaşkındı ki, ne yapacağını, ne edeceğini bilemiyordu. Evet; vaadini hatırlamıştı... şimdi başı iki elinin arasında düşünüyordu. Söz... Allah'a söz verilmiş; Yüce Allah, O'na evlatlar ihsan etmişti. Tıpkı İbrahim Peygamber gibi O'nun da nezrine uyması isteniyor, rüyada sürekli olarak ikaz ediliyordu.

    Ahde vefa gösterilmeli; söz muhakka yerini mulmalıydı. Ya can parçası, göz nuru evlad?

    Başka ihtimal yoktu. Her şeyi yoktan varedene oğlunun birini iade edecekti... bağrına taş bastı ve yavrularını uyandırdı. Meseleyi yavaş yavaş, alıştıra alıştıra onlara söylüyordu. Delikanlılar:

    -Baba, dediler, ister birimizi istersen hepimizi kurban et; biz emrinizdeyiz. Sen üzülme yeter!

    Gençler, böylece detli babaya teselli ve destek oldular; O'na cesaret verdiler.

    Mustarip baba, bu tarifsiz fedakarlık karşısında gözyaşlarını gizleyerek, oğullarına, her birinin ismini bir ok üzerine yazıp getirmelerini söyledi...

    Az sonra yazılı oklar gelmişti. Abdülmuttalib ve oğulları adete göre kur'a çektirmek için okları gece gündüz Kabe'yi bekleyen Kabe muhafızına götürdüler.

    Yapılan çekilişte kurbanlık isim belli oldu: Abdullah!... Abdullah! Yani, Abdülmuttalibin en çok sevdiği, bütün o çevrenin gözünün üstünde olduğu oğul. Alnında ahir zaman Peygamberine ait nurun Ülker yıldızı gibi parladığı oğul!... Allah, öyle takdir etmiş; kur'a bu yüksek yaradılışlı evlada isabet etmişti. Girilen yoldan dönüş olamazdı; Abdullah kurban edilecekti!...

    Abdullah, Abdülmuttalibe, Abdülmuttalib, ilahi emre; her ikisi insana kendinden daha yakın, öz anne babasından daha merhametli yüceler yücesi Allah'a teslim olmuştu. Sır da burada olmalıydı... Zor bir anında Rabbine iltica etmiş, O'ndan yardım instemiş karşılığında bir söz vermişti. Abdülmuttalib, şimdi ölçüyü aşan vaadinden dolayı imtihana çağırılyor ve böylece insanların ölçü içinde kalmaları hangi şartlarda olursa olsun haddini aşmamaları ihtar ediliyordu... Ya Abdullah?

    İnsan, cin, melek, ve bütün mahlukların... yaşamış, yaşayacak ve yaşayan her canlının en üstününe baba olacak bir insanın hem de genç yaşta imtihanların en zoru ile; canını feda etme kahramanlığı ile tecrübe edilmesi... O'nun mevkii buydu ve teslimiyeti ile bu kahramanlığı isbat ediyordu. İşte babası Abdülmuttalib, bir elinde parıl parıl parlayan keskin bir bıçak, bir elinde oğlunun bileği, iki yanda Abdullah'ın anne ve kardeşlerri kurban kesme yerine gidiyorlar.

    Kureyş kabilesi "Abdullah'ı babası kurban ediyor" haberi ile çalkalanıyor. Herkes iliklerine kadar donmuş ve şaşkın. Şaşkınlığı ilk yenip kurban yerine yetişen Abdullah'ın annesinin akrabaları olan Beni Mahzum oğulları. Ve onları takiben Kureyş büyükleri. Abdülmuttalib'e muhalefet büyüyor:

    Eğer böyle bir kurban kesilirse, çok kötü bir geleneğe yol açılır. Herkes olur olmaz yere çocuğunun boğazına bıçağı dayar. İffeti ve güzelliğinden başka konuşması bile kardeş ve akranlarından daha üstün olan bu çocuğa yazık olur, şeklinde izahlarla Abdülmuttalibi iknaya çalışıyorlardı...

    Uzun tartışmalardan sonra meseleyi Hicaz'da oturan meşhur Kahin Şüca'ya götürmeye ve O'nun diyeceğine uymaya karar verdiler.

    Bunun üzerine Abdülmuttalib ve şahıha katılan birkaç kişi Hicaz'a giderek tanınmış Kahini buldular. Kahin:

    -Sizde bir insanın diyeti kaç devedir? diye sordu.

    -On devedir, dediler.

    -Öyleyse Abdullah'ın bedeli olarak deve kurban edeceksiniz... Bunun için de Abdullah'ı bir tarafa, on deveyi bir tarafa koyarak kur'a çekin. Kur'a develere çıkarsa bunları kesersiniz. Abdullah'a çıkarsa, develere on tane daha ilave ederek kur'a çekmeyi yenileyin. Yine Abdullah'a çıkarsa bir on deve daha ilave edin. Böylece kur'a develere isabet edene kadar onlu ilaveler yaparsanız, dedi ve gelenleri memleketlerine geri yolladı.

    Onlar gele dursunlar. Mekkelilerde heyecan son noktasında. Nihayet beklenen yolcuların ufukta belrdiğini gözetleyiciler haber verdi...

    Kahinin buluşu Mekke'nin putperest, hıristiyan, yahudi, İbrahim ve İsmail Peygamber dinine mensup bütün kabile ve mensuplarını sevince boğdu...

    Meraklıların önünde ve bir tarafta gözlerin bakmaya kıyamadığı Abdullah, bir tarafta dünyaya metelik vermez tavırlar ile sakin sakin geviş getiren develer olduğu halde Kur'a çekmeye başlandı. Ne var ki, her defasında kur'a Abdullah'ı gösteriyor ve on deve ilavesi ile çekim tekrarlanıyordu... ta onuncu defa kur'a çekilene kadar. Onuncu çekilişde kur'a, sayıları yüze varan develere isabet etti...

    Herkeste sevinç, taşkınlık... Fakat, Abdülmuttalip ağır başlı ve temkinli; kur'ayı bir kere daha yeniledi; evet bunda da kur'a develere çıktı. Gönlü rahatladı, sırtından koca dağlar kalktı Rabbine şükretti.

    Hemen oracıkta yüz deve bir biri ardısıra kurban edildi. İnsanlar, hayvanlar, kuşlar günlerce bu etlerle geçindiler.

    Böylece Abdülmuttalib ve Abdullah yeryüzündeki büyük değişikliğe az bir vakit kala imtihandan yüz akı ile çıktılar.

    Bundan sonra Abdullah "zebih" yani "kurbanlık" lakabı ile çağrıldı. Nitekim İsmail aleyhisselam da benzeri bir hadiseyi yaşadığından O'na da "Zebih" denmişti. Bunun için azizler azizi sevgili Peygamberimize "İbnü'z-Zebihayn", "iki kurbanlığın oğlu" denilmiştir.

    BABA

    Ve maerselnake illa rahmeten li'l-alemin

    Biz seni alemlere için ancak rahmet olarak gönderdik.

    (Enbiya suresi 107 ayet'den)

    Büyük baba Abdülmuttalib'ten büyük anne Fatıma'ya geçen emanet O'ndan da Abdullah'ın alnına gidecek; bir zaman da orada parlayacaktı...

    İncil'e tabi olanlar, Fatıma'nın Abdullah'a hamile olmasından beri pür dikkat doğum haberini bekliyorlardı... İşte şimdi mesafeden mesafeye uşuşan bu haberdi:

    -Son Peygamberin babası dünyaya geldi!...

    Haberi dört bir yana salan hırıstiyanlardı.

    Doğum yaklaştıkça heyecanları artmış ve nihayet Yahya Peygamber'in mucuzesi gerçekleşmiş, kan şıp şıp damlamaya başlamıştı.

    Yahya aleyhisselam, Yahudiler tarafından şehid edildiğinde aziz şehidin üzerinde bir cübbe bulunuyordu. Cübbe, İsa Peygamber'in dinini devam ettirmek istediği için canına kıyılıp parça parça edilen Yahya aleyhisselamın kanı ile ıpıslak olmuştu. Bundan dolayı daha sonra hatıra olarak saklanmış; zaman, kırmızı kan lekelerini sildiğinden geriye sadece solğun izler kalmıştı.

    "-Hırkadan taze kan damladığı an ahir zaman Peygamberi'nin babası dünyaya gelmiş olacaktır..."

    Kitapları böyle diyor, ve bu sebeple doğum yaklaştıkça müstesna hatıra üzerindeki dikkatleri daha da artırıyordu.

    Günü geldiğinde mucize aynen gerçekleşti... O solgun izler, yeniden taze kan lekeleri halini almış; hırka şehidin üzerinden az evvel çıkartılmış gibi sıcak damlalar süzülüp süzülüp düşmeye başlamıştı...

    Ortalığı çınlatan bu haberdi. Onlar, buna rağmen; akla durgunluk veren bu mucizeye rağmen, Abdullah'ı çocukluğunda, ilk gençliğinden, gençliğinde değişik zaman ve farklı mekanlarda türlü hile ve tuzaklarla öldürmeye kalkıştılar... Maksat O'nun; O saadet Sultanının gelişine engel olmak. Gariplik, çalgınlık tuhaflık işte burada. Bu idraksizlikte, bu akıl kısalığında, bu beyin mahrumluğunda:

    Allahın sevgilisinin zuhuruna sed çekmek!...

    Hırıstiyanı, Yahudisi, putperesti, ateşperesti... Milyonu, milyarı bir araya gelse kaderin ebediyete giden yollarını değiştirmek kimin elinde ve kimin haddine? Kıskançlıklar para etmeyecek. Hakikat güneş gelecektir.

    Bunun için Abdullah ilahi himayede...

    Abdullah, büyüdükçe aklı aşan sıra sıra olaylar

    Rüya aleminde mi yaşıyor, hakiketle mi yüz yüze, nedir bu gördükleri, başına gelenler, içinde bulunduğu hal?

    Sırrını babası Abdülmuttalib'e açıyor:

    -Babacığım garip vak'larla karşılaşıyorum.

    -Ne gibi? -Bir yere gidecek olsam yolda belimden bir nur çıktığını ve bunun başımın üstünde toplanarak bulut haline geldiğini görüyorum.

    -Seni yakıcı güneşten koruyor...

    -Ne zaman, nereye otursam, toprak bana selam verdikten sonra ilave ediyor: "Ey Abdullah, haberin var mı, Muhammed aleyhisselamın emanetini taşıyorsun!"

    -Nuru kastediyor...

    -Kurumuş, hayat izi kalmamış bir ağacın altında dinlenecek olsam o kupkuru ağaç az sonra zümrüt gibi yemyeşil oluyor. Biraz uzalaşınca geriye dönüp baktığımda yine eskisi gibi kurumuş olduğunu görüyorum. Babacığım nedir bu hal, ne oluyor; anlamıyorum?

    Ey oğlum, sana müjdelerin en güzeli olsun!..

    İnsanların ve cinlerin efendisi; canlıların ve cansızların Peygamberi senin canından, senin kanından dünyaya gelecektir. Anlattıkların buna delalet ediyor. Ben de benzeri birçok fevkalade hadiseyi yaşadım. Onlar da aynı haberin müjdesiydi. Hayırlı olsun! Seni bir değil, bir kere tebrik ederim evladım.

    Sana olan muhabbetim boşuna değilmiş...

    Abdullah artık delikanlı.

    Ancak o, diğer gençlerden ne kadar üstün.

    Ahlakı daha güzel; güzelliği apayrı ve çok farklı.

    O'nun tavrında, onun halinde, onun güzelliğinde ikinci bir genç bulmak mümkün değil.

    Bu özellikleri ağızdan ağıza yayıldıkça yayılıyor. İşitenler büyülenmiş gibi hayran. Padişahlar, krallar, Abdulmuttalib'ten kızlarını Abdullah'a alması için araya hatırlı ricacılar koyuyor. Abdulmuttalibin huzuruna kadar gelen; hatta teklifinde ısrarlı olnlar bile var.

    Abdullah, yirmi yaşına girdiğinde yüzünün güzelliği öyle arttı ki, görenlere Yusuf aleyhisselam'ı hatırlatıyordu.

    Alnındaki nur sanki bir güneş olmuştu.

    Harikulade olaylar devam ediyor. Eskaza Abudllah putların yanından geçse, onlardan bir ses:

    -Ey Abdullah, sakın bize yaklaşmayasın! Sen yüksek şan sahibi o emsalsiz insanın nurunu taşıyorsun. O son Peygamberdir. Bize tapan bedbahtlar O'nun eliyle cezasını bulacaktır!..

    Peygamber efendimizin dünyaya geleceklerine az zaman kaldığını kahinlerinden haber alan Şam Yahudileri, peygamberlik İsrailoğullarından gidecek diye karayaslara battılar. İçlerinden yetmiş genç Mekke'ye gidip Abdullah'ı öldürmeden geri dönmeyeceklerine and içtiler ve silahlanıp yola düştüler...

    Ne gece dediler, ne gündüz. Hırsla ve bilene bilene uzunca bir zaman sonra Mekke yakınına vardılar. Pusudalar. Maykuş gözleri ile çevreyi tarıyorlar. Günlerce bıkmadan, yılmadan, ortaya çıkmadan beklediler.

    Bir gün kolladıkları an gelip attı. Ava gitmek için şehir dışına çıkan Abdullah işte şuracıktaydı. Kılıçlarını sıyırıp peşine düştüler.

    O esnada tesadüfen orada avlanan biri daha vardı. Aynı zamanda Abdullahın akrabası olan Veheb bin Menaf.

    Veheb, yahudileri güneş vurdukça parlayan kılıçlarla Abudullahın peşinde görünce niyetlerini hemen anladı ve arkadaşları ile birlikte onların önünü kesmeye karar verdi. Ancak kendileri birkaç kişi ve hazırlıksız; yahudiler kalabalık ve silahlıydı. Bu sebeple "acaba kavgaya tutuşsak mı, yoksa var geçmeleri için dil mi döksek?" diye aralarında tartışıyorlardı ki müthiş bir ses patlaması ile ürperdiler. Gök ikiye ayrılmış gibi kopan gürültünün ardından yeryüzüne yalın kılıç atlılar iniyordu. Yağız atların bu amansız suvarileri katil niyetli yahudilerin önüne geçilmez sıra dağlar gibi dizilip düşmanın hamle etmesine bile zaman bırakmadan bir anda hepsini biçti ve işleri bitince de lahzada kaybolup gittiler.

    Veheb ve yanındakiler yalnız donaklamamış, nerede ise küçük dillerini de yutmuşlardı. Nice sonra şaşkınlıklarını üzerlerinden atarak toparlandılar...

    Abdullah, ormanın içlerinde olan bitenden habersiz avlanırken Veheb bin Menaf, düşüncelere dalmış olarak Mekke'ye dönüyordu. Bunda bir hikmet olmalıydı. Eşsiz bir güzellik, eşsiz güzel ahlak ve her bakımdan seçkin bir genç insan. Bu insanın tehlike anında korunması. Hem de nasıl ve kimler tarafından? Gök dehşetli bir gümbürtüyle sanki parçalanmış ve ademoğullarına benzemeyen yağız atlı yiğitler bir anda ortaya çıkarak suikast peşindeki yahudileri göz açıp kapayıncaya kadar yere sermiş, sonradan sırlara karışıp kaybolmuşlardı.

    Veheb, şahidi olduğu bu kadar olayın tesadüf olmayacğını bilecek kadar zeki ve akıllıydı.

    Zihninde bir fikir doğmaya başladı. Kızı Amine'yi bu gence verseydi?Kızına denk bir insan Abdullah'tan başka kim olabilirdi ki? Hiç kimse! tereddütsüz hiç kimse!..

    Eve vardığında başından geçenleri ve niyetini hanımına açtı. Aminenin annesi de Veheb'in görüşündeydi. Abdullah bir tane ve Abdullah başkaydı.

    Kız tarafı vakit geçirmeden tekliflerini Abdülmuttalib'e götürdüler.

    Abdülmuttalib, Amine'nin kusursuz güzelliğini, yüksek ahlak ve iffetini başta kendi hanımı olmak üzere bir çok kimseden işitmişti. Devrinin her bakımdan en seçkin kızıydı... hanımı ile görüşüp, oğlu ile konuştuktan sonra Amine'yi Abdullah'a almaya karar verdi.

    Nikah, Ebu Talib'in evinde yapıldı; iki genç evlendiler. Peygamber efendimize ait nur, artık Amine hatundaydı.

    Abdullah, nikah akdinin yapılması için ağabeyi Ebu Talibin evine giderken yoluna Ümmül Kital isminde bir kız çıktı. Çok güzel, çok zengin ve alim bir hanımdı. Son Resul'e ait işeretleri kitaplardan okumuştu. Peygamberimizin babasının alnında ışıl ışıl yanan parıltıyı görünce bunun Muhammedi nur olduğunu derhal anladı ve Abdullah'tan kendisini zevceliğe kabul etmesini istedi ve şöyle bir teklifte bulundu:

    -"Evet" dersen sana yüz deve hediye edeceğime söz veriyorum.

    Bütün maksadı sevgili Peygamberimiz'e "ana" olma eşsiz şerefine kavuşmaktı. Ama civan delikanlı, Amine ile evlenmiş; nur, şimdi O'nun alnında parlamaya başlamıştı

    Şam Valisinin Fatıma, ismide bir kızı vardı. Bu kızcağız da çok okumuş, ilim sahibi biriyidi.

    İşaretlerden en son peygamberin gelişinin yakın olduğunu anladı. Bu yüzden Şam'dan Mekke'ye gitti ve Abdullah'ın alnında Muhammedi nuru görünce O'nunla dünya evine gitmeye niyetlendi. Abdullah Amine ile evlenmişti. Fatıma Abdullah'la karşılaşınca:

    -Ey Abdullah! Teptiğim bunca yol ve çektiğim onca zahmet, Muhammedi nura sahip olmak içindi. Fakat kader böyle takdir edilmiş. İsteğime kavuşamadım. Şimdi Şam'a avdet ediyorum. Dilerim belalardan ırak mes'ud bir hayat süresin, dedi ve üzüntü ile Mekke'yi terkederek yine geldiği yollara düştü.

    Abdullah'la evlenmediği için kedere kapılan sadece bu iki kızdan ibaret değildi. O'nun evlendiğini haber alan iki yüz kızın kahrından öldüğü, bir o kadarının da hastalanıp yataklara düştüğü söylenir.

    Abdullah'ın, düğün günü hem arefeye hem de Perşembe'yi Cuma'ya bağlayan geceye isabet ediyordu. Düğün sebebi ile melekler göklerde şenlikler yaptı. Cebrail aleyhisselam, yeryüzüne inerek Kabe üzerine yeşil bir bayrak dikti. Ve:

    -İnsanların en hayırlısı ve peygamberlerin efendisine ait nur, Amine Hatuna geçti. O, yakında doğacaktır, diye dört bir yana seslendi.

    Melekler düğünü şenlikle karşılar, kurtlar, kuşlar birbirine müjde verip tebrikleşirken üzülen biri vardı; lanetlenmiş bir mahluk... İblis. Peygamberimiz anne karnına düşünce İblis, öyle üzüldü öyle üzüldü ki gamdan simsiyah olan yüzü ile dağ, deniz demeden dolaştı durdu. Nihayet bitkin ve ümitsiz bir halde Ebu Kubeys dağının dibine çöktü ve feryatlarla evlatlarını yanına çağırdı:

    -Ey oğullarım, dedi. Biz, bundan sonra iflah olmayız. Sonumuz geldi. Zira canlı-cansız her şeyin Peygamberi olan Abdullahın oğlu Muhammed, anne rahmine düştü. O, Peygamber olunca putları kırarak, zulmü yıkıp, adaleti getirecek, dünyayı mescidlerle donatıp imanı yayacak, küfrü yok edecek, hayırlı işler yapacak, iyiliği emredecek, yolunda gidenler saadete erecektir.

    İblis, hüngür hüngür ağlayarak şeytanlara anlatmaya devam ediyordu:

    -O'nun ümmeti yiyip içmeye besmele ile başlar ve bitirirler. Birbirlerine nasihat eder, emri maruf ve nehyi münkeri bırakmazlar. Bu şartlarda onları doğru yoldan saptırma şansımız kalmamıştır, diyerek saçını başını yolmaya başladı.

    Bir şaytan:

    -Ey efendimiz, kendinizi bu kadar hırpalamayın. Vaziyet o kadar ümitsiz değil. Adem Peygamberden bu güne kadar insanları nasıl aldattıksa yine öyle çalışır ve Ümmeti Muhammedi de yoldan çıkarırız diye görüş belirtti.

    Baş şeytan İblis:

    -Hayır! dedi, az evvel saydığım meziyetleri sebebi ile siz onlara yaklaşamaz kendilerini aldatamazsınız. Çünkü bu ümmetin mensupları kendi dindaşlarını herhangi bir yalnış hareketlerini gördüklerinde ikaz eder ve doğru yola çekerler.

    Az evvelki şeytan:

    -Fakat efendimiz, diye tekrar söza başladı. Fakat biz, onlara cimrilik çekememezlik, birbirlerinin malına mülküne sahdırma ve benzeri kötü duydu ve arzular aşılarız. Böylece onlar da bizim avcumuzda istediğimiz gibi hareket ederler...

    Bu sözler, İblisi rahatlattı. Oğullarına teşekkür etti. Ümitle dağıldılar.

    Abdullah'la Amine'nin düğünlerinin olduğu ertesi sabah bütün putların yüz üstü yere düştüğü; tahtların devrildiği görüldü...

    gelen

    Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır.

    Bu gelen tevhid ü irfan kanudur.

    (Mevlid'den)

    O, kitap kitap övülmüştür.

    Büyük, küçük hiçbir ilahi kitap yoktur ki, O'nu methetmesin. Vahiyle onun müjdesini getirir.

    İşte ilk insan ve ilk Peygamber Adem aleyhisselam'a gelen kitapçıktan satırlar.

    -O yer ve gök ehlinin en doğrusudur. Cömertlikte en üstündür. Kalbi ipekten daha yumuşaktır. Çok zaman hüzünlü ve çok zaman oruçludur. Hak tealanın korkusu ile doludur. Hep Rabbine yalvarır. Gündüzleri de ibadet eder. İnsanlarla birliktderi. Fakat dünya sevgisi gönlüne giremez. Sır saklar ve dostluklara vefa gösterir.

    İşte İdris Peygamber'in kitapçığı;

    -O, insanlarla beraber olur. Onları ağırlar. O, Allahın vaadinden asla şüphe etmez. Yüce mevlaya pek çok ibadet eder. Kulların suzlarını bağışlar. Allah'ın "dostum" dediği büyük peygamber İbrahim aleyhisselam'ın kitapçığı;

    -O, öyle bir kimsedir ki, insanları şehvet uçurumuna düşmekten korur. Kendisine yapılan kötülükleri affeder, günahları örter.

    İşte Tavrat! Yüce Allah'la konuştuğu için "Kelimullah" sıfatlı Musa Peygamber'in kitabı:

    -O, gönlü çok zengin olan bir mübarek zattır. Yoksul, kimsesiz ve düşkünlerin sevgilisi ve koruyucusudur. Zenginlerin hasta kalplerini tedavi eden bir manevi tabibtir. Yaşlılara hürmet eder. Çocuklara acır ve şefkatle davranır. O güzellerin en güzeli, temizlerin en temizidir. Sohbetinin lezzetine doyum olmaz. Yumuşak bir ses tonu ve güler yüz-tatlı dille anlatır. Gaflet dolu kahkahalar yerine pırlanta tebessümleri tercih. O, hükmederken çok adildir. Haksız bir iş yaptığı görülmez. Sabrı şaşılacak kadar çoktur. Derdlere, belalara, sıkıntılara sabreder ve yine şükreder. Fakat, Allah ve Resulüne inanmayan din düşmanları ile en amansız şekilde cenk eden bir bahadırdır.

    Savaş sonrasında hürriyetini kaybeden esirlere kötülük yapmaz. Onlara hoş davranır. O, suratını asmayan yüzü güleç bir insandır. Öyle bir Peygamberdir ki, hiç bir kitap, kalem ve mektebe lüzum kalmadan bütün ilimler; bilgisi, gizli, açık her ilmi kucaklamış olan ilim sıfatlı Allahü teala tarafından her tafsilatı ile kendisine öğretilmiştir.

    Yine Tevrat'tan:

    -O, Allahü teala'nın Resulüdür. Kalbi katı ve huyu kötü değildir. Aşağı şeyleri beğenmez ve onlara iltifat etmez. Her yerde ve her zaman ölçülü konuşur. Suçları affeder. Ümmeti güzel ahlaklıdır. Minarelerden namaza davet eden müezzinleri işitince abdest alıp camiye koşar, düzgün saf yapar, bir hizada dururlar. O'nun ümmeti, geceleri de zikreder ve ibadet yapar. Örtünmeye dikkat ederler... Mekke'de dünyaya gelecek, bütün insanları Hakka davet edecektir. O benim ismi Muhammed olan Peygamberimdir. O'nun varlığı yüzsuyu hürmetine gözlerden perde kalkar, kulaklar işitir, kalp gözleri açılır. O, bozuk dinleri ortadan kaldırıp hak olan islamiyeti yeryüzüne iyice yerleştirmedikten sonra ömrüne son vermem.

    Bu da sesi güzel Peygamber Davut aleyhisselam'a inen Zebur:

    -O'nun eli açıktır. Hiç kızmaz. Yüzü güzel, boyu güzel, huyu güzel, sözü güzeldir. Sözleri gönülleri rahatlatır; ruhları huzura kavuşturur. Nur yüzlü bu peygamber nefsi eve kalbi hasta insanların hakiki tabibidir. O, ölüm anını, mezarı, mahşeri ve cehennemi düşünerek çok ağlar, çok düşünür, az konuşur, az uyur, az güler, gülüşü tebessüm şeklindedir.

    Bu övgüler de göğe çekilen büyük Peygamber İsa aleyhisselam'ın kitabı İncil'den:

    -O, az yemek yer. Cimrilikten hoşlanmaz. Kimseyi çekiştirmez. Aceleci değildir. Hile yapmaz. Kötü söz konuşmaz. Kendisi için intikam almaz. Tembel değildir. Aza kanaat edip, çoğu ihsan eder. O'nun işleri ve tercihleri aşırılıklardan uzak ve bunların ortası üzeredir. Yerde ve gökte yaşayanların medarı iftiharıdır. O, günaha batmış olanların şefaatçısı, onsekizbin alemin rahmetidir. Cennette kıymetli kevser suyunu o dağıtacaktır. Daima doğruluk üzre ve daima ihlaslıdır. Dili her an Kur'an-ı anar. O öyle üstün vasıflarla yaratılmıştır ki, gözleri uyusa kalbi uyanık kalır. İnsanlardın gelen eza ve cefaya katlanır da yine şefaati bırakmaz.

    Kıyamet vakti herkes, o ana baba gününün dehşetinden adeta akıl ve şuurunu kaybetmiş halde "Allahım beni koru" diye inlerken O, "Ya Rabbi, ümmetimi koru" niyazında bulunacaktır. İsrafil'in "sur" ismi verilen borusu O'nun ümmeti sebebi ile çalacak; ölmüşler böylece yeniden dirilecektir. Kıyamet gününde herkes, O'nun şefaat etmesi için eteğine yapışacaktır. Ey İsa, Muhammed Mustafa'nın Peygamberliğini tasdik ve O'na iman et. Ben azimüşşan Adem'i cennet ve cehennemi O'nun sevigsi uğruna yaratdım. Eğer onu halk etmeseydim, hiçbir şeyi yaratmazdım!

    Veheb bin Münebbih hazretleri Allahü tealanın buyurduklarını semavi bir kitaptan naklediyor:

    -Hak ve adalet O'nun şiarıdır. O'nun dini islamdır. Onun bereketiyle dargın gönülleri barıştırır, ayrı tabiattaki insanları birleştiririm.. O'nun ümmetini ihlas ve ibadet yönünden öbür ümmetlerden üstün tutarım. Benim hoşnudluğumu kazanmak için evlerini barklarını, çoluk çocuklarını terk edip cihada gider, kafirlerle savaşır ve Allah yolunda seve seve canlarını verirler. Onlar namazda ve cihadda saflarını düz tutarlar.

    Namazlarını acele etmeden sakin sakin ve şartlarına uygun kılarlar. Her yerde beni anar, uzun gecelerde namaza kalkkar, gündüzleri din düşmanlarına meydan okur, arslanlar gibi döğüşürler. Bütün bu hasletler O'nun hatırı için ümmetine ihsan ve nimetlerimdir. Ben her şeye kadirimdir...

    Gelen işte böyle bir Peygamberdi. Her cephesi ile örnek ve üstün insan. Melekler ve Peygamberler bu gelişi müjdeliyordu.

    Nitekim o büyük insanın doğumundan beşyüzaltmış sene önce Ka'b bin Lüey de ilahi kitaplarda okuduklarından duygulanır ve O'nu şiirler okuyarak müjdeler:

    İnsanlar gafletteyken gelir yüce Peygamber,

    Muhammeddir, doğrudur, O'ndadır doğru haber.

    EN İLK ve EN ÜSTÜN

    Sen Ahmed ü Mahmud ü Muhammedsin efendim

    Hak'dan bize Sultan-ı müeyyedsin efendim.

    (Şeyh Galip)

    Vahiy meleği Cebrail aleyhisselam, anlatıyor:

    -Hazret-i Allah, beni yarattı. Onsekizbin yıl arz altında kaldım...

    -Ey Cebrail seni kim yarattı?

    -Sen yarattın yara Rabbi. Her şey senin ve sen her şeyi yaratansın... Bense... ben, güçsüz ve ihtiyaç sahibi bir mahlukum.

    Konuşmadan sonra bir onsekizbin yıl daha geçti... Yüce Allah yine sordu:

    -Seni kim yarattı?

    -Ya Rabbi, beni yaratan; öldürmeye ve diriltmeye kudreti olan sensin. Bense kuvveti hiç bir şeye yetmez biçarayim.

    Üçüncü onsekizbin yıl da geçti...

    -Ey Cebrail, ben kimim, sen kimsin?...

    -Allahım sen her şeyin yaratıcası ve sahibi; bense bir kulcağızım.

    Bu cevabımın peşinden bir merakımı dile getirdim:

    -Ya Rabbi benden üstün bir varlık halkettin mi?

    -Karşına bak, buyurdu...

    Yüce emre uyarak gösterilen yere baktığımda mbir nur gördüm. Ama nasıl bir nur? Güzelliğine hayran kaldım. Dört tarafında da dört ayrı nur?

    -Allahım, gözlerimi alan bu harika aydınlık da ne?

    -Seni, ne kadar melek varsa hepsini ve bütün her şeyi aşkına yarattığım nur!... O, en aziz kulum ve Peygamberimdir. O, canlı cansız her şeyin en üstünü ve en hayırlısı olan Muhammed Mustafa'dır "sallallahü aleyhhi ve sellem"

    Sordum:

    -Ya çevresindeki nurlar?

    -Sağındaki Ebu Bekir Sıddik, solundaki Ömer ibni Hattab, önündeki Osman bin Affan, ardındaki Ali İbni Ebi Talib'dir. "Radıyallahü teala aleyhim".

    -Ya Rabbi; bu beş kişinin diğer insanlardan üstün bir tarafı olmalı!

    -Bu beşi kendime dost seçtim. Onları seven beni sevmiş, düşmanlık eden bana düşman olmmuş olur. Bunları sevenleri cennete, sevmeyenleri cehenneme koyacağım.

    Hak yarattı alemi, aşkına Muhammed'in

    Ay ü günü yarattı, şevkine Muhammed'in

    İlk insan Adem Peygamber, arş üzerinde "La ilahe illallah Muhammedün Resulullah" yazısını görünce ismin sahibinin erişilmezliğini anladı. Ancak O'nun ismi sadece göklerin en yükseğini mahyalandırmamıştı. Kelime-i tevhid cennette her sarayda, her yaprakta, her çiçekte, her bucakta okunuyordu.

    Adem aleyhisselam, bu hali oğlu Şit Peygambere anlatıyor:

    -Cennette O'nun ismi ile güzelleşmemiş bir tek köşe bile görmedim. Her yan ve her yön o şerefli ismin pırıltılarını aksettiriyor.

    -Peki, babacığım hanginiz daha kıymetlisiniz?

    Şit aleyhisselamın sualine Adem Peygamber cevap vermek istememiş olacak ki sükutu tercih etti. Ne var ki aynı sual üçüncü kere tekrarlanınca ezeli hakikat daha o günden açıklandı.

    Alemlerin Rabbi buyurdu:

    -Ya Adem! Her şeyi senin için yarattım, seni ise o seçilmiş için!!! Cenneti o'nunla ve o'nun ümmetiyle dolduracağım. Kendisine arap dili ile Kur'an-ı kerim indireceğim. Bu kitabın emir ve hükümleri, hiç değişmeyerek dünyanın sonnuna kadar devam edecektir. Bu peygamber, benim en sevgili kulumdur. İyiliği her insana ulaşacaktır. O'na uyanlar seçkin kullarımdan olur. Büyük şefaat sahibidir. İsmi yer yüzünde "Muhammed" göklerde "Ahmed"dir. O'nu dünyanın sonuna yakın göndereceğim. Hiç bir Peygamber O'ndan üstün olmadığı gibi, hiç bir ümmet de O'nun ümmetinin sayısına varamayacaktır. Ümmeti abdestli gezer. Öyle ki bunların yerdeki nurları yıldızların gökteki aydınlığı gibidir.

    Ol dedi oldu alem, yazıldı levh ü kalem,

    Okundu hatm-i kelam, şannına Muhammed'in

    Adem babamız, cennetten çıkarılınca, üç yüz sene göz yaşı döktü. Çok üzgün ve çok pişmandı. Gaibden gelen bir sesin de hatırlatması ile el açıp-cennette iken Cebrail aleyhisselamdan öğrendiği bazı isimleri araya koyarak-dua etti:

    -Ya Adem, kıyamete kadar gelecek evladının günahlarının bağışlanmasını isteseydin bu isimlerin sahiplerinin sevgisi için yine kabul ederdin...

    Hep erenler geldiler, dergaha yüz sürdüler

    Zikr-ü tevhid ettiler, nuruna Muhammed'in

    O, müthiş tufandan önce Nuh aleyhisselama bir gemi yapması buyurulunca yüzyirmi dörtbin dört tane tahta hazırladı. Ve Cebrail'in tenbihi ile her tahtaya bir Peygamberin mübarek adını yazdı. Ancak ertesi gün tahtalardan isimler silinmişti. Olaya çok üzüldü. İsimleri tekrar yazdı. Devrisi sabah yazılar yine silindi. Bir daha yazdı ama bir sonraki gün tahtalar bomboştu... çok müteessir oldu... bir tuhaflık vardı bu işte. Sır, gelen vahiyle çözüldü.

    -Tahtaların ilkine benim, sonuncusuna da habibim Muhammed Mustafa aleyhisselamın adını yaz ki şeytan öbür isimleri silmesin.

    Nuh Peygamber, emredildiği gibi yaparak çalışıp gemisini tamamladı. Fakat dört tahta artmıştı. Bunu Cebrail aleyhisselamla konuştu:

    -Ya Cebrail, fazla gelen dört tahtayı ne yapayım?

    Vahiy meleği suali Hak teala'ya sundu.

    İnsanlığın ikinci babası Nuh Peygambere haber geldi.

    -Ey büyü peygamber! O dört tahtaya son peygamberimin dört halifesinin isimlerini yaz; gemi o zaman tamam olacaktır. Zira o dört insan, İsla dininin dört sütunu gibidir. İslamiyet onlarla ayakta kalır ve onlar sayesinde dünyanın her tarafına yayılır. Vahye uyularak denilenin yapılması ile gemi tamamlandı ve ondan sonra yüzebildi.

    Nuh Peygaber, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali'nin isimlerini artan tahtalara yazarak bunları gemisine çakmadıkça görünüşteki kusursuzluğa rağmen geminin yüzmesi ve felaketten kurtulması mümkün olmamıştı.

    Ya mü'minler... mü'minlerin de o dört büyük zatın ismini kalplerine yazmadıkça dıştan ne kadar olgun ve noksansız görünürlerse görünsünler büyük imtihanda kurtulmaları mümkün olabilir mi? Sadece iki cihan güneşi eşsiz ve emsalsiz Peygamberimizi değil, O'nun dostlarını da sevmek gerekiyor... Bu şart yerine gelmeden, O'nun sevdiklerinin aşkı kalbe yerleşmeden cezadan kurtulmak ne mümkün?...

    Veysel Karani kazandı, ahir yine özendi

    Sekiz uçmak bezendi, aşkına Muhammed'in

    İbrahim aleyhisselam, bir gün rüyasında Cenneti gördü. Uzunluğu yer ile gök arasındaki mesafeden fazlaydı. Meleklere:

    -Buralar kime mehsustur? diye sordu.

    -Evlatlarından Muhammed Mustafa ve o'nun ümmeti içindir, diye cevap verdiler.

    İbrahim Peygamber, dikkatle bakınca ağaçlarda"La ilahe illallah" budaklarında "Muhammedün Resulullah", meyvelerinde "Sübhanellah", "Velhamdülillah" cümlelerinin yazılı olduğunu gördü...

    Uyandığında rüyasını milletine nakletti.

    -Ümmeti Muhammed kimdir, diye sordular. İbrahim aleplisselam, düşünceye daldı. O anda Cebrail aleyhisselam peyda oldu ve:

    -Ne düşünüyorsun ey Allah'ın dostu, dedi.

    -Bir rüya gördüm... girdüklerimi ümmetime anlattım, Muhammed ümmetini öğremek istediler. Benimse bu hususta bilgim yok. Onun için düşünüyorum.

    Cebrail aleyhisselam:

    -Ben de fazla bir şey bilmiyorum, diyerek Cenab-ı Hakka arz etti:

    Yüce Allah şöyle buyurdu:

    -Muhammed, benim ahir zaman Peygamberimdir. Makbul kullarıma Peygamber olarak gönderecğim. O peygamberi bütün yaratılmışların arasından seçtim. Kendisini ve ümmetini yerden ve gökten yüzyirmi dört bin yıl evvel yarattım. Kıyamet günü O'nun yolundakilerin yüzü bütün insanların yüzünden daha ak, aydınlık ve abdest suyu değen vücut parçaları pırıl pırıl olacaktır.

    Feriştehler geldiler, saf saf olup durdular

    Beş vakit namaz kıldılar, aşkına Muhammed'in

    Tevrat, Musa aleyhisselama inince büyük Peygamber çok sevindi ve şükrünü dile getirdi. Cenab-ı Hak:

    -İnsanların kalbine baktım. En mütevazi olarak seni gördüm. Bu sebeple seni Peygamber yaptım ve benimle konuşma devletine erdirdim, dedi ve ilave etti:

    -Ölünceye kadar tevhid üzere ol. Sevgili Muhammed Mustafa'nın Resulüm olduğunu tasdik et ve kalbine O'nun muhabbetini yerleştir!

    -Ya Rabbi, Muhammed kimdir; O'nu tanımıyorum?

    -O öyle bir kimsedir ki yerleri ve gökleri yaratmadan binlerce sene evvel güzel ismini arşın üzerine yazdım. Ya Musa, sana çok yakın olmamı ister misin? Öyle bir yakınlık ki bedenine ruhdan ve gözünün siyahına beyazından daha yıkn olayım!..

    -Allahım bundan gayrı ne arzum olabilir?...

    -Öyleyse Habibime çok selavat oku.

    Hak teala devam etti:

    -Ölen bir kimse Muhammed aleyhisselamı inkar etmişse, o bedbahtı sürüterek cehenneme attırırım. Beni görmesini nasip etmem ve hiç bir melek ve peygamberin şefaat etmesine de için vermem!...

    Bunu yolundakilere bildir.

    -Ya Rabbi O'nun hakkında biraz daha bilgi sahibi olmak isterim.

    -Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı; yeri-göğü, cenneti-cehennemi ayı, güneşi, geceyi-gündüzü, melekleri, Peygamberleri ve hiç bir şeyi yaratmazdım. O'nun Peygamberliğini kabul etmezsen İbrahim halilulllah bile olsan sana eziyet ederim!...

    -Onun Peygamberliğini ve yüksekliğini kabul ettim Ya Rabbi!...

    Havada uçan kuşlar, yeşerüp dağ ü taşlar,

    Yemiş verir ağaçlar, aşkına Muhammed'in

    Davut aleyhisselam, bir gün Zebur okurken kitaptan bir nur yükseldiğini; bu nurun odayı doldurduğunu ve kalbinin rahatladığını gördü... Ve bu hal, her Zebur okuyuşunda tekrar etti. Nurun mahiyetinni Allahü tealaya sordu:

    -Ya Rabbi bu nur neyin nesidir?

    -O, habibim Muhammed Mustafa'nın nurudur. Cümle alemi onun hatırına yarattım.

    Bu tüyler ürperten ilahi cevap üzerine Davut Peygamber, yüksek sesle "Lailahe illallah Muhammedün Resulullah" dedi. Bütün yırtıcı hayvanlar, kuşlar, böcekler ve yılanlar, çevresine toplandılar ve:

    -Öyledir ya Davut! diyerek onu doğruladılar.

    Bu olaydan sonra Davut Peygamber, Zubur okumaya başlarken kelime-i tevhid söyle oldu.

    İmansızlar geldiler, andan iman aldılar

    Beş vakt namaz kıldılar, aşkına Muhammed'in

    O'nu övmeye kalkan erir ve tükenir.

    O'nu hiç bir lisan medhetmeye kafi gelmez. O' kelimeler üstü ve kelimeler ötesi ve gönüller dolusu sevgiye layıktır.

    Yunus kim ede medhi, över Kur'an ayeti

    Ah! vergil salevatı, aşkına Muhammed'in

    Biz de... kendim, eşim, dostum, tanışım, arkadaşım, binler, onbinler, milyonlar, milyarlar, O'nu o en sevgili ve en üstün'ün Peygambeliğini kabul ettik ya Rabbi...

    Bundan üstün devlet bilmiyoruz ya Rabbi!..

    MEKTUP

    Ya Habiballah bize imdad kıl,

    Son nefes didarun ile şad kıl.

    (Süleyman Çelebi)

    Vakit, ahir zaman Peygamberinden bin yıl önce.

    Humeyr ibni Redi, hemen bütün ortadoğu'ya hükmeden bir hükümdar.

    Kalabalık sayıda vezir ve yardımcıları ile kudretli bir ordusu var. Yolu batıl; ateşe tapıyor. Buna rağmen kendilerine pek kıymet verdiği, işlerini danıştığı dört bin kişi var ki hepsi has müslüman ve alim.

    Humeyr, bir gün maiyeti ile birlikte tantanalı bir halde Mekke'ye geldi... Fakat O'nun gelişi Mekkelileri alakadar etmedi. Herkes işinde ve her şey akışında.

    Bu aldırışsız soğuk karşılama hükümdarın fena şekilde canını sıktı. Vezirlerini huzura çağırdı ve halktaki bu kendinden eminliğin sebebini sordu.

    Vezirler:

    -Buranın insanları araptır; asil kimselerdir efendimiz. Kabenin korunması onlara verilmiştir. Bundan dolayı değerleri yükselmiştir. Beytullah'ın bakıcısı olmanın verdiği şerefle soğuk duruyorlar olabilir.

    -Demek öyle!!!

    Humeyr'in kafasında soysuz bir plan doğdu;

    Kabe'yi yıkacak, halkı öldürecek ve şehri askerine yağmalatacaktı...

    Ancak bu fikirle beraber ve aynı hızla kafasına bir şey daha gitmişti: Müthiş bir ağrı... ağrının şiddetinden burnunudan ve gözlerinden kimsenin yanınna yaklaşamadığı pis kokulu bir su akmaya başladı.

    Günler ilerliyor; baş ağrısı, her an şiddetini arttırıyordu. Bütün sağlık arayışları savallı kalınca; O, ülkeler hakimi Humeyr, yaşamaktan yana iyiden iyiye karamsarlığa düştü. Ama yine de şifa aramaktan geri durmuyordu. Hastalığına bir çare bulması için mbaş vezirine emir verdi; O da hekimlere.

    Hekimler, o güne kadar görülüp, işitilmemiş bu hastalığı iyileştirmek için günlerce uğraştılar. Fakat bütün gayretler nafileydi. Emekler boşa gitmiş; çare bulunamamıştı. Bunun üzerine bir de ilim adamlarına danışıldı. Alimler, bu amansız dert için düşünmeye mbaşladılar: "Bu hastalık neden olmuştu ve niçin çare bulunamıyordu?" Bir alim, uzun uzun düşündükten sonra sebebi bulduğunu anladı. Baş vezire giderek:

    -Hükümdar şayet sırrını bana açar ve sorularını cevaplandırırsa derdinin dermanını söylerim, dedi. Başvezir çok memnun kaldı. Birlikte Humeyr'e geldiler. Vaziyet kendisine anlatıldı. Alimin, sorularını hiç bir gizli-saklı taraf bırakmadan açıklaması bilhassa hatırlatıldı.

    Hükümdar, zorlukla konuşuyor ve yanındakiler dehşetli pis kokudan büyük sakıntı çekiyorlardı.

    Dötbin kişiden biri olan alim sordu:

    -Bu sıralarda Kabe-i Şerif için aklından kötü bir şey geçki mi?

    Hasta, derin ve uzun inleyip karşısındakileri boş ve manasız gözlerle süzdükten sonra dudakları kıpırdadı.

    -Evet! O'nu yıkmak istedim.

    Cümlenin başı ve sonu arasında kurşundan dakikalar geçmişti...

    -Niçin yıkmak istemiştin ki? Ne mekkelilerin, ne de Kabenin bize bir zararı olmadı!

    -Evet olmadı ama; Mekke halkı bana hürmet etmedi. Hatta hürmetin kırıntısına bile rastlamadım. Halbuki her gittiğim yerde insanlardan büyük saygı görürdüm...

    -Burada göremeyince...

    Pis kokulu sulardan yatak, yorgan ıslanmış her taraf batmıştı. Hizmetçiler boş yere koşuşturuyordu.

    -Mekkelilerden hürmet göremeyince üzerine titredikleri Kabeyi yıkmak, halkı öldürmek, mallarını askerlerine yağmalatmak istedim.

    -Ve başına gelenler de bu niyetinle beraber geldi!

    -Evet; niyetimle beraber başıma korkunç bir ağrı girdi ve dünyamı zindan eden bu hastalığa yakalandım...

    Bu cümleden sonda odayı bir sessizlik kapladı... sanki alimle hasta arasında upuzun ve kavuşulmaz çöller vardı.

    Humeyr meraklı ve uzaktan alimin yüzüne bakıyordu. Hastalığı ile bu konuşulanlar arasında ne münasebet olabilirdi ki?...

    -Hükümdarım tutulduğun hastalığın sebebi işte bu fikrindedir. Zira yıkmak istediğn o Kabe'nin sahibi olan yüce Allah, gizli niyetleri de bilir. O'nun yanında gizli aşikar farkı yoktur.

    Susmuş ve dinlemeğe durmuş çöl yeniden hışırdamağa, rüzgar tok seslerle boşluğu yara yara koşmaya başlamıştı.

    -Bilmez; hiç bilmezdim!

    -Şifa bulman bu bozuk niyetinden vazgeçmene bağlıdır. Eğer Kabe için taşığın kötü düşünceden cayarak güzel niyetler beslersen iyileşirsin.

    Humeyr, derhal tövbe etti... alim, mbunun üzerine Kabe-i Şerifi, yapanı yapılış sebebini uzun uzun anlattı.

    Başvezir ve alim oradan kalkmadan hükümdar tekrar eski sağlığına kavuştu.

    Ve üstelik İbrahim aleyhisselamın dinini kabul ederek müslüman oldu. Beytullah'a karşı hürmet ve muhabbet duyguları ile bağlandı. Edep ve usülünü öğrenerek Kabeyi ziyaret etti. Eski kibir ve gururunu terkedip alçak gönüllü bir insan oldu.

    Bir kaç gün son da bir sultan sofrası hazılattırarak büyük-küçük, zengin-yoksul bütün Mekkelileri yedirip içirdi.

    Bu ziyafeti verdiği gece rüyasında bir ses işitti:

    -Mekke ahalisine itibar gösterdiği gibi Beytullah'a da hürmet et; O'nu örtülere bürü!

    Serin bir çöl gecesinde görülen bu rüyanın sabahında Humeyr, Kabe'ye hasırdan bir örtü yaptırarak ölttü. Sevincine diyecek yoktu. Fakat gece rüyasında:

    -Hasır O'na layık değildir. Daha güzel örtü yaptırmalısın! diye bir nida duydu.

    Bu sefer kumaştan mbir kılıf diktirerek Kabe-i Şerife giydirdi. Ama rüyasındaki ses, bu kumaşın da uygun olmadığı ve diğiştirilmesini istedi. Bunun üzerine devrin en pahalı kumaşlarından bir örtü dirtirerek altın ve gümüşlerle süsletip Kabe'ye örttürdü.

    Ayrıca, Kabe-i Şerifin içinde bulunan putları dışarı attırarak kilitli bir kapı yaptırdı; insanların kirli halde Allah'ın evine yaklaşmalarını yasak etti.

    Humeyr, bu güzel hizmetlerinden sonra Kabe'nin anahtarını Mekkelilere teslim ederek aydınlık Medineye doğru yola koyuldu. Medine o devirde çıplar; ne bir bitki var görünürde ne mbir ağaç. Kum, taş, tepe ve eriten güneş sıcaklığı. Ufuklar sır vermiyor. Acaba gölgelenecek bir yer yok mu?

    Humeyr, dörtbin kişilik danışmanlarından dört yüzünü alarak bütün Medine'yi makışı gören yüksek bir tepeye tırmandılar. Gözler, ordunun konaklıyacağı uygun bir yer arıyor... Ama uyanık kalbli o dörtyüz seçme insan, başka bir şeyi farkettiler. Elleri ile gözlerini güneşin göz kamaştıran parlaklığından koruyarak çevreyi incelerken sanki sessizliğin en derin noktasından kulaklarına bir şeyler fısıldanıyordu. Toprak bir çift söz söylüyor gibiydi... O, Mekke'den işte bu Medine şehrine, buradan sonsuzluğa geçecektir. Şüphe yok ki eski ilim sahiplerinin kitaplarında sözünü ettikleri yer burasıdır...

    Aralarında şu kara vardılar: "Şartlar çetin ve ağır; ama olsun; kavuşulacak şeref de o kadar yüksek ve mübarek. Biz burada yerlerek son Peygamberi bekleyelim. Olur ki O'nu görmek bahtına ereriz." kararlarını hürümdara açtılar.

    -Önceki alimlerden okuduğumuz bilgilere göre bu yer, en son ve en yüce Peygamberin gelip yerleşeceği bir kutlu mekandır. Şerefli namı Muhammed sallallahü aleyhise ve sellem, güzel dini ebedidir. O'nun ordusuna alemlerin Rabbi yardım eder. O tac ve burak, o, Kur'an,ı kerim, o liva-i hamd ve minber ve O, La ilahe illallah sözünün sahibidir. Buraya hicret edecek ve buradan ölümsüz aleme geçecektir. Biz bu büyükler büyüğünün gelmesini beklek isteriz. Belki nur yüzünü görmek mümkün olur. Bu sebeple hükümdarımızdan izin dileriz...

    Hükümdar, anlatılanları heyecanla dinledi; büyük memnuniyet duydu ve:

    -Ben de sizle kalacağım, dedi.

    Ancak bu karara asker ve tab'ası mani oldular.

    Bir ismi de Tebi olan Humeyr, bunun üzerine Medine'de bu dörtyüz kişi için evler yaptırdı. Onları evlendirdi. İhtiyaçlarını karşıladı ve içli bir bağlılık mektubu yazarak kendilerine teslim etti.

    -"Humeyr İbni Redi'den en büyük Resul ve son Peygaber Abdülmuttalib oğlu, Abdullah oğlu Muhammed aleyhisselam'a sunulan mektup:

    "...ben, senin nübüvvetine, bildirdiğin Allah'a getireceğin Kur'an'a iman ettim. Dinin, yolun ve İbrahim Peygamber milleti üzereyim. İslamiyet namına tebliğ ettiklerinin hepsi şimdiden can baş üzre kabulümdür. Olurki o saadetli zamanına kavuşmazsam beni unutmamanı ve şefaatinden mahrum ve mahsun bırakmamanı diliyorum."

    Humeyr, mektubu mühürlü olarak alimlerden Şamul'a verdi: iyi saklaması için ricada bulundu ve vasiyetini yaptı:

    -O mübarek Peygamber'i görme devletine erersen mektubumu kendilerine ver; şayet bu bahtiyarlığa eremezsen çocuklarına teslim et ve dikkatle sakllamalarını güzelce tenbih eyle; onlar da kendilerinden sonrrakilere aynı vasiyeti yapsınlar ve böylece emanetimi babadan oğula aktara aktara Peygamberlerin efendisinin yüksek huzurlarına takdim etsinler!..

    Tebi, bu vasiyetinden sonra hazır olanlarla vedalaşarak Medine'den ayrılıp gitti ve bir zaman sonra da vefat etti.

    Eshab-ı kiram; Allah'ın sevgilisine arkadaş, dost ve yardımcı olan o soylu insanların bu dört bin alimin nesebinden geldiği anlatılır.

    Mektup, elden ele geçe geçe Şamul'un yirmi birinci torunu olan Eba Eyyub El Ensari'ye varacaktır. Bu sıralarda sevgili Peygamberimiz de Mekke'den Medine'ye hicret için yola çıkmışlardı. Medineliler o bayram havasında emaneti, bir an önce sahibine ulaştırması için herkesin çok sevdiği Ebi Leyli'ye verdiler...

    Ebi Leyli yollara düştü, bir konak yerinde Beni Selim kabilesinin misafiri oldu. Resulullah da o an oradaydı; ama Leyli, tanıyamadı. Peygamberimiz O'nu görür görmez:

    -Ebi Leyli sen değil misin? buyurdular.

    -Evet, benim; deyince

    -Tebi'nin mektubu nerede? diye sordular.

    Leyli şaşırmıştı:

    -Siz kimsiniz; diyebildi ancak. Mutlaka ulu biri olmalısınız. Yüzünüzde büyüklük işareti, sözünüzde huzur veren bir tatlılık var.

    Eşi olmayan insanda rahatlatan bir tarifsiz tebessüm:

    -Ben, Allah'ın Resulü Muhammed'im; mektubu getir. Ebi Leyli istenileni cebinden çakararak tazimle uzattı...

    Yüce Peygamber, mektubu yanındakilere okutttular ve:

    -Merhaba Salih kardeşim, merhaba salih kardeşim, merhaba sahil kardeşim!.. diye zamanlar ötesine seslenerek Humeyr ibni Redi'yi selamladılar.

    IRMAK

    N'ola tacım gibi başımda götürsem daim,

    Kadem-i pakini ol Hazret-i Şah-ı Rüsulün

    (1.Sultan Ahmed Han)

    Ortalık toz duman.

    Kopan fırtına; öylesine şiddetli ki, dalları ile yere kapanıp kapanıp doğrulan ağaçları bile köklerinden söküp havaya savuracak gibi. Göz, bir karış ötesini seçmiyor.

    Bir ara amansız fırtına uslanır gibi olunca göğe doğru dönerek yükselen hortum, sakin sakin tüten bir duman haline geliyor. Derken duman, bulutlara doğru süzülerek gözden kayboluyor ve bu defa bir ateş yığını fark ediliyor.

    Ve ab-ı hayat gibi pırı. pırı. bir ırmak.

    Bir ses duyuluyor:

    -Kim bu sudan adalet, ölçü ve güzellikle içerse kanar; kim hırsla kullanırsa bela bulur!...

    Bu rüya, Mürsed ibni Külal'i gecenin bir yarısında korku ile uykudan kaldırmıştı.

    Şanı dört bir yanı tutmuş olan bu padişah, uyandığında alanının boncuk boncuk ter, saçlarının suya girmiş kadar ıslak olduğunu gördü... bir rüya hali yaşamıştı ama neler görmüştü; rüyada ne vardı, hatırlamıyordu...

    O, sabah, o gün ve daha kaç gün düşündüyse de rüyayı bir türlü hatılayamadı.

    Hatırlayamadıkça da huzursuluğu arttı. Öyle ki bu yüzden devlet işleri bile aksar oldu.

    Aralarında oğlu ve kardeşi de bulunan kahinler dahi ona yardım edememiş; rüyanın ne olduğunu bilememişlerdi.

    Rüya, padişaha dert olmuştu. Başına bir şey geleceğinden korkuyordu. Bu halden azıcık kurtulmak, can sıkıntısını atmak için birgün ormana ava çıktı.

    Sık ağaçlar arasında zamanın nasıl geçtiği belli olmuyordu.

    Herkesin kendini av heyecanına kaptırdığı bir anda mürsed ibni Külal, gördüğü ceylanı avlama telaşı ile yolunu kaybederek askerlerinden uzaklara düştü.

    ...Saatler geçmiş, ne ceylanı vurabilmiş ne de yolu bulmuştu; açlık ve bitkinliği son haddinden idi.

    Bu vaziyette iken yorgun gözleri, ileride dağın eteğinde bir ev olduğunu farketti.

    Bütün kuvvetini toplayarak dağa doğru gitti; eve yaklaştığında kapıdan ihtiyar bir kadın çıkarak O'nu hürmetle karşılayıp davet etti.

    Mürsed, teşekkür ederek eve girdi.

    Yaşlı kadının gösterdiği sedire oturması ile uyuyup kalması bir oldu...

    Gözlerini açtığında baş ucunda bekleyen yirmi yaşlarında bir kız gördü. Kız mürsed'e:

    -Padişahım hoş geldiniz. Evimiz sizinle şereflendi. Geçmiş olsun; Allah sizi her türlü dertten korusun.

    Teşekkür ederim.

    -Zatı devletleri yemek emrederler mi?

    Misafir, bir an için "acaba bir oyuna mı geliyorum" diye düşündü. Kız karşısındakinin tereddüdünü anladı ve:

    -Padişahım, yüksek hatırınız hoşça tutunuz. Canımız uğruna feda olsun. Kılınıza zarar gelmesini istemeyiz, deyince Mürsed rahatladı.

    Küçük ve sade dağ evi huzur ve emniyet dolu idi. Ev sahibesi iyi, olgun ve ölçülüydü...

    Açık kapıdan süzülen rüzgar, baygın bir kır çiçeği kokusunu odaya taşıyordu.

    Padişah sordu:

    -Beni kabul eden yaşlı kadın anneniz mi?

    -Evet, annemdir,

    -İsminiz ne?

    -Ufeyra!

    -Benimkini de biliyor musunuz?

    -Tabii padişahım. İsminiz Mürsed ibni Külal. Yalnızca isminizi değil gördünüz ve derdine düştüğünüz rüyayı da biliyorum.

    Padişah, heyecandan az kalsın ayağa fırlayacaktı. Zor hakim oldu kendine.

    -Çabuk anlat, hemen!

    Kız sükunetini bozmadan saymaya başladı... fırtına, duman, ateş ırmaktan güzellik ve çirkinlikle içenler.

    ... Ufeyra söyledikçe Mürsed, tek kam hatırladı. Kuş kadar hafifledi. Sanki kaybettiği çok değerli bir şeyi yeniden bulmuştu:

    -Senin herhangi bir insan olmadığın belli. Öyle olsaydı zaten bu ıssız dağlarda ne aradın. Ayrı ve üstün bir tarafın olmalı. O yüzden rüyamı yorumlamanı da istiyorum. Bunu yapabilir misin?

    -Ondan kolay ne var padişahım?

    Bunu dedikten sonra, karşıdaki divanın kenarına oturarak anlatmaya başladı. Bal renkli bir ikindi güneşi, küçük pencerenin camlarından girerek odayı bakıra çalan mbir renge boyuyordu.

    -"Fırtına ve hortom padişahlara işarettir. Duman; padişahı çekemeyenleri ima deyor. Ateş; münafıklık demek. 'Irmak' yeni bir dinin geleceğine müjde; 'ses' o dini tebliğ edecek Peygambere alamet, sudan güzel güzel içenler Peygambere tabi olacakların sembolü, suyu hırsla kullananlar ise O'na isyan edecekler manasındadır.

    Mürsed, duyduklarından derin hayrete düşmüştü: Renkten renge girip çıktı. Hiç işitmediği şeyler dinliyordu.

    -O Peygamber nasıl biridir?

    -Şu yerleri, şu gökleri yaratan Allah için söylüyorum ki O' hak Peygamberidir.

    -Peki, geleceğini söylediğin Peygamber, insanlara neler bildirir?

    Konuşmaya dışarıdan ötüşen kuşların sesi karışırken Ufeyra, hürmet uyandıran ağır başlılığı ile cevaplandırdı:

    -O, alehisselatü vesselam, insanları puta, taşa, toprağa tapmaktan vaz geçerek herşeyi yoktan vareden ezeli ve ebedi Allah'a kul olmaya, namaz kılmaya, oruç tutmaya, zekat vermeye, hacca gitmeye, güzel huy edinmeye ve günah işlememeye çağırır.

    Hangi millete mensuptur?

    -Araptır ama kendi milleti de O'nunla savaşacaktır.

    -Nasıl olur; kendi öz milleti onunla mücadele edecekse, dostu kim olacak?

    -O, Allah'ın en mekbul kulu ve en üstün Resulü olan Muhammed aleyhisselamdır... birinci dostu Cenb-ı Hak, ikincisi de O'na eksilmez imanlarla bağlı ve gözünü kırpmadan canlarını yoluna feda edecek arkadaşlarıdır.

    Gün, ufkun gerisine çekilirken orman ve vadiler derin ve koyu gölgeleri örtünmeye hazırlanıyordu.

    Mürsed, şimdi sevinçler içindeydi; hayırlı biri olmalıydı ki rüyada O'na bir hak din ve Peygamberin geleceği haber verilmişti.

    Vakit geç olmak üzereydi, yolun tarifini alarak teşekkür edip atına bindi; cins at, öne doğru fırlamak için sabırsızlanırken Mürsed ibni Külal:

    -Anne selam söyle; o davet etmeseydi bu güzel müjdeyi alamazdım!

    -Güle güle padişahım; yolun açık olsun!

    Rüzgar gibi uçan atlı, az sonra alaca renkli karşı tepelerden kaybolup görünmez oldu.

    HABER

    Kimim var hazretinden gayrı, halim eyleyem i'lam,

    Cenabındadır ihsan ve mürüvvet, ya Resulallah!

    (II. Sultan Mahmud Han)

    Bismillah!...

    Seyf bin Zülyezen babasının elinden zorla alınan Yemen tahtına oturup O'nun ruhunu şad ederken mülkün asıl sahibi Yüce Allah'ı andı ve nasip ettiği galibiyetten dolayı hamd etti.

    Dışarıdan perde perde yumuşayarak gelen zafer nağmeleri işitiliyordu.

    Başşehir San'a'nın meydan ve sokaklarında insan cesedi, at ve fil ölüleri görülüyordu.

    Günlerce süren iç harpte asilere ağır kayıplar verdirilmiş ve devlet, zalimlerden kurtarılarak meşru hükümdar Seyfi'in idasine girmişti.

    Sokak ve meydanları dolduran buruk manzara işte bu mücadeleden kalmıştı.

    Buna rağmen şimdi zulüm ve sıkıntı dolu günlerin çehrelerde derinleştirdiği asabi çizgiler, yavaş yavaş yeniden gülmeyi hatırlıyordu...

    Çünkü kan kusturan Ebrehe'den sonra kötülük örneği oğulları da yok olmuştu...

    Yemen'de her şey normale dönüp devlet teşkilatı işlemeye başlayınca komşu topraklardan temsilciler gelerek Sultan'a tebrik ve itimadlarını sundular.

    Misafirler arasında başta reisleri Abdülmuttalib olmak üzere Kureyş büyükleri de vardı. Ziyaretçiler, Seyf'e değerli hediyeler verdiler.

    çııÖÖçşıÜü
    Geçim sıkıntısı, son haddinde:

    Araplar, yiyecek bulamıyor.

    Kıtlık arttıkça artmakta...

    İşte; tam o sırada herkesin, açlıktan bir bir ölüp gideceği düşünülürken, bir mucize oldu; bir bolluk, bir zenginlik... kumlardan nimet fışkırıyor gibi.

    Kıtlığı, bolluğa çeviren bu mucizeye sebeb, Muhammedi nur'un anneye geçmesi. Muhammedi nur'un anneler annesine geçmesi ile de kavruk çölde muazzam değişiklik ve bereket.

    Ticaret canlı, piyasa hareketli. Abdullah da bir Kureyş kervanı ile taşraya alış verişe gidiyor. Ama Abdullah; on sekiz yaşındaki o güzelim delikanlı bunun son yolculuğu olduğunu; geri dönerek hanımı ile doğacak çocuğunu göremeyeceğini nerede bilebilirdi... Alınan alındı, satılan satıldı ve kervan dönüşe geçti. Medine'ye gelmişlerdi ki, o genç ve dinç Abdullah, birdenbire hastalandı... kısa bir rahatsızlık ve dayılarının evinde bu dünyaya veda...

    Melekler, hayrette...

    -Ya Rab! Resulün yetim kaldı!

    Yüce Alalh, cevap verdi:

    O'nun koruyucusu ve yardımcısı benim!...

    ......................

    Acı haber Mekke'ye tez ulaştı. Amine ile baba Abdülmuttalib ve kardeşlerde üzüntü derin ve büyük. Ağabey Haris, Medine'ye vardığında Abdullah, Dar-ı Nabiga'da bir tümseğin altındadır.

    Herşey fani ve boş...

    Baki olan Allah; güzel olan, gelen sevgili...

    Kederli Amine, hamileliğinin altıncı ayında bir rüya görüyor. Rüya değil bir hal; bir hakikat. Bir adam, mübarek anneye nasihat vermekte:

    -"Ya Amine! Tereddütsüz inan ki sen insanların en hayırlısına hamilesin. Doğduğunda ismini Ahmed veya Muhammed koy!"

    Bu bir ilahi müjde.

    Amine, rüyada kendisine söylenene sadık...

    Zaman akıyor...

    Nihayet vakit tamam.

    Ayı ve günü ile eksiksiz ve kusursuz an...

    Hicretten elliüç sene evvel, Nuşirevan hükümetininin kırk ikinci yılı, fil vak'asından iki ay kadar sonra Rabiulevvel ayının onikisi ve miladi 571 tarihih yirmi nisanı... nisan ki mevsimlerin en güzeli, baharın en gözde ayı.

    Nisan'ın 20'si; zamanın olgun bir çağı ve tabiatın renk ve koku çağlayanına dönüşmesi...

    Sabaha karşı.

    Güneş, henüz doğmamıştı; tan yeri ahenk ve ihtişamla ağrıyor...

    Günlerden Pazartesi. Pazartesi, hayatlarında dalma dönüm noktası... doğumları, Hacerül Esved taşını yerine koymaları, Peygamberlik gelişi, Hicretleri, Medine'ye varışları, vefatlır hep Pazartesi günleri... Ani bir ses yankılanması. annede korku. Korku ile beraber beyaz bir kuş ortaya çıkıyor ve şefkatli kanatları ile Hazret-i Amine'nin sıtını sıvazlıyor. O dakika korkunun yerini kalb huzuru ve gönül rahatlığı alıyor. Ama susamamak mümkün değil; dili damağına yapışıyor; gaipden beyaz bir kab ile süt gibi ak bir şerbet uzatılıyor. Baldan daha tatlı bu soğuk şerbeti içtiği an susuzluğu diniyor ve kendisi ile birlikte evi bir nur kaplıyor. Nasibli mekana gök delinmişcesine sağnak sağnak nur yağmakta.

    Allah'ın Sevgilisi'nin doğumu ile dünyayı şereflendirdiği mübarek ve muhteşem an.

    Amine'de hamilelik ve doğumdan dolayı ne bir ağrı, ne sızı var.

    Meşhur Abdi Menaf kızları gibi hurma misali uzun boylu, narin yapılı, güneş yüzlü huriler odayı doldurmuş, genç anne ve biricik bebeğe hizmet veriyor.

    Mübarek Peygamberimiz, doğar doğmaz başı secdede:

    -Lailahe illallah, inni Resulullah / Allah'dan başka ilah yokdur ve ben O'nun resulüyüm.

    Alnı secdede ve şehadet parmağı havada...

    Ve udaklarında bir cümle.

    -Ümmetim, ümmetim!

    Bebek, melekler tarafından sünnet edilmiş, göbeği kesilmiş ve tertemiz.

    Bu esnada göklerden yere perde gibi upuzun bir kumaş sarkıyor.

    ... ve bir ses:

    -O'nu insanlardan gizleyin!

    Annenin etrafında melekler. Anne terliyor. Fakat cildinden ter değil, miskten rayihalar yükselmekte.

    Ve bir sürü kuş. Zümrüt gagalı, yakut kanatlı bu kuşlar, bir yere konmadan havada duruyor ve; gümüş ibrikler taşıyorlar.

    Amine'nin gözünden perde kaldırılmış. Bir uçtan bir uca kainat nurla dolu; ta Busra köşkleri görünüyor. Ve üç bayrak; Biri doğuda, biri batıda, biri Kabe'nin üzerinde. Annelerin en azizi, görüyor bunları. Sonra nurdan bir beyaz bulut, yavruyu alıp gözden kayboluyor.

    Bulut giderken bir ses:

    -O'nu doğudan batıya kadar gezdirin. Paygamberlerin doğduğu yerleregötürün ki bereket hasıl olsun ve dualarını alsın. Atası İbrahim aleyhisselam'a arz etmeyi unutmayın. Ayrıca denizlerde de dolaştırın. Bütün alem ismi ve cismi ile kendisini tanısın!

    Bir zaman sonra, Peygamber efendimizi kundaklı halde geri getirdiler. Elinde üç tane analtar var:

    Peygamberlik,

    Zafer ve

    Şeref sembolü üç anahtar.

    Az bir zaman geçmişti ki öncekilerden de büyük, yine bulut şeklinde bir nur daha yere indi. Buluttan kuşların kanat çırpışı ve at kişnemeleri işitiliyor.

    Nur, aziz bebeği alıp uzaklaşırken bir nida:

    -Muhammed aleyhisselam'a cin ve insanları takdim edin; ve O'nu peygamberlerin ahlak denizinde yıkayın. Az bir zaman sonra onsekizbin alamin sultanını, saf ve tatlı zülal suyu damlayan bir ipeğe sarılı olarak geri getirdiler. Adem aleyhisselam'ın temizliği, Nuh aleyhisselamın inceliği, İbrahim aleyhisselam'ın dostluğu, İsmail aleyhisselam'ın lisanı, Yusuf aleyhisselam'ın güzelliği, Yakub aleyhisselam'ın müjdesi, Eyyub aleyhisselam'ın sabrı, Yahya aleyhisselam'ın zühdü, İsa aleyhisselam'ın cömertliği O'na verilmişti.

    Gün yüzlü üç kişi göründü. Birinin elinde misk dolu gümüş bir ibrik, brinde yeşil zümrütten bir leğen, üçüncüsünde ipek bir kumaş vardı. Bunlar evin dört köşesine birer sancak diktiler ve:

    İşte dünyanın dört bucağına misal! O, hangi tarafa gitse bu sancak elinde olacaktır, dediler. Sonra da mübareğin baş ve ayaklarını zümrüt leğende yıkadılar. Bir ses duyuldu:

    -O'nu Kabe'ye götürün; Kabe'yi O'na kıble yapacağım! Ve O'nu ipek bir kumaşa sararak güzel bir kundak yaptılar. Üçüncü kişi, kundağı kısa bir müddet kolunun altında tuttu.

    ...Cennetin hazinedarı Rıdvan ismindeki melek olan bu üçüncü şahıs, daha sonra efendimize:

    -Ya Muhammed! Bütün Peygamberlerin ilmi sana verildi. Şecaat meş'alesi senin üzerinde yükseldi, zaferin anahtarı eline tutuşturuldu. Senin heybet ve azametin göklerden duyuldu. Müjdeler olsun! Her kim adını yüreği titrer ve kalbine korku düşer. Sana müjdeler olsun! Müjdeler olsun ki yüce Allah, bütün iyi huyları ve güzel ahları sana verdi, dedi ve başına güzel koku sürdü, saçını taradı, gözlerini sürmeledi ve bebekle birlikte gözden kayboldu.

    ...aradan üç gün geçmiştir. Bebek görünürlerde yok; bir kaç yardımcı hanımın dışında Amine'nin akrabalarından da kimse görünmüyor.

    Anne merak ve endişe dolu...

    O merak ve endişe ile çocuğunu düşünürken Rıdvan, Sevgili Paygamberimizi geri getirdi. Yüzü, ayın ondördü gibi parlak ve misk kokuyor. Melek:

    -Bütün yeryüzünü O'na arzettim. Adem aleyhisselam'a götürdüğümde insanların babası, bebeği bağrına basarak "sana müjdeler olsun! Sen, senden önce ve sonra yaradılmışların efendisisin" dedi, diyerek olanları anlattı ve bir an kayolduktan sonra, tekrar görünüp bebekle konuştu:

    -Ey dünya ve ahiretin en makbulü! Yolların en güzeli senin yolun! Ümmetin kıyamet günü seninle haşrolunacaktır! müjdesini verdi ve uzaklaşıp gitti...

    Allahümme salli ala seyyidina Muhammed...

    Yerde Gökte Övülen

    ismi söylenecek dillerde ebed

    muhammed mustafa, mahmud ahmed

    (Muallim m. Receb efendi)

    Büyükbaba Abdülmuttalip, doğum sırasında Kabe-i şerif'te Allahü teala'ya dua ile meşguldür. Kabe'nin birden bire makam-ı İbrahim'e doğru secde edip doğrulduktan sonra düzgün bir lisan ile:

    -Allahü ekber! Muhammed, beni putlardan temizliyecektir! dediğine ve bu konuşmadan sonra da Hübel ismindeki en iri putun yüzüstü yere düştüğüne şahid oldu.

    Kulağına hafiften bir ses geliyor:

    -Bu gece Amine'nin oğlu oldu. Çocuğun üzerine rahmet bulutları indi. Kudüs'ten bir leğen getirerek O'nu yıkadılar. Muhammed, insanları inkar kanlığından hidayet aydınlığına kavuşturacaktır. Hak teala, O'nu, alemlere rahmet olarak gönderdi. Ey melekler! Şahid olun ki, O'na bütün hazinelerin anahtarı verildi. Doğduğu günü unutmayın.O gün, kıyamete kadar bayramınız olsun!

    Görüp, işttiklerinden şaşkınn dönen Abdülmuttalib, kendini bir an uykuda sanır ama; değildir. Bir süre dili tutulur. Derhal dışarı fırlar. Safa'dadır. Safa tepesini yükselmiş, Merve tepesini hareketli olarak görür. Bir ses duyuyor:

    -Ey Kureyş'in efendisi, neden korkuyorsun?

    Ama cevap verecek mecal nerede? O şaşkınlıkla yola koyulur. Eve yaklaştığında damda kanatları ile çatıyı örtmüş bir beyaz kuş görür. öyle beyaz ki, nurundan Mekke dağları parlıyor.

    Garip olaylar... gariplik üstüne geriplik. Kapıda ise bir beyaz bulut. Bulutta kim bilir ne var? Abdülmuttalib içeri giremiyor. Çaresiz bir müddet oturup bekleyecektir. Yakıcı bir güzel koku genzine dolmakta. Ancak bu bekleme nereye kadar? Kapıya yönelir ve bir kaç kere hızla vurur:

    -Çabuk aç Amine! olanlardan aklımı kaybedeceğim! Kapı açılır! Abdülmuttalib, Aminenin alnında nuru göremeyince sorar!

    -Nura ne oldu kızım?

    -Doğum yaptım; nur, oğluma geçti babacığım. Ve doğum esnasında çok tuhaf şeyler yaşadım.

    -Ama sende doğum yapmış bir kadın hali yok ki!!.

    -Evet doğru. Baştan başa inanılmaz hadiseler içindeyim. Mesela damda gördüğün o beyaz kuş, bebeğe süt vermek için benimle mücadele etti...

    -Öyleyse torunumu getir göreyim!..

    -Şimdilik imkansız!.. Demin biri gelerek O'nu zümrüt bir leğende yıkadı ve "Üç gün kimseye gösterme" diye emir verdi...

    Yaşadıkları ve duydukları ile Abdülmuttalib, kendini kaybetmiş gibi idi; kılıcına davrandı.

    -Çabuk çocuğu göster yoksa ya seni ya kendimi helak edeceğim, diye hiddetlendi.

    Amine, kayınpederinin ısrarı üzerine çocuğunun götürüldüğü evi tarif etti. Abdülmuttalib, elinde kılıç ve heybetli biri duruyodu; niyetini anlayınca Abdülmuttalib'in üzerine yürüdü ve:

    -Çabuk buradan savuş! Hiç kimse üç günden önce O'nu göremez. Çünkü bütün meleklerin ziyaret etmesi lazım, diiyerek büyükbabayı geldiği gibi geri çevirdi.

    Abdülmuttalib'i; o cesur insanı korku ve titreme kapladı ve hatta kılıç, elinden kayıp yere düştü. Hemen Kureyş'e gidip başından geçenleri nakletmek istedi ise de yedi gün dili tutuldu ve tek kelime konuşamadı. Aynı şekilde bu yedi gün içinde dünyanın diğer idarecileri de lal olacak ve onlar da konuşamayacaktır.

    ........................

    Mekke'de Safa tepesi civarındaki Haşimoğulları mahallesi; bugün "Mevlid Sokağı" denilen baba evinde yaradılmışların en üstünü alemi aydınlatırken bu mes'ud anın şahidleri de vardır:

    Doğumdaki hanımların biri, Peygamberimizin halası Safiye hadun'du.

    -O'nun doğumunda Amine'nin evinde idim.Altı ayrı mucizeyi yaşadım.

    -Doğar doğmaz başını yere koyup Rabbine secde etti.

    -La ilahe illallah ini Resulullah, dedi.

    -Sacdede bir şey söylüyordu sanki. Yaklaşıp dinlediğimde "Ümmetim, ümmetim" dediğini işittim.

    -Orada öyle bir nur parladı ki her taraf ışık içinde kaldı. Yavruyu yıkamak istediğimde; "ey Safiye zahmet etme; biz O'nu yıkanmış olarak gönderdik.!" şeklinde meçhul bir duydum.

    -Sünnet olmuş ve göbeği kesik idi.

    -Kundak yapacağım sırada sırdında bir mühür gördüm. Kürek kemiklerinin arasında ve iri bir ben büyüklüğünde olan bu mühürde tüylerle.

    "La ilahe illallah Muhammedün Resulullah yazılıyordu.

    .....................

    O gece ben de Amine'nin yanındaydım. Doğum sırasında bir an semaya baktım. Yıldızlar yeryüzüne el uzatıp toplanacak kadar yakındı. Doğumu takiben dört yanımızdan öyle bir nur fışkırdıki her şey kayboldu; bir nur denizinde gibi idik". Bunlar da Osman bin ebi As'ın annesi Fatıma-i Sekafi hanıma ait cümleler.

    şifa hatun ise efendimizin ebesi... elime geldiğinde yalvarıp durmaya başladı. Bu sırada gaibden bir ses duydum: (Yerhümüke Rabbüke) hitabı ile bebeğe dua etti. Ve derhal bur nur zuhur etti. Bu nur sebebi ile bir anda çatı ve duvarlar yok oldu. Dünyanın bir ucundan öbür ucuna her şey gözümüzün önünde idi. Binlerce kilometrelik uzaklıktaki Şam'ın köşkleri açık-seçik görülüyordu. Korkup titremeye başladım Ötelerden sesler geliyordu:

    -Bu güzeller güzeli çocuğu nereye götürelim?

    -Bir tahtı revana bindirerek bir göz kırpacak zamanda bütün bürek yerleri gezdirip getirelim.

    Bu konuşmanın ardından sakinleştim. Biraz sonra yeniden sesler duyuyordum:

    -Bu göz nuru çocuğu nereye götürdünüz?

    -Doğunun bütün kudsi makamlarını gezdirdik. İbrahim aleyhisselam, O'nu bağrına basıp dua ettikten sonra şöyle dedi: "Ey evladım! dünya ve ahiretin izzet ve şerefi sana verildi. Sana ne mutlu. Peygamberliğini tasdik ve yolunu tercih edenler kıyamet günü seninle birlikte dirilecektir." Bu işaretlerin ilahi manalar taşığı belli idi... "Acaba ne olacak?" diye yıllarca merak ettim. Nihayet peygamberliğini açıklayınca o ihtiyar yaşımda hiç duraksamadan tebliğ ettiği dini kabul ettim ve ilk mü'minlerden oldum.

    Abdulmüttalib, eve geldiğinde doğumun üzerinden üç gün geçmişti. Çocuğu görüp sevdi ve gelini ile hangi ismi koyacaklarını konuştu... Amine, hamile iken gödügü rüyada:

    "-Sen, insanların en hayırlısı ve kainatın efendisine hamilesin. O- dünyayı zinetlendirdiği zaman "hasedçilerin şerrinden korunması için bir olan Allah'a sığınım" diye dua et ve Ahmed ve Muhammed ismini ver" dendiğini anlattı ve kindisinin Ahmed'i tercih ettiğini söyledi; anne, devamla doğum sırasında gördüğü harikuladelikeri naklediyor: O anda her taraf nurla dolu ve gözümden perde kalkmış; uzaklar yakın olmuştu. Şam ve Busra'nın çarşı ve sarayları; hatta Busra'nın develeri gözler önünde.

    Dede ise yavruya Muhammed ismini koydu. Böylece ilahi murad yerini buldu ve O'na o güne kadar kimseye nasip olmamış bir isim verildi.

    Abdülmuttalib, torununun doğumu şerefine yedinci gün bütün Mekke halkına üç gün süreyle ziyafet verdi. Bu ziyafetten başka bir de her mahallede develer kestirdi. Yemeğe gelenler "Muhammed" ismini duyunca atalarında böyle bir geleneğe tesadüf edilmediği için sebebini sormaktan kendilerini alamadılar. Dede:

    -Yerlerde ve göklerde tanınsın ve övülsün istidim; ve bu ismi koydum.

    Daha sonra torununu alarak Kabe-i şerif'e götürdü. Yavrucak dedenin kollarında mışıl mışıl uyuyor. Abdülmuttalib, ziyaret ve duadan sonra yetime içli bir şiir söyleyerek sevgili efenidimizi annesine getirdi ve gelinine:

    -Ey benim asil gelinim, çocuğu iyi koru! torunumun şanı yüce olacaktır. Dikkatin hep üzerinde olsun! Aman gafil olmayasın! tenbihinde bulundu.

    Peygamberimizin dünyayı teşrif etmelerinin ertesinde yahudilerde telaş ve üzüntü müşahede ediliyordu. İsmi "Ahmed" olan ahir zaman peygamberinin doğacağını tevratta okuyor, alimlerinden dinliyor, kahinlerden haber alıyor ve doğumun vukuuna dair emareleri gözlüyorlardı...

    Beklenen yıldız doğmuştu. Acaba dünyaya gelen bebekte öbür işaretler de varmıydı?

    ... evet onlar da vardı. Gelen haberlerde çocuğun, nur yüzlü, sünnet olmuş ve göbeği kesik oldu4u bildiriliyor; bir bulutun gelerek kendisini götürdüğü ve üç gün halka gösterilmediği ilave ediliyordu...

    -Tevratın yazdıkları doğru çıktı, dedi yahudi alimleri...

    Bir musevi ise çocuğu görmek istedi... Hane-i saadete geldiler. Bebeğin gözlerine bakar bakmaz adam, kendini kaybetti. Aklı başına gelip yerden doğrulurken hazır bulunan Kureyşlilerin alaylı alaylı güldüklerini görünce öfke iele bağırdı:

    -Ey Kureyş mensupları! Ey Kureyşliler! Tevrat hakkı için söylüyorum; bana kulak verin! Gördüğünüz bu çocuk işte o peygamberdir. İsmi maşrıktan mağribe kadar yayılacak ve sizi... evet, sizi kılıçla yola getirecektir! Nübüvvet, israiloğullarından gitti artık, kahkahalarınıza devam edebilirsiniz!. diyerek orayı terketti.

    Yine aynı günlerde bir sabahın er vaktinde bir tepede bir grup yahudinin feryadu-figanına şahid olunuyordu... ortada bir yadi, çevresinde dindaşları bir söylüyor, bin döküyorlardı. Görenler şaşkın:

    -Hayrola, ne oldu, ne var böyle kendinizi paralıyorsunuz?

    -Ah, aah!.. beklenen gün geldi; kızıl yıldız göründü. Bu yıldız ne zaman doğsa bir peygamber dünyaya gelir. Demek ki, Muhammed doğdu. Daha ne olsun? Peygamberlik bizden gitti.

    Soranlar gülüşerek yanlarından ayrıldılar.

    Musevilerin ağızlarını bıçak açmıyordu. Bir yahudi, yolda Abdülmuttalib'i gördü:

    -Ey Kureyş reisi, çocuğa ne isim verdiniz?

    -Muhammed...

    -Öyle mi! demek öyle? diyerek mırıldandı... Paygamber olduğuna dair üç delil bir araya geldi; kızıl yıldızın doğması, isminin Muhammed konması ve üçüncüsü de asil bir aileden olması.

    Aynı günlerde Medine sokaklarında da bir yahudi saçını başını yoluyordu.

    Evet, O ebedi sultan doğdu....

    O doğdu; Şam'da bin seneden bu yana akmayan Save nehrinin kuru yatağı su ile doldu, taştı.

    O doğdu; ateşgedenin söndüğü gece İran hükümdarı Kisra'nın eşsiz güzellikteki sarayının ondört kulesi yıkıldı.

    O doğdu; doğduğu gece Kisra'nın sarayının kulelerinden başka Dicle kıyısındaki nefis sulara battı ve Kisra, canını zor kurtardı.

    O doğdu; devrin ileri gelenleri garip garip rüyalar gördüler.

    Rüyaların, Şam'an Irak'ın, İran'ın,Dicle'nin, Fırat'ın İslamın mülkü olacağını haber verdiğine dair en namlı kahinler yorumlar yaptı.

    O doğdu; insandan gayri bütün mahlukat O'nu emzirmek için yarışa girdi.

    ...Ve O doğdu; büyücüler gelecekten haber vermezler oldular.

    Aleyhissalatü vesselam.

    Doğumu ile cihanı aydınlatan o nura selam olsun. O doğmasaydı;

    Ya O doğmasaydı!..

    Biz ne olurduk?

    SÜTANNE

    CANIM KURBAN OLSUN SENİN YOLUNA

    ADI GÜZEL, KENDİ GÜZEL MUHAMMED

    (Yunus Emre)

    Beni Sa'd aşireti,arablar arasında şeref ve cömertliği ile nam yapmış bir kabile; arapçayı çok mükemmel bir şekilde konuşmaları ise diğer meziyetleri.

    Peygamber efendimizin doğduğu tarihlerde görülmemiş bir kuraklık ve bu kuraklıkla gelen kıtlık,Beni Sa'd yurdu Badiye taraflarında ne varsa silip süpürmüş. Midelere günlerce bir şey girmediği vaki. Anneler, çocuklarını doyuramıyor. Ağaçlar dahi kupkuru.

    Açlık, böyle herkesi dize getirmişken bu kabilemin Züveyb oğullarından Halime ismindeki hanım, bir çocuk doğurdu. Ama kadıncaız bitkin. Doğum rahatsızlığı ve açlık, kolunu kanadını kırmış... beden ve şuur uyuşmuş gibi. Günlerdir aç. Yerle-gök, gece ile gündüzü ayıramaz halde. Böyle iken yine de sızlanmıyor. Allah'tan gelene razı. Tevekkül ve teslimiyet içinde.

    Halime, bir gece sahrada bitkinlikten uyuya kaldı. Gökyüzünde ışıl-ışıl yıldızlar kaynarşırken O, başını koyduğu kumlarda bir rüya görüyor:

    "Bir adam, önce kendisine buz gibi bir su veriyor ve sonra soruyor:

    -Beni tanıdın mı?

    -Hayır!

    -Ben, senin sıkıntılı zamanlarda ettiğin hamd ve şükürüm. Ey Halime; Mekke'ye git! Oraya gidersen kazancın çok yüksek olacak; bir nuru evlad edineceksin, dedikten sonra rızkının bolluğu, sütünün çokluğu için dua etti."

    Uyandığında karnında bir tokluk ve halinde bir dinçlik hissetti. Ancak; kabile mensublarının, açlıktan çıkardığı iniltiler insanı, perişan ediyordu.

    Halimelerin çelimsiz bir merkeb, sütü çekilmiş bir deve ile bir miktar koyun ve keçileri bütün servetlerini meydana getiriyor.

    Halime'nin sütü, yeni doğmuş olan Damra'ya yetmediğinden bebek aç kalıyor ve ağlaması ile anneyi geceler boyu uyutmuyor.

    ..................

    Beni Sa'd aşiretinin çocuk emziren hanımları, ilkbaha ve sonbaharda Mekke'ye iner; her kadın bir bebek alır, ona sütannelik eder, terbiye ve yetişmeleri ile meşgul olur; Badiyenin güzel suları ve kekik kokan yayla havasında serpilip gürbüzleşen çocuklar, bir kaç sene geçince ailelerine geri verilir ve karşılığında bol kazanç elde ederlerdi... bu, öteden beri sürüp gelen bir adetti. Böylece hali vakti yerinde olan aileler, çocuklarını Mekke'nin bunaltıcı havasından kurtarak, daha iyi bir iklimde ve mürebbiyeler nezaretinde büyütürlerdi...

    O günlerde kabilenin genç hanımları, sütannelik yapacakları bebek bulmak üzere Mekke'ye doğru yola çıkma hazırlığında.

    Kafileye katılan Halime ve kocası, yanlarına çocukları ile merkep ve deveyi de aldılar.

    ...................

    Kervan, kona-göçe şehire doğru yürürken, gaibten bir ses geliyor:

    -Ey Beni Sa'd kadınları, çabuk olun; çabuk olun ki Mekke'de doğan eşsiz çocuğu göresiniz.

    Bu sözleri duyan Beni Sa'd'ın genç hanımları daha hızlandılar.

    Halime, merkebin üstünde, önünde Damra. Hayvan açlıktan zor yürüyor. Bitkin ve mecalsiz.

    Haris, hanımını uyanıyor:

    -Gayret, daha çabuk Halime! Kervanın şehre varmasına bir şey kalmadı; bizse hala buradayız. Öbür kadınlar eşraftan çocukları alacaklar. Korkarım eli boş döneceğiz. Sonra müteessir olursun.

    Halime hatun, ne kadar uğraştıysa arkadaşlarına yetişemedi.

    O, böyle yolları aşmak için didinirken, sağından solundan sesler geliyor. Yine meçhul, yine ümid veren yeni heberler taşıyan sesler:

    -Müjdeler sana Halime! O nuru emzirme saadeti senin olacak...

    Kervan, arayı açmıştı! Halimeler çok geride.

    Bir dağın eteğinden geçiyorlar. Sarp dağ yarığından upuzun boylu biri, Halime'ye görünüyor. Elinden bir mızrak var. Halime ürküntülü. Adam elini merkebin üstüne koyarak konuşuyor:

    -Ey Halime; Hak teala sana müjdeler yolladı. Ben seni şeytandan ve düşmandan korumakla vazifeliyim...

    Mızraklı şahıs kayboluyor.

    Halime kocasına:

    -Benim görüp işittiklerimin farkında mısın?

    -Değilim ama korkular geçirdiğini anlıyorum.

    Şimdi, kervandan iyice kopmuş olan karı-koca, deve ve merkeplerine az daha hız vermeyi başararak, geceyi Mekke'ye üç kilometre kadar mesafede olan bir handa geçirdiler.

    Yorgun yolcular, erkenden yataklard. Halime, yine bir rüya görüyor. baş ucumda yeşil bir ağaç. dalları ile O'nu gölgeliyor. Ağacın ortasından ikinci bir ağaç uzuyor; bol meyveli bir hurma bu. Beni Sa'd kızları Halime'nin etrafında pervane olmuş dönüyor ve bir taraftan da tatlı tabessümlerle O'na iltifatlar yağdırıyorlar.

    -"Sen bizim melikemizsin, sen bizim sultanımızsın."

    İkinci ağaçtan bir hhurma tanesi yanına düşer. Hurmayı alıp yiyen Halime, ondaki lezzeti efendimizi emzirinceye kadar, damağında duymaya devam edecektir.

    Rüyayı kimseye açmaz. Belli ki bir şeyler olacak, bir şeyler yaşanacak. Meshul sesler, yalnız O'nun gözüne görünen insanlar, tadı uyanıkken de devam eden rüyalar!.. Bu sebeple rüyasını açıklamaz; herşeyi seyrine bırakır.

    Ertesi sabah bir Pazartesi. Yine yoldalar. İşte, Mekke, kerpiç evleri ile yavaş yavaş ufuktan yükseliyor.

    Cenab-ı peygamber sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, dünyaya gelince kendilerini ilk bir hafta kadar anneleri; dört aya yakın da Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe hatun, oğlu Meshur'la emzidi.

    Ebu Leheb, dünyaya gelen inci tanesinin amcası Süveybe, mevlid vuku bulunca, hemen efendisine koşarak "bir yeğeniniz oldu" diye müjde veriyor. İleride amansız bir İslam düşmanı kesilecek olan Ebu Leheb, sevinçli. Bu sevinç sırf akrabalık sebebiyle de olsa, Habibullah'ın dünyayı teşrifine sevinmesi O'nun, cehennemde Pazartesi günleri azabının hafiflemesine yol açacak; ve yeğeninin doğum gününde, parmaklarının rasından akan suyu emerek sükunet bulacaktır.

    Evet! Ebu Leheb keyifli. Bir yeğeni olmuş; sülelesi bir kişi daha kazanmıştır. Bu keyifle Süveybe'yi azad etti. Süveybe, artık hür bir kadan. Sevgili Peygamberimizin alemlere rahmet oluşundan ilk istifade eden insanlardan biri sütannelerden Süveybe Hatun. daha önce Hazret-i Hamzay'ı sonradan da Ebu Seleme'yi emziren şanslı kadan.

    Ancak O mübarek çocuk, her Mekke'de kalamaz. Adet gereği O'nun da gelen süt annelerden biri ile anlaşılarak yaylalara gönderilmesi lazımdır.

    Abdülmuttalib, Kureyş'in emiri olsun da torununu bunaltıcı Mekke sıcağında büyütsün. O narin yavru, bu iklime nasıl dayanır; kendisi nasıl tahammül ederdi?!..

    Nitekim asil insanlar diyarı Beni Sa'd'dan çocuk arayan hanımlar da gelmemişmiydi?

    Muhammed aleyhisselam'ı hemen bütün hanımlara teklif ettiler; ama babasının hayatta olmadığını anlayınca "hem babası yok, hem malı; anne ile dede ne verebilir ki" diye düşündüklerinden iki cihan Sultanı'nı kabul eden olmadı. Herkes, babası zengin çocuk peşinde; herkes, babadan ücret bekliyor. Halbuki O yetimin ücretinin madde ile ifadesi mümkün değil. O'nun mükafatını Allahü teala, ihsan edecektir.

    Her Beni Sa'd'li hanım, iyi halli bir aile çocuğu bulduktan nice sonra Halime ve kocası Mekke'ye gelebildiler.

    Üstelik Damra da hasta. Hatta hayatından ümid kesmek üzereler. Fakat Mekke'ye vardıklarından yavru gözlerini açar ve annesine gülümser. Halime hatun, Damra'yı kocası ile kızı Şeyma'ya bırakarak şöyle hali vakti yerinde bir ailenin çocuğunu aramaya koyulur... ama ne gezer. Arkadaşları, ne kadar zengin çocuğu varsa alıp götürmüşler. Halime üzgün. Hatta geldiğine, bu kadar meşakkati çektiğine pişman.

    İyi de Halime, niçin duyduğu sesleri, gördüğü adamı, gördüğü rüyayı hatırlamaz?

    Badiye Yaylası

    HAZRETİ HAK OLUNCA MEDDAHIN

    NİCE MEDH EYLEYE, SENİ YAHYA

    (Şeyhülislam Yahya Efendi)

    Emzirecek çocuk almamış olan hanım kaldı mı?

    Halime hatun, çaresizlikten tan bunalmış bir anda iken karşıdan gelen yaşlı biri böyle sesleniyordu... Badiyeli hanım duraladı. Ümid ve itimad veren tavrı; soylu hali ile dikkati çeken bu adam kim ki? yanındakilere soruyor:

    -Kim bu zat?

    -O Kureyş'in efendisi Abdülmuttalib'dir.

    Verilen bu bilgi üzerine Halime, Abdülmuttalib'e giderek kendisini tanıtıyor ve çocuk bulamadığnı arz ediyor.

    Yaşlı adam, hanımın ismini Halime ve aşiretinin Beni Sa'd olduğunu işitince tebessüm ederek:

    Sende iki haslet biraraya gelmiş kızım,diyor. İsmin yumuşaklık, aşiretin mübarek manasını taşıyor. Zaten bu dünya ve öte dünyanın kıymeti bu iki güzelliktedir... ey Halime! Benim yetim bir torunum var. senin bütün arkadaşlarına söyledim, babası olmadığı için almadılar. Emeklerinin boşa çakacağını, ellerine birşey geçmeyeceğini tahmin ediyorlar, yanıldılar tabii.

    -Efendim müsaade ederseniz kocama gidip danışayım.

    -Serbestsin. Seni asla zorlamıyorum, diyen gün görmüş ihtiyar, Badiye'li kadına izin verdi.

    Bir solukta kocasına gelerek vaziyeti anlattı. Halime'nin yeğeni de o sıraa yanlarına gelmişti.

    Haris, hanımı dinledikten sonra:

    -Halime hemen git ve o çocuğu getir! Allah, bekli de o yetim sebebiyle bize hayır ve bereket verecektir. Başkalarının almasından endişeliyim; vakit kaybbetme.

    Fakat Halime'nin kardeşioğlu zihin bulandırdı:

    -Yazık oldu. Beni Sa'd'ın öbür kadınları, hizmetleri sonunda yüzlerini güldürecek evlerden çocuklar topladı; siz ise kendinize yük olacak babasız birini alıyorsunuz, demez mi!

    Halime, bir an tereddüde düştü... gitse mi, gitmese mi? Ses kafasında yaklaşıp uzaklaşıyor "yük olacak babasız biri..."

    O böyle kararsız iken kalbine bir ilham doğdu.

    -"Eğer o yavruyu kabul etmezsen ölünceye kadar iflah olmazsın..."

    Halime, düştüğü vesveseden hemen sıyırılarak niyetini bozan genci cevaplandırdı:

    -Arkadaşları birer çocukla giderken Halime'nin eli boş dönmesi yakışır mı? Vallahi O'nu alacağım. Varsın babasız olsun; dedesi de mi yok? O zatın büyük bir insan olduğu belli. Rüyamın müjdeler taşıdığı inancındayım, aklımı çelme!...

    Bunu der demez, doğru kendisini beklemekte olan Abdülmuttalib'e koştu ve çocuğu götüreceğini söyledi.

    -Ey Halime oğlumu emzirmeyi kabul ettin, öyle mi?

    -Evet kabul ettim!

    Dedenin içi sevinçle doldu. Hemen şükür secdesine vardı, torunu ile Halime hatun'a dualar etti ve sütanneyi, özanneye götürdü.

    Eve girdiklerinde yüzü ayın ondördü gibi nurlu Hazret-i Amine'yi gören Halime'nin gözleri kamaştı.

    Abdülmuttalib, Misafiri gelinine takdim ediyor. Aziz anne, Halime'yi sıcak bir alaka ile karşılayıp, izzet ikram ettikten sonra bir ara:

    -Üç gün önce bana biri gelerek "Oğluna sütanneyi Beni Sa'd kabilesinin Züveyb oğullarından tut" diye tenbihledi. Siz kimlerdensiniz?

    Halime:

    -Beni Sa'd bin Bekr Kabilesindenim. Babam Züveyb oğullarındandır.

    Bunun üzerine Hazret-i Amine, misafirinin elinden tutup yavrusunun olduğu odaya götürür... sütanne, nebiler sultanını gördüğü ilk anı bilahere şöyle tasvir edecektir.

    Süt gibi beyaz bir sofa sarılmış; altına bir yeşil ipek kumaş serilmişti. Sırt üstü uyuyan yavrunun güneş gibi parıldayan yüzünden başka, alnında nur-u ilahi görülüyor ve bebekten misk kokusu geliyordu. Yumuşak adımarla yanına sokuldum. Uyandırırım diye korkuyordum. O'na bir can ve bin gönülle aşık oldum. O sırada bütün damarlarımdan göğsüme süt aktığını duyuyordum. Elimi mübarek göğsüne koyarak severken uyandı; gözlerini açıp bana baktı ve gülümsedi. Böyle güzel yüzü ömrümde görmemiştim. Gözlerinden çıkan bir nur, göklere yükseldi. İki kaşının arasını öptüm. Berrak gökler misali aydınlık yüzünü örterek, incitmeden kucağıma aldım. Sedire oturup sol göğsümü verdim, almadı; sağımdan emdi ve daha sonra da bir gün bile solumdan emmedi. Sol göğsümü süt kardeşi Damra'ya bırakmıştı.

    Peygamberimiz, doymadan, damra annesinin yanına gelmiyor. Halime Hatun emzirme sonrasında, kainatın efendisinin ağzını silmek istediği her defasında görünmez pamuk ellerin bu hizmeti yaptığını hayretler içinde takip ediyor.

    -Benden ilk emdiğinden neş'e ve saadetimden kendimi zor tutuyor ve süt evladımızı bir an evvel kocama götürmek istiyordum, diyen Halime Hatun, Abdülmuttalib'in şu iltifatını naklediyor:

    -Hanımlar içinde senin gibi bir devlete kavuşan olmadı! Tebrik ederim!

    Annelerin en üstünü, Halime Hatun'a:

    -Aman, der, haberim olmadan yola çıkmayın. Zira çocuğa dair bir çok akıl almaz vak'alar yaşadım.

    Halime anne:

    -Peki efendim, diyerek mübarek yavru ile beraber kocasına gider. Haris hayran, memnun ve:

    -Ey Halime şu yaşıma kadar kimsede bu kadar güzel yüz görmedim, diyerek şükür secdesinde.

    Uyanık kalbli Haris ve hanımı bir yer bularak Mekke'de üç gün kalırlar. Halime hatun, iki çocuk emzirdiği haled, hayret, sütünde hiç eksilme yok. Deve de süt vermeye başlıyor.

    Üçüncü gece süt anne birara uykudan gözlerini araladığında beşiği bir ışığın çevrelediğini ve şil elbiseler giymiş nur yüzlü birinin bebeğin baş ucuna oturmuş olarak yüzünü öptüğünü görür ve kocasını sessizce uyandırarak mansayı ona da gösterir.

    Haris gözleri beşikte olduğ uhalde fısıltı ile:

    -Halime, bu çocuğa dikkat etmek lazım. Sütanneliğe gelenlerin içinde bizden şanslısı yok, der, ve devem eder, olanları kimseye anlatma; böyle şeyleri saklamak lazımdır.

    Halime hatun her üç gün de Hazret-i Amine'ye gelerek şahid olduğu hadiseleri anlatıyor; O'ndan benzerlerini dinliyor ve her defasında özanne, sütanneye çocuğun iyi muhafazası ricasını tekrarlıyor.

    -Nihayet birgün Amine Hatun'a giderek müsaade alıp veda ettim. bana bir çok hadiyeler verdi ve emsalsiz yavruyu güzel yetiştirmem dileğini vasiyeti olarak bildirdi.

    Halime hatun ve kocsı, rüyada işaret edilen çocuğa kavuştuklarından emin olmanın tarifsiz huzuru içindeler.

    Sütanneler kervanı, dönüş yolunda, Halime Hatun, kainıtın baş tacı kucağında olduğu halde bir merkebin üzerinde:

    Daha sonra bu yolculuğu şöyle hikaye ediyor:

    Mübarek yavru ile birlikte merkebe bindiğimizde hayvan önce yüzünü Kabe-i Şerif'e çevirdi ve yıldırım gibi yola koyuldu. Gelirken ite kaka zorla sürdüğümüz merkebin bu çevikliği karşısında arkadaşlarım şaşırdılar. Bir kısmı:

    -Halime neler oluyor ayol? Yetişemiyoruz. sana. Şunun yularını braz dizginle de kavuşalım, diye seslenirken, bazıları:

    -Bu hayvan, Mekke'ye gelirken kendini bile taşımaktan aciz merkep değil mi yoksa? diyorlardı. Benden:

    -Evet aynı merkep, cevabını alınca da zeki kadınlar:

    -Bunda bir sır olmalı, diyorlardı.

    Artık Mekke gerilerde...

    Kervan, kıvrılan patikada ahenkli adımlarla Badiye yolunu katederken Halime adeta, arkadaşlarından ayrı bir alemde yol alıyor.

    Tabiat, elem verici bir halde. Yer demir, gök bakırcasına her taraf kupkuru.Ama, kervan nereye konsa çevresinden hayat fışkırıyor. Biraz evvelki göz bıktıran, gönül yıldıran manzara, yerini zümrüt renkli bir iklime bırakıyor.

    Yorulacak kadar gittikten sonra bir münasip yerde yine mola verdiler. Daha önce başkaları da gelmiş. Bir de ihtiyar bir adam var.

    Kadınlar, Halime anneye görüp işittiği garip halleri yaşlı kişiye akratmasını rica ediyorlar. Zira hepsi merak içinde.

    -Efendim, izin verirsen sana bir şey arzetmek isterim.

    -Söyle!...

    Kalabalık, Halime ile ihtiyarın etrafını almış ağızlarının içine bakıyorlar:

    -Kucağımdaki çocuğun annesi der ki "oğlum dünyaya geldiğinde beni öyle bir nur sardı ki, onun aydınlığında arzın öbür ucuna kadar her şeyi gördüm. Bu neye delalet eder?

    Halime, safçasına sorup sevap beklerken bir çılgınlıkla karşılaştı. Sakalının her kılından kötülük akan yaşlı şahıs, yerden bir avuç toprak alıp başına saçtıktan sonra gözünü, göğün derinliklerine dikip ağlayıp haykırmaya koyuldu ve merhametsiz çatlak dudaklarından mel'unca laflar döküldü:

    -Ey Ehl-i Huzeyl bu çocuğu öldürün! O büyüdüğünde bütün dünyaya hükmedecektir. İlahi emri alacağı günü bekliyor!...

    Sütanne dehşetli korktu ve sür'atle karanlık bakışlı ihtiyarın yanından ayrılarak kervanla birlikte Badiye'ye vasıl oldular.

    Yetimliği yüzünden kimsenin almadığı yavru, Haris'in evine geldikten sonra bu hane, her türlü sıkıntıya uzak oldu. Yokluğun yerini bolluk almış, üzüntüler neş'eye dönmüştü. Develeri, koyunları bol süt veriyordu. Bütün Beni S'ad kabilesinin sürüsü aynı kırlarda yayıldığı halde öteki koyunların bitkinliğine mukabil Haris'in hayvanlarındaki bu canlılık, komşularda kendi çobanlarına karşı kızgınlığa yolaçıyor ve onları beceriksiz buluyorlardı.

    Beni S'ad erkekleri, koyunları sütsüz ve bir deri bir kemik gördükçe çobanlara çıkışıyorlardı.

    -Haris'in çobanı hayvanlarını nerede otlatıyorsa siz de bizimkileri oraya götürün!...

    -Evet, sürüyü aynı yerlerde gezdiriyoruz. Lakin bizimkiler böyle, onlarınki öyle...

    -Sebeb?

    -Siz bilmezsiniz biz hiç bilemeyiz!....

    Beni Sa'd mensupları beyhude üzülüyordu. O, bütün aleme rahmet olarak gelmişti ve oraya varışının bereketi albette zuhur edecekti.

    Nitekim, kısa bir süre sonra Badiye yaylasında ne kıtlık kaldı, ne sıkıntı, ne kuru ağaç... Tabiat yeniden renk renk, koku koku canlandı. Solgun yüzlere kan, kaygılı kalblere şevk geldi...

    Halime anne, O'nun üstüne titriyor...

    Alehisselatü vesselamü vettehiyye.

    Gül Bebek

    GÜL, MUHAMMEDİN KOKUSUNA GIPTA EDER

    KOKUMU O'NUN TERİNDEN ALDIM DER

    Gelişi ile kurak Badiye yaylasını bolluk ve berekete kavuşturan istikbalin şanlı Peygamberi, gül kokulu bebbek, derin seziş ve engin kavrayışlı sütannenin ihtimamında büyüyor. Halime ve kocası, gül kokulu bebeğe hayran ve vurgunlar... O'nu ilk tanıdıkları dakikadan bu tarafa harikuladelikler artarak devam ediyor.

    Görünüşe sütannenin engin titizliğinde, hakikatte ise ilahi himayede büyüyen insanlığın sultını sallallahü aleyhi ve sellem, iki aylık iken emeklemeye başladı; üçüncü ayda ayakta durabildi. Dördüncü ayda duvara tutunarak yüküyebildi. Yedi aylık olduğunda sağa-sola gidebiliyordu.

    Konuşmaya başlaması da Peygamberliğine müjde taşıyan başka bir hikmet... sekiz aylıkken anlaşılacak kadar, dokuzuncu ayda açık bir lisanla konuştu. Konuştuğumda ilk defa ve yüksek sesle:

    -La ilahe illallahü vallahü ekber. Velhümdülillahrabbil alemin / Kendinden başka ilah olmayan alemlerin Rabbine hamdolsun, dedi ve bundan sonra "Bismillah" demeden hiçbir işe başlamadı.

    On aylık olduğunda, ok atan öbür çocuklarla beraber O da ok atıyordu. Yayla ahalisi hayrette:

    -Sen kimsin ey çocuk? diye soruyorlar.

    Harika çocuk:

    -Ben arabın en hayırlısıyım. Harbde bahadır, mızrak atmada kuvvetliyim. Güzel ve haybetli görünüşlüyüm. Künyem, Abdülmuttalib oğlu Abdullah oğlu Muhammed'dir.

    İki yaşına geldiğinde, dört yaşındaki bir çocuk gibi gürübüz ve kopumluydu.

    Daha o yaşlarda mübarek işlerde sadece sağ elini kullandığı dikkat çekiyor.

    Hazret-i Halime anlatıyor:

    -Benden iki sene süt emdi. Bu zaman zarfında daima tertemizdim. Ak-pak yavrum, gece ve gündüz muayyen vakitlerde ihtiyacını görür, temizliği gaibden yapılırdı.

    Allahü teala ekber kebiren, velhamdülillahi kesiren ve sübhanallahi bükreten ve asilen / Allah, büyüklerin en büyüğüdür. Övgülerle en çok övülmek Allah'a mahsustur. Sabah ve akşam noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif edilerek, tesbih edilmeye layık olan ancak Allah'tır.

    Sevgili makamındaki asil çocuğun sütten kesildiğinde bu duayı okuduğunu yine Halime anne haber veriyor. O'na sallallahü aleyhi ve selme, hizmet etme devlet ve nimetine eren aziz sütanne, gözlerinde saadet ışığı; inciden kelimelerle anlatmaya devam ediyor:

    Diğer çocuklar gibi kat'iyyen ağlayıp yaramazlık yapmazdı. Cıvıl cıvıl oynayan küçüklerin bu çekici oyunlarına katılmaz ve "biz, oyun için yaratılmadık" derdi.

    Sonraki yıllarda bizzat Sevgili Peygamberimiz, doğumlarına dair bir vak'ayı şöyle dile getirmişlerdir.

    -Dünyaya geldiğim Pazartesi gecesi Yüce Allah, yedi kat göğü meleklerle doldurdu ki sayılarını kendisinden başka kimse bilmez. Bu melekler, kıyamete kadar tesbih ve takdis ile meşgullerdir. Sevabını ismim söylendiği vakit isteyerek ve severek bana salevat okuyanlara abağışlarlar. / Allahümme salli ala Muhammedin fil evvelin vel ahırin ve fi meleil a'la yevmiddin/

    Babasız diye herkesin almaktan kaçtığı yetim sebebiyle, bu yayla evi bolluk ve bereketten yüzüyordu. Ne kadar mes'ud ve ne kadar huzurlu idiler... ama eşsiz çocuk, artık sütten kesilmişti. Bu ise O'nun dönüşü demekti. İki sene ne de çabuk geçmişti. Varlığı sadece o muhterem aileye değil, bütün kabileye ilahi rahmetin inmesine vesile oluyordu. Halime, Haris ve çocuklarına ondan uzak kalmak ve güneş yüzünü görmemek çok zor geliyordu...

    Nur yavruyu yüreklerine oturan bu acı duygularla Mekke'ye getirdiler. Halime, ince ve zarif arabçasıyla efendimizi annesine sevgisinin bütün sıcaklığı ile anlata anlata bitiremedi.

    Annelir en şanslısı ve en ulvisi, şüphesiz memnun ve mütebessim ve belki de gözlerinde billur damlalar:

    -Oğlum yüksek şan sahibidir.

    Halime anne:

    -Vallahi, yavrunuzdan daha üstün bir insan görmedim, diyerek Amine hatunu doğruladı.

    Ve bundan sonra pırlanta çocuğu yine beraberinde götürmek için dökmedik dil bırakmadı.. Mekke sıcaktı, veba hastalığı yaygındı. Çocuk farklı iklimden geliyordu. Allah, muhafaza buyursun sıhhatine bir zara olabilirdi.

    Amine ciğerparesine olan derin hasretini birazcık olsun dindirdikten sonra; yerlerde ve göklerde övülen, O'ndaki bu muhabbet ve ikna kabiliyeti sebebi ile yine kadir-kıymet sahibi, insan evladı Halime'ye emanet etti.

    Sütanneyi dinleyelim:

    -O hazret-i alarak yurdumuza yöneldik. Yolda giderken Habeş hıristiyanlarından bir grup ile karşılaştık. Kainatın seçkini, hemen dikkatlerini çekti. Evladımı bir zaman süzdükten sonra bizi sual yağmuruna tuttular; ve sırtına bakarak mührü ve ceylan gözlerindeki hafif kırmızılığı gördüler.

    Oğlunuzun göz ağrısından şikayeti olur mu?

    -Hayır, hiç olmadı.

    -Bu çocuğu bize verir misiniz? Karşılığında ne isterseniz ödemeye hazırız. Bizim kitabımızda "dünyaya gelecek bir Peygamber kaldı" diyor. O peygamber, ya geldi veya gelmesi yakındır. Çocukta bildirilen Peygambere ait izler görüyoruz. Taklifimize razı olursanız bize büyük iyilik etmiş olursunuz.

    Halime ve kocası, bu ıssız yolda karşılarına çıkan adamlardan bayağı korkmuşlardı. Bu sebeple son sür'at oradan uzaklaşarak evlerine gidene kadar hiç durmadan hayvan koşturdular.

    Badiye'ye sabah serinliğinde ve büyük yorgunluklarla girmişlerdir.

    Halimelerde huzur şimdi yine elle tutulacak kadar canlı.

    Çünkü O, dönmüştü...

    Esselatü vesselamü aleyke ya Resulallah.

    Beyaz Elbiseli Üç Kişi

    TERLERSE GÜLLER OLURDU HER TERİ

    HOŞ DERLERDİ TERİNDEN GÜLLERİ

    Mevlid'den

    Efendimiz üç yaşındalar.

    Halime anne, O'nu bir gözünden öbürüne vermiyor. yabanın kurdu uğursuzu var. Büyüklüğüne bunca iz, işaret bulunurken, emsalsz emanetin kılına ziyan gelmemeli. O'nu korumak, O'nu istikbale teslim etmek, zamana karşı, insanlığa karşı ve ebedi nizama karşı kabullenilmiş şerefli bir borç.

    Bu sebeple uyanık kalbli kadın, gözünü efendimizin üzerinden ayırmıyor... ama öz çocukları sadece akşamları evdeler.

    Bu durum kainatın baş tacının dikkatinden kaçmaz.

    Niçin?

    -Onlar, yavrum, gündüzleri koyun gütmeye gidiyorlar.

    Çobanlık yapmak... renk renk çiçeklerin açtığı; kelebeklerin, mutluluğu arılarla paylaştığı, hür rüzgarlı, hür ufuklu kırlarda yumuşak adımlarla yayılan koyunların peşi sıra gitmek; kardeşleri ile onları otlatmak, bir yamaçta güneşin ılık sıcaklığında eldeki çabukla toprağı çiziştirmek ve ucsuz bucaksız fezaya bakıp öteleri! düşünmek!

    Anneciğim, beni de kardeşlerimle yolla. Ben de koyun gödeceğim...

    Sütanne bin dereden su getiriyor. Ama ne söylüyor, ne anlıtıyorsa mümkün değil. O'nda bir kere bu arzu doğmuştur. Annecik nasıl dayanır artık.

    -Ey gözümün nuru? Demek sen de koyun gütmeye gitmek istiyorsun öyle mi?

    Cevap tek kelime:

    -Evet.

    Ertesi gün, güneş, sanki daha bir aceleyle tepeleri aşarak yükseliyor. Güneş, güneş olmaktan çıkmış; duru duru gülümseyen bir yüz gibi. O'na kırların ıtırlı ikliminde büseler konduracağına mı seviniyor acaba?

    Güneş doğup, her tara ışıl ışıl olduğunda Halime anne, melek yavrucuğu ipek uykulardan uyandırıyor. Ve giydirip taradıktan sonra kardeşlerine emanet... evvela Allah'a sonra kardeşlerine emanet!. Elinde sopası ile efendimiz de aralarında olduğu halde çocuklar, neş'e içinde hayvanları alarak evden ayrıllıyorlar; fakat fazla uzağa değil. Anne evden açılmayı yasaklamıştır. Zira şimdi o var aralarında; en üstün ve en kıymetli olan:

    Zaman, böylece akıyor. Havanın sıcak olduğu bir gün kuşluk vaktinde Halime, tam, Peygamberimizi düşünüp güneş çarpmasından korkarken süt kardeşlerden Şeyma, koyunların yanından çıka geldi. O Şeyma ki, Sevgili Peygamberimiz Allah'ın Resulü olduğunu tabliğe başlayacağı zaman, Peygamberliğine ilk iman edenlerden biri olacak ve müşriklerin, mü'minleri hiç bir mal alıp satmayarak onları ticari ve iktisadi ablukaya aldıkları günlerde, şahsi gayretleri ile bunu kırmaya çalışıp, müslümanlara yiyecek temin edebilen bir kahraman kadın...

    Muhammed aleyhisselam için yazılmış en içli kasidelerden biri Şeyma radıyallahü anha hanıma ait.

    Şeyma'cık, efendimizi bırakıp gelince annesinde merak ve telaş.

    -Şeymacığım! Göz bebeğim Muhammed nerede?

    -Sahrada anneciğim.

    -Aman yavrum! O ciğerim bu sıcakta sehrede nasıl kalır?

    Anne, kızgın güneşin, nur çocuğa ziyan vermesinden endişeli...

    Şeyma, bir mucizenin şahidi. Görüp işitilmedik bir olayı anlatıyor:

    Anneciğim, güneşten kardeşime hiç bir zarar yok. Çünkü başının üstünde bir bulut, kendisini takip ediyor. Nereye gitsek bulut üstümüzde. Duruyoruz duruyor, yürüyoruz yürüyor.

    İlahi fermanla emir almış bir beyaz bulut, peygamberlerin efendisini kavurucu sıcakta serin gölgesine alarak O'nu ve yanındikelir muhafaza ediyor.

    Halime'nin içi yine rahat değil.

    -Dediğin doru mu? Allah için söyle kızım!

    -Vallihi sahi söylüyorum.

    -Bunun üzerine sütanne tatmin oluyor ve Peygamberimizi korktuklarından Allah'a ısmarlıyor.

    İki-üç ay böyle geçti. Bir gün öğle üzeri efendimiz akranı olan çocuk ve süt kardeşleri ile bir vadideler. Çocuklar oynuyor, Habibullah da onları seyrediyor. Tam bu sırada öyle bir şey oldu ki küçükler akıllarını yitirecekler . Çığlık çığlığa bağrışıp oradan kaçıyorlar:

    Sicim gibi göz yaşı döküp evine koşanlardan biri de Damra:

    -Anneciğim kardeşime bir şeyler oldu. Çabuk koşun!

    Halime, feryadlar içinde Damra'ya soruyor.

    -N'oldu oğlum durma söyle!!!

    Damra boğularak anlatıyor,

    -Koyunların yanında idik. Birden bire gökten beyaz kıyafetli üç kişi indi. Kardeşimi aramızdan aldıkları gibi tepeye çıkardılar ve sırt üstü yatırarak bıçakla karnını yardılar. Öldü mü, yaşıyor mu bilmiyorum!!!

    Bundan daha kötü haber olamazdı. Halime ve Haris'in kan beyinlerine sıçradı. Bir nefeste söylenen yere vardılar.

    Devamını Halime'den dinleyelim:

    -Koşa koşa vadiye geldik. Yüksek bir yere oturmuş, göğe doğru bakıyordu. Tabessüm eden güzel çocuğumun yüzü al al olmuştu.Alnını ve gözlerini öperken sordum:

    -Ey gözümün ışığı, ey alemlere rahmet oğlum.Ne oldu, seni kim rahatsız etti?

    İki cihan güneşinin kendi ifadelerinden anlıyoruz ku; gonca gül, kuzuları güderken beyaz elbiseli üç şahıs görmüştür. Birinin elinde gümüş bir ibrik, birinde içi kardan daha beyaz bir madde ile dolu zümrüt bir leğen vardı. O muhteremlerin en muhteremi Sallallahü aleyhi ve sellem'i vadiden zirveye iletince beyaz giyimli bu kimselerden biri, fahri kainatı usulcacık sırt üstü yere uzatır. Ve göğsünü göbeğine kadar yarar. Mübarek efendimiz hiç bir acı ve elem hissetmeden ameliyatı sürmeli gözleri ile takip ederler. Bu melek, elini sokarak iç organlarını çıkarıp kar gibi olan o sıvı ile yıkadıktan sonra tekrar yerlerine kor. Birinci meleğin işi bitince ikinci melek, birinciye;

    Kalk! der, ben de hizmetimi eda edeyim, ilk meleğin kenara çekilmesi ile ikinci melek, elini uzatarak peygamberimizin kalbini yerinden çıkarır ve iki parçaya ayırdıktan sonra içinden pıhtılaşmış siyah bir kan parçasını alıp atar. Kalb üzerinde yapılan bu çalışmanın ardından iknici melek sırtüsütü yatan azizler azizine:

    -Vücudunda şeytanın nasibi bu idi. O'nu atmakla seni şeytanın vesvese ve hilesinden emin ettik, anlamında bilgi arz eder.

    Aynı melek, daha sonrra sevgili efendimizin sağ ve sol taraflarından bir şey alır gibi bir hareket yapar.

    Bu sırada elinde nurdan bir mühür vardı. O kadar güzel bir mühür ki gören hayranlıktan kendini alamazdı.

    Allah'ın resulünü dinleyelim:

    -Bu nurdan mühürle kalbimi mühürledi. Ondan sonra kalbim nüvüvvet ve hikmet nuru ile dopdolu oldu.

    Rahmet yuvası kalbi nurdan mühürle mühürlendikten sonra yerine iade ettiler. Halime ve Haris yanına vardıklarında, mübarek yavru mührün soğukluğunu hala vücudunda hissediyor.

    İkinci meleğin işi bitince üçüncü melek, elini yarılan yere kor ve o an yara iyileşir...

    Beyaz elbiseli bu üç kişi, daha sonra nazlı yavrunun elini ve yüzünü öperek ona güzel şeyler hazırlandığını müjdeler ve mavi gökte kaybolup giderler. Yaranın izi hala farkedilebiliyor.

    ............

    Sevgili Peygamberimizi oradan alarak eve getirdiler Halime anne, çocuklarına:

    Kardeşinizi bundan böyle dışarı götürmeyin!

    Tenbihini yaptıktan sonra beyine:

    -Bu saadetli çocuğu annesine götürelim. Aklına ziyan gelmesinden korkuyorum. Ne dersin, yol hazırlığı yapalım mı?...

    Ardarda gelen mucize ve harikalar, artık Halime'nin gözünü korkutmaya başlamıştır. Olayların kendilerini aşmasından çekiniyor. Bu yüzden rahat değil..

    Haris;

    -Bundan daha mübarek bir çocuk doğmamıştır. Ne aklına bir ziyan gelir ne de bir şey, müsterih ol! Elde ettiğimiz saadet bunun bereketiyle. Ne var ki, bizi hased edenler olabilir. Zira kabilemiz, önceki halimizi gayet iyi biliyor. Fakir iken, üçyüzbüş koyunu olan hatırlı bir aile haline geldik. mümkündür ki dar gözlüler bir fenalık düşünebilirler...

    -Öyleyse O'nu alarak kahine danışayım.

    Bunu duyan Sevgili Peygamberimiz, rahat olmalarını, gayet sıhhatli ve zannedilen kusurlardan uzak olduğunu her ne kadar söyledi ise de olanları işiten eş dost, Halime'yi kahine giderek, bir cin etkisi olup olmadığını tahkik etmesi için zorladılar.

    Kahin, efendimizi konuşturarak, vakaları kendisinden dinliyor, Ama dinledikçe karanlık gözleri dışarı fırlayacak gibi... kulaklarına inanamıyor. Mübarek yavru, daha sözünü bitirmeden çirkin sesli büyücü, O'nu kaptığı gibi kucağına alarak meydana fırlıyor ve bas bas bağırıyor:

    -Ey araboğulları! Başınıza bir bela gelmek üzere, Bu çocuğu öldümezseniz; büyüdüğünüzde dininize bozuk diyecek, sizi yeni bir dini kabule çağıracaktır. Bunu şimdiden ortadan kaldırın! Hem O'nu, hem beni öldürün!!!..

    Saf ve temiz Halime anne, bu beklenmedik çıkış karşısında afallamış. Çocuğu adamın kirli ellerinden çektiği gibi:

    Delinin tekiymişsin. Bilseydim semtine uğramazdım. O'nu değil seni katletsinler!...

    Süt anne o dakikaları şöyle resmediyor:

    -Allah için söylüyorum; nereye uğrasak, nereden geçsek, hangi sokağa girsek ve hangi meydana gelsek mübareğin güzel kokusu, burcu burcu yükselerek dört bir yanı tutuyor ve buralardan günlerce silinmiyordu.

    .........

    -Aman Halime! Dikkatli ol. Çocuğun başına bir şey gelebilir. Daha doğrusu sen O'nu ailesine teslim et. Şu kahinin kinine baksana!

    Halime'nin akrabaları bunları söylüyor ve bereket vesilesi efendimizi dedesine teslem etmesi için telkinde bulunuyorlar. Çünkü Halime, müjde yüklü harikulade olaylardan bahsettikçe, bunların aklı başından gidiyor.

    Halime Hatun:

    -Söylenenler aslında fikrimi destekleyen sözler olduğu için bana cazib geldi. Üstelik bu sırada gaibden bir ses de işitiyordum:" "Ey Mekke'liler size müjdeler olsun. Hayır ve saadet, Beni Sa'd'den size geliyor. Ey huyrul beşer, Sen Mekke'de olunca, bura halkı belalardan korunacaktır.

    "Böylece o büyük emaneti sahiblerine iade etmek gerektiğine dair kanaatim kuvvet buldu ve yine merkebe binerek can yavrumu önüme alıp şehre inen bir grup yolcu ile yola çıktık. Mekke civarına varmıştık. Bir işimin yapılması için inci tanemi arkadaşlarımın yanına bırakarak bir süre oradan ayrıldım... az bir zaman geçmişti ki kulağıma garip sesler geldi. Hemen kafilenin konak yerine koştum. Eyvah! Dünyam yıkıldı, O yoktu."

    Halime anne, ta yüreğinden vurulmuştur. Dizlerine karasular inmese, oracığa yığılıp kalmasa iyi. Bir mecnun, bir meczub gibi. Kimi bulsa soruyor:

    -O'nu gördünüz mü? O'nu kendi sütümle besledim. Dedesine götürüyordum. O'nun yüzünden bol nimetlere kavuştuk. Eğer bulamazsam, kendimi kayalardan atıp parçalayacağım.

    Manzara yürek parlayıcı. Sütanneyi üzünkülerle dinliyoruz?

    -Ümidim kırıldı. Başımı yumrukluyor, "ah Muhammedim" diye dövünüyordum. Evlatların en azizini kaybeden annenin bu hali, orada bulunanlar da ağlattı. İnsan, nasıl dayanır da şerha şerha olan bir anne yüreği önünde gözyaşlarını zapteder?

    Tam bu sırada zayıf, kara-kuru bir yaşlı adam çıka gelir. Halime'yi böyle kanlı göz yaşları akıtır görünce:

    -Hayrola bir derdin mi var?

    Anne, sebebini söyler ve ekler:

    -İbrahim Peygamberin Rabbinin hakkı için söylüyorum ki, Muhammed'i bulamazsam kendimi uçuruma atıp öldüreceğim!

    -Oğlunu bulacak birini biliyorum.

    Canım uğruna feda olsun çabuk söyle.

    İhtiyar, ızdıraptan harab olmuş kadını bir an soluk gözlerle süzdükten sonra tane tane konuştu:

    -Hübel adında büyük puta git, derdini anlat; o halleder, demez mi?

    -Halime, tokat yemiş gibi oldu...

    -O'nun yerine sen kaybol inşaallah! Muhammed'in doğduğu gece o bahsettiğin Hübel,Lat, Uzza'nın ne olduğunu hiç mi duymadın?

    -Anlaşılan sen delirmişsin. Bari yerine ben gidip yalvarayım, diyerek Hübel'in yanına gelir ve etrafında yedi kere dolanıp putun başından öptükten sonra:

    -Ey tanrım! Sen insanları muradına erdirensin. Halime kadın, oğlu Muhammed'i kaybetmiş bulamıyor; bu sebeble büyük üzüntü içinde. dertli anayı çocuğuna kavuştur.

    Sevgili peygamberimiz'in yüce isminin anılması üzerine Hubel ve öbür putlar patır-patır yüzüstü yere düştü ve son peygamberi methetmeye başladılar.Allahü teala, ilah bilinerek, tapılan putlara o an için konuşma kabiliyeti vermişti.

    -Ey ihtiyar! Muhammed aleyhisselam'ın dini bizim ve bizim nice sahte tanrının sonu olacaktır. Hakiki mabud olan Allahü teala, O'nu korur. Sizin gibi putperestleri ise helak edecektir.

    Halime anne Mekke'ye girdiğinde bu ihtiyarı görür. Bastonu elinden düşmüş, konuşmaktan aciz, korkudan titrer, sefil bir haldedir. Bir müddet dinlendikten sonra:

    -Ey kadın, senin oğlunun sahibi var. O'na zarar gelmez. merak etme yavruna kavuşacaksın. İsmi ile seslenerek ara, bulursun.

    ................

    Halime ağlaya ağlaya Abdülmuttalib'e varır.

    -Hayırdır inşaallah Halime! Bir sıkıntın mı var?

    -Hem de nasıl?

    -Yoksa oğlumu mu kaybettin?

    -Maalesef!

    O muhteşem insan, torununu bazı Kureyşlilerin öldürmek için kaçırdıklarını zannederek, kılıcını alarak bir dağ gibi Mekke'nin ortasına dikilir ve bağırır:

    -Ey Kureyş!... Eyy Kureyş!...

    -Buyur ey reis.

    -Gözümün nuru, alemin süruru torunum kayboldu, yerini bilen var mı?

    Kureyşliler, hemen atlarına binerek dört bir tarafa koştular. Atlarının nalları taşlara çarptıkça kıvılcımlar fışkıran sürücüler, ne kadar aradılarsa da, gözlerden gizlenen sultanı bulamayıp kırk kol ve kanatlarla geri geldiler...

    Abdülmuttalib, yine duaya; yine Rabbine iltica ediyor. Kabe'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, ellerini açmış, ciğeri kavrulurcasına istiyor:

    -Allahım, O'na "Muhammed" ismini sen verdin. Yavrumu tekrar bana lütfet.

    İşte bu sırada Kabe'den bir ses duyuyor:

    -O'nun sahibi sevgilisini kaybeder mi?

    -Ey Melek aman çabuk söyle torunum nerede?

    -Tihame vadisindeki muz ağacının altında.

    Abdülmuttalib, haber verilen tarafa koşar. Yolda varaka bir Nevfel ile karşılaşır ve O'nunla birlikte Tihame'ye giderler.

    Efendimizi ağacın altında ayakta olduğu halde, muz yapraklarnı çekiştirirken heyecadan ağlıyor buldular.

    Abdülmuttalib, torununu bağrına basıp derin derin kokladıktan sonra kucaklayarak atına bindi ve hayvanı Mekke'ye doğru mahmuzladı.

    ..................

    Sevinçten uçan Halime, Abdülmuttalib'e verdiği zahmet ve üzüntülerden dolayı mahçub olduğu için tekrar tekrar af diliyor.

    Hazret-i Amine, Halime'ye soruyor.

    -Ey sütannesi, çocuğu niçin geri getirdin? Halbuki O'nu ne kadar ısrarla geri götürmüştün!

    -Evladınız büyüdü. Başına bir felaket gelmesinden çekindim. korkuyorum. Bu sebeble size teslime karar verdim.

    Abdülmuttalib, torununu özanne kadar seven bu samimi kadına bol ve kıymetli hediyeler vererek teşekkür etti.

    Halime anne için tatlı bir rüya bitmişti artık. Son ana kadar hicran dolu duygularını konuşturuyor.

    Alemin en makbulünü annesine ve dedesine bırakıp veda ettim. Ama cınım v gönlüm de onunla beraber ve orada kaldı.

    Mübarek efendimiz, ileriki senelerde halime anneyi nerede ve ne zaman görse "anneciğim" hitapları ile iltifat edecek ve bazen omuzundaki ridayı bile sererek O'nu oturup gönlünü hep hoş tutacaktır.

    Halime Hatun; Sevgili peygamberimiz, Hatice validemizle evlenmiş, fakat henüz Peygamber olmamışken birgün saadet ocağına gelecek ve kıtlık sebebi ile hayvanlarının öldüğünü bildirince, Hadicetül Kübra annemiz, O'na bir deve ile kırk koyun hediye edecektir.

    Sonraki yıllarda efendimiz, Badiye'deki hizmetten memnun kaldıklarını şöyle ifade buyuracaklardır.

    -Ben sizin en halis arab olanınızım; Kureyşliyim, Beni Sa'd bin Bekr'de emzirildim.

    Anneye Veda

    GECE-GÜNDÜZ DİLİMDE SALATÜ SELAM,

    O MUBAREK RUHUNA, EY FAHR-UL ENAM!

    Halime anne, yüreciğine kor ateşler düşe düşe nur çocuğu, Amine Hatun'a getirdiğinde sevgililerin en sevgilisi dört yaşında idi.

    Yer küze, erişilmez ve ulaşılmaz kıymetteki emanet ağuşunda olduğu halde feza boşluğunda turlar atarak zamanı sonsutzluk harmanına elemeye devam ediyordu.

    Şimdi, beşiğinde olduğu halde, ayla gönül iklimlerinde geçen oyunlar bir hatıra.

    Ve O Sultan altı yaşında...

    Sultan ki, sultanların bir kerecik ayaklarına kapanmak uğruna tac ve tahtlarını faydaya hazır oldukları Sultan. Sultan ki O'nu Allah seçti.

    Şefkati kadife yumuşaklığında Amine anne, cennet kokulu yavrusunu iki sene sevip okşuyor.

    Abdülmuttalib'in kartal kanatları altındalar. Dul bir anne ve yetim bir çocuk.. bu anne ve bu çocuk, ilahi lütufla cihanın en huzurluları. Yavrusunun sevgisinde erimiş bir anne, bütün anneleri baş tacılığına yükselten emirleri getirecek evlad.

    Amine annede bir seyahat arzusu.

    Medine'ye gitse, dayıları Adiy bin Neccaroğulları ile kocasının mezarını ziyaret etse... yetimi için de ne iyi olur. Anneyi çeken bir şey var. Bir şey koparıyor O'nu evinden, Mekke'den, Mekke'nin, suyundan havasından...

    Annelerin annesi, gül yavrusu ve O'na dadılık yapan cariyesi Ümmü Eymen'i de alarak, iki deve ile Medine yolundalar. Develer, sabır gibi güzel, bir susuş kadar ölçülü adımlarla ufuklara doğru akıp giden yollarda aziz yolcuları yorup incitmeden taşıyorlar.

    Güneş, bakır renkli çöl, salınan hurmalar, şurada burada tek tük ağaçlar ve arada bir kocaman gölgeleri ile ürpertili kayalar.

    Nihayet Medine'de ve Naccaroğullarından Nabiga'nın evindeler. Sevgili Peygamberimizin babası Abdullah da bu evde... bu evde ama nerede?

    Evin bahçesinde bir kaç kürek doprağın altında.

    Dünya gözü ile bir saniyecik bile bir araya gelemeyen baba Abdullah, anne Amine ve bir tanecik yavruları, şimdi bu bahçenin kıyıcığında; içlerinden biri ötelerde olduğu halde buluşuyorlar.

    Dokunaklı bir manzara.

    Amine'nin kalbi bir kaç parça. İzdırabını içine gömüyor ve yetimine belli etmemeye çalışıyor. Ya efendimiz? Derin bir sessizlik ve acısını gizleyen vakur yüz ifadesi.

    ............

    Sonraki günlerde Resulullah efendimiz, küçüklerle beraber Medine'yi gezip dolayor ve "Beni Naccar Kuyusu" denilen havuzda yüzmeyi öğreniyor.

    Bu sırada...

    Yine bir yahudi, yine şüphe, yine dikkat, yine telaş. İşaretlerden ahir zaman Peygamberinin gelmekte olduğunu çıkaran bir yahudi bilgin, oradan geçmekte iken, arkadaşlarıyla olan Habibulalh'ı görür görmez mıhlanmış gibi yere çakıldı ve bir müddet pür dikkat baktı, baktı ve düşünceli düşünceli yürüyüp kayboldu.

    Yahudinin içine kurt düşmüştür... "acaba O Peygamber bu çocuk mu?" Ertesi gün efendimizin yalnız bir anını kollayarak yanına sokuluyor ve eğilip yavaşça soruyor:

    -Adın ne?

    -Ahmed...

    Yahudi bu cevabı bekliyordu. Çocuğun "Ahmed" olduğu yolundaki tahmini doğru çıkmıştı. Haykırdı:

    -Bu ümmetin peygamberi işte burada!!! Sanki şuurunu kaybetmişti.

    Bir kaç gün sonra da iki yahudi Ümmü Eymen'i bularak;

    -Ahmed'i istiyoruz. Ne olusursun? Bir defacık görmemiz kafi! dediler...

    Mübarek dadı, ısrarlar üzerine Peygamberimizi getirdi. Ama gayet dikkatli ve uyanık. efendimizi yakından gören ve nebilik alametlerini inceleyen yahudileri adeta göz hepsine almış. Adamlar aralarında fısıldaşıyor.

    -Son Peygamber... bu şehir de O'nun hicret edeceği Medine olduğuna göre...

    İşittiklerinden huylanan Ümmü Eymen, olup bitenleri Amine annemize aktarınca aziz anne tedirginleşir. Zaten geldikleri de otuz günü bulmuştu. Ev sahiblerine teşekkür, Abdullah'a mana aleminden veda ederek Mekke'ye dönmek üzere yola çıktılar.

    Mekke'ye dönmek...

    Mümkün mü?

    Evba'ya gelene kadar, böyle bir sual akla bile gelmezdi. Yolcularımız, ziyaretlerini yapmış olmanı manevi hazzı ile neşe içinde uzaklıkları aşıyorlar.=

    Fakat beklenmeyen bir şey oldu. Ebva denilen yere vardıklarında, cihan serverinin annesi, anemiz, yola devam edemez şekilde hastalandı.

    Develerden inmişler.

    Ümmü Eymen ve Sevgili peygamberimiz Amine'nin başındalar. O ise, yerde, kendinden geçip geçip toparlanıyor. hastanın yüzünde büyük keder; efendimizle Ümmü Eymen'de üzüntü ve çaresizlik...

    İşte yine kendine geldi. yaşlı gözleri; canı, kanı, her şeyi güzelinde. her övgüye layık olanı, belagatlı bir ifade kudreti ile mısra mısra methediyor;

    -Ey Çekilen ölüm okundan yüz deve ile kurtulanın oğlu! Allah, mübarek ismini ebedi kılsın. Hakikat olan rüyama göre sen celal ve sayısız ikram sahibi olan Allah tarafından ceddin İbrahim Peygamberin dinini yerleştirmek, insanlara helal ve haramı tebliğ için Peygamber olarak görevlendirileceksin. Rabbil, seni putlardan ve putperestlerden koruyacaktır...

    Ve ciğeri kavrulan annenin dudaklarında, insanlık kaldıkça ışıltısı devam edecek

    Bir şiir

    Her canlı ölür, her yeni pörsör

    Ben ölsem de namım sürekli durur

    Bilin ki tertemiz evlad bıraktım.

    Eskir yeni olan, ölür yaşan,

    Tükenir çok olan, var mı genç kalan?

    Tükenir çok olan, var mı genç kalan?

    Ben de öleceğim tek farkım şudur

    Seni ben doğurdum şerefim budur.

    Geride bıraktım hayırlı evlat,

    Gözümü kapadım, içim çok rahat.

    Benim ismim kalır daim dillerde,

    Senin aşkın yaşar mü'min kalblerde.

    Şiir bitince nur anne, ruhunu teslim etti.

    Yirmi yaşında gencecik Amine'nin de vefatı ile Sevgili Peygemberimiz şimdi de anneden öksüz kalıyordu.

    Babadan yetim

    Anneden öksüz... anne-baba, insanlık kaderindeki ilahi bir vazife için varolmuş, işleri tamamlanınca erken yaşlarında ebedi aleme göçmüşlerdi. Sevgiliye ana-baba hakkının geçmemesi için bir cilve, bir sır.

    peygamberlerin öncüsü, Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye hicretlerinde Ebva'ya gelince taşların kapattığı bir toprak yığının önünde durarak:

    -Ne olurdu valideme yapılan muameleyi bilseydim.. diye o anki duygularını dile getirecek vu bu sözleri ile hem kendileri, hem eshabı gözyaşı akıtacaklardır.

    Ayrıca efendimiz, Veda Haccı'nda anne ve babalarının mezarlarına gelerek İbrahimi din üzere müslüman olan Hazret-i Amine ve Hazret-i Abdullah'ın Muhammedi imanla naplenmeleri için, Allahü teala'dan dirilmelerine müsade isteyecek; her şeye muktedir olan yüce Allah, sevgilisinin muradını kabul ederek, onlara tekrar can verip Peygamberimize iman etme ve eshab ve ümmet olma büyük nimetine kavuşturacaktır.

    Anne, Ebva'nı ılık ve yumuşak toprağına verilerek, cennet bahçeli bir tümseğe daha gönül penceresinden veda ediliyor...

    Ümmü Eymen, acılar içindeki yavruyu yanına, sürücüsüz kalan deveyi yedeğine alarak, beş günlük bir yolculuktan sonrra buruk kalblerle Mekke'ye; dedesine geliyorlar. Dede, dadıyı paramparça bir yürekle dinlyor.

    Şimdi hem öksüz, hem yetim olan torununa daha da düşkün. O'nu, sallallahü aleyhi ve sellem, öpüp okşuyor. yalnızlığnı hissetttirmemek gayretinde. Sevgili Peygamberimiz olmadan aziz dede, sofraya oturmayarak, O'nu bekliyor. Gelince dizine veya hemen yanına alarak, seçtiği lokmalarla mübarek yetimini besliyor. Abdülmuttalib, torununun sözlerinden ayrı bir lezzet almakta... bu sebeble o konuşunca, kendisini can kulağı ile dinliyor...

    Kureyş'in bu büyük liderinin Kabe-i Muazzama'nın dibinde bir makamı var. Gün dönüp deserin gölgeler uzamaya başlayınca Abdülmuttalib, bu bu makamına geçiyor. Yanına çocuklardan sadece gözünün nuru emsalsiz yavru gelebilmekte. Odasında istirahat ettiğinde de oraya teklifsizce giren, dedesi ile uyuyabilen yine cennet kokulu o seçilmiş. Ümmü Eymen annemiz, müstesna çocuk üzerine adeta titriyor. Buna rağmen Abdülmuttalib, O'nun bıkım ve ihtimamı ile yakından alakılı:

    -Aman Ümmü Eymen! Oğluma iyi bak kızım. Ehli kitap, O'nun bu ümmetin Peygamberi olacağını haber veriyor.

    Ümmü Eymen, ne asil kadın Allahım! Öz anne kadar içli ve yakın. bu yüzdenh ileride iltifatların en makbulüne kavuşacak, fahri kainat O'nu:

    -Annemden sonra annem!... diyerek başına Peygamber medhinin güllerinden örülü bir mana tacı oturtacaktır.

    Ümmü Eymen anne diyor ki;

    -O'nun, açlık ve susuzluktan şikayet ettiğni bir kerecik bile göremedim.

    Oralar toprak yine yol yol çatlamış. Suya hasretin böyle dilim dilim ettiği bu topraklara yakında yağmur düşmezse kıtlık ve kuraklık kapıda... Bu tasa giderek büyürken, Safile binti Hişam'ın yol gösteren rüyası bir ümid kapısı aralıyor:

    -Ey Kureyş! Son peygamberin zuhur vakti erişti. O resul aranızdan çıkacaktır. Gelmesi yaklaşıyor. Bolluk günleri de ırak değil. İçinizde biri var... heybetli, beyaz ve güzel yüzlü, uzun kirpikli. O ve siz, abdestli! olarak, erkek çocuklarınızla birlikte Kabe'yi yedi defa tavaf edin. Sonra Kubeys dağına gidin. Güzeli yüzlü adam, dua etsin ve yağmur dilesin, siz de amin deyin Allahü teala yağmur yağdıracaktır.

    Safiye rüyasına sabahleyin anlattığında, dinleyenlerin gözünde sevinç parıltıları. Söylenen adamın Abdülmuttalib olduğunda herkes birleşiyor. Hep beraber emir'in kapısındalar. Rüya anlatılıyor...

    Yıkanıp paklandıktan sonra, her evden bir çocukla Kubeys dağına çıkıyorlar.

    Dağlar ve ovalar, bir damla suyu beklemeye durmuş. Abdülmuttalib, kucağında iki cihan güneşi, etrafında halk, yerlerde kurumuş otlar... gök bulutsuz açık mavi.

    Abdülmuttalib; dua ettikçe "amin" seseri, arı uğultusu gibi karşı kıyılara çarpıp yankılanarak eriyip kayboluyor.

    Duanın üzerinden az bir müddet geçmişti ki, göğün yağmur yüklü kurşuni bulutlarla dolması ile boşanması bir oldu. Şakırtılarla yağan şiddetli yağmur dağı taşı rahmete boğmuştu.

    Kureyşliler gayet sevinçli. İleri gelenler şanlı dedeye minnet duygularını arz ediyor ama bu rahmete sebebe dede mi, torun mu?

    Beni Müdles kabilesi kıyafet ilminde pek ileri. İnsan uzuvlarını çok iyi tanıyor ve bunun isabetle ruhi tahlillerini yapıyorlar. Sevgili Peygamberimiz, Müdles'ten bazılarının da dikkatini celbediyor. Efendimizin mübarek ayakları özellikle ilgi odakları. Dedesine gelerek kanaatlerini söylüyorlar:

    -Torununun ayakları, tıpkı İbrahim aleyhisselamın ayakları gibi. O'ndan sonra ayakları, İbrahim Peygamberin ayaklarına benzeyen biri ilk defa görülüyor.

    Abdülmuttalib, bu iyi insanlara teşekkür ederek ağırlayıp memnun ediyor.

    ................

    Kureyşin reisi, bir gün yine Kabe'nin duvar dibindeki kendine mahsus yerinde... huzura Necranlı bir rahip çıkıyor. Rahibin hallini istediği bir meselesi var. Bunun için doğrudan doğruya O'na gelmiş.

    -Ey Abdülmuttalib! Burası Mekke şehri... kitaplardan edindiğimiz bilgilere göre kendisinden sonra nebi elmeyecek olan Son Peygamber, beldenizde doğmuş olmalı.

    Abdülmuttalib, renk vermeyen bir sakinlikle dinliyor. Rahib, son peygamberdeki ayırıcı vasıfları da tek tek saydıktan sonra ekledi:

    -Sülalesi İsmail aleyhisselam'a dayanır... demişti ki efendimiz orayı şereflendirdiler. Yedi yaşındalar. Rahip O'nu görünce sözünü kesti ve heyecanla bakışlarını üzerinde gezdirmeye başladı... gözler, kirpikler, ten rengi, ayaklar. Ve dayanamayarak iyice yanına sokulup göz rengine, ayaklarına, sırtına uzun uzun baktı:

    -Evet; işte bahsettiğim insan. Demek yanılmamışım. Oğlunuz mu?

    Abdülmuttlib:

    -Evet rahip efendi; oğlumdur.

    -Olamaz! Bu sizin oğlunuz değil! Şundan ki, okuduğuma göre, babasının hayatta olmaması lazım.

    -Haklısın! Seni yoklamak istidim. Gördüğün buç oçuk oğluumun oğludur babası o o, doğmadan öldü...

    sevgili peygamberimizin amcaları da bu sırada yanlarına gelmişti.

    Rahip:

    -Söyledikleriniz, bildiklerimi doğruluyor. Torunun, ahir zaman peygamberi olacağında şüphe kalmadı.

    Abdülmuttalip , yüzünde alabildiğine memnuniyet aydınlıkları oldğu halde oğullarına döndü:

    Denilenleri kulaklanızlla dinlediniz. Yeğeninize ona göre sahip çıkmmalısınz. Sanki vasiyet.

    Yoksa bir yıldız daha mı kayıyor; merhamet kartalı, batan ufka doğru yorgun kanat mı çırpıyor?

    O yetim incinin yetimliğine yeni yetimlikler mi ekleniyor?

    Ve Dede de Öldü

    GER DİLERSİZ BULASIZ ODDAN NECAT

    AŞK İLE ŞEVK İLE EDİN ES-SELAT

    (Mevlid'den)

    Abdülmuttalib, ömrünün son günlerinde. Ölüm, ona bir nefes yakınlığında, bir gölge uzaklığında...

    Büyük göçün ilk habercisi donup kalan göz kapakları.

    Olsun!...

    Ölüm, kendisine nefesi kadar yakın, gölgesi kadar uzak olsun. O, bunu düşünmüyor. Doğmak, ölmeye aday olmak değil mi? Herkes gibi yalnız ölecek. Oniki oğlu, altı kızı, şu kadar torunu, şu kadar akrabası hatta sadık bir milleti de olsa yalnız, yapayalnız. Bunun derin şuur ve güleryüzlü teslimiyetinde. Çünkü hayatı sonsuzluğa dönük olarak geçti. Beklenmedik bir anda ölebileceğini, hesap melekleri ile yüzyüze kalabileceğini unutmadı.

    Abdülmuttalib, ölüm endişesinde değil. O'nun aklı fikri torununda. Hamisi vefat edince, bu sekiz yaşındaki yavru ne olacak?

    Baba yüzü görmemiş, annesine doymamış; O gül yüzlü, gül gülüşlü,dededen sonra kimsiz, kimsesiz kalmamalı. İncelikler menbaı müstesna kalbi kırılır da o iri iri güzel gözlerdenuzun siyah kirpikler, bir damla yaşı süzerek toprağa düşürürse; bu, o toprağın felaketi olmaz mı; bu o toprağı yakıp kavurmaz mı?

    Evladları huzurunda... hepsi gelmiş; hepsi orada. Herkeste dönülmez bir yolculuğa çıkacak baba için büyük bir hassasiyet ve dikkat. Bir adam, az sonra ölecekse orada susmak en anlaşılır kelamdır... başlar öne düşmüş, yaşlarla herelenen gözler yerde, renk uçuğa yakın.

    Ah ölüm!.. Ah ayrılık perdesi!... Ah büyük mecburiyet!

    Abdülmuttalib, sakin ve telaşsız. Bir gün sonra geri gelecekmiş kadar tabii... elinin biri Peygamberler Peygamberinin omuzunda olduğu halde konuşmaya başladı. Tesirli ve insanın ta içine işleyen ustalıkla seçilmiş kelimeler:

    Benim için göç zamanın geldiği anlaşılıyor. Sizlerden ayrılıyorum... kim ayrılmadı ki Abdülmuttalib kalsın? Yegane düşüncem şu yetim. O'na hizmet için biraz daha ömrüm olmasını ne kadar isterdim. Fakat imkansız. Ezelde takdir edilen günlerim tükeniyor. İçim, varlığı çok büyük bir nimet olan yavrumun hasreti ile alev alev. O'nu birinize emanet etmek istiyorum. Acaba hanginiz yeğenini yanına alarak, üzüp incitmeden hizmet edeblir? öyle dikkatle himaye edilecek ki, bir defa bile kırılıp darılmayacak.

    En evvel söz alan Ebu Leheb oldu:

    -Ey arabın kudretli önderi! ömrün uzun duan kabul olsun. Eğer çocuğu yanına vermek için aklından geçen bir isim varsa ne ala. Ama böyle bir kararın yoksa, ben istiyorum. Arzuna uygun bakacağımdan emin olabilirsin!..,

    -Evet, Ebu Leheb! Senin malın mülkün gani. O'nu görüp gözetirsin... Ama kalbi katı ve merhameti az bir insansın. Yetimler ise yaralı kalbli olur ve çabuk incinirler.

    Abdülmuttalib, Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, İslamiyeti yaymaya başladığında, O'nun en büyük düşmanı olacak Ebu Leheb'i, ta o günden firaseti ile teşhis ediyordu...baba, evladına katı kalbli ve merhametsiz olduğunu ölüm vaktinin o zor demlerinde bile, tereddütsüz hatırlatırken ne kadar haklıydı.

    Bıçak gibi keskin bu sözler üzerine Ebu Leheb, diz çökmüş olduğu Abdülmuttalib'in önünden, asabi ve huzursuz olarak geriye çekildi.

    İkinci istekli Hamza oldu:

    Babacığım bana emanet eder misin?

    -Bu şerefe en fazla layık olan sensin. Ne var ki çocuğun hiç yok. Evlad sahibi olmayan için çocuk halinden anlamak zor olur.

    -Abbas:

    -Öyleyse bana ver babacığım!...

    -Sen de çok layıksın ama çocukların fazla. Bir babanın, kendi evladları dururken onlarrı bırakıp başkası ile alakadar olması kusurdur.

    Ebu Talib:

    -Onun yetiştirmek için ben herkesten daha fazla arzuluyum. Ama ağabeylerim dururken onların önünne geçemezdim. Gerçi malım, mülküm az. Yoksul sayılırım. Lakin sevgi ve ilgim herkesten ileridir.

    -Bu değerli hizmet senin olmalı. Bununla beraber, her işimde O'nunla istişare eder ve işaretine göre hareket ederim. Bu usule hep doğru sonuçlara vardım.Şimdi de kendisi ile meşveret edeceğim. Kimi seçeceğini bizat tayin etmeli, dedi ve Resulullah'a döndü:

    -Ey varlık hikmetim! İçim sevginle dolu olarak ahiret yolundayım... Artık senden mahrum kalıyorum. Amcalarından hangisinin manevi babalığını tercih edersin?

    Dalgalı siyah saçlı, karakaşlı, karagözlü, kırmızının güzelleştirdiği beyaz yüzlü çocuk, bir anda koşup kollarını Ebu Talib'in boynuna doladı. Efendimiz, babası Hazret-i Abdullah'la anne bir kardeş olan Ebu Talib'i seçmişti.

    Abdülmüttalib memnun...

    -Allah'a hamdolsun! Netice isteğime uygun tecelli etti, dedi ve devamla:

    -İyi dinle Ebu Talib! Bu narin yavru, ana-baba şefkatinden mahrum kalmıştır. O'na göre davran. Seni kardeşlerinden üstün tuttuğum için, yüksek emaneti ihtimamına bırakıyorum.O'nun babası ile sen, aynı anadan doğdunuz. Öz canın kadar aziz bil ve sıkı koruyup kolla. Yeğeninin Peygamberlik günlerini idrak edersen, alemşümül da'vetine mutlaka tabi ol! Bunlar sana baba vasiyetidir. Kabul ediyor musun?

    Kabul ettim. Allah, gizli ve aşikar her şeyi bilir.

    -Elini uzat, dedi Abdülmuttalib. Elini uzat ki bu yüce emaneti sana bizzat teslim etmiş olayım. Sonra Ebu Talib'in elini sıktı ve torununu yanına alarak, kainatın en güzel başını ve en güzel gözlerini öpüp kokladı:

    -Şahid olun ki, ben cihanda bundan daha güzel bir koku ve bundan daha güzel bir yüz görmedim!...dedi ve kızlarını etrafına cağırdı:

    -Öldüğümde benim için nası bir mersiye okuyacağınızı merak ediyorum. Haydi şimdiden söyleyin ben de işitmiş olayım!...

    Sevgili Peygamberimizin altı halası bir ağızdan fasih arapçaları ile şu anlamda dokunaklı bir ağıt yaktılar:

    -Cömert, hürmete ve itaate layık / Edebli, nazik ve güzel ahlaklı /Cesur, adil, iyiliksever / Asil soylu, heybetli, tatlı sözlü, şerefli /En şerefli şüphesiz/ Şeref bir inasanın dünyada ebedi kalmasına yetseydi / O elbette yüksek şerefiyle yaşayıp gidecekti.

    Ve dede de öldü.

    Kızlarının bahar rüzgarı gibi hafif ve yumuşak sesleri, kulaklarına dola taşa bu fani alemden çekilip gitti. Ve Sevgili Peygamberimiz, sallallahü ve sellem, bir daha öksüz kaldı.

    Abdülmuttalib'in vefat haberi, Mekke'yi şöyle bir dalgalandırdı. Alışveriş bile durdu ve çarşı günlerce kapalı kaldı.

    O güne kadar kimseye gösterilmeyen bir hürmetle ceset sidre yaprağının suyu ile yıkandı ve Yemen kumaşından iki parça kefene sarılarak misk sürüldü.

    Kureyş ahalisi, engin hürmet ve bağlılıklarından dolayı emirlerinin tabutunu eller üzerinde uzun uzun taşıdıktan sonra, kabristan yoluna girdile. Tabutun hemen arkasındakilerin arasında azizler azizi de var. Buğulu bakışları ayak ucunda yumuşak adımlarla yürüyor.

    Tabutunu el üstünde, sevgisini kalblerde taşıyan kalabalık, Hacun mezarlığında.Abdülmuttalib, büyük dedesi Kuseyy'in yanına defnedildikten sonra alay, Mekke'ye dönüyor.

    O, kabirde meleklere ömrünün hesabını vere dursun. Biz gelelim bu er kişiyi nasıl bildiğimize:

    Meşhur ismi ile Abdülmuttalib denen Şeyb'de kızlarının okuduğu şiirdeki bütün iyi haller fazlası ile mevcuttu...

    Uzun boylu, heybetli, iri başlı, yakışıklı bir vücut... Vücudu akıl, terbiye, sabır, dürüstlük, misafirperverlik, mertlik ve anlayışla süsleyen bir güzel ahlak.

    Ve cömert.

    Sedece fakir fukaraya değil, dağda ovada, aç-susuz kalan kurdu kuşu bile aratıp bulduran ve onları doyuran bir tabiat.

    İsmail aleyhisselamın dini üzre ibadet eden takva sahibi bir mü'min. Üç aylara hürmet gösteriyor. Ramazan ayı gelince Hira dağında inzivaya çekilen ilk insan.

    ...akraba ve milleti ile yakından alakalı; kimsesiz ve düşkünlerin sahibi, zulüm ve haksızlığın hasmı.

    Abdülmuttalib'in bütün bu güzel huylarından dolayı Kureyş kabilesindeki lakabı "İkinci İbrahim"...

    İkinci İbrahim. Yani Allah dostu İbrahim aleyhisselam halkatinde biri. Bir insana rütbe olarak bundan başka ne lazım gelir ki?

    Onunla Gelen Bereket

    "ÜMMETİM" DEDİ SANA GÜN MUSTAFA

    VER SELEVAT SEN DE O'NA BUL SAFA

    Dar Mekke sokaklarında iki kişi. Ebu Talib, bir çocuğun elinden tutmuş olarak evnrin yolunda..

    Bu çocuk, önce babası, sonra annesi, sonra dedesi ölen; ve şimdi, amcası Ebu Talib'e kalan kainatın varlık sebebi...

    Amca, bir fakir adam.

    Bütün serveti, üç beş deve olmasına mukabil, kalabalık sayıda çoluk çocuğu var. Dürüst bir insan. Geçim sıkıntısında ama cömert. Cahiliyet zamanın çirkin adeklerine bulaşmamış güzel huylu biri. O da babası gibi ağzına içki koymamış.

    Yoksulluğuna rağmen de kavminin reisi Böyle bir şeye o güne kadar tesadüf edilmiş değil. Bir insanın milletinin başına geçebilmesi zengin olma şartına bağlı.

    Ebu Talib, babasının vasiyetine tam tabi. Sözünün eri, Yeğenin gözü gibi koruyor. O'nu öz çocuklarından dahi çok seviyor. Öyle bir sevgi ki, gıpta etmemek mümkün değil.

    O, elini uzatmadan yemeğe başlamıyor.

    O, Gelmeden sofra kurulsa:

    -Durun, iyor; oğlum gelsin! Sofraya uzanan eller, geri çekiliyor ve herkese beklemeye başlıyor.

    Onu yanına almadan uyumuyor:

    Sevgili Peygamberimiz:

    -Sen hayırlı ve mübareksin, diyerek iltifat ediyor.

    Ne doğru... Hem hayırlı, hem mübarek. Eğer sofraya ilk el uzatan bu mübarek çocuk olmamışsa, yemek kifayet etmiyor ve hane halkı aç kalkıyor. Ama ilk başlayan o ise; yemek artıyor bile. Bir kase sütten mbiraz içse, kase, herkese yetene kadar tükenmiyor.

    Efendimiz, her yaşta edeb timsali; sofra kurulduğunda Ebu Talib'in çocukları, hemen yemeğe başladıkları halde; O, vaktini bekleyerek sofra adabına dikket ediyor. Bu sebeple Ebu Talib, yeğenine bazen de ayrı sofra kurduruyor.

    İşte bu fakir evde O, sallallahü aleyhi ve sellem, geldikten sonra mala mülke bereket düştü. Her şey artıyor, her şey çoğalıyor.

    Ebu Talib'in evinde yokluk, yerini bolluğa terkederken; Mekke başka mbir hali yaşıyor. Kuraklık ve kıtlık, bir salgın hastalık gibi hurmaları solduruyor, derelerin suyunu çekiyor, yeşil tarlaları sarartıyor ve nihayet kilerleri, mutffakları tamtakır ediyor. Dağlar ve ovalar, "su" diye inliyor gibi.

    Bu arada her kafadan mbir ses geliyor. Her Mekkeli, aklının erdiği kadar bir şeyler söylüyor:

    -Hayır, Lat olur mu? Ancak Uzza, bu kuraklığa çare bulur.

    -Hayır hayır! En iyisi Menat'ın önünde diz çökelim.

    Konuşmaları dinleyen bir ihtiyar, kalabalığı titreten gür sesle:

    -Yazıklar olsun! Aranızda İbrahim Peygamber evladları varken; siz hala nelerden medet umuyorsunuz?

    İhtiyarın hakim sesi ahaliyi toparladı.Ne demek istediği belliydi.Doğru Ebu Talib'in kapısına geliyorlar:

    -Ey Ebu Talip!Kıtlığı görüyorsun.Çöl bile yağmura hasret...Bir damla su yok.Çocuklarımız ölmeye,hayvanlarımız kırılmaya yüz tuttu.Gel,yağmur duasına gidelim.Neslinin bereketine belki yağmur yağar.,..

    Ebu Talip,evden çıkıyor.Yanında güneş yüzlü yeğeni.Önde Ebu Talip ve Sevgili Peygamberimiz,arkada kalabalık,Beytullah yolundalar.Hava müthiş sıcak.Gök cilalanmış gibi dupduru.Bulut namına birşey yok.

    Ebu Talib,sırtını Kabe duvarına dayadı.Mübarek çocuk da bir eliyle Kabe'nin örtüsünü tutarken,öbür elinin şahadet parmağını cilalı mavi göğe doğru uzatıyor...Hayret,hayret,hayret.

    O süpürülmüş gibi bulutsuz olan göğü,bulutlar,yeme koşan kocaman kuşlar gibi bir anda dolduruyor.Ve şimşekler,yıldırımlar.Peşinden de şakır,şakır,şakır yağan yağmur.Öldüren hasret bitip,dağ-taş suya kavuşuyor.Her taraftan derecikler koşturuyor.

    ...............

    Ebu Talib'in çocukları,sabahları kalktığında,saçları dağınık,gözleri çapaklı olduğu halde,Sevgili Peygamberimizin cennet kokan saçları taranmış,mübarek gözleri sürmelenmiş olarak pırıl pırıl bir yüzle uyanıyor.

    Ebu Talib'le aziz yeğeni bir sahradalar.Amca,bir ara susuzluktan mecalsiz kalıyor ve dudaklarından gayri ihtiyari:

    -Su,susadım diye kelimeler dökülüyor.

    Bunu işiten merhamet sultanına bir mucize.

    Ebu Talib,anlatıyor:

    -Susadım,deyince yeğenim,hemen dizleri üstüne yere oturdu.Oturur oturmaz,topuklarının,kumlara değdiği noktadan bir pınar kaynamaya başladı.Cenab-ı kibriya kenara çekiliyor,Ebu Talib,kana kana içerek susuzluğunu dindiriyor...

    Devrin adetine göre,zaman zaman Mekke'ye "kaif" denen kimseler geliyor.Bu kaifler,ensanların görünüşlerinden manalar çıkarıp istikballerine dair tahminlerde bulunuyorlar.Her gelişlerinde fakir-zengin,bütün tabakalardan halk,çocuklarını getirerek onların önündeki uzun zamanı bilmek,meçhul istikamet perdesini aralamak istiyorlar.

    Bakın yine şehrin meydanlık yerinde bir kalabalık var.Bir adamın başına toplanmış olanlar,ondan çocuklarına dair sırları soruyorlar:

    Bu adam,Ezd-i Şenue kabilesinden bir kaiftir.Oraya gelmiş bütün herkese cevaplar veriyor.

    Fakat kaif,birden değişiyor.Önündekilerin üstünden aşağı bakışları,dinleyenlerin en dışında kendisini seyreden bir çocuğa takılıyor.

    "Kaif"haberini duyan Ebu Talib de sair Mekke seçkinleri gibi,yeğenini alarak adama gidiyor. Vardıklarında etrafı çevrilmiş; adam haratle anlatıyor. Amca-yeğen kalabalığın dışından manzarayı seyrediyorlar. İşte tam bu sırada, Sevgili Peygamberimizi görüyor.

    Kaif, bir an baktığı noktayı dikkat ve nüfuzla süzdükten sonra hareketlerinde değişikilik başladı. Telaşla başındakileri savıyor. Belliki bir heyecana yapılmış. Durum, Ebu Talib'in nazarından kaçmıyor. Ve sebebi de anlıyor. Amca, bir tedbirli adam; ne olur ne olmaz? Hiç kimseye belli etmeden yeğeni ile usulcacık oradan ayrılıyorlar.

    Biraz sonra önündekilerden başını kaldıran yabancı şaşırdı; Efendimizi soruyor. Cevap menfidir. Sorduğu çocuk biraz önce gitmiştir.

    Bunun üzerine kaif, konuşuyor; hazır olanlar şahid...

    -Vallahi O çocuğun şanı yüce olacaktır.

    .......................

    Sevgili Peygamberimizin on yaşında iken, diğer baba bir amcaları Zübeyr ile seferdeler.Kervan bir dere kıyısına geldiğinde azgın bir deve ile karşılaşırlar: Hayvan, mümkün değil, dereden kimseyi geçirmiyor. Her teşebbüs neticesiz kalınca, bazıları geri dönme fikrini ortaya attılar. Karşı kıyıya geçme ümidlerinin yavaş yavaş kırılmaya başladığı bu anda efendimiz imdada yetişiyorlar. Develerinden inerek yol kesici hırçın deveye biniyorlar.

    Devecik, yumuşak, uysal, itaatli.

    Peygamberimiz, deminki huysuz devenin üstünde oldukları halde önde, kervan arkada suyu geçiyorlar. Çümle yaratılmışların Peygamberi, burada o deveden inerek hayvanı serbest bırakıyor ve tekrar kendi devesine binip hep beraber yola devam ediyorlar.

    ..................

    Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, on-onbir yaşlarında iken şakkı sadr-göğüs yarılması olayını bir kere daha yaşadılar.

    İki melek, Peygamberimize gelerek, O'nu incitmeden yere uzatıp mübarek göğüzlerrini yardılar. Efendimiz, hiç bir ağrı ve sızı duymuyorlar.

    Melekler, en makbul bedenden kin ve hasedi temizleyerek yerini rahmet ve rahmetle doldurdular.

    Kin ve hasetten sonra bir de siyah bir kan parçasını çıkaran melekller, bunun yerini nurla doldurup, mübarek çocuğu ayağa kaldırdılar.

    O anı şöyle tasvir buyuruyorlar:

    -Baktım, kendimde küçük-büyük bütün mahlukata karşı şefkat ve rahmet buldum.

    Şakkı sadrın üçüncüsü ise vahiy ineceği zaman Hira dağındaki mağarada vuku bulacaktır.

    ....................

    O'nun seçilmişlern seçilmişi, üstünlerin en üstünü olduğunu haber veren vak'alardan birine yine Ümmü Eymen delalet ediyor.

    ....................

    ....Mekke'de bir koca put var. İsmi "Bevane". Müşkirler, senede bir gün, bu putun karşısında sabahtan akşama kadar saygı ile dururlardı.

    Ebu Talib, Peygamberimizi de bu ayine getirmek istiyor. Ama, daha küçük yaşlarında böyle bir batıl ibadeti reddediyorlar. Amca va akraba ları, inciniyor. Israrlılar. Israr ve ricalar yüzünden şöyle bir görünüp, kaybolmak üzere Bevane'nin yanına kadar geliyorlar. Gelmeleri ile ortadan kaybolmaları bir oluyor. Bir zaman sonra göründüğünde şaşkın halde soruyorlar:

    -Ne oldun, nereye gittin?

    Bütün putları yerle bir edecek dinin Peygamberi her zor ve tehlikeli anda olduğu gibi yine korunmaktadır. Kendileri buyuruyorlar:

    -Ben puta yaklaşınca uzun boylu biri geldi "Ya Muhammed, sakın bu puta elini bile sürme ve bunların merasiminde bulunma"

    Sevgili Peygamberimize o yetimlik günlerinde hizmetle şereflenenlerden biri de Ebu Talib'in zevcesi Fatıma Hatun.

    Yengesi, yetim ve öksüz inciye evlerine geldiği ilk andan itibaren, bir anne şefkati iele sahip çıkmış ve onu o kırık kalbli günlerinde yalnız ve sahnipsiz bırakmamıştır.

    Yüce Peygamber, sonraki yıllarda bu asil ve müşfik kadını hiç unutmamış ve yengesini ihtiyar yaşında daima arayıp sorarak gönlünü hoş tutmuştur.

    Efendimiz bir gün yengesinin vefat haberini alınca üzüntülerini şu kısa fakat derin muhabbet dolu kelimelerle dile getirdiler...

    -Bugün annem öldü.

    ...bu sözler sana ne devlet ey Fatıma anne! Kainatın seyyidinin seni annelik tahtına oturmalarından büyük şans ne olabilir ki...

    Peygamberimiz, daha sonra gömleklerini çıkartarak yengelerine kefen olarak sardılar.

    Aziz kadın, kabristana getirildiğinde Peygamber efendimiz de orada hazırlar. Ölü, kabre konmadan önce Resulullah mezara inerek yan tarafları üzerine biraz uzandıktan sonrra dışarı çıktılar ve n'aş defnedildi.

    Eshab, hayrette. Her hal ve davranışlarına dikkat ettikleri Peygamberimizde o ana kadar böyle bir hareket görülmemiştir.

    Ey Allah'ın Resulü! Şimdi gördüklerimizi bir başkası için yaptığına rastlamadık, diye meraklarını arz ediyorlar.

    -O, benim annemdi. Çocukları açken önce beni doyurur, saçlarımı tarardı. O, benim annemdi.

    ...ve devam buyuruyorlar:

    -Ebu Talib'den sonra bu kadıncağız kadar bana iyilik eden olmamıştır. Ahirette cennet elbiselerinden elbise giymesi için gömleğime sardırdım. Kabre ısınması, kendini yalnız zannetmemesi maksadıyla oraya uzandı, mahşer gününe kadar beni hep yanında yatıyor görecek...

    çııÖÖçşıÜü
    Efendimiz oniki yaşına girdikleri günler...

    Amca Ebu Talib, Şam tarafına mal götürecek olan bir Kureyş Kervanına katılma niyetinde. Ebu Talib, yanına kardeşi Haris'i de alacak. İki kardeşin de aralında olduğu ticaret kervanı sıcak çöl gündüzleri ve soğuk çöl gecelerini aşa aşa günler sürecek bir sabır ve meşakkat seyahati ile Şam'a varacak vu burada satacak ve alacaklar.

    Amcasının Mekke'den ayrılarak uzun bir yolculuğa çıkacağını anlayan Sevgili Peygamberimiz de Ebu Talib'le gitmek istiyor. Fakat halaları ve amcaları böyle bir niyete muhalifler. Zira; mevcudatın hikmet nuru, çocuk sayılacak günleri henüz arkada bırakmıştır. Ebu Talib, yeğenin arzusuna uymak istemesine rağmen diğer sevenleri o narin vücudun uzun bir yolculuğu kaldıramayacağı kanaatindeler. Onlara göre bu yaştaki bir çocuğun, eritici çöl güneşinde günlerce yol alması mümkün olamaz. Güneşin düştü düşecek kadar yakın hissedildiği nihayetsiz çöl ve sonu gelmez yolları geçip menzile varmak hiç de kolay değil...

    Efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, ısrarlılar... anne-baba mahrumluğumdan başka şimdi de uzun bir zaman koruyucu amca hasreti. Öyleyse kendisi de amcası Ebu Talib'le gitmeli....

    Seyahat hazırlakları, denkler bağlanıp, develer yüklenerek, ihtiyaçlar tedarik edilerek devam ediyor.

    Sevgili Peygamberimiz, hazırlıkları kol ve kanatları kırık, mahzun takip ediyorlar.

    Bir gün Ebu Talib, devesi ile bir yerden geçerken can yeğenini görür... aa o da ne? Güzel çocuk, gözden saklı bu köşeye çekilmiş ağlıyor... Ebu Talib, şaşkın ve müteessir bir halde yeğenine yönelir.

    -Niçin ağlıyorsun gözümün nuru? Ayrılığıma mı üzülüyorsun?

    Ebu Talib'e gelen Peygamberimiz, devenin yularından tutarak amcanın ciğerini yakan şu sözleri söyler:

    -Evet amcacığım!... Beni burada kime bırakıp gidiyorsun? Ne annem var, ne babam.

    Yeğenin gözlerinden akan billur yaşlar, Ebu Talib'i çok üzmüştü. Kat'i kararını verdi. kim karşı çıkarsa çıksın aldırmayacak ve O'nu da yanına alacaktı. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra Hatemül Enbiya'nın da aralarında bulunduğu Şam kervanı yola koyuldu....

    Kervan menzilden menzile varırken Kainatın Efendisini bir bekleyen var...

    Busra yakınındaki Küfre köyünün bütün ovayı görebilen yamancındaki bir manastır eski devirlerden beri orada. Tarihi bir hıristiyan mabedi.

    Bu manastırın önce yahudi iken sonra hıristiyan olan bir rahibi var. İsmi Bahira, künyesi Ebu İdas, Lakabı Cerciş, Alim ve Zahid bir insan. Manastırda öteden beri mevcut olan kıymetli bir kitap, ahir zaman Peygamberinden haber veriyor ve O'nun bir gün buradan geçeceğini anlatıyordu.

    Bahira, bir zamandır sabah erkenden Manastır'ın damına çıkarak ufuktan gelip ovadan geçen yolcuları dikkatle yokluyor ve birini bekliyordu... bir, üç beş,on ... sabah bakıp usanmadan süren bir gözetleme...

    Güneşin sıcaktan ortalığı kavurduğu bir gün ; Bahira, yine damda ufukları tarıyor. İçi firak ateşi ile yanmakta. Ah, son Peygamberi bir görebilse, O'nun ayak tozlarına yüzünü sürebilse, kendisini de ümmeti arasına kabul etme dileğini arzedebilse...

    Bir sabah ovanın öbür ucundan bir kervan karaltısı belirdi. Bahira elini gözlerine siper ederek bütün dikkati ile o tarafa bakıyor. Acaba bu kervan da aşağıdaki yoldan gelip geçenlerden biri mi, yoksa beklediği yolcu mu geliyor?

    Deve katarı yaklaştıkça Bahira'da dikkat daha keskinleşiyor. Kitaplardan edindiği işaretler görünmeye başlaşmıştır. En mühimi de güneşe perde olan şu bulut. Evet, evet!... Bir beyaz bulut, kervana kanat germiş bir koca kuş gibi süzüle süzüle onları takip ediyor.

    Şimdi bulutun altındaki bu esrarlı kervan, iyice yaklaşmış olarak aşağıda mola veriyor... işte bir müjde daha! Kervanın dinlendiği yerdeki kuru ağaç birden yeşiyor. Ağacın dalları, yere oturmuş birinin üstüne eğiliyor. Bulut da akarak gelmiş ve yeşeren ağacın üstünde durmuştur. Bahira dağların taşların efendimizi tesbih edişlerini duyuyor.

    Beklediği insanın bu kevanda olduğuna şüphe kalmamıştı. Hemen damdan inip kervana bir haberci yollayarak yolcuları ertesi gün yemeğe davet etti. Ve büyük-küçük herkesin davetli olduğunu bilhassa tenbihledi. Yemek saatinde herkes gelmişti. Bahira misafirleri ayrı ayrı gözden geçiriyor ama aradığı zatı göremedikçe hayreti içten içe büyüyordu. Yemek devam ederken Rahip, bir fırsatını bulup dama çıktı ve kervanın konakladığı noktaya baktı. Olacak şey değil! Bulut yerinde olduğu gibi duruyor.

    Tekrar davetlilerin yanına dönerek:

    -Yemeğe hepinizin gelmesini rica etmiştim. Tahmin ediyorum kalan biri var.

    Bir misafir:

    -Hayır, hepimiz buradayız. Sadece bir küçük çocuğu eşyalarımızı beklemesi için bıraktık, dedi. -O'nu da yemeğe davet ediyorum. Getirilmesini rica ederim. Lütfen gelsin...

    Söze Resulullah'ın amcası Haris karıştı:

    -Biz burada yemek yerken Muhammed'in aramızda olmaması münasip değildir, dedi ve yeğenini getirmek için hemen dışarı çıktı.

    Bahira, Peygamberimizin ismini işitince kulak kesildi ve tekrar dama çıkarak çocuğun kulak kesildi ve tekrar dama çıkarak çocuğun gelişini takip etti... Efendimiz, Manastıra doğru yürürken bulut da yakıcı güneşten koruyarak O'nunla geliyordu.

    Rahip Bahira, Sevgili Peygamberimiz, içeri girince O'nu ayakta hürmetle karşıladı. Şimdi son Peygamber olduğunu tahmin ettiği çocuğu yakında görme fırsatını bulmuştu.

    Yemekten sonra Bahira, Ebu Talib'e bazı sualler sormak istedi. Ebu Talib ile aziz misafir arasında bir yakınlık olduğunu farketmişti.

    -Bu çocuk neyiniz olur?

    Ebu Talib:

    -Oğlum,

    Cevaba şaşıran Rahip, mütereddid bir dille itiraz etti.

    -Kitaplardan öğrendiğime göre bu çocuğun anne-babası vefat etmiş olmalı.

    Ebu Talib:

    -Kardeşimin oğludur.

    -Şimdi doğru söyledin, dedi. Bahira Sevgili Peygamberimize dönerek:

    -Soracaklarıma Lat hakkı için doğru cevap vermenizi istiyorum, ricasında bulundu.

    Nur çocuk ise:

    -Onların ismiyle yemin verme. Dünyada bana onlardan büyük düşman yoktur, hakikatini hatırlattılar.

    Lat ve Uzza ismini misafirlerden işiten Bahira, Efendimizi sınamak için bu şekilde yemin vermişti. Peygamberimizden bu karşığı alınca bu defa Allah adına yemin verdi.

    -Uyur musun?

    -Gözlerim uyur, fakat kalbim uyumaz.

    Bahira, Peygamberimizin mübarek gözlerine bakarak Ebu Talib'e sordu:

    -Bu kırmızılık çocuğun gözlerinde devamlı bulunur mu?

    -Evet! Gözlerindeki kırmızlığın kaybolduğunu hiç görmedim.

    +u ana kadarki bütün işaretler O'nun, sallallahü aleyhi ve sellem, en son Peygamber olduğunu gösteriyordu. Sadece bir belirti kalmıştı. Şayet bu da mevcutsa vakti eriştiğinde Peygamber olacağını kabul ve tasdik edecekti:

    Mührü nübüvveti görme arzusu ile efendimizden sırtını açmalarını rica etti. Peygamberimiz edeplerinden göstermek istemediler. Ebu Talib'in:

    -Ricasını kırma gözümün nuru, demesi üzerine Resullerin efendisi, Bahira'nın, mübarek sırtlarında iki kürek kemiği arasındaki Peygamberlik mührünü görmesine müsaaede ettiler.

    Mühür, kitaplardaki tarifini tıpkısıydı. Bahira gözlerinden yaşlar boşanarak mührü öptü ve Kelime-i şehadet getirerek Efendimizin Allah'ın resulü olduğuna şehadet etti... Kervan ahlinden orada hazır olanlar olup bitenleri şaşkınlıkla takip ediyorlardı.

    Şüphesiz hayatının en mes'ud dakikalarını idrak etmekte olan Bahira, ihtiyar yanaklarından sevinç gözyaşları süzülürken Ebu Talib'e şunları söyledi:

    -İşte alemlerin efendisi! İşte Allah'ın Resulü! İşte Allah'ın alemlere rahmet olarak gönderdiği büyük Peygamber! Yeğenin son Peygamberdir. Getirdiği din, önceki dinleri yürürlükten kaldırarak bütün yeryüzüne yayılacaktır... Bu emsalsiz kıymeti Şam'a götürme; yahudilerin bir zarar vermelerinden korkarım.

    Ebu Talib, "Yahudiler zarar verir" sözünden çekindiği için mallarını ucuz-pahalı demeden satarak yeğeni ile Mekke'ye gitmek üzere oradan ayrıldılar.

    Onlarrın ayrılmalarından mbir zaman sonra köye yedi yahudi geldi. Efendimizin bir kafile ile oraya geleceğini ve yol kenarındaki kuru ağıcın altında oturacağını kehaneti ilmi ile bilmişlerdi. Şimdi öldürmek üzere köşe bucak Efendimizi arıyorlardı. Bahira'ya gelerk niyetlerini açıklayıp yardımcı olmasını istediler.

    Bahira, elleri kılıçlı bu yahudilere çeşitli deliller getirerek öldürmek için peşinde bulundukları çocuğun son Peygamber olduğnu ve Yüce Allah'ın kitabında haber verdiği böyle bir Peygamberi şehid etmeye güzlerinin yetmeyeceğini, tamamen hatalı bir yolda bulunduklarını onlara kabul ettirdi.

    Yahudiler, ilmine hürmetkar oldukları Bahira'nın anlattıkları ile ikna olarak tövbe edip kalan ömürlerini Manastır'da, O'na hizmetle geçirdiler.

    OLGUN GENÇ

    ZAT-I PAK-I MUSTAFA'YA AŞIKIM

    CAN İLE FAHR-ÜL VERA'YA AŞIKIM

    3.Sultan Ahmed

    Efendimiz, eshabı ile sohbet ederken bir defasında şöyle buyurdular:

    Koyun gütmeyen hiç bir Peygamber yoktur.

    -Siz de güttünüz mü ya Resulallah?

    Eshab-ı kiramın nbu sualine Sevgili Peygamberimizin cevapları:

    -Evet, ben de güttüm, olmuştur.

    Peygamber efendimiz, gençlik çağlarında babasından miras kalan bir kaç boyunla amcalrı Ebu Talib'in koyunlarını bazan yalnız başlarına; bazan da yaşıtı olan gençlerle Mekke'nin güneyindeki Ciyad dağında otlatmışlardır. Bütün nebilerin koyun gütmüş olmalarındaki sırrı İslam alimleri, Peygamberlerdeki merhamet hissinin daha da çoğalması ve ümmetlerini daha çok hatırlamalarına vesile olarak göstermişlerdir.

    Nitekim Efendimiz, ilahi memuriyeti aldıktan sonra mübarek hadislerinden birinde aile reislerini sürüsünden mes'ul çobana benzetmişlerdir.

    .....................

    Ebu Talib, eşsiz yeğeni üzerinde titriyor. Maksadı O'nun bozulan cemiyette sel gibi akan kötülüklere bulaşmaması. Ama, O'nu asıl koruyan bizzat yüce Allah. Allahü teala, sevgilisini öyle bir üstünlükte yaratmış ki cahiliyet devrinin meziyet zannedilen adetlerinden O, nefret ediyor.

    Muhammed aleyhisselam, Peygamber olmadan evvel de hafif ve habis fiilerden uzak durdular... ne içki içtikleri vaki ne puta taptıkları, ne emanete hıyanet ettikleri. Zaten koyun gütmelerindeki bir sebep de bu. İnsanlardan uzak durmak ve kırların tefekküre imkan veren zemininde Rabbini düşünmek.

    İşte bu mübarek genç hiçbir puta asla ve asla ibadet etmedikleri gibi müşriklerin putları için yaptıkları şenliklere de katılmazdı... Kureyşli bahtsızlar senede bir kere sabahtan gece yarınlarına kadar Buvane adlı putlar ile olur; Buvanenin etrafına doluşarak saç kestirir, kurban keser ve örflerine göre tapınırlardı.

    O sene Buvane için yapılan törenlere Ebu Talib ve kız kardeşleri de iştirak ediyorlardı. Bu sebeple Sevgili peygamberimizin de kendileri ile gelmesini istediler. Efendimiz, teklifi kabul etmeyince çok üzüldüler ve "İlahlarımızdan yüz çevirmek deek olan bu hareketinden dolayı bir felakete uğramandan korkuyoruz" diyerek yeğenlerini karşı konulmaz bir ısrarla ayine götürdüler. Ama putun yakınana vardıklarında ilahi himayedeki aziz gencin aniden kaybolduğunu farkettiler. Asil ve üstün genci bir müddet sonrra bulduklarında yüzü solgun ve korkmuştu.

    Ebu Talib ve halaları şaşırdılar.

    -Ne oldu sana ya Muhammed?

    -Başıma bir felaket gelmesinden korkuyorum, buyurdular. Fakat amca ve halalar bu kanaatte değildiler.

    -Kötülükler sana dokunmaz. sen üstün ahlak ve müstesna bir hilkate sahipsin... Ne gördün asıl onu söyle?

    -Bu putun yanına yaklaştığım zaman beyazlar giymiş uzun boylu biri peydah olarak "Ya Muhammed geri çekil ve sakın puta el sürme", diyerek ikaz etti. Putları yerin dibine batıracak dinin tebliğcisi olacak olan eşsiz insan, bir daha buna benzer merasimlere hiç yaklaşmamışlardır. Efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" sadece u şenliklere katılmaktan uzak durmamış; u vesile ile kesilen hayvanların etlerini dahi kabul etmemiştir. O üstün yaradılışlı genç, yaşadığı zamanın her türlü abes ve kötü hallerinden korunuyor. İslamiyetin koyacağı ölçüye uygun şekilde giyinikler. Bilinmeden bu hudut birazcık aşılsa nurdan mechul varlıklar hemen müdahele ediyorlar.

    Efendimiz, bir gece Mekke yakınlarında bir arkadaşıyla birlikte koyun güdüyorlar. Arkadaşına:

    -Eğer koyunlarıma bakarsan ben de Mekke'ye gidip gece masalları anlatılan toplantılara katılayım, diyorlar.

    -Olur, diyor diğer genç.

    Peygamberimiz, Mekke dışındaki ilk eve yaklaştıklarında def çalgı, ıslık sesleri işitiyorlar. Düğün var. Bir kenara oturup seyre başlıyorlar. Ama hemen göz kapaklarına bir ağırlık çöküyor ve uyuyorlar. Güneşin sıcaklığı ile uyandıklarında düğün-dernek bitmiştir.

    Bu hadisenin aynen benzerini bir kere daha yaşamış ve yine derin bir uykuya dalması sebebi ile eğlencelere seyir şeklinde de olsa katılmamışlardır.

    İlahi irade eşsiz varlığı hep aynı hal ve aynı yol üzere tutuyor. Ne eğlence, ne gece masalları toplantısı, ne müşriklerin bayramı... Bütün haram ve faydasız işlerden alıkonuyor.

    Efendimiz yirmi, Hazret-i Ebu Bekr "radıyallahü anh" onsekiz yaşında bulundukları esnada iki arkadaş ticaret için Şam yoluna koyuldular. Rahip Bahira'nın bulunduğu manastırın civarına varınca Sevgili Peygamberimiz, bir gürgen ağacının altına oturdular. Hazret-i Ebu Bekr de bir şey sormak üzere Bahira'ya gitti.

    Bahira ağacın altında oturanı sordu. Ebu Bekr "radıyallahü anh" efendimizden bahsedince Bahira:

    -Vallahi o bir Peygamberdir. İsa aleyhisselam'dan beri oraya kimse oturmamıştır, dedi.

    Bahira'nın yeminle söylediği sözler bu ümmetin en üstünü olan Ebu Bekr efendimizin kalbine işlemiş, Kainatın sultanı daha sonra peygambeliğini açıklayınca bu güzel hatısanın da tesiriyle tereddütsüz iman etmişlerdir.

    Güzel efendimiz, yirmi yaşlarında bulundukları sırada Mekke'de yabancılarla zayıflar için mal, can ve namus emniyeti kalmamış, anarşı ve zulüm kol geziyor olmuştu.

    Ecnebi türccarların malları gasbedilip paraları verilmiyordu...

    Zilkade ayında Yemenli bir tacir, ticaret için bir deve yüklü mal getirmişti. Mekke'nin tünınmışlarından As bin Va'il, tacirden malları aldı fakat bedelini ödemedi. Üzüntüden perişen olan yabancı, söz sahibi bazı ailelere müracaat ettiyse de buralardan terslenerek döndü. Derin üzüntüye düşen Yemenli, Ebu Kubeys dağına çıkarak feryatlar edip manzum bir ifade maruz kaldığı zulmü yüksek sesle anlatmaya başladı.

    Böyle feryatlarla şiir okurken Kureyş büyükleri de kabe'yi şerif etrafında kümelenmiş sohbet ediyorlardı....

    Bu haksızlık bardağı taşıran son damla oldu. İlk harekete geçen ve başkalarını da harekete geçiren Sevgili efendimizin amcaları Zübeyr oldu.

    Meşhur ailelerin temsilcileri Mekke eşrafının önde gelenlerinden Abdullah bin Ced'a'nın evinde toplandılar. Yemekten sonra asayişsizliği ve yapılan zulümleri aralarında konuştular. Şehirde yerli-yabancı kimsnin haksızlığa uğramaması, mazlumların hakları alınıncaya kadar onlarla birlikte hareket edilmesi, zulme mani olunması kararlaştırıldı; ve buna dair yemin edildi. Yeryüzüne adelet ve huzuru getirecek olan efendimizin de fal şekilde rol aldığı o toplantıda alınan karara, "Hılf-ul-Fudul Andlaşması" dendi. Gerçekten bu andlaşma, zulme mani olarak Mekke'de tekrar asayişi getirmiştir. Peygamberimiz daha sonraki senelerde bir vesile ile eshabına bu bahse dair şunları ifade buyurmuşlardı:

    -Abdullah bin Ced'anın evinde yapılan andlaşmada ben de bulundum. Bence o yemin, kırmızı tüylü develere sahip olmaktan daha kıymetlidir, Şimdi de böyle bir meclise davet edilsem giderim.

    Bu sözler adalete ne kadar değer verdiklerine en güzel misal....

    Evet, insanların, cinlerin ve Peygamberlerin en üstünü o sıralar yirmi yaşlarındalar. Kendilerine meleklerin ilk görünmeye başlaması da bu günlere denk geliyor.

    Melekler, sevgili Peygamberimizi birbirlerine göstererek:

    -İşte bütün alemin hidayetine sebep olacak Peygamber. Ama henüz davet zamanı gelmedi, diyor ve gözden kayboluyorlardı.

    Peygamberimiz yine yirmi yaşlarında bulundukları bu sıralarda Mekke'ye bir kahin kadın geldi... Bir Mekkeli nereden aklına düştüyse kahineye:

    -Söyle bakalım hangimizin ayağı makam-ı İbrahimdekine benziyor? diye sordu. Adam, İbrahim aleyhisselamın Kabenin duvarlarını inşa ederken iskele olarak kullandığı ve iki mübarek ayağının izi bulunan makamı kastediyordu.

    Kahine:

    -Şu ince kum olan yere bir örtü sererek üzerinde yürürseniz söylerim.

    Denilen yapılıd ve çıplak ayakla örtünün üzerinden geçilmeye başlandı. Gecenin, örtü üzerinde ayak izi kalıyordu. Kadın dikkatle izlere bakıyor... nihayet efendimiz yürüyünce:

    -İşte, dedi. Makamı İbrahimdeki ayak izlerine benzeyen izler....

    ..................

    Hiç bir okula, hocaya gitmediği; üstelik annesiz-babasız büyüdüğü halde efendimizin sahip olduğu üstün ahlak ve meziyet herkesi hayrete düşürüyor... Sakin, yumuşak sabırlı, güler yüzlü, herkese karşı iyi, dürüst, cömert ve sayılamayacak kadar iyi huylar.... yirmi yaşındaki bir insan bunları nereden öğrenmiş olabilir ki? Kimse bunu araştırmıyor.

    Fakat herkes O'ndaki benzersiz ahlaka hayran; bu yüzden O'na "el emin" lakabını vermişler. İsminden çok "inanılır ve güvenilir doğru insan" demek olan el emin deniyor ve bu şekilde hitap ediliyor.

    MUHAMMED'ÜL EMİN

    MÜRAAT-İ EDEP ŞARTIYLA GİR NABİ, BU DERGAHA

    METAF-İ KUDSİYANDIR, BÜSEGAH-I ENBİYADIR BU Nabi

    Annelerin annesi; annemiz... Hadice anne radıyallahü anha... ilerde Peygamberimize zevce olarak seçilmişlerin seçilmişi.

    Emsalsiz bir güzellik ve bu güzelliğin nurlandırdığı üstün akıl, erişilmez iffet, gıptalar ötesi haya ve engin edeb.

    Arabın en soylularından ve "tahire" temizlerin temizi ünvanlı zengin bir kadın... beyi vefat etmiş. İsteyeni çok. Fakat bu üstün insan tevazu içinde yaşıyor ve incil, Tevrat gibi ilahi kitabları tedkik ediyor.

    Hadice radıyallahü anha annemiz, bu günlerde bir rüya görüyor... ay gökyüzünden inerek göğsünden giriyor ve nuru kollarından dışarı çıkıyor... bütün yeryüzü bu nurla ışıl ışıl. Cihan nurla yıkanıyor. Hayran kalınacak, aklı alacak bir güzellik... manzara hiç bitmese...

    Ama; seyrine doyulmayan manzara annemiz uyanırken bitecek ve istikbalde hakikatine kavuşmak üzere rüyayı yorumlatmak için Varaka bin Nevfel ile görüşecektir.

    Varaka, Hadice validemizin amcasının oğlu... Putlara tapmayan bir alim kimse.

    Yaşlı adam, rüyayı ilminin rehberliğinde isabetli bir şekilde tabir etti.

    -Şunu bilin ki ahir zaman Peygamberi dünyaya gelmiştir. Kureyş kabilesinin Beni Haşim kolundan biri. Ya Hadice; sen bu Peygamberle evleneceksin. Evliliğinizde ona vahiy gelecektir. İlk iman eden de sen olacaksın. Bu dinin nuru bütün alemi dolduracaktır... İşte rüyan!

    Hazret-i Hadice aldığı cevaba çok memnun oldu. Demek ki taçların en yücesi kendi başına konacaktı. Şimdi dikkatle ama kimseye bir şey belli etmeden varaka Bin Nevfel'in anlattıklarının aslına ereceği günleri gözlüyordu.

    Acaba kimdi bu müstakbel Peygamber... kimdi saadetinin sultanı olacak insan?

    Bu sıra Hazret-i Hadice'nin zihnini en fazla buna benzer sualler meşgul etmeliydi...

    Rüyaların görüldüğü varaka bin Nevfel'in kendisinden söz ettiği o günlerde insanların en hayırlısı aziz ve sevgili Peygamberimiz yarmibeş yaşına gelmişlerdi.

    Bir gün halaları Atike hanım, Ebu Talib'e gelerek yeğenlerinin evlenme yaşına girdiğini; bir çaresine bakmak lazım geldiğini hatırlattı.

    Ebu Talib, kardeşine hak verdi:

    -Doğru diyorsun. Zihnim hep yeğenimizin evlenme meselesi ile meşgul ama bu sırada elimiz de bir hayli sıkışık...

    -Hadice Hatun'un Şam'a kervan yollayacağını; ve kervanı emanet edeceği emin bir insan aradığını işittim. Bu insan yeğenimiz olabilir. Zaten ona herkes "Muhammed'ül Emin" demiyor mu? O'ndan daha emin, daha dürüs kimse yok ki... böylece biraz para kazanır. Eğer fikrimi isabetli buluyorsan Hadice ile konuşabilirim.

    Ebu Talib, razı oldu ama gönlü şanlı yeğenine bu işi layık görmüyordu. Bir de işin ucunda O'nun için Şam yahudilerinin vereceği tehlike vardı... fakat çare de yoktu. Zira düğün yapacak imkandan mahrumdu.

    Hakikaten Hadice annemiz Şam'a gidecek kervanla satılmak üzere yüklüce bir mal gönderecekti. Bu maksatla kendisini temsil edcek hakka hukuka riayet eder dürüst birini arıyordu...

    O, bu evsafta birini ararken bir gün kapısı çalındı.

    Gelen Atike hanımdı. Hadice anne, onu kabulden sonra,

    -Ey arabın hanımefendisi gerçi gelişin canıma minnet ama; bir emrin mi var? diye ziyaretinin sebebini anlamak istedi.

    -Bilmiyorum duymuşluğun var mı benim bir yeğenim var, ismi Muhammed bin Abdullah'dır. Babam Abdülmuttalib, kardeşim Abdullah vefat edince torununun yetişmesini bizzat kendi üzerine aldı ve dünyasını değiştirmeden evvel O'nu oğullarından Ebu Talib'e emanet etti ve hakkında bir çok dikkat çekici güzel şeyler söyledi. Bambaşka bir insan olan yeğenim şimdi yirmibeşinde. Evlenme çağı. Gel gör ki Ebu Talib'in düğün yapmaya kudreti yok. Şam'a kervan göndereceğin kulağıma geldi. Eğer yeğenime bu işi imanet edersen bir mikdar para kazanmış olur. Sana minnettar kalırız.

    Zeki Hadice anne anlatılanlarla rüyası arasında bir mana bağı gördü. Çok sevindi. Her halde son Peygambere; nuru ile cihanı parlatacak olana dair izleri bulmuştu...

    -Muhammed'i duydum. Doğru ve emin bir insan olduğunu işitiyorum.Böyle bir insana başkasına takdir ettiğim ücretin çok daha fazlasını severek veririm. Ama yine de O'nu bir kere görmem lazım. Zira bildiğiniz gibi ticari bir kervanın idaresi zor bir meslektir. Bu sebeple bu çetin işi başarıp başaramayacağını kendisini görerek kanaat sahibi olmak istiyorum.

    Aslında Hazret-i Hadice'nin maksadı başkaydı. Tevrat ve İncil'de son peygamber anlatılıyordu. Bu kitaplarda yazılı olan belirtiler acaba Atike'nin yeğeninde var mıydı; yok muydu? Hadice radıyallahü anha bunu bilmek istiyordu.

    Atike hanım yeğenini alıp götürmek için veda ederek ayrıldı. Hadice validemiz, çok değerli bir misafir ağırlayacağı için zaten çiçek gibi olan evine biraz daha tertip ve çeki düzen verdi ve hizmetçilerine mübarek efendimizden bahsederek biraz sonra geleceklerini; onların teşrifinde büyük bir saygı ile karşılamalarını ve hizmeteleri en ağırından yapmalarını tenbih ederek kendisi tekrar Tevratı alıp en büyük Peygambere ait müjdeleri incelemeye başladı...

    Bir müddet sonra Atike ile El Emin ünvanlı emsalsiz genç, İslamiyetten önce de sonra da "Tahire" lakabını hakkıyla taşıyan sevgili annemizin evinde ve O'nun karşısında idiler.

    Yüksek misafirlere en itinalı hizmetler, en içten sevgilerle sunulurken hazret-i Hadice, Tevratta ahir zaman Peygamberi için verilen bilgilerle Habibullah arasında mukayese yapıyordu.

    Netice'de Hadice anne, bu genci istikbalin/ muhteşem Peygamberi olacağına kesin olarak kanaat getirdi. Ve rüyasında Muhammed'ül Emin'le alakalı olduğunu açık-seçik anladı... her şey gün gibi ortadaydı.

    Bir çok insanın evlenmek için her fedakarlığa razı olduğu Hadice, Kureyş'in bu fakir, fakat üstün ahlak ve yaradılışdaki delikanlısı ile evlenecek ve bu genç, ilan edeceği dinle batıl namına ne varsa yerle bir ederek yepyeni bir dünyanın kapısını aralayacaktı.

    Fakat Hadice anne, hiç renk vermedi ve sezip anladıklarından tek kelime anlatmadı. Üstelik düşündüklerini bir sır olarak sakladı. Akıllı kadın tedbiri elden bırakmıyordu. Eğer bildiklerini açıklarsa bir çok zengin ve itibarlı kimse kızını O'na vermeye kalkışabilirdi. Bu sebeple evleneceği zamana kadar O'nu hep gözden gizlemeye çalıştı.

    Atike ile ücret meselesini de görüştükten sonra kervanın sefere çıkacağı günü tesbit ettiler, ve Efendimizle Atike oradan ayrıldı. Ev sahibesi Peygamberimize seferde giymesi için bir elbise vermişti...

    Hazret-i Hadice, efendimize önce hediye ettiğinden başka kıymetli bir elbise daha kaldırdı, gösterişli bir deveyi süsleyip donatarak kölesi Meysere'ye şunu tenbih etti:

    -Kervan Mekke'den uzaklaşıncaya kadar Muhammedül Emin yol elbisesini giyecek ve basit bir deveyi kendi sürerek gidecektir. Ama şehirden iyice uzaklaşınca O'na şu elbiseleri hediye ettiğimi söyleyerek giymesini rica et ve bu süslediğimiz deveye bindir ve yularını da kendin çek; O'nun emrindesin ve hizmet karısın. İzni olmadan hiç bir iş yapma ve kendisini tahlikelere karşı korumaya çalış. Ayıca işleri bir an evvel bitirip çabuk gelmenizi bekliyorum. Gecikmeniz Kureyş ve Beni Haşim nezdinde mahçup olmamıza sebep olur. Şayet bu söylediklerimi yapabilirsen seni bol mali ile memnun edeceğim.

    Hareket günü meydan, seyir ve vedalaşmaya gelenlerle dolmuştu. Efendimizin halası Atike hanım, o asil yeğenini elinde deve yuları ile görünce katlanılan bu mecburiyetten dolayı çok üzüldü ve ağlayarak:

    -Ey Abdülmuttalib, ey zemzem kuyusunu bulan ve ey Abdullah; yattığınız yerden başınızı kaldırın da evladınızı görün.

    Ebu Talib fanalaştı. Hatta Sevgili Peygamberimiz de üzüldüler...

    Hiçbiri Hazret-i Hadice'nin halkın nazarından saklamak için O'nu böyle giydirdiğini ve kısa bir zaman sonra sultanlar gibi giyinerek gözalıcı bir deveye bineceğini bilmiyorlardı...

    Hatta üzülenler sadece efendimiz ve akrabaları değildi. Melerler dahi ağlayarak:

    -Ya Rabbi! Bu Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem ki sen O'nu kendine sevgili seçtin, dediler.

    Allahü tealadan hitap geldi:

    -Evet O benim habibimdir. Ama siz muhabbet sırrımı bilmez ve seven ve sevilenin arasındaki esrara vakif olamazsın. Bu makamı kimse bilmez. Bu gizli işten kimse birşey anlamaz.

    Ve kervan hareket etti; kalabalık yavaş yavaş dağlıyor.

    Kervan, tamamen şehirden uzaklaşınca, Meysere,efendimize gelerek emrinde olduğunu söylidi ve Hadice validemizin aldığı kıymetli elbiseyi takdim ile giymesine yardımcı olduktan sonra bu iş için ayrılmış deveyi getirdi ve:

    Efendimiz üzerinde olduğu halde hayvanın yularını kendisi çekmeye başladı. Sevgili Peygamberimize yapılan bu imtiyazlı muamele aynı seferde bulunan Ebu Cehil vee Şeybe'yi hasetten çatlattı...

    Meysere'yi sıkıştırmaya başladılar:

    -Şu yetime nedir bu iltifat! Üzerindekini al eskileri giydir. O'na ağır işler ver. İşlerin altından kalkmasın ezilsin.

    -Alemlere rahmet olarak gelen bu genç ne yapmıştı ki onlara? Hiçbir şey. Hasetler Efendimizdeki iyiliği çekemiyorlar.

    Meysere bu densizliğe dayanamadı:

    -N'oluyor size? Sizin köleniz değilim herhalde! Hadice hanımın kölesi olduğuma göre bana niçin karaşırsınız. Hanımefendinin emir ve talimatı böyle; anladınız mı?

    Dünyada sadece kötüler yaşamıyorlar ki!.... Aynı seferde bir de kadir bilir bir yolcu var. İsmi Huzeyme bin Hakim Sülemi. Huzeyme aynı zamanda Hadice anneye akraba.. Az evvelki nadanların yetim diye horladıkları iki cihanın sultanını öyle kalbden sevdi ki az zamanda, O'nunla dost olma bahtiyarlığına kavuştu ve hep birlikte oldular.

    Ebu Cehil'le Şeybe adlı zalimlerin o habis sözlerinden sonra Huzeyme bin Hakim Süleminin Efendimize dostluk elini uzatması Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem kalbini ne kadar ferahlandırmıştır...

    Huzeyme de Meysere de bir çok harikulade hallere şahid oldular. İşte biri:

    İki deve ani felc gibi bir rahatsızlık geçirdi. Kervan gitmesine rağmen zavallı hayvanlar yürüyemiyor. Meysere, bu sırada orada olmayan sevgililer sevgili Peygamberimize koşuyor ve durumu naklederek:

    -Ne yapacağız, diyor.

    Güzel efendimiz, sultani tvrı ile gelerek elleri ile develerin ayaklarını sığayarak dua ettiler...

    Hayvanlar birşey olmamış gibi ayakta.

    Evet; O deminki mecalsiz develer, şimdi kervanın en önünde yol alıyor:

    Ya Rabbi, O mübarek eller bizleri de sığasın; Allahım gül kokulu o elleri öpmemizi nasip et.

    Hasta hayvanlardaki bu ani iyileşme Meysere ile Huzeyme'yi hayrete düşürdü ve:

    -Bu gencin namı ve şanı çok yüksek olacak, kanaatine vardılar.

    ............

    Kervan, Basraya geldiğinde Rahip Bahira'nın manastırına yakın bir yerde mola verdi... Geçen zaman içinde Bahira vefat etmiş ve yerine Nestura rahip olmuştu.

    Peygamberimiz, dinlenmek için bir kuru ağacın altında oturdular, ağaç hemen yeşerdi, çiçek açtı ve meyve verdi. Çevrede bulunan diğer ağaçlar da yapraklarla donandı.

    Bu inanılmaz hadiseye pencereden bakarken gözleri ile şahid olan Nestura, bir hızla aşağı inerek elinde bir sayfa olduğu halde bu farkı yolcunun yanına geldi ve soluk soluğa:

    -Lat ve Uzza hakkı için ismini söyle, dedi...

    -Bana bundan daha ağır bir söz söylenmemiştir. Nestura, diğerleri gibi efendimizin de bahsettiği putları kabul ettiğini zannederek böyle konuşmuştu. Veya yabancıyı sınamak istiyordu.

    Rahip aldığı cevap üzerine bir elindeki kağıda, bir yabancının yüzüne baktı ve sonunda meysere ile Huzeyme'ye dönerek:

    -İsa aleyhisselama İncili gönderen Allah hakkı için söylüyorum ki bu son Peygamberdir... dedi ve iç geçirerek:

    -Ah, keşke ben de O'na vahiy nazil olacak zamana erseydim ve kendisine iman etseydim, diyerek Meysere ve Huzeymeyi şiddetle sarsan sözlerini tamamladı.

    Sonra Nestura, Huzeyme ve Meysere efendimizin yanından uzaklaştılar. Sevgili Peygamberimize dair sohbet ediyorlardı.

    Meysere, kızgın güneşte iki kurşun efendimizin başı üstünde uçarak gölge yapmasını, ayaklarının altından su fışkırmasını, alnındaki nuru, elini sürdüğü yemeklerin çoğalmasını ve hasta develerin iyileşmesini anlattı.

    Rahip

    -Uzun zamandır Allah'ın Sevgilisi ile konuşma devletine kavuşmayı gözlüyordum. Elhamdülillah işmdi bu şerefe nail oldum. size dost nasihatim şudur: Bu sayfada yazılı olduğuna göre gerçi O, herkese galip gelecektir. Lakin yine de düşmanlarından sakınmak lazım. En can dünşmanı Yahudiler... Bu sebeple yanından fazla ayrımayın ve beni dinlerseniz Şam'a gitmeyin. Zira orada Yahudiler çoktur; kötülük yapmalarından korkuyorum.

    Akıllı Meysere ve Huzeyme, Rahip Nestura'yı dinleyerek getidikleri malları Busra pazarına satışa çıkardılar.

    Malları, bereket sebebi Sevgili Peygamberimiz hürmetine güzel karlarla satılıyordu. Efendimiz de bizzat satış yapıyorlar.

    Böyle mal satarken bir müşteri, Peygamberimizin söylediği fiyatın doğruluğuna inanmayarak:

    -Lat ve Uzza'ya yemin et! dedi.

    Efendimiz:

    -Benim alemdeki tek düşmanım o bahsettiklerinrin. Yanlarından geçerken başımı, görmemek için başka tarafa çeviririm. Nasıl onlar için yemin ederim?

    Cevaptan irkilen müşteri:

    -Sen Mekkelisin galiba?!

    -Evet

    -Doğru söz, bu söylediklerindir, dedi.

    -Meysere ile Huzeyme'ye döndü:

    -Vallahi, son peygamber bu arkadaşınız olacaktır. O mevcudatın özüdür. bu alem ve öte alem Onun yüzüsuyu hatırına halkedilmiştir, dedi ve malı satın alarak gitti...

    Efendimiz, Meysere ve Huzeyme Hazret-i Hadice'nin mallarını Busra'da dolgun karla satarak Şam'a gitmediler.

    Huzeyme, sevgili arkadaşına:

    -Bu gördüklerimle senin ahirzaman peygamberi olacağına iman ettim. Dostun dostum, düşmanın düşmanımdır. Şimdi müsaadenle memleketime gitmek istiyorum. peygamberliğini ilan edince yanına gelecek; sana tabi ve hizmetkar olacağım, dedi ve hakikaten Mekke'nin fethinden sonra gelerek müslüman oldu...

    ...........

    Meysere ile Efendimiz dönüşe geçtiler.Bir konak

    lama yerine geldiklerinde Hazreti Ebubekr de kendilerine katıldı.

    Ebu Bekir radıyallahü anh Meysere'ye:

    -Kervanın gelmekte olduğu haberini Hadice hanıma bildirmek lazım; bunu da Muhammed'ül Emin'nin yapması en münasibdir; ne dersin diye bir teklifte bulundu.

    -Peygamberimizle Meysere fikri yerinde buldular. Meysere, hemen efendimizin develerini kıymetli örtülerle donatmaya başladı.

    Ebu Bekir radıyallahü enh sebebini sorunca Meysere:

    -Hanımefendi haberi götürene deveyi üstündekilerle hediye eder; bunu bildiğim için aziz arkadaşımızın iyi bir hediyeye kavuşmasını arzu ediyorum diye cevap verdi.

    tam bu sırada Ebu Cehil de yanlarına gelmişti.

    Konuşulanları işitince lafa karıştı:

    -Muhammed henüz çocuktur daha evvel sefere çıkmadığı için yolları da iyi bilmiyor başkasını gönderin...

    Meysere'den önce Ebubekr radayallahü enh atıldı. Kısa fakat manalı cevap verdi:

    -Bütün alem onun çocuğu sayılır.

    Meysere bir mektup yazarak Hadice anneye verilmek üzere Peygamberimize teslim etti.

    Efendimiz yola çıktılar. Bir zaman gittikten sonra uyku bastırdı.

    Bu sırada deve yolu kaybetti. Yüce Allah, hemen Cebrail aleyhisselamı göndererek deveyi tekrar yoluna çektirdi ve üç günlük mesafeyi bir anda kat ettirerek Tayyi mekanla Mekkeye ulaştırdı...

    ...Kervanın dönüşü yaklaşınca Hazret-i Hadice bir grup cariye ile evin damına çıkar gelen olup olmadığına bakardı.

    Yine böyle birgün Hazret-i Hadice ile cariyeler bir taraftan konuşup bir tarafatan ufkulaşıp gelen yolları gözlerken birini farkettiler.

    Evet; bir gelen vardı ve iki kuş bu gelen yolcuyu yakıcı çöl güneşinden koruyordu.

    Gelenin Sevgili Peygamberimiz olduğunu Hadice anne herkesten evvel tanıdı ama belli etmedi...

    Peygamberimiz, nihayet yanlarına geldi ve dua ederek mektubu verdi:

    Meysere şunları yazmıştı:

    "Bu defa çok kar ettik. Muhemmd'ül Emin'in bereketi ile kazancımız umduğumuzdan fazla oldu."

    Hadice radıyallahü anha mektubu yazıp, Peygamberimize teslim etti ve deveyi zinetleri ile birlikte alelemlere rahmet olarak gönderilmişe hediye etti.

    Resulüllah mektubu alarak aynı gün içindeki kervana yetişti. Böyle bir şey imkansız olduğu için Ebu Cehil sevinerek Meysere'ye:

    -Bak beni dinlemedin. İşte yolunu şaşırmış geri geliyor, al bakalım, dedi....

    Meyerse, müteessir oldu.Ama biraz sonra Peygamberimiz gelerek cevabi mektubu verince

    herşey değişti ve Meysere:

    -Ey Ebu Cehil, işte Hadice'nin mektubu.Demek ki sen şaşırmışsın.

    Bir kölenin bu sözleri Ebu Cehilin zoruna gitti:

    -İnanmıyorum!Bukadar mesafe aynı günde gidip

    dönülmez.Ben şimdi işin aslını öğreneceğim.İşte

    kölemi gönderiyorum.Yalan söylendiğini ortaya çıkaracağım dedi, ve kölesini Mekke'ye yolladı:

    Ebu Cehilin kölesi Hazreti Hadice'ye gelip müjde vererek, müjde istiyince,Hadice anne:

    -Muhammedül Emin müjde getirmişti.Sen niçin geldin ki? diyerek hayretini bildirdi.

    Köle mahcup halde geri döndü ve Ebu Cehil'in yanına vardığında olanları anlatdı.Ebu Cehil,hakikata teslim olacağına kinini biledi.

    ......

    Kervan kafileyle Mekke'ye girerken Hadice validemiz penceresinden gelenleri görüyordu... İki kuş efendimizin başı üstünde gölge yapıyor ve O alnında gün gibi parlıyan nurla herkesten ayrılıyordu...

    Hadice anne Meysere'yi kabul ettiğinde, O'na Efendimizin başı üstünde gördüğünü aslında melek olan iki kuşu anlatınca Meysere:

    -Bütün yolculuk boyunca kuşlar başının üstündeydi dedi ve yaşadıkları ilahi hadiseleri, rahibin söylediklerini, develerin iyileşmesini, neler olmuşsa tek tek hanımına bildirdi.

    Hazret-i Hadice, Meysere'den bildiklerini saklamasını rica etti.

    Son olarak Peygemserimizle Meysere Busra'dan getirdikleri malları da Mekke pazarında satarak parasını Hazret-i Hatice'ye teslim ettiler. Yapılan hesapta, Hadice validemizin gerçekten bu seferde ötekilerden çok kar ettiği anlaşıldı. Ve çok memnun oldu... Para ve hediyelerle hizmeti geçenleri sevindirdi.

    .....

    Hadice anne, şahid olup işittiklerini tekrar Varaka bin Nevfel'e götürdü.

    Varaka:

    -Muhammed'ül Emin'in son Peygamber olacağına hiçbir şüphe kalmamıştır. Naklettiklerinin anlanı budur.

    HATİCE'TÜL KÜBRA

    KABÜL EYLE CİVAR-I İZZETİNDE ÇEKMEYEN GURBET

    BİLİRSİN KENDİ ŞEHRİMDE GARİBİM YA RESULALLAH

    NAZIM

    Hadice, Hüveylid'in kızı. O da Kureyş'in Esed oğullarından.

    Hadice, radıyallahü anha, derin ilmi, kültürü, zenginliği güzelliği ve soyu ile devrindeki kadınların en üstünü.

    Daha evvel iki kere evlenmişliği var. ilk beyi vefat edince ikincisi ile hayatını belirtirmiş. Bu da veba hastalığından ölünce dul kalmış. Bu kocalarından üç çocuk sahibi.

    Bir çok talibi var. Çevrenin seçkin erkekleri O'nunla evlenmek istiyorlar. "Evet" demesi için yapmayacakları fedakarlık yok. Ama o, evlenme tekliflerine hep uzak ve menfi...

    ...Kimseyle evlenme fikrinde değil. Ta ki insanlığın sultanını görene kadar. Şam'a kervan gönderme ile başlayan tanışma ve Peygamberimiz hakkında işittikleri; gördükleri, en üstün kadında yavaş yavaş Muhammed'ül emin'le dünya evine girme fikrini doğrudur.

    İslamiyetten önce "tahire", islamiyetten sonra ise buna ilaveten "Kübra" ünvanlı bu zeki ve alim kadın, şimdiden gelecek yılları tahmin edebilmektedir... Zaman, bu ana kadar şahid olmadığı bir büyük inkılabi yaşayacak ve bu inkılabını kahramanı amca himayesindeki Sevgili Peygamberimiz olacaktır.

    ... İnsanlığın düştüğü şirk ve cehalet bataklığından eşrefi mahlukat mevkiine çekip çakaracak en son ve en mükemmel dinin Peygamberi Muhammed'ül emin'dir.

    O halde O'na zevce olmak, ve O'nun kederinde ve neş'esinde yanında ve yardımcısı ve destekçisi omak bir kadının dünyanın kuruluşundan kıyamet kopuncaya kadar kavuşabileceği en yüksek nimettir.

    Bunu anladığı andan itibaren Hadice anne, efendimizi adeta gözlerden saklamak, O'na dair sırları gizlemek istemiştir. Olur ki bu hazineyi başka kadınlar da sezer. Bu bakımdan endişeli.

    Elbette haklı; bölünmesi paylaşılması mümkün olmayan bir şeref...

    Şam seferinin üzerinden üç aya yakın bir zaman geçmiş olduğu halde Hadice validemizi meşgul eden hep bu evlenme planıdır. Akl-ı fikri hep bu işte... nitekim, niyetini akıllı ve tecrübeli bir kadın olan Nefise binti Münebbih sezer ve O'nu konuşturarak gönlünün muradını anlar:

    ,-Ya Muhammed seni izdivaçtan alıkoyan nedir ki evlenmiyorsun, der.

    -Kafi mikdarda param yok...

    Nefise'nin maksadı da bu cevabı almaktır.

    -Peki öyleyse iffeti, dini diyaneti yerinde, zengin ve güzel bir kadınla evlenmeye ne dersiniz?

    -Kim bu hanım?

    Nefise kadın, düşündükleri evliliğin gerçekleşeceğine dair ilk işareti almış olmanın memnuniyeti ile cevap verir:

    -Hadice binti Hüveylid!

    -Kim aracı olacak?...

    Nefise hatun bundan sonrasını şöyle anlatıyor:

    -"Bu hizmeti ben yapacağım, dedim ve Hadice'ye koşarak büyük müjdeyi verdim." Hadice, amcası Amr bin Esede ile amcazadesi Varaka ibni Nevfel'li çağırttı. Ve fikrini onlara açarak aile büyükleri olmaları sıfatı ile yardımlarını rica etti...

    Hazret-i Hadice'nin amcası ve amcasının oğlu Sevgili Peygamberimiz'e giderek O'nunla görüşüp düğün gününü konuştular ve yanından ayrıldılar. Haber Ebu Talib ve kardeşlerini şaşırttı. Çünkü bir düğün yapacak mali imkana sahip değillerdi...

    Onlar, bu endişe ve efkarda iken Peygamberimiz Hazret-i Ebu Bekr'in dükkanına gitti. Niyeti kendisini kırmayacak bu dostundan ödünç para almaktı.

    Ebu Bekr radıyallahü anh, aziz efendimizi uzaktan görünce kalbinde sevgi biraz daha kabardı; ve kendi kendine şöyle niyet etti:

    "Muhammedü'l emin benim en yakın dostum ve en makbul arkadaşımdır. Eğer bir şey isterse asla geri çevirmeyeceğim."

    Sevgili Peygamberimiz, yanına vardığında Ebu Bekr efendimiz, arkadaşını biraz üzüntülü gördü. Sebebini anlayınca kasayı açtı ve:

    -İstediğin kadar alabilirsin, diye onu ferahlandırdı. Hazrez-i Ebu Bekr'e:

    -Hiç bir işimde yardımını esirgemedin diyerek O'na dua buyurdular ve nikaha davet ettiler.

    Seçkin arkadaşları, davete:

    -Başım gözüm üstüne, diyerek geleceklerini bildirdiler.

    Peygamberimiz ihtiyacı kadar para alarak bununla düğün haırlıkları yaptı.

    Nikah, Hadice annemizin konağında yapılacaktı.

    Her taraf süslü ve donatılmış. Hadice radıyallahü anha, cariye ve hizmetçilerine bundan sonra hür olduklarını, kendilerini bu düğün hatırına azad ettiğini müjdeledikten sonra ellerine içi altın ve mücevher dolu tabaklar vererek Sevgili Peygamberimiz konaktan çeri girince mübarek ayaklarına saçmalarını tenbih etti.

    Efendimiz, amcası Hazret-i Hamza ile nikahın yapılacağı Hazret-i Hadice'nin evine geldiler. Biraz sonra Ebu Talib ve Kureş'in diğer ileri gelenleri de hazırdı.

    Hazret-i Hadice'nin amcası Amr bin Esed ve amca çocukları ile kadın ve erkek akrabalar daha önceden gelmişlerdi.

    Hadice ikramlık olarak koyunlar kestirip yemekler hazırlatmıştı...

    Yemekler yendikten sonra, Ebu Talib, devrin adeti gereği nefis bir konuşma yaptı:

    -Allah'a hamdolsun ki bizi İbrahim'in zürriyetinden, İsmail'in neslinden, Maad'ın cevherinden ve Mudar'ın kanından yarattı. Ve Kabe'nin bekçisi, Mekke'nin mensubu ve halkın reisi yaptı... yeğenim Muhammed bin Abdullah her Kureyşli'den üstündü. Kimse onunla mukayese ğdilemez. Gerçi malı azdır ama. Mal değimiz ne? Bir gölge. Bir gün burada, yarın başka yerde. Yemin ederim ki, yeğenimin itibarı bundan sonra daha da yükselecektir. İşte bu genç, şimdi sizden kızınız Hadice'yi helallığa istemektedir. muaccel ve müeccel mehir olarak yirmi deve teklif etmektedir!..."

    Ebu Talib'ten sonra da Varaka ibni Nevfel bir konuşma yaparak, Ebu Talib'i tasdik etti. Ve kendilerinin de soylu bir sülele olduklarını ve hısım olmak istediklerini bildirdi ve hazır olanları şahid tutarak kızlarını verdiklerini söyledi. Ebu Talib, Hadice radıyallahü anhanın amcası Amr bin Esed'in de fikrini almak istedi. Amr:

    -Şahid olun ki Hadice binti Huveylid'i Muhammed'e verdim, diyerek rızasını açıkladı.

    Konuşmalardan sonra herkesi neş'e kapladı. Peygamberimiz iki deve kestirip yemekler vererek velime cemiyeti yaptılar.

    Nikahı, İslami usul ve esasa uygun olarak Varaka kıydı.

    Efemdimiz yirmibeş, Hadice validemiz kırk yaşında oldukları helde aynı gün Hadice radıyallahü anha ile evlendiler... Hadice annemiz de bütün malını Sevgili Peygamberimize hediye etti ve kendisinin de O'na muhtaç olduğnu arzetti.

    Ebu Talib de evinde bir deve kestirerek, Kureyş eşrafını çağırdı ve Sevgli Peygamberimizle hanımını davet etti... teşriflerinde sevincinden ağlayarak bütün üzüntülerinin gitmiş olduğunu söyledi...

    Evlilikleri, anlayışlı, müşfik, candan yardımcı Hazret-i Hadice'nin vefatına kadar yirmidört yıl sürdü. O hayatta iken efendimiz başka bir kadınla evlenmedi.

    Sevgili Peygamberimiz'in İbrahim ismindeki çocuklarından başka bütün evletları Hadice validemizden dünyaya gelmiştir. İlk çocukları Kasım'dır. Bu sebeple Peygamberimize "Ebül Kasım" denir... diğer çocukları: Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma ve Abdullah'dır.

    böylece Hadice annemizden ikisi erkek dördü kız olmak üzere altı çocukları olmuştur. Kızların büyüğü Zeynep, küçüğü Fatıma'dır. Babasının gözbebeği yavrusu Fatıma, Efendimiz kırk yaşında iken düyaya gelmiştir.

    Küçük Kasım'la Abdullah, Mekke'de olmak üzere bütün çocukları kendileri hayatta iken vefat ettiler. Sadece göz nurları Fatıma anneciğimiz hariç. Bu can yavruları kendilerinin büyük göçlerinden altı ay sona ebediyet alemine yollandılar...

    ... İşte Sevgili Peygamberimizin bir bir yavrularını kaybetmeleri, Onların böylesine zor bir imtiha tabi tutulmaları bazı müşrikleri zevklendiriyor. Bunlardan As bin Vail ismindeki küstah, "Muhammed'in nesli kurudu. Bundan böyle ebterdir. Soyu bitti" deme cür'etinde bulununca bu ağır sözler yüce Allah'ı incitti ve Kevser suresini göndererek bu sefil söze cevap verdi:

    "-Asıl sana ebter diyenlerdir ki ebter olacaktır."

    Elbette Rabbimizin buyurduğu oldu ve sevggilisine dil uzatanlar kurumuş ağaçlara dönerken O'nun mübarek soyu Hazret-i Ali ve Hazeret-i Fatıma evletları Hasan ve Hüseyin efendilerimizle devam etti. Hem de yüce Allah bu soya öyle bir bereket verdi ki, başka hiç bir nesilde görülmeyen nve görülmeyecek şekilde Hazret-i Hüseyin çocukları Seyyidler ve Hazret-i Hasan çocukları Şerifler çoğala çoğala bütün yer yüzüne yayıldılar.

    ASIL HÜRRİYET

    AF EDİP YA RAB BAĞIŞLA CÜRM-Ü İSYANIM BENİM,

    HIFZ İLE AHİR NEFESDE SIDK U İYMANIM BENİM

    2. Sultan Mustafa Han (İkbali)

    Sevgili peygamberimiz, Hadice validemizle evlendikten sonra da ticaret yaptılar. Saib bin Abdullah'ı ortak almışlardı. Hisselerine düşen kazançla fakir ve yetimlere yardım ediyorlardı.

    Henüz vahiy gelmesine zaman var. Otuziki-otuüç yaşlarındalar. Gözlerine nur görülüyor ve gaipten kendilerine isimleri ile hitap eden sesler duyuyorlar. Bunları sadece sevgili zevcelerine açıyor; başka kimseye söz etmiyorlar...

    Hadice validemiz, bir gün yeğeni Hakim bin Hizam'dan Şam'a gittiğinde kendisine bir köle satın almasını rica ettiler.

    Genç, halasının isteğini Zeyd bin Harise'yi satın alarak yerine getirdi.

    Zeyd, sekiz yaşlarında güzel bir çocuktu... bir gün annesi ile birlikte akrabalarında misafir olarak bulunurken ev basılmış ve pazar yerine götürülüp köle olarak satılmıştı.

    Efendimiz, Zeyd'i Hazret-i Hadice'nin yanında görünce hanımından mbu köleyi kendisine vermesini rica etti.

    Aziz kadının Zeyd'i O'na hediye etmesi üzerine alemlere rahmet olarak gelmiş merhamet sultanı, sallallahü aleyhi ve sellem, Zeyd'i derhal azad etti ve bundan böyle hür olduğnu, istediği yere gidebileceğini müjdeledi.. ma; sevinçler içinde kalan yavrucak onları terk etmedi. Nasip ve hikmet. Allah, öyle takdir etmiş ve o küçücük çocuk her hallerinden iyi insan iyi insan oldukları anlaşılan bu aileden ayrılmamıştı...

    Zeyd'in babası Haris'e yanık şiirler söyleyip ağlayarak köşe bucak yavrucuğunu arıyordu.... annesi ise hasretten deli divane olmuştu... Hac zamanı Zeyd'in kabilesinden bazı şahıslar Mekke'ye gelince Zeyd'i gördüler ve O'na ana babasının yana yakıla kendisini aradığını haber verdiler.

    Zeyd:

    -Biliyorum, dedi. Ebeveynimin yokluğuma ağlayıp beni aradığını biliyorum. Ama artık yorulmasınlar ve benim için oradan oraya deve koşturarak aranmasınlar. Benim şimdi çok kıymetli insanların yanında bulunuyorum, dedi.

    Adamlar, memleketlerine dönünce Zeyd'i gördüklerini, bulunduğu yeri ve konuşmalarını babasına anlattılar.

    Harise, yavrusunun hala köle olduğunu zannederek yanına fidye parası ve kardeşini alarak Mekke'nin yolunu tuttu.

    Günler süren bir yolculuktan sonra Peygamber efendimizi buldular ve yalvaran bir dille:

    -Oğlumuz için kapına geldik. makul bir fidye-i necat iste derhal bu kurtulma parasını sana takdim edelim ve can parçamızı alıp yurdumuza gidelim...

    Sevgili Peygamberimiz:

    -Oğulunuz kim, diye sordular.

    -Zeyd! Zeyd bin Harise.

    -Paradan başka bir hal tarzı bulsak olmaz mı?

    -Ne gibi?

    -Zeyd'i çağırarak serbet iradesi ile karar vermesini söyleyelim. Eğer sizinle dönmek isterse fidye-i necat vermenize ihtiyaç yok; alıp götürebilirsiniz. Fakat beni tercih ederse Vallahi ben-beni tercih edene kimseyi tercih etmem

    Bu cevap Zeyd'in baba ve amcasını çok rahatlattı; sevindiler ve:

    -Adil ve güzel bir usül buldun, dediler...

    Efendimiz Zeyd'i çağırttılar.

    -Zeyd, bu misafirleri tanıyor musun?

    -Evet efendim, şu babam, şu da amcam.

    -Pekala... baban ve amcan seni almaya gelmişler.

    Beni biliyorsun. sana olan şefkatimi de biliyorsun... istersen beni tercih ederek burada kalırsın; istersen babanla gidersin, karar senin?

    Babası ve amcası heyecanla Zeyd'e döndüler:

    Zeyd sakin ve yaşının üstünde bir olgunlukla:

    -Benim anam da babam da sensin. Ben, kimseyi sana üstün tutamam. Bu mümkün değil!...

    Cevap, Harise ile kardeşi Ka'b'ı kalbinden vurmuştu. Neye uğradıklarını anlamıdlar.

    Ancak:

    -Yazıklar, yazıklar olsun sana!... Demek ki sen köleliği, hürriyete, bana, amcana, annene ve kardeşlerine tercih ediyorsun ha? diyebildiler.

    Renkleri kül gibi olmuştu, heyecandan titriyor ve çaresizliğin pençesinde kıvranıyorlardı... son cevap büsbütün yaktı onları:

    -Evet!... Hiç bir zaman, hiç bir yerde kimseyi bu zata tercih edemem!...

    Elbette Zeyd de ana-baba sevdiklerini üzdüğü için üzülüyordu ama; ana-babaya tercih edilenler de var. Hele o, yakından tanıdığı bu büyük insan olursa... nasıl bırakıp gitsin? Eğer kölelik buysa, hürriyet kaç para eder!...

    Allahım bizi de O dünya ve ahiretin; onsekizbin alemin en yükseğine köle et. O'na köle olmak ki asıl hürlüktür...

    ............

    Sevgili Peygamberimiz bir babayı üzerler mi... Kalbi yaralı bir insan o büyük kapıya gelsin de yine aynı yara, aynı dertle geri dönsün; efendimiz buna razı olur mu?

    Zeyd'in bu vefasına çok memnun olmuşlardı. O'nu ve babası ile amcasını alarak Kureyşliler'in yanına gittiler. Ve Harise ile Kab'ı bir kere daha şaşırttılar:

    -Ey hazır olanlar! Şahid olun ki bundan sonra Zeyd benim oğlum ve mirascımdır.

    efendimiz, böylece Zeyd'i evlat edndiler. Ve bu muameleye hazır olan herkes şahid oldu... harise ve kab, bu hareketten çok razı olarak, Peygamberimize teşekkür; evletlarına veda ederek Mekke'den ayrıldılar...

    Ahzab Suresi nasil oluncaya kadar Zeyd; "Zeyd Bin Muhammed" olarak anıldı... Bu sure-i şerifin kırkıncı ayeti, evletlıkların öz babalarının ismi ile çağırılmasını emretmesi üzerine bu nasipli gence yeniden "Harise Bin Zeyd" denilir olud...

    O, öyle nasipli ki Hadice annemiz ve Hazret-i Ali'den sonra islamiyeti kabul eden üçüncü insandır, radıyallahü anh.

    Beyt-i Şerif... Şerefli ev; Kabe.

    Kabe'nin duvarları, sel suları, içinde bulunan ve hazine olarak kullanılan kuyudaki kazılar, şiddetli sıcak ve şiddetli soğuk gibi tabiat şartları sebebiyle eskimiş.. yenilenmesi şart.

    Ancak; yenilenme, duvarların İbrahim peygamberin kurduğu temellere kadar yıkılarak tekrar inşası iele mümkün...

    Kabile temsilcilerinin aralarındaki müzakerelerden sonra vadıkları sonuç bu...

    ...ama, Kabe duvarlarını eskirmiş dahi olsa yıkmaya cesaret edemiyorlar.Ya başlarına bir gelirse!!!

    ... kur'a çekerek duvarları paylaşmayı ve bu suretle yıkım faaliyetine başlamayı bir sıkıntı ve hayır gelirse kimsenin bundan istisna edilmemiş olmasını kararlaştırdılar.

    ...kur'alar çekildi. her kabilenin yeri belli oldu.

    Ne var ki beklenmedik bir şey daha oldu. Kabe-i Şerifin içindeki kuyuya yerleşmiş ve kafası oğlak başı kadar olan bir koca yılan, kim, duvarlardan bir parça yıkmak istese süzülüp duvara çıkarak onu öldürmek istiyordu...

    Bu hal karşısında kabe'nin tamir edilmesi imkansızdı...

    Duası makbul kimseler buldular. bunlar, yılanın defedilmesi ve kendilerine mukaddes binayı imara izin verilmesi için Allahü tealaya yalvardılar.

    ...Bu sırada yılan, öğle sıcağında duvarlardan birinin üzerine çöreklenmiş uyuyordu.

    Cenab-ı Hak, ağzı dualıların yalvarışını kabul etti... aniden bir beyaz kuş görünerek, yılanı kaptığı gibi götürerek Ciyad Dağı'na attı...

    Sabileler, kendilerine ait yerleri İbrahim aleyhisselam'ın attığı temele kadar yıkarak duvarları yenilemeye başladılar.

    ...duvarlar yükselip sıra Hacer-ül Esved taşını yerine koymaya gelince her kabile bu şerefi kendisine mal etmek için diğerine müsaade etmemeye başladı. Münakaşa çok şiddetlendi. Nerede ise kabileler bir birlerine girecek ve şiddetli kan dökülecekti. Velid bin el Mugire yaşlı ve tecrübeli bir ihtiyardı. Zorlukla havayı yumuşattı ve şu teklifte bulundu:

    -Yarın Beni Şeybe kapısından ilk girecek olan şahıs, bu ihtilafın hakemi olacak ve hal tarzı onun göstereceği şekil olacaktır.

    Herkes teklifi yerinde bulundu.

    Ertesi gün mlerakla beklemeye başladılar. Acaba Beni Şeybe kapısı'ndan en önce kim girecekti. Gelecek olanın şahsiyeti çok mühimdi. Böyle bir nizayı halledebilecek kabiliyette biri olcaktı; yoksa bu ieşin altından kalkamayacaktı da kan gövdeyi mi götürecekti?

    ...herkes, bu ve benzeri kaygılar içindeyken gözlenen kapıdan ilk geçip gelen Sevgili Peygamberimiz oldu...

    Aaynı anda da bekleyenlerde büyük bir rahatlama ve yüz hatlarında gevşeme izlenişordu. Zira O, Muhammed'ül Emindi, Ve en adil ve güzel karar vereceğinden şüphe edilemezdi.

    Problem, efendimize arzedildi ve çok vahim bir manzara olduğu ilave edildi.

    Peyşgamberimiz hemen misk kokukulu hırkalarını çıkarıp yere serdiler ve Hacer-ül Esved taşını üzerine koydular. Sonra da her dört kabileden birer kişi istediler... bui temsilciler Muhammed'ül Emin'in talimetıyla hırkanın birer ucundan tutarak duvara kaldırdılar. Peygamberimiz, mübarak cennet taşını kendi elleriyle alarak yerine koydular.

    Resulullahın otuzbeş yaşında bulunduğu sırada cereyan eden tamir işinde bulundukları bsu ince ve manalı çözüm ile Mekke'de bir iç harbi önlenmiş oluyor ve hadise günlerce konuşuluyordu.

    ..........

    Sevgili Peygaberimizin geleceğini müjdeleyenlerden biri de Iyad Kabilesinden Kass İbni Saide. Devrin en iyi hatiblerinden. Arapçayı billurdan kelimelerle çok mükemmel şekilde tasarruf ediyor. Şu an Ukaz Panayırında. Çevresi dinliyenlerle sarılı. Dinliyicilerden bazıları da yine iyi söz ustalarından.

    Kass kızıl bir devenin üzerinde;yaşı, yüzü geçmiş.

    Kelimeleri seçerek, meneyı ve maksadı en iyi ifade eden kelimenin bütün tesir gücünü hesaplayarak konuşuyor:

    -Ey insanlar! Geliniz! Dinlemeye, bellemeye ve ibret almaya ihtiyacınız var!

    Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olmacak ollur . Yağmur yağar, otllar biter. Çocuklar doğar; ana ve babalarının yerini alır. Sonra onlar da gider, Vukuatın duru durağı yoktur. Birbirini takip eder. Kulak tutunuz; dikkat ediniz. Haber var gökyüzünde, işaret var yeryüzündde. Yıldızlar yürür, denizler durur.

    Gelen durmaz, giden gelmez. Acaba gittikleri yerden hoşnud kaldıkları için mi dönmüyorlar yoksa orada tutulup uykuya mı dalıyorlar.

    Yemin ediyorum!...

    Allah indinde öyle bir din var ki, şimdiki dininizden daha aziz daha sevgili....

    Yemin ediyorum!

    Allah, bir Peygamber daha gönderecektir.

    Yakında zuhur edecek... gölgesi üstümüze düşmeye başladı.

    O Pelgambere iman eden bahtılara ne saadet. O'nu inkar edecek bahtsızlara yazıklar olsun.

    Yazıklar olsun ömürleri gaflet ile geçen ümmetlere.

    Ey insanlar!

    Hani aba ve ecdat?

    Hani süslü kaşhaneler?

    Hani taş saraylar sahibi ad ve semud?

    Hani tanrılık iddia eden Firavun; ya Nemrud nerede?

    Onlar sizden zengin ve kalabalıktı.

    Toprak onları değirmeninde öğüterek toz etti. Kemikleri bile kalmadı. Evleri ıssız ve kimsesiz.Yerlerini ve yurdlarını şimdi köpekler şenlendiriyor.

    Aman, aman! Onlar gibi kafil olmayın ve onların izinde gitmeyin.

    Her şey ölümlüdür.

    Baki olan yalnız ve yalnız Cenab-ı Hak'dır.

    Tapılacak sadece Allah'dır.

    Doğmamış ve doğurmamıştır.

    Evvelkilerden nice nice hikmetler geriğe kald.

    Unutmayın ki ölüm ırmağına girecek kıyı çok; fakat kurtulcak yeri yoktur... ister yaşlı, ister küçük, vadesi dolan bir saniye bekleyemeden göçüp gidiyor; bir daha geri gelmemek üzere gidiyor.

    Bunlar şüphesiz benim de sizin de akibetiniz.. İyi düşünün, nereden gelip nereye gidiyoruz; niçin varız ve ne olacağız?...

    ... Kass İbni Saide, Sevgili Peygamberimizi haber veriyordu. Ama ne tuhaftır kendisini dinleyenler arasında ahir zaman Peygamberinin bulunduğunu bilmeden konuşuyordu.

    Bu sözlerden iki üç yıl gibi az bir zaman sonra islamiyet bütün insanlığa tebliğ edilmeye başlandı. Yazık ki efendimiz insanlığı hakikate davet ederken Kass'ın ömrü bu daveti almaya yetmedi. Ölmüştü...

    Sevgili Peygamberimiz, İslamiyeti yaymaya başladığında, Iyad kabilesinde Kass'ın yerini yine O'nun gibi bir muvahhid olan Carud almıştı... Carud, bekledikleri son Peygamberin bir güneş gibi zuhur ettiği haber alınca kabilesinin önde gelenlerini yanına alarak huzura çıkıp O'nun getirği dini kabul ettiler.

    Bir kabilenin bütünüyle müminler safına iltihakından memnun olan Peygamberimiz:

    -İçinizde Kass İbni Saide'yi bilen varmı? diye sordular.

    Carud:

    - Ya Resulallah; cümlemiz biliriz . Bilhassa ben daha iyi tanırım. Çünkü hep O'nun yolundayım

    Efendimiz:

    - Kass İbni Saide'nin Suku Ukaz'da kızıl tüylü bir devenin üzerinde olduğu halde, yaşayan ölür, ölen fena bulur, Olacak olur, diye hutbe vermelerini unutamıyorum... daha başka şeyler de söylemişti. Hepsi hatırımda dağil.

    Ebu Bekr radıyallahü anh:

    - Ya Resulallah. O gün Suku Ukaz'da Kass'ı dinleyenler arasında ben de vardım. Söylediklerinin tamamı aklımda dedi ve konuşmayı aynen tekrarladı. Carud'un bir arkadaşı da izin alarak Kass'dan bir şiir okudu. Şiir çok açık bir şekilde Sevgili Peygamberimizi haber veriyordu.

    Peygamberimiz, kendilerini büyük bir aşkla insanlığa duyurmaya çalışan Kass için şu müjdeyi vererek O'nun dostlarını sevindirdiler.

    -Ümit ederim ki, Cenab-ı Hak, O'nu kıyamet günü tek başına bir ümmet olarak diriltecek ve bana yolluyacaktır.

    BATMAYAN GÜNEŞİN DOĞUŞU

    OKU! BÜTÜN MEVCUDATI YARATAN RABBİNİN İSMİYLE Kİ; O,İNSANI KAN PIHTISINDAN YARATTI, OKU Kİ SENİN RABBİN KALEMLE YAZI YAZMAYI ÖĞRETEN, İNSANA BİLMEDİĞİNİ BİLDİREN KERİMLERİN KERİMİ VE İHSAN SAHİBİDİR.

    Alak suresi / 1-5

    Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, ileride kendilerine damat ve yerlerine halife olacak Hazret-i Ali'yi henüz ufacık bir çocukken yanlarına aldılar... doğduğu amdan beri onunla yakından meşgul oluyoırlardı. Ama, çekilen şu kıtlık, himayelerine de almalarını gerektirdi...

    Öncekilerden daha büyük bir kıtlık, hali-vakti yerinde olanları bile sarsmış ve herkesi geçim darlığına düşmüştü.

    Sıkıntı içinde olanlardan biri de Ebu Talib; Hazret-i Ali'nin babası... Mübarek Peygamberimiz amcasını düşünüyor. Çocukları çok olduğundan eli darda. Bunca iyiliğini gördüğü insanın yükünü hafifletmek için bir çare bulmalı.... Akri halde Ebu Talib yoklukla mücadele ederken O'nun rahat olması mümkün değil.

    Diğer amcalardan Abbas'a gidiyorlar:

    -Amcam Ebu Talib'in üyük sakıntıda olduğunu biliyorsun. Nüfusu kalabalık. Çocuklardan birini sen birini de ben kendi evlerimize alırsak sanırım yükü hafifler. Fikrime ne dersin?

    Hazret-i Abbas, radıyallahü anh teklifi isabetli buldu. Birlikte Ebu Talib'in evine geldiler. Ve geliş maksatlarını O'na izah ettiler.

    Ebu Talib, kendisinin düşünülmü olmasına ve gösterilen vefa hissine memnun kalarak:

    -Akil ile Talib'i bana bırakın; diğer ikisini siz bilirsiniz, dedi.

    Bunun üzerine Hazret-i Abbas Cafer radyallahü anh'ı Efendimize Ali kerremallahü vecheh'i bakım ve himayelerine aldılar.

    ...böylece Ali radıyallahü anh efendimiz, küçük yaşlarından itibaren önlerinde örnek ve taklid edilecek insan olarak kainatın baştacını buldular... Bu iri siyah ifözlü buğday tenli, güler yüzlü güzel mi güzel çocuk, hep ona özendi, hep O'na benzemeye uğraştı, O'nun yaptıklarını ölçü aldı vöe daha on yaşındayken Müslüman oldu.

    Peygamberimiz otuzdokuz yaşındalar... gündüz vukua gelecek hadiseleri uyku ile uyanıklık arasında iken gece rüyü olarak kendisine gösteriliyor.

    Rüyalar aynen çıkıyor.

    Böylece insanlığın kurtarıcısı, nübüvvetin kırkaltı cüzünden bir cüz olan bu sadık ve salih rüyalarla pelygamberliğe hazırlanıyor.

    Yine bu sıralar "Ya Muhammed" diye sesler duymaya devam ediyorlar.

    Büyük an'a; vahyin inzaline; peygamberlik gelmesine altı ay var... bu günlerde yalnız kalmak istiyorlar. Yanlarına bir miktar yiyecek alarak Mekke'ye bir saat uzaklıkta olan Hira Dağı'ndaki bir mağaraya gidiyorlar.

    Derin gökler, engin çöl ve ıssız ve sessiz Hira Dağı... Burada İbrahim Aleyhisselamın buyurduğu tarzda Rablerine ibadet ve muazzam tefekkür içindeler.. Bazan Mekke'ye inerek Kabe-i Şerifi ziyaret ve tavaf ettikten sonra evlerine gelip bir müddet kalıp ekmek, zeytin gibi azık alarak yine Hira dağı'na çekiliyorlar....

    Bazı kadınlar da faaliyetteler. Hadice Radıyallahü anha'nın kalbine fitne sokmaya çalışıyorlar. Dedikleri şu:

    -Bak; sen mal-mülk neyin varsa O'na bağışladın. Kocansa senden uzaklaşıyor. Herhalde seni sevmiyor!

    Validemizin bu cahilce sözlere cevabı:

    -bunlar benim ne aklıma ne hatırıma gelir. Yanılıyorsunuz. O benle alakasını kesmez. kendisinde saadet nişanları ve Peygamberlik işaretleri var. Yıllardır beklediklerimin yakında ortaya çıkacağını tahmin ediyorum.

    -Hadice annenin üstün bir idrak ve sezişle ortaya koyduğu tesbit tamamen isabetlidir.

    Ramazan ayının ortaları. Bir gece efendimiz, inzivada bulundukları Hira'dan evlerine dönüyorlar. Safa ile Merve arasına geldiklerinde bir ses ile derinden derine ürperdiler:

    -Ya Muhammed, sen Allah'ın Resulüsün, ben de Cebrailim...

    Ses gökten geliyordu. Başlarını kaldırdıklarında Cebrail Aleyhisselamı gördüler... İnsan şeklindeydi. Allahın sevgilisi, meleklerin en üstünü ilk defa gördüklerinden tanıyamıdı.

    ..........

    Acaba gördüğü ilahi bir hadise mi idi yoksa cin veya şeytanlar mı kendisiyle uğraşıyorlardı.

    Cebrail kaybolana kadar bulundukları yerden kıpırdayamadan hep ona bakakaldılar.

    Evlerine doğru yürümeye başladılar. Yol boyunca kendilerine selam verildiğini işitiyorlar. Her tarafa baktıkları halde, taş ve ağaçlardan gayrı bir şey görülmüyor. Taş ve ağaçlar, ahir zaman Nebisine;

    -Aleyke Ya resulallah, diyerek, selam veriyorlar. Efendimiz başlarına gelen bu fevkalede halden bayağı endişeye düşmüşlerdi. Bu halin sırrı, hakikatı aslı neydi?

    Büyük düşünce ve ızdorapla eve girdiler...

    Hemen kendilerini karşılayan zevceleri Hadice radıyallahü anha;

    -Yüzünde bu ana kadar şahid olmadığım bir nur müşahede ediyor ve bgüne kadar rastlamadığım bir güzel koku alıyorum, deyince:

    -Ey Hadice, bir takım seisler işitiyor ve ışıklar görüyorum, dedikten sonra şimdiye kadar yaşamadıkları bazı haller içinde olduklarını ifade ettiler ve şöyle buyurdular:

    -Cinlerin musallat olarak beni kahin yapmalarından korkuyorum. Halbuki ben, putlardan da kahinlerden de nefret ediyorum.

    -Allah seni üzmez ve utandırmaz! Böyle deme ve korkma... A llah senin başına böyle birşeyler vermez. Cinler semtine bile gelmez. Çünkü sen, öyle güzel ahlaklısın ki, sözlerin hep doğru, emanete daima riayet edersin. Akrabalarla bağını kesmezsin, misafiri seversin, düşkünlere yardım edersin, başına felaket gelmişlerin imdadına koşarsın... Lütfen sabır ve sebat göster. Bütün insanlığa Peygamber olacağına eminim. Korkma...

    Bundan bir gün sonra; Miladi 611 tarihinin Şubatına denk gelen Ramazan ayının 17.gecesi. Güneş henüz doğmamış. Ortalıkta çıt yok.. Dünya bir uçtan öbür uca kadar kalın bir sessizlik tabakası ile kaplanmış gibi. O, Sallallahü aleyhi vessellem, bu ürpertici yalnızlıkla yine Hira Mağarasında itikaf ve ibatdetle meşgulle...

    Gece sehere doğru akıyor. İşte tam bu sırada mağarayı bir ışık atomu en dip noktaları dahi aydınlatan bir nur doldurrdu. Sevgili Peygamberimizin karşısında Cebrail Aleyhisselam. Çok güzel bir insan şeklinde. Üzerinde sırmalı atlastan bir cübbe var. Güzel kokular sürünmüş.

    Büyük melek konuşuyor. Konuşurken de semadan, dağlardan ve ağaçlardan sesi geliyor Hayret verici bir hal.

    Bu an kainatın yaşadığı en kıymetli zaman birimlerinden biridir... Kırk beri tanıyan herkesin üstün ahlak ve yaradılışına tarifsiz bir hayranlık duyduğu Muhammed'ül Emin, Alak Suresi'nin ilk beş ayeti ile Nebi olmaktadır.

    Melek , ilahi emri iletiyor:

    -Oku / İkra!

    Efendimiz şaşırıyorlar:

    -Okumuşluğum yok. / Ma ena bi-kari!

    Bu cevap üzerine vahiy meleği Peygamberimizi kucaklayarak kuvvetle sıktı ve tekrar :

    -Oku! dedi.

    Cevap aynı:

    -Okumuşluğum yok!

    Cebrail, aleyhisselam, bir kere daha sıktı ve yine: -Oku;

    Cevap:

    -Okumuşluğum yok.

    Cebrail, Peygamberimizi üçüncü defa sıkıp bıraktı ve O'nu kalbinde surenin silmeyecek tarzda yer edecek hale geldiğini anlayınca ilahi fermanı nakletti.

    -Oku! Bütün mevcudatı halkeden Rabbinin ismiyle ki; O, insanı kap pıhtısından yarattı. Oku! Ki senin Rabbin kalemle yazı yazmayı öğreten, insana bilmedeğini bildiren kerimlerin kerime ve ihsan sahibidir. Peygamberimiz de ayetleri melekle birlikte okumuştu... Yirdmiüç yıl decam edecek olan vahiy başlamış ve ebedi islam güneşi batmamak üzere bu gecenin seherinde doğmuştu.

    -Cebrailin görünmesi, O'nu üç kere sıkması ve sureyi ezberlemesi hepsi an bile denmeyecek bir kısa zaman parçası içinde olmuş ve büyük melek gözden kaybolmuştu...

    Sevigili Peygamberimiz, gelen surenin mehabeti ile ürpertilerle dolu olarak mağaradan çıkıp evinin yolunu tuttular. Eve varır varmaz :

    - Beni örtünüz! buyurarak heyacan ve ürpertileri geçene kadar yatakta istirahat edip sakinleştikten sonra yaşadıklarını Hadice'ye anlattılar. Hala karşılarına çıkan fevkaladeliğin rahmani mi şeytani mi olduğundan emin değiller.

    İşin hakikatını tahkik için Varaka Bin Nevfel'e gittiler. Artık gözleri görmez olmuş bu çok yaşlı ve alim zat, işin doğrusunu onlara anlatabilirdi.Varaka efendimizi dienledikten sonra:

    -Bahsettiğin, Cenab-ı Hakkın Musa ve İsa Peygamberlere gönderdiği dürüstlük timsali manasında "namus-u ekber" ünvanlı cebraildir. Yemin ederim ki sen İsa Aleyhisselamın haber verdiği son Peygambersin. Yakında ilahi emirleri tebliğ ve cihad buyurulur. Keşki ben de genç olsaydım da seni kavmin Mekkeden Hicrete zorladıkları zaman yardımcı olabilseydim.

    Mekke'den mi çıkarılacağım?

    -Evet seni yalan söylemekle itham edecekler. Vahiy tebliğ edip de milletinden düşmanlık görmemiş Peygamber yoktur, dedi. Ve iki cihan güneşinin alnından öperek uğurladı.

    Efendimizin böylece Peygamber olarak vazifendirildiklerine şüpheleri kalmadıe... Ama ilk vahiyden sonra üç yıl vahiy enmadi. Bu zaman içinde yine meleklerin büyüklerinden Mikail Aleyhisselam gelerek Peygamberimize bazı bilgiler öğretiyordu.

    Sevgili Peygamberimiz, bu devrede bazı vakitler üzüntü ve tereddüte düşünce Cebrail Aleyhisselam görünerek:

    -Ya Muhammed! Sen , Allah'ın Peygamberisin diyerek O'ndaki üzüntüyü giderir ve huzurunu tazelerdi. Ancak Cebrail aleyhisselam bu görünmelerde yüce Allah'tan vahiy getirmiyordu...

    YA EYYÜHEL

    MÜDDESSİR

    Ey örtülere bürünüp yatan!

    Kalk inzar eyle ve rabbini tekbir et

    Müddessir

    Ya Resulallah! Biz cahiliyet zamanında yaşamış insanlarız. Putlara tapar, öz çocuklarımızı kendi ellerimizle öldürürdük... bir küçük kızım vardı. Bir gün bunu yanıma çağırdım; oyununu bırakıp sevinerek geldi. Yürümeye başladım; yavrucak da peşimdeydi. Hem cıvıl cıvıl konuşuyor; hemde bana yetişmeye çalışıyordu. Evimizden epeyce uzakta olan kuyunun başına kadar ben önde o arkada olarak yürüdük. Oraya varır varmaz çocuğun kolundan tuttuğum gibi kuyuya fırlattım.

    ...Boğulmakta olan masumun çığlıklar dolu yalvarışı dağı taşı inletir:

    -Babacığım!!! Babacığım!!!

    Ama babanın kalbi kalb değil taştır sanki.

    Cahiliyet örfü, kalbleri taşlaştırmış, vicdanları köreltmiştir.

    Sevgili Peygamberimiz, feci hadiseyi dinleyince teessürlerinden ağlamaya başladılar. İpek kalbleribu müthiş canavarlığı tahammül etmemişti.

    Huzurda bulunanlardan biri günahını dile getiren kişiye kızarak:

    -Yaptığını beğendin mi? Allah'ın Resulünü hüzünlendirdin, diye çıkışmaktan kendini alamadı.

    Efendimiz, dertli babaya:

    -Bir daha anlat! buyurdular.

    Baba olanları şerha şerha bir yürekle tekrar hikaye edince yeniden ağladılar; göz yaşları süzülüp süzülüp mübarak sakalını ıslatıyordu. Yaşları sildikten sonra pişmanlıktan kavrulan elem dolu adamı teselli ettilery

    -Allah, cahiliyet sebebi ile yaptıklarınzı bir daha işlemedikce o zaman bırakır; bugüne getirmez...İslamiyetin vahyedildiği zamanlarda Arabistan ve bütün dünya cahiliyet içinde yüzüyor, başı çeken Arap diyarı... babasının peşinden acaba bir şey mi verecek diye koşan küçücük bir kızı sırf dahi kıpırdamadan sulara atan, diri diri toprağa gömen insanların asrı.

    Peygamberimizin islamiyeti yaymalarından evvel esirler canlı canlı yakılıyor, hasımlar işkence ile öldürülüyor, ahlaksızlığın her nev'i işleniyor, içki , kumar, hırsızlık her devirden ilerde bulunuyor, dulların yetimlerin, kimsesizlerin malları gasb edileyordu. Hiç bir ölçü hir bir kayıt kalmamıştı...önceki Peygamberlerden gelen dine ve yüce Allaha iman etmiş. Hanif denen müminlerin hepsi bir avuç... diğerleri, Allaha inanıp ahireti, ceza ve mükafatı kabul etmiyenler, Allah'a ahiret ve cezaya inanıp Peygamberliği reddedenller ve ekseriyette olan putperestler... kendi elleriyle yaptıkları ağaç ve taş veya taş heykellere tanrı diye tapan zavallılar.

    Ve islamiyet... O mübarek din, böylesine dehşet verici bir mekana inmek üzere bulunuyordu. O hassasların hassası, incelerin incesi yüce Resul işte bu insanları ve daha nice insaf ve merhametten habersizleri yola getirerek onları insanlığa örnek birer yıldız yapacaktı.

    Efendimiz tam kırk yaşında iken Cebrail aleyhisselam Hira dağında O'na gelerek "oku!"diye başlayan ilahi emri bildirmiş; kendisinin Peygamber olduğunu müjdelemiş ama bundan sonra bir daha vahiy getirmemişti... Rabbinden haberin gecikmesi yüce Peygamberi endişeye üzüntülü düşüncelere sevkediyordu... bir gün yine bu halde iken Hira mağarasına çıkmıştı; orada ibadet ettikten sonra evine gitmek üzere dağdan inerken bir ses işittiler. Başlarını kaldırıp baktıklarında Hira'da kendisine gelen melegi altıyşüz kanadı açık olarak müthiş ürperdi veren bir manzara ile yerle gök arasındaki kürsüde oturmuş olarak gördüler.

    Efendimizin heyacandan mübarek kalbleri çarpmaya başladı. Diz üstü şere düştüler. Ve derhal kalkarak acele evlerine gelip,

    -Beni örtünüz! Beni örtünüz, buyurdular...

    Ve örtündüler.Hadice validemiz etraflarında pervane.

    Bu esnada kendilerine Cebrail göründü. Müddessir suresinin ilk ayetlerini getirmişti:

    Tarihi an; O'na sallallahü aleyhi ve sellem Allah'ın emir ve yasaklarını bildirmesi için risalet vazifesi tebliğ ediliyor;

    -Ey (elbisesine) bürünen Peygamber! Kalk da (kavmini Allah'ın azabı ile) korkut. (İman etmezlerse azaba uğruyacaklarını kendilerine haber ver) Rabbini tenzih et. Elbiseni de temiz tut. Azaba sebep olan şeyleri terketmekde sebat et.

    Ayet-i kerime nazil olduğu sırada Peygamberimiz "Allahü Ekber" diyerek tekbir getirdiler ve gelenin cin ve şeytan değil de melek olduğuna mutlak olarak inandılar. Cin ve şeytan tekbir getirilen yerde duramazdı.

    Vahiyler; insanlığı kurtaran ebedi güzellikteki sözler... vahiy birkaç çeşit:

    -Sadık rüyalar! uykuda görünenler aynen çıkıyor.Sevgili efendimiz kırk yaşına girmeden önceki altı ayda rüyadaki bu vahiylere Peygamberliğe hazırlandılar.

    -Cebrail'in görünmeden vahyi Peygamberimizin nur menbaı kalbine ilham yolu ile aktarması... "hiç bir nefs rızkını tamamlamadan ölmez" şeklinde terennüm edilen hadisi şerifin kaynağı bu yoldaki vahye bir misal.

    -Cebrail aleyhisselamın, insan kılığında ve mesala anlatılmaz güzellikteki Dıhye, radıyallahü anh, suretinde herkese görünecek şekilde gelerek vahyi sevigili Peygamberimize iletmesi.

    Mübarek vahiy bazan korku veren şiddetli sesler biçiminde gelirdi. Bu şekilde geliş vahyin en ağır şiddetli olanı Kış günü dahi olsa Resulullah-ın alnından gül tomurcukları gibi terler dökülür ve yere çökerdi. Mesela Maide suresi nazil olurken insanlığın rehberi bir deve üzerindedir. Hasıl olan manevi ağırlıktan hayvan çöker ve ayakları ufalanır... böyle zamanlarda sevgili Peygamberimiz melek sıfatına girerlerdi.

    -Bazan da Cebrail kendi şekli ile; altıyüz kanadı açık ve parıl parıl parlayarak gelip vahyi haber verirdi. İki kere olmuştur. İlki müddessir suresini getirdiğinde. İkincisi de Mirac gecesi Sidretül müntehanın yanında...

    Mirac gecesi Allahü tealanın harfsiz, kelimesiz, sessiz, yönsüz ve mekansız olarak ve arada hiç bir melek ve vasıta olmadan efendimiz gökler üzerinde iken O'na vahyetmeleri... beş vakit namazın emredilmesi'nin şekli.

    -Bazı vahiyleri de Yüce Allah, arada perde olduğu halde Resulüne doğrudan doğruya bildirmiştir.

    ... artık vahiyler peş peşe gelmektedir. Sevgili Peygamberimiz ilk zamanlar ayetleri ezberleyip unutmamak için Cebrail, okurken O da tekrarlardı.. fakat vahiy gelerek buna lüzum olmadığı ve" O'nu sana ezberletmek, okutmak bize aiddir. Biz O'nu sana okuduğumuz zaman sen yalnız dinle. Sonra onu anlatmak, öğretmek yine bize düşer" buyuruldu.

    Emri ilahi üzerine Sevgili Peygamberimiz meleklerin en üstününü yalnızca dinliyor ve melek gidince de gelen ayetleri hiç bir zorluk ve sıkıntı duymadan aynen eshabına okuyordu.

    ..........

    Sevgili Peygamberimiz o devir arabistanında yaşıyanların çoğu gibi Ümmi... ne okumuşluğu var; ne de yazmışlığı. İşte kendi lisanlarından bu gerçeğin ifadesi:

    -Ben ümmi Peygamber Muhammedim. Bendensonra Peygamber yoktur.

    Yüce Allah Ankebut suresi kırksekinci ayetinde habibini doğruluyor.

    Sen, bu kitap, gelmeden evvel bir kitabı okumadın, yazı yazmadın. Okur-yazar olsaydın "başkalarından öğrendin" diyebilirlerdi.

    Evet; Efendimiz hiçbir mektebe gitmediler, tahsil yapmadılar ve öyle esaslı bir seyahatları olmadı.Oniki yaşında Ebu Talip ile Busra'ya onyedi yaşında amcası Zübeyr ile Yemen'e Yirmi yaşında Hazreti Ebubekr ile Şam ve yirmibeş yaşında Hadice annenin mallarını satmak üzere yine Şam'a olmak üzere hepsi hepsi dört defa dış seyahatlari oldu ki bunlarda öyle uzak mesafeler değil.

    Allah'ın emirlerini bildirmekle görevli bu asil insanın ümmi olduğu, fazlaca seyahate igitmediği hakikatte bütün herkesce malum. Öyleki müşriklerin arasında O'nun doğduğu günden Nebi olduğu kırk yaşına kadar geçen ömrünü hatta gün gün bilen var. Ama buna rağmen şirkte inat ediyorlar.

    Bakınız müşriklerin azgınlıkların Nadr bin Haris, Mekke'lileri başına toplamış ne diyor:

    -Ey kureyş! Size öyle birşey çattı ki ne yapsanız boş . Çünkü Muhammed aranızda büyüdü. O, beğendiğiniz bir çocuk, sevip takdir ettiğiniz bir gençti. Sözü en doğru olan O'ydu. En fazla O'na itimat ederdiniz. Şu yaşına kadar kendisine "Muhammed-ül Emin" diyen biz değilmiydik?

    ...Anlatılanlar küfrün sonunun geldiğine bir ikrar ve itiraftır.

    -Kalk insanları irşad et, Azab ile korkut!

    Mealindeki ayeti kerime üzerine Sevgili Peygamberimiz en önce durumu muhterem zevceleri üstün insan Hazreti Hadice Radıyallahü anha'ya açtılar. Ve kendisini İslamiyeti kabule davet ettiler.

    Hadice annenin sevinçten aklı başından igitmişti Zevkle Kelime-i Şehadet getirdiler:

    Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulüh.

    O' nun Allah'ın Resulü olduğunu ilk defa bir kadın kabul ediyor ve buna şahid oluyordu... kadınlara kıyamete kadar yetecek bir iftihar sebebi.

    Cenabı Hak, Habibine gösterdiği büyük bir yakınlık ve tertemiz sevgiden dolayı Hazreti Hadice'ye bu şeref ve imtiyazı lütfetti.

    Peygamberimiz memnun oldular. Ve imam olarak zevceleri ile iki rekat namaz kıldılar.

    Cebrail Aleyhisselam ilk gelişlerinden birinde Sevgili Peygamberimize Yüce Allah'ın selamını bildirmiş ve dinin direği alan ibadeti öğretmişti... Ayağını yere vurunca buradan su fışkırdı. Çıkan sudan önce Melek abdest aldı, sonra Resulullah. Cebrail, imam olarak iki rekat namaza durdular... kıyamete kadar gelecek müminlerin eda edeceği büyük ibadetin ilk ifası ve ilk cemaat.

    Peygamberimiz de, Cebrail'den gördüklerini Hadice validemize öğreterek abdest almış ve kendisi imam olarak namaz kılmışlardır... Henüz sadece sabah ve ikindi namazları emredilmiş.

    Sevgili Peygamberimizle Hazreti Hadice'yi namazda gören Hazreti Ali, efendimize bu yaptıklarının ne olduğunu sordu. Peygamberimiz Ona İslamiyeti ve namazı anlatıp davetini yapınca henüz on yaşında bulunan ve hiçbir günüha bulaşmamış olan Hazreti Ali, Kerremellahu vecheh, an bile geçirmeden son Peygambere biat etti.

    Böylece iman edenlerin ikincisi bir çocuk oluyordu... İslamla şereflenen üçüncü insan Zeyd bin Harise. Azad edildiği halde yüce insandaki yüksek ahlaka hayran kalıp yanından ayrılamayan eski köle. Dördüncü Mümin ise Hazreti Ebubekir Radıyallahü anh... Kureyş'in en itibarlarından. Herkesin büyük hürmet duyduğu, ihtilafları en adil bir şekilde halleden değerli bir insan ve zengin bir tüccar. Hidayete ermeden önce de putlara tapmışllığı ve içki içmişliği yok.

    İslamiyetin açıklandığı günlerde iş icabı Yemen'de bulunuyor.

    Burada karşılaştığı yaşlı bir zat, kim olduğunu ve nereden gelip nereye gittiğini araştırarak O' nu yakından tanıyınca:

    -Şu günlerde sizin Mekke'de bir Peygamber, yeni bir dini ilan ediyor olmalı. O'na bir genç ile olgun yaşta biri yardımcı olacaklardır... Genç ve gayet cesur ve atılgandır; olgun yaştaki adam ise beyaz tenli ve zayıf vücutludur, diyerek Ebubekir Efendimizi tarife başladı...

    Ve Peygamberimizi öven şiirler okudu. Sonra bu beyetleri bahsettiği Peygambere arz etmesini O'ndan rica etti.

    Hazreti Ebubekr, Mekke'ye dönünce aralarında Ebu Cehil'in olduğu müşriklerin seçkinlerinden bir gurup "Hoşgeldin" demek için ziyaretine geldiler.

    Ebubekr, radıyallahü anh:

    -Şehirde mühimce bir şey var mı? diye sorunca, zaten bunu kollayan münkirler:

    -Şu senin kıymet verdiğin Muhammed-ül Emin var ya; Ebu talibin yetimi. Peygamber olduğunu iddia etmeye başladı. Arada hatırın olmasaydı, işini bitirecektik ama; şimdi sen gerekeni yaparsın..

    Bunu işiten akıllı ve zeki insan onları münasip bir şekilde savdıktan sonr:

    -Ya Muhammed işittiğime göre sen atalarının dinini terk etmişsin doğru mu?

    -Ey Ebubekr! Ben, Allah'ın sana ve bütün insanlara gönderdiği Peygamberim. Allah'ın birliğini ve benim Peygamberliğimi kabul et!... --Resul olduğuna dair delilin var mı? - -Yemen'de konuştuğun zat...

    -Yemen'de birkaç ihtiyar ile görüşüp konuştum Hangisini kastediyaorsun?

    -Sana şiir söyleyeni!

    Hazreti Ebubekr çok sevinerek;

    -Ey aziz dostum. Sana bu haberi veren kim?

    -Önceki Peygamberlere gelmiş olan büyük melek.

    Bunun üzerine Ebubekr, Peygamberimizin elini tutarak hiç tereddüt etmeden, kalbinin bütün hüçreleri ile Kelime-i şehadet getirip Müsliman oldu... Onun yeni dini seçişi İslamiyete destek ve kuvvet kazandırıyordu.

    Her Mü'minin gönlünde iman nuru yanınca ebedi hakikatler meşalesini başka yerlere ve başka insanlara da taşımaya başlıyor. Ebubekr EFendimizin daveti ile Osman İbni Affan, Abdurrahman İbni Avf, Sa'd İbni Ebi Vakkas, Talha İbni Ubeydullah iman ederek Hazreti Ebubekr ile birlikte O peygamberler Peygamberinin; cin ve insan ve herşeyin Resulünün; Dünya ve ahiretin efendisi, Sallallahü aleyhi ve sellemin yüksek huzuruna gelip namaza durdular... saflar oluşmaya başlıyor.

    Hadice validemizden sonra islamiyeti kabul eden bu sekiz kişiye ünvanlarının tekrarlanması nasip oldu: İlk müslümanlar, ilk ulvi kıymetler...

    BÜYÜK DAVET

    -Sana emrolunan şeyi açıkla, baş

    Ağrıtırcasına anlat, müşriklere aldırma

    Hicr/94

    Sabikun-u İslam denilen ilk müminlerden sonra müsliman olanlar... Ebu Ubeyde bin Cerrah, Ebu Seleme Abdullah bin Abdülesed Erkam bin Ebil Erkam, Osman bin Mazun ve kardeşleri Kudame ile Abdullah, Ubeyde bin Haris bin Abdulmuttalib, Said bin Zeyd ve eşi Hazreti Fatıma binti Hattab... her biri bir güneş. O'nun yolunun öncüleri, yardımcıları, fedaileri olan üstün idrak ve muazzam basiret timsalleri...

    İlk devirde İslamı seçenler topu topu otuz kişi... bunların da çoğu gençler, fakirler, zayıflar ve kadınlar. İnkarcı bedbahtların gözünde "Ebu Talib'in yetimi ve ciddiye alınmaya değmez bir avuç garip olarak görülen bu ilkler, az zaman sonra öyle bir nur infalakını gerçekleştirecekler ki dünya, bir uçdan bir uca zifiri karanlıktan apaydınlık bir gündüze geçecek zaman bu istihalenin sancılarını yaşamanın eşiğinde.

    Bir ağaçtan öbür ağaca hayat taşıyan berrak su akıntısındaki sükunet misali, tebliğ, ilk üç yılında bir gönülden bir gönüle sessizce akıp durdu... namazda bile sureler yüksek sesle okunamıyor. Fakat müminlere ilişen de yok. Çünkü müşriklerin putlarına, Ama söylenecek.

    Bi'set denen mukaddes vazifenin bildirilmesinin dördüncü senesinde Şura suresinin ikiyüz ondördüncü ayeti kerimesi:

    -Yakın akrabanı ahiret azabı ile korkutarak onları hak dine çağır.

    Efendimiz, mesele üzerinde uzunca düşünüp bütün çetinliklerini gözden geçirdiği günlerde Cebrail, emri bir an evvel yapmaya başlamasına dair vahyi indirdi...

    Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz, Hazret-i Ali'yi yollayarak yakınlarını Ebu Talib'in evinde topladılar. Gelen kırbeş kişinin ikisi kadın, diğerleri erkek. Halası Hazreti-i Safiye'nin tavsiyesine uyarak Ebu Leheb'i davet etmediler. Ama O da hazır gelmiş. Allah'ın Resulü, misafirlere ancak bir kişiye yetecek miktarda bir kab yemek ile bir tas süt çıkartıp onlar sofraya buyur ettiler, ve besmele çekerek önce kendileri başladılar... hayret verici bir şey oluyordu. Herkes yediği halde ne yemek eksiliyordu, ne süt... tamamı karnını doyurdu ama yemek de süt de ilk andaki şekliyle olduğu gibi kaldı.

    Bu mucize, akrabaları şaşkına çevirdi.

    Yemekten sonra Hakikat Sultanı sallallahü aleyhi ve sellem, onları tam İslamiyeti kabule çağıracaktı ki Ebu Leheb:

    -Sihrin de böylesini hiç görmemiştik; sizi güzel büyüledi, iftirasını atarak Hak Resul'e döndü ve yılan ıslığını andıran sesi ile bir sürü hakaret yağdırdı.

    ...gelenler dağıldılar.

    Sevgili Peygamberimiz, Rabbinin emrini yerine getirememenin üzüntüsü ile mükedder oldu. Ebu Leheb'in sözleri O'na çok giran gelmişti... günlerce müsait bir anı beklediler. Cebrail aleyhisselam gelerek kendisini teselli edip cesaret verdi. Ve açık davete başlamakta daha fazla geç kalmamasına dair ilahi arzuyu bildirdi.

    Sevgili Peygamberimiz, Hazret-i Ali'ye seslendiler....

    -Ebu Leheb'in sözlerini duydun. Hakaretleri ile bana fırsat tanımadı. Gelenlerle konuşmama imkan kalmadan yağıldılar. Yine önceki gibi yemek hazırla ve onları buraya topla.

    Çağrılanlar, bir bir geldi. Herkes hazır olunca yemek çıkarıldı... Ebu Leheb yine mecliste bir diken gibi göze batıyor.

    Peygamberlerin önderi, ayağa kalktılar. Gözler üzerinde... acaba ne diyecek? Geçen defa konuşmamıştı. Ebu Leheb, mani olduğundan geliş sebeplerini bile anlayamadan çıkmışlardı. Şimdi herşey anlaşılacaktı. Kendilerini böyle üst üste toplamasının mutlaka mühim bir sebebi vardı...

    Herkes hazır olunca konuşmaya başladılar. İnci gibi bir Arapça, güzel mi güzel bir ses ve mükemmel ahenk. Daha evvel bilmedikleri, duymadıkları şeylerin belagatin en harikası ile takdimi:

    -Hamd, ancak Allah'a mahsustur. Ben, O'na hamd eder; sadece O'ndan yardım isterim. O'na inanır ve O'na dayanırım. Şüphesiz iman eder ve size de bildiririm ki, Allah'tan başka mabud yoktur. Allah bildir ve eşi-ortağı mevcut değildir. Size asla hilaf bir şey söylemiyor ve en mutlak hakikatı tebliğ ediyorum. Gelin bir olan Allah'a iman edin. Ben, Allah'ın size ve tekmil insanlığa gönderdiği Peygamberim. Yeminle söylüyorum ki, siz uykuya daldığınız gibi ölecek ve ondan uyandığınız dirilecek ve hayatınız boyu yaptıklarınızdan hesba çekileceksiniz. İyiliklerinizden mükafat kötülüklerinizden ceza göreceksiniz. Böylece yeriniz cennet ve cehennem olacaktır. İnsanlardan ahiret azabı ile ilk korkuttuğum kimseler sizlersiniz.

    Ebu Talib:

    -En makbul iş sana yardımcı olmaktır. Ben seni himayeye devamedeceğim.

    Ama nefsime bakıyorum; eski dininde kalmaya ısrarlı.

    Yine Ebu Leheb atıldı:

    -Abdülmuttalib oğulları! Bunun yaptığı doğru değil... Bari başkaları durdurmadan biz karşı çıkalım. Yoksa Muhammed yüzümden hepimiz ağır hakarete maruz kalacak ve belki de çoğumuz öleceğiz.

    Ebu Leheb'in sözleri, Hazret-i Safiyye'yi harekete geçirdi. Sevgili hala, dayanamamıştı:

    -Ben hey kardeşim! Yeğenimizi ve dinini desteklememek; hor görmek, küçültmeye çalışmak sana yakışıyor mu? Alimler, Abdülmuttalib'in soyundan bir Peygamber geleceğini bildiriyor; sen O'nu kötülüyorsun. Bu ne taze böyle? Vallahi O Peygamber işte karşımızda bulunuyor!!!

    Ebu Leheb, inat mı inat. Öfke iele bağırdı:

    -Seninki ham hayal! Zaten kadın değil misin; ne anlarsın bu işlerden? Bütün işiniz erkeklere ayak bağı olmak! Yarın millet, İsyan ederse biz ne yapabiliriz?

    Ebu Talip, hışımla Ebu Leheb'e döndü:

    -Korkak!... Son nefesine kadar O'na yardımcıyım; anladın mı? Dedi. peygamberimize:

    -İnsanları imana çağıracağın zamanı bildir. Silahlanıp seninle beraber gelelim.

    Hava iyice gerginleşmişti.

    Yüce Peygamber, söze kaldıkları yerden devam ettiler:

    -Ey Abdülmuttalib nesli. Vallahi, benim size getirdiğim bu dinden daha üstün ve daha hayırlısını tebliğ eden olmamıştır. Sizi söylenmesi kolay fakat mizanda sevabı çok yüksek olan iki kelimeyi söylemeye davet ediyorum. İşte:" Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammed abdühü ve Resuluhu" Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Resulü olduğuna inanır ve şahid olurum, demek. Yüce Allah, size bunu bildirmemi buyurdu. Bazı mucizeleri de gördünüz. Öyleyse hanginiz çağrıma uyup benimle oluyor?

    Resuller Resulünün, hitabeti bitince ortalığı bir sessizlik tuttu. Sanki herşey donmuştu. Çıt yok... başlar önde, kimbilir ne veya neler düşünüyorlar.

    Sevgili Peygamberimiz, sözlerini üç defa arka arkaya tekrarlayıp muhataplarını aradılar. Ama nafile... Her üçünde de cevap hep Hazret-i Ali'den geliyor:

    -Bunların en küçük ve en zayıfı benim.Ama ben sana yardımcı olmaya hazırım...

    İlk iki cevapta efendimiz, Ali kerremallahü vechehi yerine oturtarak öbürlerinden bir ses çıkmasını beklediler. Fakat sözleri üçüncü kere cevapsız kalıp yine Hazret-i Ali aynı şeyi söyleyince elinden tutup akrabalarından uzaklaştılar....

    Onlar, ayrılınca kalabalık, Peygamberimizin dedikleri ile alay edip gülüşerek dağıldı...

    Herşeyin Peygamberi, hak bildiği yolda yürümeye devam ediyor. Nasibi olanlar bir mbir hidayete ermekte.

    Cebrail aleyhisselam ile yeni bir vahiy nazil oldu. Şimdi sadece yakın akrabalar değil; herkes Müslüman olmaya davet edilecek...

    İşte Hicr Sure-i Şerif'in doksandördüncü ayet-i kerimesi:

    -Sana emrolunan şeyi açıkla. Baş ağrıtırcasına anlat, müşriklere aldırma...

    Şanlı Peygamber, Safa tepesindeler. Yüksekçe bir taşın üzerine çıkmış olarak mübarek parmaklarını kulaklarına koyup gür ve billur bir sesle Mekke'ye doğru seslendiler:

    -Eyy Kureyş! Koşun. Buraya gelin! Size mühim bir haberim var. Koşun!

    Aşağıda sualler:

    -Kim mbu seslenen öyle?

    -Muhammed'ül Emin.Safa tepesine çıkmış bizler çağırıyor.

    -Gitsek mi acaba?

    -Bir bakalım. Mühim haberi ne? Belki düşman baskını falan vardır. O, emin insandır. Doğruyu haber verir.

    -Hadi öyleyse!

    Az sonra nefes nefese bir kalabalık, fahri kainatın karşısına dizilmişti.

    -Hayırdır, Ya Muhammed bizi merakta kodun?

    Gözler, hep O'nda,Muhakkak önemli bir şey varki bu tepeye çıkarak ahaliyi yanına çağırdı...

    Tane tane konuşuyor.Ve İslama gelmeyen bu insanların akıl, vicdan, idrak ve basiretlerindeki pası sökmeye uğraşıyorlar:

    -Şu dağın ardından veya şu vadinin içinden düşman atlılarının çıkacağını veya sabah akşam baskına uğrayacağımızı söylesem bana inanır mısınız?

    -Elbette, elbette,.. sesleri.

    -Sen,hep doğru söyledin. Senden doğruluktan gayrı bir şey ummayız...

    Habib-i Ekrem istediği cevabı almıştı... bunun üzerine Kureyş'in bütün ailelerini isim isim sayarak onları tevhide çağırdılar.

    -Sizleri kıyamet gününün azabı ile korkutmaya memurum. Sizi "La ilahe illallah vahdehu la şerike leh"/ Allah, tekdir ve kendisinden başka yaratıcı yoktur. diyerek iman etmeye davet ediyorum. Ben, Allah'ın kulu ve Resulüyüm. Eğer dediklerime inanırsanız yeriniz cennet olacaktır. "La ilahe illallah" demezseniz size ne dünyada bir yarar, ne de öte alemde bir imkan temin edemem

    Kalabalık şok oldu...

    Ebu Leheb...

    İlk atılan, ilk söze karışan, kin kusan yine O.Gözleri dışarı fırlamış; Öfkeden yanakları al al; kudurmuş gibi bir taşa sarılıp o güzeller güzeli Efendimize fırlattı. Bir taraftan da bağırıyordu:

    -Bizi bunun için mi topladın?!!

    Öbürleri birşeycik demezken hem de bir amcanın böyle zalimane davranışı... Kainatın bir tanesine taş atan bu eller kurusa müstehak değil mi?

    İnsanlığın baştacına risalet vazifesinde engel olmaya çalışan sadece Ebu Leheb değil; karısı Ümmü Cemil de geceleri Peygamberimizin geçeceği yollara diken dökerek en kötü çeşidinden O'na cefa verip yıldırma gayretinde...

    Allahü teala sevgilisine taş atana Tebbet Suresi ile:

    -Ebu Leheb'in elleri kurusun; zaten kurudu, dedikten sonra Ümmü Cemil'i "hammaletel-hatab/odun hamalı" olarak aşağıladı. Sure, karı-kocanın kötülükleri sebebi ile inzal olmuştu.

    Haklarında hususi vahiy gelip de böyle yerin dibine geçirilmeleri Ebu Leheb'i mecnuna çevirdi:

    Derhal oğulları Utbe ile Uteybe'ye koştu ve:

    -Kat'i emrimdir! Hemen karılarınızı boşayın! Derhal, hiç vakit kaybetmeden!

    Çünkü Sevgili Peygamberimizin kızlarından Rukiyye, Utbe ile Ümmü Gülsüm, Uteybe ile evliydi... murdar adan, gelinlerini boşatarak can yavrularına verilen bu sıkıntı ile Peygamberimizden intikam alıyordu...

    Peki; Utbe ve Uteybe, Allah Resulünün kızlarını boşayacaklar mı?

    Maalesef!..

    Onun damadı olmak devletini bırakıp, babalarının küfrüne destek oldular.

    Uteybe, sade boşamakla kalmayıp yüksek huzura koşarak bağıra bağıra:

    -Seni sevmiyorum. Dinini de inkar ediyorum. Bu sebeple kızını boşadım, dedi ve Efendimizin yakasına yapışarak gömleğini yırttı.

    Sevgili Peygamberimiz çok incindiler ve:

    -Ya Rabbi! Onun üzerine canavarlarından bir canavar musallat et, diye beddua ettiler.

    Onun duası geri çevrilir mi?

    Uteybe, Şam yolunda iken bir arslan tarafından parça parça edilerek berbat bir akıbet ile ölüp gitti...

    ........

    Artık müşrikler için ahir zaman Peygamberinin etrafında toplanan çüğu zayıf, fakir ve kadınlardan oluşan insanlar, ne bir avuç gariptir; ne de ciddiye alınyama layık bulunmayan kimseler... gün gün çoğalıyor. Ve hiç bir baskı, hiç bir tehdit, hiç bir usul, hiç bir vaad onları vahiyle işaret edilen ve Resulullah tarafından gösterilen istikametten çevirmiyor.

    Lakaytlık şimdi düşmanlıkla yer değiştirmiştir... münkirler, müşrikler, hepsi öfkeli. Çünkü gelen yeni din, puta tapmayı reddetmekte, putları adi birer madde olarak telakki ve ilan etmekte; o gün için ne kadar semavi din varsa hepsinin hükümsüz kaldığını; tamamının yerini Muhammed nizamın aldığını açıklamakta ve insanları buna iman etmeyi şart koşmaktadır.

    Dahası var: Bu din, ırk üstünlüğü, kabile imtiyazı, sülale seçkinliği gibi farkları kaldırarak serveti katar katar bir zengin veya çıplak ayaklı bir köle de olsa aynı imanı paylaşan insanlar arasında öz kardeşlikten daha gerçek kardeşlikler kurmakta.

    ...üstlerine doğru yuvarlanan kar yumağı şimdilik küçük gibi görünse de belli ki bu bir çığın çekirdeğidir.

    ...alay edenler için şimdi korku dağları bekliyor. İşte Kureyş büyüklerinden Ute, Şeybe, Ebu Cehil ve daha bir kaç isim, Ebu Talib'in karşısındalar. Tavırları küstah. Rica ile karışık tehdit ediyorlar.

    -Sana saygılıyız; bunu biliyorsun. Hep hatırını gözettik. Ancak şimdi huzurumuz kalmadı. Çünkü yeğenin, yeni bir din ihdas ederek dediklerine inanmayanları küfür ve dalalette olmakla itham ediyor. Bunu kabul edemeyiz. Ya nasihatinle bu sevdadan vazgeçer; yahut biz hakkından gelmesini biliriz.

    Ebu Talib, kibarlık yaparak bu kuru-sıkı tehditleri aziz yeğenine açmadı...

    Bir müddet sonra kafirler değişen bir şey olmadığını anlayınca yine Ebu Talib'e geldiler:

    -Sözlerimizin kaale alınmadığını görüyoruz. Biz, senin hatırını incitmek istemedik. Fakat kararımız taviz verilmez kesin bir karardır. Ya O yok olacak veya biz! Artık sabır ve tahammülümüz tükendi...

    Ebu Talib, bir fitne çıkmaması için ne kadar uğraştıysa da bir netice alamadı. Bunun üzerine alemlerin efendisi ile konuşma zaruretini duydu.

    -Ey yeğenim. Bütün kabile sana düşman kesildi. Akraba arasında husumet iyi şey değil. Kendilerini küfür ve yanlış yolda olmakla itham etmeden kendi dinini yaşamanı istiyorlar. İkinci keredir bana şikayete geldiler.

    Bu sözler, bir şey demek istiyordu.

    ... demek ki amca, destek ve himayesini çekiyor. sevgili peygamberimizde uyanan kanaat budur.Ebu Talib desteğini çekse ne olur ki? En büyük destek, en büyük hami Allah olduktan sonra!..

    İşte Sevgili Peygamberimizin cevabı:... bir dava adamının en zor, en tahammül edilmez, en ümitsiz anlarda bile bütün bu menfi şartları hiçe sayıp meydan okuyan çelik irade ve kale duvarı gibi muhkem azmine tarihin en parlak misali:

    -Güneşi getirip sağ elime, ayı da sol elime koysalar ve bana bu işten cay deseler yine vazgeçmeyip İslamiyeti yaymaya devam edeceğim. Bu yolda canımı feda etmeye hazırım. Yeter ki Rabbim benden razı olsun!...

    Efendimiz, bunları söyledikten sonra dolu dolu gözlerle oradan uzaklaşmaya başladı. Ebu Talib, konuyu açtığına pişman olmuştu. O'na yetişti ve:

    -Dilediğini yapmakta hürsün. Hayatta olduğum müddetçe seni koruyup kollayacağım.

    ........

    Kureyşli müşrikler, Ebu Talib'in hala himayeyi sürdürdüğünü görünce önde gelen on kişi Utbe, Şeybe, Umeyyet ibni Half, Ebu Cehil bir Hişam, As İbni Vali, Mutim bin Adiy, Şeybe İbni Haccac, Münebbih El Haccac ve Ahnes İbni Serik, Ebu Talib'in kapısını çaldılar. yanlarında güzelliği ile ünlü İmare de var; Velid İbni Mugire'nin oğlu:

    -İmare'yi sana evladlık verelim; sen de Muhammed'i bize teslim et öldürelim! Çünkü O, dinimizi mahvetti; ve kavmimizi başka yerlere sürükledi.

    Teklifin densizliği Ebu Talib'in sabrını taşırdı ve O'nu çileden çıkardı.

    -Bu kadar akıl ve mantık harici söz olamaz. Ben, oğlumu size verip, sizin çocuğunuzu alacağım. Niçin? Benim evladımı öldürseniz diye. Bu ne saçma laftır. Eşi duyulmamış bir ahmaklık. İşte açıkça söylüyorum. Kulağınızı iyi açın! Kim, Muhammed'e düşmansa, ben de kendisine düşmanım, kim onun dinine düşmansa, ben de ona düşmanım. Anladınız mı? Şimdi varın gidin!!!

    Müşrikler tokat yemiş gibi oldular. Hatta daha beter. Süklüm püklüm oradan savuştular.

    Ama düşmanlıklarından en ufak azalma yok. Ne yapıp yapıp bu yeni dini köreltmek isteyenler, Ebu Cehil, Ebu Leheb, Ukbe bin Ebu Muit, Hakem bin Ebil As, Ümeyye bin Half, Ebu Kays bin Riaf, Asım bin Said, Haris bin Kays, Esved ibni Abdülesed, Asım bin Hişam,... en azgın ve Sevgili Peygamberimizi en çok rahatsız eden ise Nadr İbni Haris ismindeki bir lanetli.

    Ebu Talib'ten bu ağır ve kat'i cevabı alınca bu defa Sevgili Peygamberimize koştular:

    -Maksadın mal-mülkse istediğin kadar verelim. Hükümdar olmak niyetinde isen başımıza geçirelim. Sana görünen şey bir cin ise en namlı hekimleri çağıralım. Ne dersen yapmaya hazırız. Yeter ki sen, şu Peygamberlik davasından vazgeç! diye değişik bir usülü dendiler.

    ...tabii boşa nefes tüketiyorlar. Aldıkları cevap:

    -Ne mal istiyorum. Ne hükümdarlık; gözüme cin de görünmüyor. Allah, beni size Peygamber olarak gönderdi ve bir de kitap indirdi; ve müjdeleyici ve korkutucu olmamı buyurdu. Rabbimin emir ve yasaklarını size tebliğ ettim ve nasihatte bulundum. Bildirdiklerimi kabul ederseniz bu, dünyada da, ahirette de saadetnize vesile olur. Şayet reddederseniz Yüce Allah aranızda bir hüküm verene kadar, tebliğe devam ile sabretmek vazifem olacaktır.

    çııÖÖçşıÜü
    Arkadaşlarım, dostlarım, hısım ve akrabam ve kabilem! Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resülullah / Ben, iman ediyorum ki Allah'dan başka ilah yoktur ve Muhammed aleyhisselam, O'nun Peygamberidir. Puta tapmanız ise batıl ve gülünç bir ibadet şekli.

    -O nasıl laf öyle ey Cündeb? Sözünü geri al! İlahlarımıza asla hakaret edemezsin! Yoksa sen de biz de onların gazabına uğrarız. Çabuk pişmanlığını dile getir.

    - ......?!

    -Olmaz! Söyleyen kim olursa olsun! Biz, putlarımıza hakaret ettirmeyiz. "Batıl" dediğin ibadet, atalarımızdan bize tevarüs etti... bu patlara onlar taptılar; gözümüzü açtık bunu gördük; biz de tapıyoruz. Sen şimdi hangi cesaretle ilahlarımıza saldırıyorsun?

    Cündeb bin Cünabe, sevgililer sevglisi; can sevgili aziz Peygamberimizin yüksek huzurlarında İslamla şereflendikten sonra alemlerin efendisinin talimatı ile kavmini hidayete kavuşturmak için Gıfar kabilesine dönmüş ve şimdi onları toplanmış olarak en son dini ve onun itikadını bildiriyor ve çığırından çıkmış şu insanları sonsuz saadete davet ediyordu; Kitlenin taşkınlığını Gıfar kabilesi'nin reisi Haffaf yatıştırdı:

    -Susun!!! Susun! Önce anlatacaklarını anlatsın. Sonra hükmümüzü veririz. Buyur ya Cündeb!

    -... daha müslüman değildim. Bir gün Nuhem adlı putun içmesi için bir tas süt götürüp önüne koydum. Az ayrılıp geriye baktığımda manzara çok çarpıcıydı... bir köpek, sütün tamamını içtikden sonra bacağını kaldırıp Nuhem'i iyi bir ıslattı.

    Bu nasıl ilah ki, karnı acıkıyor ve ancak kulların yardımı ile doyabiliyor? Bu nasıl ilah ki, bir köpekten bile sakınamıyor? Sizin tanrı bildiğiniz aslında bir heykelden başka bir şey değil! Aklı olan kendi eliyle yaptığına tapar mı?

    Sözler, şimşek gibi çakıyordu. O az önceki kaynayan cemaat yavaş yavaş durulmuş ve son cümleleri, başları önlerinde dinlemişlerdi. Suç üstü yakalanmış insanlara benziyorlar...

    Biri sordu:

    -İyi de senin Peygamberin nediyor; neden bahsediyor?

    -O mu? O, dünya durdukça eskimeyecek, devre geçmeyecek ve her zaman ve her mekanda kıymetini koruyacak olan cihan şümul ve çağlar üstü şeyleri bildiriyor.

    Allah birdir... doğmamıştır, doğurmamıştır, yemez içmez ve ölmez. Allah, herşeyin haliki ve sahibidir. Benim Peygamberim, rengi, ırkı, mesleği, serveti, şeceresi ne olursa olsun bütün insanları işte bu Allah'a kulluk etmeye davet ediyor. benim Peygamberim, insanları iyilik yapmaya, zinadan kaçmaya, kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekten vazgeçmeye, köle, yetim ve fakirlerin hukukuna riayet etmeye ve şurada sayamayacağım daha nice güzelliğe çağırıyor... O, Resul olmadan önce de milleti nezdinde Muhammed'ül Emin olarak şöhret bulmuştur. Emirdir ve doğrudur. Bütün ilahi kitaplar, bütün Peygamberler, O'nun son nebi olarak kainatı şereflendireceğini haber verdiler. Size atalardan da kalsa bozuk bir dini terkederek son ve en üstün din olan İslamiyeti kabule gelin diyorum...

    Kısa bir essizlik oldu. Sadece uçuşan kuşlar ve koşuşan hayvanlar duyuluyordu.

    Kim bu Cündeb? Veya tam ismi ile Cündeb bin Cünabe? Cündeb, Sevgili Peygamberimizin, sallallahü aleyhi ve sellem müslüman olduktan sonra kendisine "Ebu Zer" künyesini verdikleri büyük sahabi Ebu Zer GIfari radıyallahü anh...

    Gıfarlar, Mekke kervanının yolu zerindeki bir yeri yurt ednmiş, gelip geçen ticaret kervanlarını, insanları yağmalayan, ellerinde avuçlarında ne varsa alan putperest ve şerli bir dağlı kabile...

    Cündeb, iri-yarı, güçlü-kuvvetli bir Gıfarlı. Cesur ve atılgan biri.

    Gücü-kuvveti ve cesareti ile kabilenin en namlı yiğidi... işte bu yiğit adam, hilkatindeki saffet sebebi ile düşüne düşüne, yapılan şu soygun ve çapulculuktan da, ilah zannedilen şu heykellerden de içten içe soğuyarak nefrete başladı. Ve uzlete çekildi. Cündebe göre yaratıcı tek olmalıydı. O yüzden sık sık "Lailahe illahllah diye bir cümleyi terarlıyor. Bu münzevi hayatı üç sene sürdü... Allah'a götürecek rehberi arıyor.

    O'nu böyle her şeyden habersiz olarak Allah'tan başka ilah yoktur" dediği günlerde Efendimiz'e de Peygamber olduğu bildiriyor. İslamiyet, nur çemberleri halinde halka halka genişleyerek yayılıyor.

    Bir gün Mekke'den, biri, Gıfar kabilesine geldi ve bir tesadüf eseri Cündeb bin Cünabeyi de gördü... Cündeb arada bir "la ilahe illallah" diyor; misafir şaşkın:

    -Mekke'de biri var; senin bu söylediğin cümleyi o da söylüyor. Peygamber olduğu iddiasında.

    Cündeb pürdikkat adama döndü:

    -Hangi kabileden?

    -Kureyş...

    Şöhretli bir şair olan kardeşi Üneys'i buldu ve hemen Mekke'ye giderek sağlıklı bir haber toplamasını istedi...

    Üneys, Mekke'ye vardığında Sevgili Peygamberimizi gördü, sohbetinde bulundu ve ihsanlarına nail oldu... hayranlığı çok büyük ama henüz müslüman değil. Tekrar ağabeyine geldi:

    -Neler öğrendin Üneys?

    -Çok büyük bir zat. Hep iyilikleri emrediyor ve kötülükleri yasaklıyor.

    -İnsanlar O'nun hakkında ne diyor?

    -Şair, kahin, sihirbaz gibi şeyler söylüyorlar... Ama yalan; çünkü sözlerini bütün şairlerin mısraları ile mukayese ettim; hiç alakası yok. Kahin ve sihirbaz benzetmeleri ise sadece iftira.Tebliği her sözünden üstün. Ve hiç bir söze benzemiyor. Bana kalırsa dedikleri hep doğru...

    Öyleyse bizzat gideyim... dedi ve eline değneğini alıp bir çıkına bir miktar yiyecek koyarak yola çıkarken Üneys ikaz etti:

    -Aman orada dikkatli davran. Çünkü düşmanları çok azgın.

    Gerçekten bu sırada müşrikler, garip, kimsesiz, ve fakir mü'minlere tarihin görebildiği en amansız işkencelere başlamışlardı...

    Bu yüzden Cündeb Mekke'ye geldiğinde kimseye birşey soramadı. Kabeye gitti. ve orada beklemeye başladı. Ne yapacağını, O'nu nasıl bulacağını bilmiyordu. Üç gün üç gece burada bekledi. Bu zaman içinde yiyeceği bitmişti. Zemzem içmeye başladı. Hayret! Bu su kendisinin hem susuzluğunu gideriyor hem de doyuruyor. Üçüncü gün Hazret-i Ali ile tanıştı. Ali radıyallahü anh'a itimat edip zarar vermeyeceğini anlayınca geliş sebebini açıkladı...

    Hazret-i Ali:

    -Doğruyu buldun. Akıllı insanmışsın. Ben şimdi o zata gidiyorum. Sen de beni arkadan takip et. Yolda zararı dokunacak bir kafir görürsem pabucumu düzeltir gibi yapar ve bir duvar dibinde dururum. Sen yoluna gidersin.

    Sokağa çıktılar. Oh şükür ki kimsecikler yok.

    İşte o an! Cündeb'in üç yıldır aradığı rehberi bulduğu unutulmaz an. Devlethanede ve Allah'ın Resulünün huzurunda:

    -Esselamü aleyküm!

    ...Bu, dinimizde ilk verilen selam ve Cündeb de ilk selam veren insan.

    Peygamberimiz:

    -Allah'ın selamı senin de üzerine olsun, diyerek kim olduğunu sual buyurdu.

    -Gıfar kabilesinden efendim.

    -Ne zamandan beri Mekkedesin?

    -Üç gün üç gece...

    -Ne yiyip ne içtin?

    -Azığım bitince zemzemden gayrı bir şey bulamadım. Ondan içtim, hem suya kandım hem karnım doydu.

    -Zemzem mübarektir...

    Daha sonra Cündeb bin Cünabe, Sevgili Peygamberimizden nasıl Müslüman olacağını sordu. Resulullah, kelime-i şahedet'i okudular. Ebu Zer Gifari de tekrar ederek mü'min ve sahabi olma yüce şerefine kavuştu... hiç bir telkin, davet ve cebir olmadan kendiliğinden islamiyete koşmuştu. Ebu Zer radıyallahü anh, Müslüman olunca da doğru Kabenin yanına vardı ve bağıra bağıra:

    -Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammedün Resulullah!!!

    Arının deliğine çöp dürttü... müşrikler, aç kurtlar gibi üzerine atılarak kainatın bir tanesini görmeye ve islamiyeti bulmanın cezbesini yaşayan büyük kahramanı taş, sopa, kemik parçaları ile döve döve kanlar içinde bıraktılar.

    Ebu Zer radiyallahü anh'ı ellerinden Abbas güçlükle kurtardı:

    -Ne yapıyorsunuz siz? Bu adam, kervan yolumuzun üzerinde bulunan bir kabileden. Bir daha oradan nasıl geçersiniz?

    İçindeki aşk ateşi ile hiç bir şeyi görmüyordu. Bir sonraki gün yine aynı yerde bağırarak ilayı kelimettullaha hizmet ediyordu.

    Yine kafirlerin hücumuna uğrayıp ağır biçimde hırpalandı... Bu defa da Abbas, imdadına koşmuştu.

    ....

    Sevgili Peygamberimiz, Ebuzer radiyallahü annnh'ı huzura kabul ederek kimseye bir şey belli etmeden artık yurduna dönmesini ve islamiyeti orada yaymasını emrettiler.

    Beşeri güç-kuvvet ve cesareti, İslamın aşkı ile hedefin bulan mübarek sahabi Peygamberinden emir ve talimatı alınca doğru kendi diyarına gelmiş ve kabilesini tolayarak onları müslüman olmaya çağırıyordu.

    En seçkinlerinden biri olan Cündeb'i dinleyen Gıfarlılar, çarpıcı misallerle dinlerinden ve taptıklarından utanmaya başlamışlardı... bir köpekten bile hakaret gören tanrı! Öyle şey mi olur? En evvel kabile reisi Haffaf, mümin olduğunu açıkladı, ardından Ebu Zer'in kardeşi Üneys ve daha bir çoğu... Ebu Zer'de sevinç büyük, gözlerinin içi gülüyor.

    Vurguncu, soyguncu, insan kıymeti bilmez mbir oymaktan gök kubbenin en şahane yıldızları gibi muhteşem insanlara... Kalbe iman nurunu düşmesi ile her şey, her şey değişiyor.

    Büyük taktik...

    Mekke'de ağır ağır gelişen İslamiyet, Sevgili Peygamberimizin ince startejisi ile çevrede süratle yayılmaya başlıyordu.

    LA İLAHE İLLALLAH

    BU BİR KİTAPTIR Kİ AYETLERİ İLE EMİR VE YASAKLARI VA'D VE VA'İDLERİ AYIRMIŞTIR. ARABİ LİSANLA ALLAHÜ TEALA'DAN İNDİĞİNE İNANAN KAVİMLERE CENNETİ MÜJDELEYİCİ VE İNANMAYANLARI CEHENNEMLE KORKUTUCUDUR. MÜŞRİKLERİN ÇOĞU O'NU KABULDEN KAÇINIP, CAN KULAĞI İLE DİNLEMEZLER.

    FUSSİLET

    Ukaz panayırı. Türlü türlü, renk renk mallar alıcıya çıkarılmış. Pazarlık yapanlar, para ödeyenler, yeni mal getirenler... orta yaşta bir insanın hakim ve cesur bir eda ile şöyle seslendiği duyuluyor:

    -Ey insanlar! "La ilahe illallah" deyiniz ki kurtulasınız.

    Bütün bakışların kendisine çevrildiği bu kurtuluş habercisi münadi Sevgili Peygamberimizden başkası değil... ama O, pazar yerini böyle sokak-tezgah gezip vahyi tebliğ ederken biri de O'nun ardınca dolaşıp,

    -Aman ha! Sakın inanmayın, diyor.

    Efendimize musallat olmuş bu zulmet elçisi ise Ebu Leheb.

    Ebu Leheb; yani insanların ebedi saadete çıkan yollarını kesip felakete sürükleyen bir cehennem hizmetçilerinden biri.

    Çevre kabileler, Hacca geliyor. Beytullah'ı tavaf edip yurtlarına dönüyorlar... ama dinlerinin hükümsüz ve batıl olduğundan haberleri yok. Boşa zahmet içindeler. Çünkü; Allah, sevgilisine Kur'an-ı kerim'i indirerek eski dinlerin hepsini fesh etmiş bulunuyor...

    Bu sebeple Peygamber efendimiz, Mekke'ye gelen bu ziyaretçileri karşılayarak onlara yumuşak, tatlı, cezbedici bir üslub'la İslamiyeti anlatıyor.

    Ve bu yabancılar anlıyor ki şu yüksek ahlak güzelliğindeki bir zat, asla ve asla hakikate aykırı bir şey söylemez. O'nun anlattıkları kalblerini imanla dolduruyor... hep müslüman oluyorlar...

    Putları ile Allah'a ortak koşan Mekke kafirleri, durumdan ciddi şekilde rahatsız... kendi içlerine ikilik soktuğu; baba ile evladı ayırdığı yetmiyormuş gibi şimdi de komşu kabileleri bir bir safına çekiyor... bir çare bulmalılar buna; ama nasıl?

    Kureyş'in güngörmüşlerinden Velid bin Mugire, müşrikleri kendine çağırdı:

    -İçinizdeki en yaşlı benim. Sözüme kulak verin. Şu felakete tez vakitte çare bulmalıyız. Beni dinleyin!

    -Aman söyle ey pir!

    -...Mekke'ye hacca geliyorlar. Muhammed, bunları kendi dinine çekiyor. Bir bir O'nun tarafına geçiyorlar. Akıbeti iyi görünmüyor. hem içten hem de etraftan sarılıyoruz. Farkında mısınız?... Buna kısa zamanda mani olmazsak iş işten geçmiş olacak. Bir çare düşünmeliyiz.

    -Sen daha iyi bilirsin ya Velid!

    -Evet bir çare... O'nun için bir sıfat bulalım ve hepimiz bunu kullanalım. Eğer Ebul Kasım için herkes bir şey söylerse bir yabancı buna inanır mı? Siz olsanız inanır mısınız?

    -Sen ne dersen o olsun. Mesela "kahin" veya "deli" desek...

    -Bırakın bu lafları!.. Öyle bir şey bulun ki tam yerine otursun... ben kahinleri bilirim. Muhammed'in dedikleri ile kahinlerin söyledikleri arasında hiç bir yakınlık yok... deli demekse, deliliğin ta kendisi Sizde hiç akıl yok mu?

    -Sihirbaz desek?

    Velid, kirli parmakları ile kırçıl sakalını kaşırken gözü bir o yana bir bu yana kayarak karşısında oturmuş olanları süzüyor; manasız bakışları ahmak çehrelerde dolaşıyordu. Bir köpek, şerlerinden kaçar gibi yan yan kaçarak kalabalıktan uzaklaştı... Velid bir iki kere öksürdü ve:

    -Sihirbaz; yani büyücü. Ama herkes onu yakından tanıyor. Çok fasih ve beliğ ve mantıklı konuşuyor. Ne yapsak?

    -En akıllımız en tecrübelimiz sensin. Senin dediğin olsun.

    Velid, kafasını yere eğdi, eliyle başlığını yana iterek saç diplerini kaşıdı. Ve yılgın fakat intikam dolu bir lisanla:

    -Evet, evet! Doğrusu yine sihirbaz diyelim. Çünkü O, konuşmaları ile kardeşi kardeşten, babayı evladından, dostu dosttan koparıyor. Fakat "O, sizin bildiğiniz sihirbazlardan değil; bir Babil sahirbazdır." deriz. Ortak sözümüz bu olsun.

    Boşa çaba!... ne yapsalar, başlarını hangi taşa çarpsalar boş.

    Aciz kalmarı onları daha da kurdurtuyor.

    ................

    Kureyş'in önde gelenleri; servetlerine, asaletlerine, şöhretlerine mağrur bu adamlar, kabe'nin dibine oturmuş. Efendimizi çekiştiriyorlar. Öfkeleri büyük. Kendi kendilerini suçluyorlar. İçlerinden biri yumrukları ile havayı döverken ağzında tükrük kalmamış halde dili damağına yapışa yapışa, boyun damarları şişe şişe bağrıyor:

    -Bu ne haldir böyle? Üzerimize ölü toprağı mı serpildi? O, bizi suçlar tanrılarımıza hakaret eder, dinimizi reddeder ve aramızı açarken biz ne yapıyoruz? Hiç bir şey! Biz ki üstümüze toz kondurtmazdık... bu miskinliktir, miskinlik...

    Adam bağırmaktan mosmor kesilmişken, Efendimiz lafın üzerine geldi. Bir anda ortalık buz gibi oldu. Serveri alem, doğruca Hacer'ül Evsed'e giderek huşu ile öpüp tavafa başladılar...

    Allah ve Resulullah düşmanları ilk şaşkınlığını üzerinden atınca salyalı ağızları ile Sevgili Peygamberimize hakaretler yağdırmaya başladılar... O'nun, sallallahü aleyhi ve sellem, mübarek yüzlerinde üzüntü ve nefret emareleri görülüyordu. Buna rağmen ilk tavafta sükutu tercih ettiler. Ama durmuyorlar; ağır sözlerle itham ediyorlar... bunun üzerine kainatın efendisi, karşılarına öyle muhteşem bir vakarla dikildiler ki, o deminki arslanlar birer uyuz çakala döndü... Peygamberimiz, istikballeri için müthiş bir ihtarda buluyor. Titremeye başladılar.

    -Ey Kureyş, beni dinleyin! Nefsim kudret elinde o Allah hakkı için eğer İslam dinini kabul etmezseniz sizi koyun gibi keserim. Elimden kurtulacağınızı sanmayın!..

    Rabbim, "asaletmeabları" bir köleden daha zelil hale düşmüştü. Küçük adamlar yalvarıyor:

    -Aman Ebul Kasım biz sana ne dedik ki! şey yani... sen bizden birisin zaten. Aman ibadetine devam et. Biz sana nasıl karışırız?..

    Efendimiz tavafa devam ettiler.

    ...Ama müşrikler yalan söylüyor.

    Peygamberimizin sözleri ile yıldırımla vurulmuşa dönmüş ve ancak ertesi gün kendilerine gelebilmişlerdi. ve kendilerine gelir gelmez de Sevgili Peygamberimizi buldular. Allahın habibi, yine Kabeyi tavaf ediyorlar.

    Ukbe bin Ebi Muit, üzerlerine atılıp yakasına yapıştı. Öyle insafsız sıkıyor ki Peygamberimiz güçlükle nefes alıyor. Hazret-i Ebu Bekir koşuyor; bu defa onun üzerine çullanıyorlar.

    Fakat bu hareket gayretullaha dokunmuştu. Saldırganlardan ilahi intikam alıncak ve sonları felaket olacaktır.

    İşte:

    Müşrik sürüsü, Kabenin yanında toplanmış and içiyorlar:

    -Muhammedi gördüğümüz yerde derhal öldüreceğiz. Bu iş buraya kadar gider! Yetti artık!! İlk defa hangimiz görürsek görelim anında öldüreceğiz. And mı?

    -Andolsuh, andolsun...

    ... kötü haber, Sevgili Peygamberimizin sevgili kızları Fatıma, radıyallahü anha, hazretlerine ulaşınca mübarek kalpleri titredi. Ve üzüntüden şaşırmış bir hal ve nemli gözlerle babacığına gelerek işittiğini nakletti.

    Peygamberimiz yavrucuğunu teselli ederek, celal sıfatları ile kafirlerin üzerine geldiler ve önlerine dikildiler. Kime baksalar; o müşrik heykel gibi olduğu yere mıhlanıyordu. Hiç bir müşrikte yerinden kıpırdayacak mecal kalmadı.

    Resullerin Resulü yere eğilerek bir avuç toprak alıp müşriklere saçtılar...

    ... bu topraktan kime değdi ise o kafir Bedir savaşında İslam mücahidleri tarafından öldürülerek, canı Cehennemi boyladı.

    AŞK BUDUR

    EBU BEKR'DEN DAHA ÜSTÜN BİR KİMSENİN ÜZERİNE GÜNEŞ DOĞMAMIŞ VE BATMAMIŞTIR.

    HADİS-İ ŞERİF

    Allah'ın Resulü, emsalsiz bir sabırla insanları hidayete çağırmaya devam ediyor... Sıkıntılar, çileler ve tek tek müslüman olanlar... O, eziyetleri de rahmet gibi karşılıyor. Daima şükür halinde. Evinde, Beytullah'da ve her müsait yerde Rabbine ibadetle meşgul. Kendisine tevdi edilen insanlığı kurtarma vazifisinde yüce Allah'dan yardım istiyor, metanet diliyor...

    İşte, mücessem bir nur gibi Kabe'ye yürüyor. Alemlerin Rabbine iltica ederek yalvarıp dua edecek.

    Ama bırakmıyorlar!... Kim? Bir gurup münkir, Kabe çevresine toplanmış günün aktüel meselesi olan islamiyeti tartışıyorlar. Onlara göre; bir adam çıkıyor ve şöyle giden bir cemiyeti tam aksi tarafa döndürmeye uğraşıyor. Yalnız bir insan, asırlardır yerleşmiş olan her şeyi alt üst ederken kendileri ne yapıyor?

    Buna kızıyorlar. Pasif kaldıkları; varlık gösteremedikleri inancındalar. Boyun damarları şişe şişe, ağızları köpüre köpüre, yürekleri gayzla dola-taşa konuşuyorlar. Bu aykırı gidişi durdurmanın günü gelmiş de geçmektedir. Daha gecikme felaketi büyütmek olacaktır. öyleyse her imakını kullanarak bu yeni dini söndürmek; hatta Muhammed'in vücudunu ortadan kaldırmak lazımdır...

    Onlar böyle hararetle konuşurken birden Kabe-i şerifi tavaf etmekte olan efendimizi gördüler... bu görme, aç kurtlar sürüsünün bir ceylanı kırlarda yalnız başına dolaşırken görmesi gibiydi. işte bundan daha güzel imkan, bundan daha müsait fırsat olamazdı ki!...

    Kurtlar,O mübarek insana dört bir yandan saldırmak üzere atıldı. Boğmak, öldürmek, kinlerini doyurmak niyetindeler! Ukbe bin Muayt'ın murdar elleri bir çelik kelepçe gibi Sevgili Peygamberimizin boynunu sıkmakta... Bir yandan da yüce nebinin yüzüne tükürüyor... En zor an ve tarihin şansız enstantanelerinden biri; iki cihan sultanı, zor nefes alıyor. Ukbe, işin farkında; az daha sıksa nefesi kesilecek. Hep birden çullanıyorlar... Bir vahşet tablosu. Kendilerini iyiliğe, insanlığa, İslamiyete ve ebedi güzelliğe çağıran hem de soylu, anlı namlı adamların ettiğine bakın... Başlarına problem gibi gördükleri Sevgili Peygamberimizden kurtulmak üzereler... ama kurtulamıyacaklar. Onların dert dediği ebedi saadet, an an, gün gün gelişecek ve nurun aydınlığı bütün cihanı dolduracaktır.

    Kafirler, Resulullah'ı böyle mecnun bir çılgınlıkla incitirler ve Ukbe ismindeki canavar, Peygamberimizin nefesini kesmeye uğraşırken; Yüce Allah, bir küçük cilve ile onlara hedef şaşırtır ve sevgilisini ellerinden kurtarır... Hazret-i Ebu Bekir, oradan geçiyor. İtişip kakışmakta olan kalabalığın ortasında efendisi; efendimiz Muhammed mustafa, sallallahü aleyhi ve sellem'i fark etmekte gecikmedi. Farkeder etmez de yıldırım gibi azgınların arasına daldı. Narası, müşrikleri olduğu yerde durdurdu ve baışlar kendine döndü; Ukbe'nin parmakları gevşedi. bu ses de kimin? Bu işe karışan da kim?

    -Siz alemlerin Rabbinden ayet getiren ve Rabbim Allah'tır diyen birini mi öldüreceksiniz?

    İman, aşk ve ihlasla dolu sual, müşriklerin yüzünde kamçı gibi sakladı. Şimdi öfkeleri daha katmerliydi.

    Muhammed'e dinini yaymak için destek olması, atalarının dinini tert etmesi yetmiyormuş gibi şimdi de ona arka çıkıyordu ha!... Peygamberimizi bırakarak O'nun aziz dostuna çullandılar. Sakalını yoluyor, tekme-tokat yağdırıyorlardı. Utbe bin Rabia adlı insafsız, ayakkabısı ile Hazret-i Ebu Bekr'in suratına, suratına vurarak yüzünü gözünü kan içinde koydu. Ebu Bekr, radıyallahü anh, linç edilmek üzereydi ki Teymoğullarından bazıları yetişerek kendisini zor kurtardılar. Evine sedye ile götürdüler.

    Teymoğulları, eshabın en büyüğünün kabilesi... O'nu evine bıraktıktan sonrra da bu alçaklığı yapanlara gelip:

    -Ebu Bekr'e hele bir şey olsun, kozumuzu o zaman paylaşırız!!! Diyerek içlerine derin korkular saldılar.

    Saldırgan sürüsü, kuyruğunu bacak rasına saklayan suçlu köpekler gibi süklüm büklüm oradan savuşup gözden kayboldular.

    Efendimiz seçkin arkadaşı, gün batımına kadar komadan çıkmadı... Gün, çölü bir sünger gibi eme eme ve her yeri tunca çevirerek batarken gözleri aralandı ve dudakları kıpırdadı...

    Evet; dudakları kıpırdadı... Başındakiler sevinçle karışık telaşda... ne diyor; bir şey mi istiyor? Su mu, tabib mi, ilaç mı? Kulak tutuyorlar.

    Sual, derin denizler gibi bereketli bir kalbden havalanan güvercinler gibi. Som aşk, som ihlas ve tam bağlılık:

    Ebu Bekr, radıyallahü anh, kafası yarılmış, sakalı yolunmuş, yüzü gözü yara-bere içinde ve bitkin bir halde iken mecalsiz bir sesle soruyor:

    -Resulullah nicedir; ne yapar? O'na hakaret etmişlerdi...

    İşte islam ahlakı ve işte mü'min. En zor zamanda bile kendi canının değil; canından aziz bildiğinin derdinde. Sanki kendisi yoktur O vardır. Evet; bu yüce sahabi, O'nda fena bulmuştur. Bu sebeple konuşabildiği; hislerini kelimelere söyletebildiği an, efendimiz ve O'nun sağlığını soruyor...kendimi düşünmek arka planda.

    Ev iyice tenhalaştı. Gelenler yavaş yavaş ayrılıyor:

    Annesi Hazret-i Ebu Bekr'in başında oğlunun yanında eriyen bir mum gibi. Odanın loşluğundan göz yaşları sesiz dökülüp duruyor...

    Ordakiler annesine:

    -Sor bakalım, diyorlar. Bir şey içmek ister mi?

    Anneciği suskun. az bekledi. Gözleri ile oğlunun yüzünü taradı ve yumuşak, tane tane kelimelerle sordu.

    -Canın ne ister evladım; karnın aç mı?

    Sahabi ahlakında önce can sonra canan değil, önce canan sonra can geliyor... önce; her şeyden önce varlık ve imanımızı borçlu olduğumuz kainatın baş tacı.

    Ebu Bekr efendimiz, kirpiklerini aralayarak annesinin üzüntülerin kaynaştığı yüzüne baktı ve sordu:

    -Resulullah nicedir; ne yapar?

    -Bilmiyorum, dedi Selma binti Sahr; arkadaşın hakkında malumatım yok...

    -Hemen Ümmü Cemil'e git. O, Allah'ın Resulü'nü bilir. Efendimin sağlık haberini bekliyorum,

    Hazret-i Ebu Bekr'in annesi, az sonra Ümmü Cemil'in evine gelerek oğlunun, Peygamberimizi merak ettiğini soruyor.

    Ümmü Cemil radıyallahü anha, mü'mine hanımlardan biri. Hattabın kızı; yani Hazret-i Ömer'e hemşire... Bir mümin basireti ile tedbirli hareket ediyor ve Selma binti sahr'ın geliş sebebini belli etmeden anlamaya çalışıyor. Çünkü, Selma, henüz müslüman değildir. Resulullah'a herhangi bir kötülük yapabilir. Belki de bunun için ağzını arayarak bilgi topluyor. Bu yüzden:

    -Bilmiyorum, diyor. Ne oğlun ne de Peygamberinin nerede ve nasıl oldukları hakkında bir şey bilmiyorum.

    Selma, oğlunun başından geçenleri anlatınca Ümmü Cemil:

    -Haydi öyleyse Ebu Bekr'e gidelim; durumunu merak ettim, diyor.

    Ümmü Cemil, radıyallahü anha, büyük sahabiyi ağır hasta görünce:

    -Allahü teala, o azgınların yaptıklarını karşılıksız bırakmasın!...diye beddua etti...

    Ebu Bekr, radıyallahü anh, Hattabın kızının dediği ile belki de hiç alakadar olmadı. O'nun aklı ve gönlü başka yerde; aşık olduğu insanda.

    Ümmü Cemil'e sordu:

    -Resulullah ne yapar; hali nicedir?

    Misafir hanım, tedirgin ve alçak sesle cevap verdi.

    -Anne burada; ya dediklerim duyarsa?

    -Korkma! Ondan bir ziyan gelmez, sırrını söylemez!

    Bunun üzerine bu yüksek mümine sahabi, Ebu Bekr Efendimizi rahatlatan müjdeyi verdi:

    -Çok şükür hayatta ve sıhhati yerinde...

    Hazret-i Ebu Bekr, radıyallahü anh, sevindi ve bu güzel haberle kuvvet buldu. Sordu:

    -Nerede; kimin evinde?

    -Efendimiz, şu an Erkam'ın hanesinde.

    Hazret-i Ebu Bekr'in yüzünü bir huzur aydınlığı doldurdu; rahatladı. Hoşnud oldu... Fakat yüksek aşkın söylettiğini dedi:

    -Vallahi Resulullah'ı gidip görmedikçe ne yer, ne içerim?

    Ya ilahi bu nasıl sevgidir? önce canan sonra can. önce Resulullah, sonra ben diyebilen ebedi misal...

    -Sen şimdi kendini toparlamaya bak; istirahat et. El ayak sokaklardan çekilsin. Herkes uykudayken gideriz.

    Ve öyle yaptılar. evlerin pencereleri birer birer karanlığa gömülürken büyük dost, annesi ve Ümmü Cemil'in desteği ile Erkam bin Erkam radıyallahü anh'ın evinin yoluna düştü.

    Ebu Bekr efendimiz, eve girince Resul aleyhisselam'a sarılıp öptü. Mü'minlerle kucaklaştı.

    Peygamberimiz, arkadaş bu büyük müslümana bir hayli üçüldüler.

    ...her ne hal olursa olsun kainatın efendisi üzülmemeli.

    Ebu Bekr, ağır ağır konuşarak Habibullah'ı teselli etti ve:

    -Ey Allah'ın resulü, bu yanımda gördüğün dünyaya gelmeme vesile olan annem Selma.Müslüman olmasını istiyorum.Dua buyurmanız halinde sonsuz felaketten kurtulacağına inanıyorum.

    Sevgili Peygamberimiz,sallallahü aleyhi ve sellem, Selma binti Sahr'ın hidayeti için Allahü teala'ya yalvardı.Duanın nbereketi ile Ebu Bekr efendimizin annesinin kalbi yumuşadı; imana geldi ve Cehennem ateşinden kurtuldu. Böylece Selma radıyallahü anha da ilk müslümanlardan olma şerefine nail oldu.

    YARASALAR

    BİZ, ONLARI KIYAMET GÜNÜ KÖRLER, DİLSİZLER VE SAĞIRLAR OLARAK YÜZÜ KOYUN HAŞREDECEĞİZ. ONLARIN VARACAĞI YER CEHENNEMDİR Kİ ATEŞİ YAVAŞLADIKÇA; BİZ, ONUN ALEVİNİ ARTIRIRIZ.

    İşte böyle...

    Önce dudak büktüler... az evveline kadar; "en emin, çok dürüst, daima doğru sözlü, asla yalan söylemez", dedikleri insanı vahyi tebliğe başlayınca dudak bükerek garipseyerek, söylediklerini gelip geçici bir hal olarak karşıladılar. Cin falan mı zarar vermişti; bir hoş olmuştu bu genç adam... tahminleri boşa çıktı... en sağlam mantık, en güçlü irade, en muhkem akıl, en temiz şuur O'nda görülüyor... bu defa; "bir menfaat koparmak niyetinde herhelde"diye düşünerek teklif üstüne teklif yağdırdılar... kadın, para, mal, servet, liderlik, değer verdikleri ne varsa önüne sermek istediler. Yeterki rahatları bozulmasın; karışanları olmasın, dünyaları değişmesin, sözlerinin üstüne söz gelmesin.

    ...'ne de tuhaf şeyler oluyor. Veya olabilirmiş. Hele şu Muhammed'e bakın. Bu ne cesaret, ne cür'et? Bu sayılanları da elinin tersiyle şöle bir kenara itiyor ve dediklerini tavizsiz tekrarlıyor:'

    Allah, sizin tapındığınız şu zavallı heykeller değildir! Bunlar ne ki; basit bir eşya. İnsan eli ile şekillenmiş madde parçaları... Allah birdir. Ne ortağı vardır, ne benzeri. Doğmamıştır, doğurmamıştır, ölümsüzdür. Bildiğimiz ve bilmediğimiz; insan, hayvan, kuş, sürüngen, deniz mahlukları, kara yaratığı ne varsa, hepsini o, doyurur. Gördüğümüz ve göremediğimiz her şeyi o, yaratmıştır; yine o, öldürecektir. öldükten sonra bir hayat daha vardır: Asıl ve ölümsüz dünya. Allah, istisnasız herkesi hasaba çekecektir. Peygamberleri ile bildirdiği emir ve yasaklara uyanları, mükafaatlandıcak, o emir ve yasakları çiğneyenler ceza görecektir. Yüce Allah'ın hoşnud kaldıkları cennete, razı olmadıkları cehenneme; yani ateşe atılacak ve azap görecektir... bu dünya fanidir; geçici, bitici ve sonlu...

    Ben, işte O Allah'ın habercisiyim; size vahyini tebliğ ediyorum. Uyarsanız kurtulursunuz, düşmanlık yaparsanız Rabbimin buğz ve lanetine uğrarsınız. İnsan, bütün mahlukların en üstünü ve ne şereflisidir. Dediklerimi içinde bulunduğunuz hal, tuttuğunuz yolla bir kıyaslayın. Çünkü akıl denen nimet sadece insana mahsus. eğer vicdanlı davranırsanız yanıldığınızı siz de anlarısınız.

    '...kim inanır bunlara canım... asil dedelerimizden beri, asırlardır sürüp gelen dinimizi, tanrılarımızı, alışkanlıklarımızı, örfümüzü kim terk eder ki? Ama o da ne? Ebu Bekir gibi, zengin ve soylular da müslüman oluyor. Bir aysbergin geldiğine şüphe yok. Öylese tehlike büyümeden ateş söndürülmeli, bu ateşin dumanı tütmemeli. Bu ateşten alınan meş'aleler dünyanın dört tarafına koşturulmamalı...'

    Evet; ilkin dudak kıvırarak küçümsediler. Sonra halli basit bir mesele olarak ele alıp efendimizin ayaklarına dünya nimetlerini saçtılar. Sonra küçük gözdağları ile korkutmak istediler. O'nu yolundan çekip alamayınca dozu giderek artan kötülüklere başladılar. Yoluna diken dökmeler, kapısının önüne pislik atmalar ve evini taşlamalar:

    ...Sevgili Peygamberimiz'in devlethaneleri Ebu Leheb ile Ukbe bin Ebu Muayt'tın evinin arasında iki yobaz adam, o mübarek, o öpülesi, yüz sürülesi eşiğin önüne kendi manalarını ifade eden dışkı, leş vs. getirip atıyorlar. Ebu Leheb, bununla da kalmıyor. Resul aleyhisselamın evini taşa tutuyor... bir adi ve sadist tabiat... Hazret-i Hamza, bir gün bu bayağı hareketin üzerine gelince pislik dolu kabı Ebu Leheb'in kopasıca kafasına döküyor.

    efendimizin dediği sadece şu:

    -Ey Abd-i Menaf oğulları bu nasıl komşuluk böyle? Bunu diyor ve kapısının önüne dökülenleri süpürüyor.

    Ümid ve sabır üzreler...

    Bir kişinin daha Muhammedi olduğu işitilince müşrikler, Arabistan çölleri kendilerine mezar olmuş gibi; bunaltan, nefeslerini kesen hislere kapılarak gözü dönmüşlüğün en vahşi nevilerine sarılmaktan imtina etmiyorlar.

    Mesela:

    ...bu, ne her tarafı granitlerle dolu yerleri kazmayla yarmaya benziyor; ne de kumun, bütün sahrayı deniz dalgası gibi doldurduğu bir vasatı zümrüt renkli yeşilliğe döndürmeye. İnsanın kalbini çevirmek, imanını değiştirmek kayaları parçalamaktan; çölleri ormanlaştırmaktan çok daha zor. Bu sorluğu aşmaktaki tek imkan, Allah'ın yardımı... efendimiz, gıtlağına kadar batağa gömülmüş ve bazı hareketleri ile beşer üstünlüğünden uzaklaşıp hayvani derekeye yuvarlanmış şu insanların islamla şereflenmeleri için Kabe'de namaza durmuş... kendisi için hiç bir şey istemiyor... kolları ilerde; avuçları semaya açılmış olarak Rabbine tazarru halinde... dolu dizgin cehenneme at koşturan şu cahiller için yakarıyor.

    Kendileri için namaz kılınan, af dilenilen, göz yaşı dökülen yalvarılan, olmadık sıkıntılara katlanılan o insanlar ne yapıyor? İşte bunlardan bir küme... ebu Cehil, Şeybe bin Rebia, Utbe binRebia, Ukbe bin Ebi Muayt'ın da aralarında olduğu yedi kişi, Nebiler Sultanını ibadet halinde görünce yılışık tavırlarla gelerek az ilerisinde yere oturdular. Onu seyrediyorlar. Son Resul, namaz kılarken onlarkaş göz işaretleri, laf atmalarla kendi aşağılıklarını karikatürize ediyorlar. Resulullah ve islamiyete karşı dinmez kinlerin sahibi Ebu Cehil, arkadaşlarına dönerek:

    -Kim bir deve işkembesi bularak şu adam, secdeye gittiğinde omuzuna koyabilir? diye sordu ve cevap bekleyen bakışları ile arkadaşlarının yüzlerini yokladı... Bir kaç saniyelik sükutu Ukbe'nin sesi bozdu:

    -Ben, dedi ve demesi ile yerinden fırlaması bir oldu. Biraz sonra kanlı bir koca deve işkembesini sürüte sürüte Peygamberimizin yanına vardı.

    Ukbe, büyük Peygamber, secdeye gider gitmez işkembeyi iki kürek kemiği arasına bıraktı... zavallı mahluklar, kahkahalardan kırılıyor. Otuz iki dişleri sayılabilir. ne olacaktı; 'şimdi ne olacak; Muhammed nasıl bir reaksiyon gösterebilir?' Attıkları kahkahanın şiddetinden gözlerinden yaşlar akıyor.

    Bunlar, kainatın en mümtazını ne zannediyorlar ki? Habis hareketlerine kendi seviyelerinde bir aksül'amel bekliyorlar ama hiç yorulmasınlar. O, İslam ahlakının en zirvesindeki muazzam insan, hep vakar ve ciddiyet halinde... Bir şey olmamış gibi secdede... nurlu alnını sahibinin huzuruna koymuş, başını kaldırmadan öylece bekliyor. Müşrikler, sanki bir zafer elde etmiş gibi katıla katıla tepiniyorlar.

    Bu sırada mü'minlerden Abdullah bin Mes'ud, radıyallahü anh, oradan geçiyor... mübarek sahabi, birden çarpılmışa döndü... Olamaz; insan, bu kadar süflileşmez, böyle adi bir hareketi yapacak kadar gözü kararamaz... Fakat bunlar; o Ebu Cehiller, Ukbe bin Muaytlar, şeklen insan; sanki insan! Aslında hayvandan daha beter kimseler... Abdullah bin Mes'ud efendimiz, şaşkınlıktan donmuş gibi ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemiyor. Olduğu yere mıhlanmış, canından çok sevdiği Peygamberimizi dehşetli bir kederle seyrediyor. İşkembeyi, Sevgili Peygamberimizin omuzundan atmaya yeltense öldüresiye dayak yiyecğine şüphe yok. Çünkü bu Sahabinin arkasında kavmi, kabilesi mevcut değil. O yüzden bu rezilliği işleyenler, anında sırtlan gibi üstüne atılırlar.

    Hadiseyi Hazret-i Fatıma işitti. Koşa koşa gelerek mübarek babasının üstündeki necis şeyi fırlatıp attı ve o kötülerinş kötü adamların yüzlerine haykıra haykıra bağırarak beddua ve hakaret etti... Peygamberimiz, hayran kalınacak bir sakinlikle namazını ikmal ediyor; ve:

    Bu düşmanlığı yapanları Allahü teala'ya ısmarladı. Hem de üç defa tekrarlayarak.. Sanki yer gök titredi. Kafirler sırıtmayı bırakarak endişelenmeye başladılar.

    Dünya ve ahiretin en üstünü konuşuyor:

    Allah'ım, Ebu Cehil Amr bin Hişam'ı sana havale ediyorum! Allah'ım, Ukbe bin Rabia'yı sana havale ediyorum! Allah'ım, Şeybe bin Rebia'yı sana havale ediyorum! Allah'ım, Ukbe bin Muayt'ı sana havale ediyorum! Allah'ım, Umeyye bin Helef'i sana havale ediyorum!Allah'ım, Velid bin Utbe'yi sana havale ediyorum! Allah'ım, Umare bin Velid'i sana havale ediyorum!

    Bunlar; insanlıktan habersiz, imandan nasipsiz bu zavallı bedbahtlar, Bedir muharebesinde layık oldukları akıbeti buldular... ruhları cehennemi, güneşte kalarak kokan leşleri bir çukuru boyladı...

    Peygamberimizin bedduası ile yüzlerinin kanı çekilmiş ve kül gibi olmuşlardı. O mukaddes mekanda yapılan duanın reddolmayacağını biliyorlardı. Lakin buna rağmen, kendilerini bekleyen feci akıbete rağmen Seyyid'ül Mürselin'e sui kast ve sui muameleden geri durmadılar.

    Mesela:

    Resulullah Mescid-i Haram'da namaz kılıyor... Ebu Cehil yemin eerek açıklıyor ki, "O, secdeye gittiğinde üzerine yürüyerek ayağım ile ensesine basacak ve yüzünü yerlere süreceğim." Guya, düşmanını küçük düşürecek. Orası belli olmaz! Efendimiz, secdeye varınca seyirtiyor. Ama hızı çabuk kesiliyor. Aniden yere çakılmış gibi durup geri kaçmaya başlıyor... kim, o; küçük düşen, mahcup olan, utanan; kim o? O iri iri laflar eden Ebu Cehil, ummadığı bir şeyle karşılaşmıştı. muhammed aleyhisselamla arasında alevlerin kaynaştığı derin bir uçurum görünce önce zınk diye durmuş; sonra da yüzgeri ederek kaçmıştı:

    -Ensesine basmaktan niye caydın? diye soranlara; korku ve titreme ile:

    -Siz, önümdeki ateş dolu uçurumu görmüyor musunuz? diyerek zelil bir mevkie düştü... düştü ama; ibret alan nerede?

    Yenilen bir türlü doymazmış. Ebu Cehil nam bu mağlup adam da öyle. Yenik düşünce küfrü artıyor. Yine başından büyük laflar etmekte:

    -Yemin olsun ki bu defa affetmeyeceğim! Kararım kat'idir. Secdeye vardığı an kafasını taşla ezeceğim. Siz de şahid olun.

    Şahid tuttuğu Kureyşli müşriklerdi. Gerçekten, onların da hazır bulunduğu bir gün, efendimiz, yine namazda iken bir koca taşla üzerine yürüdü. Bir kaç adım atmıştı ki kaşı kenara fırlatması ile geri kaçması bir oldu. Bu defa üzerine azgın bir canavarın saldırmak üzere olduğunu görüyordu.

    Gözleri görüyor ama kalb gözü kör olmuş. Arsızlığı elden bırakmıyor.

    Mesela:

    Bir gün Ebu Cehil ve Velid bin Mugire'nin başı çektiği bir küffar sürüsü Habibullah'ın canına kıymak üzere O'nu takip ediyor; iz sürüyorlar. İşte kolladıkları fırsat: 'Muhammed namaza durdu; Kur'an okuyor'. Önden Velid'i yolluyorlar. Velid elinde silahı koşuyor... Fakat o da ne? Ortada kimse yok! Sesi geliyor ama kendisi mevcud değil. ne kadar uğraştıysa nafile. Arkadaşlarını yardıma çağırdı. Topluca koştular. İşte ses şu tarafdan geliyor. haydi öyleyse o yana. Vay neler oluyor öyle? Ses şimdi de aksi cihetten duyuluyor. Haydi bu tarafa. Bir o tarafa, bir bu tarafa nereye dönseler Peygamberimizin sesi, aksi tarafdan geliyor... Sıcakta ter topuklarından çıktı; lakin O'nu, Sallallahü aleyhi ve sellem, bulamadılar...

    Sevgili peygamberimizin dünyayı nurlandırmalarından evvel başlayarak şu dakikaya kadar mucize üstüne mucize görülüyor:

    Mesela:

    İns ve Cinnin Peygamberi, bir gün Hacun Yokuşu'nun dibinde oturmuş istirahat ediyorlar.. yanlarında kimse yok. Azgınlardan Nadr bin Haris, Peygamberimizi böyle ıssız bir yerde görünce:

    -Tamam, dedi. Şimdi yapacağımı biliyorum. O'nu doğduğuna pişman edeceğim.

    Efendimize yaklaşınca gözleri yuvalarından fırlayacaktı. Mübarek insanın başı üstünde müthiş aslanlar, ağızlarını açmış kuyruk sallayarak satılmak için Nadr'ın yaklaşmasını bekliyorlardı... Mahallenin kabadayısı manzarayı görünce yiğitliği kaçmakta buldu. Hem de öyle bir hızla ki ancak Ebu Cehel'in yanında soluklandı. başından geçenleri anlatınca; Ebu Cehil, sözümona cesaret verdi:

    -Aldırma; sihirlerinden biridir.

    Kokuşmuş, mihverinden çıkmış dejener bir cemiyetin azgın temsilcileri; batıl adına İslamın ocağını söndürmek için dört koldan saldırmıyorlar. Hedef, doğru sözlülerin en doğrusu; en doğru haberci; muhbiri Sadık, sallallahü aleyhi ve sellem! İslam dini, bir güneş gibi şafağı söke söke Mekke ufuklarına ağarken küfür parasaları, gurubu olmayan bu güneşin habercisine işte bu ve benzeri zulüm ve eziyetler yapıyor ve öldürmeye teşebbüs ediyorlar... yarasalar, bu çabalar içindeyken Ebu Talib ne alemde acaba? Hani sözü vardı. hayatta oldukça yeğenini koruyacaktı... elhak doğru. Ebu Talib, sözünün eri mert bir Kureyşli. Yeğenine kötülük yapıldığını duyunca yerinde duramaz; hemen bunu işleyenlerin peşine düşerdi:

    Mesela:

    Peygamber efendimiz, yine bir gün Allah'a ibadetle meşgul namaz kılıyor. As bin Vail, Haris bin Kays, Esved bin Muttalib, Velid bin Mugire, Esved bin Abdi Yağves, bunu haber alınca çocuk ve kölelerini toplayarak Sevgili Peygamberimizin namazda olduğu yere gelerek mübarek sırtına kanlı kanlı pis bir işkembeyi çocuk ve köleler eliyle koyarak defolup gittiler. tam bir festival şamatası yaşıyorlar.

    ...bu sırada Ebu Talib çıkageldi...

    -Ne buhal yeğenim; kim yaptı bu kepazeliği; çabuk söyle!..

    Yüce Resul, bu işe karışanları tek tek saydı... amca, derhal eve koşarak kılıcını ve kölesini aldı ve işkence yapanların arkasına düştü. Kölesi işkembeyi taşıyordu... Şehrin sokaklarından birinde müşriklere yetişti. Henüz dağılmamışlardı. Kılıcını çekti ve:

    -Kimse konuşmasın; kellsinin uçmasını istemeyen gıkını çıkarmasın, dedi ve kölesine, işkembeyi bu rezillerin suratlarına sür, hakaret nasıl olurmuş görsünler!!! diye bağırdı.

    kahraman çapulcularda şafak atmıştı. Ebu Talib'ten zaten çekinirlerdi. Şah damarının hiddetden parmak gibi öne fırladığı; renginin kızgınlıktan mosmor kesildiği şu ansa ödlerri kopmuştu. kölenin önünde taptıkları heykeller gibi cansız; kımıldamadan durdular. Az sonrra suratları kan ve pislik içinde kalmıştı. İşkembe, hepsinin yüzüne sürüldükten sonra Ebu Talib, onları kovdu; ardlarına bakmadan uzaklaştılar.

    ......

    Uzaklaştılar ama; inadlarından dönmediler. Bunlar ve diğerleri; Sevgililer sevgilisi aziz Peygemberimizi nerede görseler;

    -Bakın; Cebrailin kendine de geldiğini söyleyen Muhammed işte burada... efendimiz, bu yılan dili adamların zehir zemberek konuşmalarına çok müteessir oluyor ve iyilikler menbaı mübarek kalbi kırılıyordu... Cebrail aleyhisselam, bu üzgün zamanlarından birinde Peygamberimize gelerek En'am Suresi onuncu ayet-i kerimesini bildirdi:

    -Andolsun ki (ey Resulüm) senden önce gönderilen Peygamberlerle de alay edildi. Alay edenleri istihzalarının karşılığı olarak bela ve azap çepeçevre kuşatıverdi.

    Resullerin Resulü, teselli bulup, ferahladı. Ne varki küfür, azgın dalgalar gibi üstüne üstüne geliyor. Takip eden günlerde de alaylar, eğlenmeler, sataşmalar durmak bilmezken O, omuzlarında şereflerin en yükseği; son Peygamberlik vazifesi olduğu halde samırla irşada devam ediyor.

    Böyle üzgün bir gün tavaf yaparken Cebrail aleyhisselam, geldi ve:

    -Alay eenlerin hakkından gelmek için emir aldım, dedi.

    Biraz sonra önlerinden Velid bin Mugire geçmez mi? Büyük melek, büyük Peygambere:

    -Bu nasıl bir insandır? dedi.

    -Kulların en kütülerinden biri.

    Cebrail; Velid'in bacağını göstererek:

    -Bunun işi tamam, dedi.

    As bin Vail göründü.

    -Ya bu nasıl biri?

    -Bu da kulların en kötülerinden.

    Melek, As'ın karnını işaret ederek:

    -Onun da cezası tamam, dedi.

    Cebrail, Esved bin Muttalip, Abb-i Yağves, Haris bin kays geçerken tek tek isimlerini sordu ve Allah'ın sevgilisinin onlara da kızgın olduğunu anlayınca; birincinin gözünü, ikincinin başını, üçüncünün karnını işaret ederek:

    -Allahü teala, mbunların şerrinden seni kurtardı. Yakındra her biri bir belaya duçar olacaktır, haberini verdi.

    ... gerçekten az zaman sonra bu amansız kafirlerin her biri bir belaya uğrıdı... Velid'in bacağına bir demir parçası saplandı; her tedbir çaresiz kaldı ve kan kaybından öldü, As bin Vail'in ayağına diken battı. İlaçlar, hiç bir işe yaramadı. Ayak, deve boynu gibi şişti.

    -Muhammed'in Allah'a beni öldürüyor! diyerek bağıra bağıra can verdi.

    Esved bin Muttalib'in iki gözü birden kör oldu. Cebrail aleyhisselam, bunun kafasını bir ağaca çarparak canını cehenneme yolladı. Esved bin Abdi Yağves'in yüzü ve bedeni aniden simsiyah oldu. dehşete kapılarak evine koştu. Öz ailesi O'nu tanımayarak kovdular. kahrından, başını, yüzüne kapanan kapıya vura vura intihar etti...

    Haris bin Kays'ın ölümüne ise bir tabak tuzlu balık yolaçtı. Sanki bir kaç tane balık yememiş de koca bir tu dağını yalayarak bitirmiş gibi ne kadar su iştiyse kanmadı. Okyanusu içse susuzluğunun gitmesi imkansızdı; ve bu sebeple suya kanamadan çatlayarak ölüp gitti.

    Bunlar olurken ders alınmıyor muydu; ibret nazarı ile bakan yok muydu? Nerede o basiret. Bilakis aksi yapılıyor.

    Mesela:

    Hakem isminde bir bahtsız, resululalh yolda yürürken onun arkasında ağzını, gözünü, vücudunu oynatarak maymunluk yapıyor. Sevgili Peygamberimiz, Hakem'in bu maskaralığını görünce hep öyle kalması için dua etti. Gerçekten ömrünün sonuna kadar Hakem'in ağzı, yüzü, organları oynadı, durdu. hep öyle kaldı yani. Eden bulur.

    .....

    İşte böyle...

    Dağ dağ sıkıntılar göğüslenerek mesafeler aşılıyor. O, bir sevgili olduğu, ne varsa uğruna halkedildiği halde yine de hakaretler, öldürme teşebbüslerri, zulümler... her şey kendi kaidesi içinde cereyan ediyor. yoksa yüce Allah, elbette beşerin en mükbulüne her imkanı verebilir...

    Mesela:

    Bir gün, yine, efendimizi üzmüşler. Bir kenarda oturmuş tefekkür ediyorlar. Bu sırada Cebrail aleyhisselam geliyor. Efendimizi selamlayarak O'na sözleri ile kuvvet ve destek veriyor. Aslında Peygamberimizdeki kudretin kimsede olmadığını izaha çalışıyor:

    -Şu karşıdaki ağacı yanına çağır, diyor.

    Resulullah ağacı çağırıyor; ağaç önlerine kadar geliyor.

    -Gitmesini, söyle diyor Cebrail.

    Ağaç Peygamberimizin emri üzerine yerine yürüyor.

    ............

    İLK ŞEHİDLER

    ALLAH YOLUNDA ÖLDÜRÜLENLERE ÖLÜ DEMEYİN! BİLAKİS ONLAR DİRİDİR; FAKAT SİZ BUNU ANLAYAMAZSINIZ.

    BAKARA 154

    Feyz ve hidayet ocağının kapısında pençe pençe kan lekeleri... Müşrikler, akla gelebilen ve gelemeyen her yolla insanlığın rehberini yıldırmak istiyorlar. Saadet ocağının kapısındaki kanlı izler, bunun son işareti. Kureyşli dinsizler, bir kaba doldurdukları kana ellerini batırıyor ve kanlı pençelerini o kapıya vuruyorlar... Sabah olduğunda Resuller önderinin kapısında pençe pençe kan izleri görülüyor. Aslında kendi ruhlarının fotoğraflarını çıkarıyorlar. Yoksa böyle gariplikler yapmakla ne elde edilebilir ki... ve bir şey elde edemiyorlar da. Bu sebeple bu safhada Sevgili Peygamberimiz'in yakasından düşerek eshabı güzinden arkasız olanları seçip onlara tasalluta başlıyorlar. Fakat kötü bir başlangıç. Küfür, azınlığın azınlığı durumunda olan hak yolun yolcuları üzerine çok fena çullanmış ve dehşetli bir terör estirmeye başlamışlar. Bu şiddetli baskı, yanardağ lavları gibi coşkun imana sahip ilk müslümanları İslamiyetten alamamışsa da başka bir çok insanın müslümanlığını geciktirmiş ve hak dini tercih cesaretlerini kırmıştır.

    Ağır ve geçmek bilmeyen günler. ne çileler. Allah'ım ne büyük imtihanlar!... kıpkırmızı bir gonca gül tomurcuğu, çıplak kayayı zorlayıp çatlatarak yol bulmaya çalışıyor. İlk müminler de cansız kayadan daha sert putperest bir cemiyeti zorlayarak ebedi saadetin fenerini yakmaya uzanıyor...

    ...karanlık bir mağaradan farksız Arabistan; Arabistan değil, bütün yer yüzü ışıl ışıl bir dünyaya çevrilecek. O bir avuç Peygamber bağlısı, fısıltılarla konuşarak, gizlice buluşarak gözden saklı köşelerde bunun imkanını araştırıyorlar. Bir yıldız kümeciği, ayın nurunu kapayan kalın bulut tabakasını delmeye; zorlanıyor..

    Ve, bu müslüman öncülerin bayraklaşan hayatları; dünya durdukça söylenecek bir emsalsiz destan:

    İsmi: Yasir İsmi: Abdullah

    Dini: İslam Dini: İslam

    Akıbeti: Şehid Yasir'in oğlu

    .... Akıbeti: Şehid

    İsmi: Sümeyye İsmi: Ammar

    Dini: İslam Dini: İslam

    Kocası: Yasir Yasir'in oğlu

    Akıbeti: Şehid Akıbeti: Sonsuz

    peygamber dostluğu.

    Yasir, kimsesiz ve yoksul bir ademoğlu. Bir iş bulmak ümidi ile yollara düşerek memleti Yemen'e elveda ediyor ve günler sonra vardığı Mekke'de Ebu Huzeyfe bin Mugire'yi buluyor; hizmetkar olarak yanında çalışma başlıyor. Efendisi, Yasir'den ziyadesiyle memnun. Bu sebeple cariyesi Sümeyye ile evlendiriyor... Bunların Ammar ve Abdullah isminde iki erkek evlatları dünyaya geliyor. İki nur topu. Çocuklar, büyüyüp yetişiyorlar. Ebu Huzeyfe ve kabilesi Mahzumoğulları, Yasir'leri hep seviyorlar. Ama; bu temelsiz ve çürük bir sevgi. Hangi maksatla olursa olsun nefretle yer değiştirebilen sevgiye sevgi denemez! Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve Sellem, tevhidin ihtişamlı sancağını yükseltince Yasir, zevcesi Sümeyye ve oğulları Ammar ve Abdullah bir ağızdan "La ilahe illallah Muhammedün Resulullah" diyorlar.

    Bu hem tasdik ve kabul ve hem de bir şeref sözüdür. Bu söz, ciğerleri dolduran nefes ve kalbden yükselen aşkla hayrırıldıktan sonra yeni bir dünyanın kapısı açılmış ve insanın varolma sebebi gayesini bulmuş demektir. bundan dolayı "buyur" denilen bu saray kapısından giren hiç kimse ve hiç bir sebep geri döndüremez...

    Mahzumoğulları, daha nice şirk ehli ile birlikte bu hakikatten habersizdir. Onlar, kibirlerinin ördüğü gurur ve nefslerinin gafletinden olarak felaketlerine sebep olacak işlerin peşindeler.

    Ramda adlı kayalık bir gölge. Güneşin en yakıcı olduğu saatler. Isı belki yetmiş-seksen derece belki de daha fazla.

    Mahzumoğulları, dört kişiyi kıskıvrak bağlamış, kızgın sacdan farksız bu taşlarda türlü işkencelerle eziyet ederek İslamiyetten vazgeçirmeye çalışıyor... Bunlar Yasir, hanımı Sümeyye ve oğulları Ammar ile Abdulah.. dilleri damaklarına yapışıyor, yedikleri kırbaç izlerinden söken kan, ayaklarına doğru yol arıyor, beyinleri sıcaktan fokur fokur kaynıyor, taşlar ayaklarını pul pul yakıyor ama imandan küfre dönme tekliflerini onlar yine de:

    -Derimizi yüzseniz, hatta etimizi dilim dilim kesseniz biz yine İslam dininden dönmeyiz! diyerek nefretle reddediyorlar.

    Bir direniş ki, tarihin ender vak'alarından... O gün ölgün ve bitkin hale gelen Yasir ailesi bırakılıyor. Fakat sair günler Lat ve Uzzaya taptırmak için yapılan işkenceler gaddarca sürüp gidiyor...

    .......

    Bu dört sahabiyi şimdi de Batha denilen yere götürmüşler orada işkence yapıyorlar. Birden Resulullah görünüyor. Eshabına yapılanlardan fevkalede müteessir olarak üç kere aynı şeyi buyuruyorlar:

    -Sabredin ey Yasir ailesi, sebredin ve sevinin ki mükafaatınız cennet olacaktır!!...

    O'nu görmüş olmak; sesini duymak, zulüm altındaki bu dört sahabiyi biraz ferahlandırıyor. Yasir, merakle soruyor:

    -Ya Resulallah! Günler hep böyle mi geçecek?

    Sevgili Peygamberimiz, suali bir dua ile cvaplandırıyorlar:

    -Allahım! Yasirailesine rahmet ve mağfiretini ihsan eyle...

    Hazret-i Resul'ün oradan ayrılmasından bir süre sonra Yasir, radıyallahü anh, insanın tahammül kuderetini aşan, işkencelere dayanamayarak ruhunu "rahmet ve mağfiret" sahibine teslim etti.

    İlk şehid!...

    İslam, ilk şehidini verdi...

    Ebedi hakikat yoluna can feda edildi. Akın akın gelecek şehidler ordusunun ilk neferi şahadet şerbeti içti. O şanlı şehide bin selam olsun!

    ...Yasir, hanımı ve oğulları önünde işkence göre göre can verdi. Ama zulüm durmadı. Kafirlerin gözleri kan çanağı. Terden sırılsıklam olmuşlar, takatleri kesilmiş; fakat doymaz zalim hınçları ile diğer üç mümini dövmeye devam ediyorlar. İşte atılan bir okla Abdullah da cennete kanat açıyor.

    Baş kafir Ebu Cehil, Sümeyye, radıyallahü anha'ya hem vuruyor; hem lisanla hakaret ediyor. Sümeyye hatun, bu çirkin hareketlerden birine cevap verince hayasızca saldıran ebu Cehil kelbi mübarek kadının ayaklarına ip taktırarak beklemekte olan iki deveye bağlatıyor ve hayvanlar, sür'atle zıt istikametlere sürülüyor.

    ...ve dehşetli an! Tüyler diken diken havada. Sümeyye latun parçalanırken çığlık çığlığa söylediği kelime-i Tevhid, çelik bir kırbaç gibi Ebu Cehil'in yüzünde şaklıyor.

    Bu da ilk kadın şehid? Bu alçak muameleye; bu fütursuz kahpeliğe maruz kalan imanımızı borçlu olduğumuz o çilekeş büyük insanlar için sicim gibi göz yaşı dökülse yeridir...

    Şehadet mertebesini yaratana şükolsun.

    Ölüm acısını duymayan, sorgu sual görmeyenlere rahmet; cesedi çürümeyen, bilmediğimiz bir hayatla diri olanlara selam olsun!

    Onlar ki şehid'dir.

    Babası, kardeşi ve annesi gözleri önünde öldürülen Ammar'ı hayatta tutan tek kuvvet imanı. Yoksa annesinin o feci ölüm şekline yürek mi dayanır? kendisine yapılan eziyetlerse işkence ismindeki vahşetin tam ifadesi. Bir zırh giydirilerek dehşetli güneşin altında tutuluyor. Sıcaktan kor ateşteki demir gibi yanan zırh, Ammar radıyallahü anh'ı kavurdukça kavurdu ve kemiklerinin içindeki iliği bile eritti... "Öldü!" diyerek çekip gittiler. Bu büyük İslam kahramanı saatler sonra kendine geldiğinde bütün kuvvetini toplayarak binbir zorlukla Resulullah'ın huzuruna çıktı. O dağ gibi babayiğit insan çökmüştü..

    -Ya Resulallah! Azabın her çeşidini tattık... dedi ve ağlamaya başladı.

    Sevgili peygamberimiz sabrın zirvesindeki bu çileli insanın mübarek göz yaşlarını mübarek elleri ile silerek gönlünü aldıktan sonra dua buyurdular:

    -Allahım! Sen de Ammar sülalesinden hiç kimseye cehennem azabını tattırma...

    .......

    Mü'minler, er an tehlikede. Müşriklerin ne zaman, hangi köşebaşında saldıracakları meçhul. Öyle bir-iki eziyet yapıp bırakmak da yok. Ellerine geçirdikleri yerde ısrar ve tehdiktlerle önce "dininden dön! Muhammede uyma!" tehdidini savuruyorlar. İstekleri reddolununca da gelsin alçakça işkenceler. bunlar, sadece kafir olsa neyse; aynı zamanda kör vicdanlı birer zalim.

    İşte yine Ammar radıyallahü anh'ı yakalamışlar. Mübarek sahabi ateşle dağlanıyor.

    -Lat ve Uzzaya inan! Muhammed'in Allah'ını inkar et!!! Haydi söyle! İnkar ettiğini de; desene!!! Yoksa ölümlerden ölüm beğen Yemen dilencisi!!!

    Bu mümkün mü? O'na arkadaş O'na sahabi olma derecesine kavuşan biri bundan döner mi?

    -Hayır!!! Putperestliğe asla dönmeyeceğim! ben artık hak yoladıyım. La ilahe illallah Muhammedün Resulüllah!

    Ucu pul kızarmış demir, vücuduna değdikçe "cazz" diye bir ses; yanık bir et kokusu ve dişlerini birbirini öğütürcesine sıkıp yüzünü buruşturan Ammar'ın "Allah!!!" diye yükselen feryadı. Feryat veya münkirlere verilen en büyük cevap! Bir protesto; muazzam reddiye. Efendimiz, sulmün tam üzerine geldiler. her şeyi çok büyük bir ızdırapla görüyorlar. Kadife gibi yumuşak elleri ile büyük mazlumun başını okşadıktan sonra ateşe:

    -Ey ateş! İbrahimi yakmadığın gibi Ammar'ı da yakma! O'na da serin ve selamet ol, buyurdular.

    Dua anında kabul edilmiş; işkence demiri buz gibi olmuştu. müşrikler, hayrette; lakin gözleri ile gördükleri mucizeye rağmen imana uzaklar. Bazan da bü yüksek sahabiyi boğulsun diye derin kuyulara atıyor veya güneşin altına yatırarak koca kayaları göğsüne koyuyorlar. Niçin? Müslüman diye; kendileri gibi inanmıyor diye? Bu hangi seviyededir! Bu nasıl insanlıktır? Katmerli cahillik!

    Bu sıkıntılar içinde dahi sabahlara kadar namaz kılıyor ve ibadet ediyor... namazın en zor hatta imkansız şartlarda bile terkedilemeyeceğine canlı, çarpıcı ve ibretli misal. Rahat yataklardan çıkıp namaza kavuşmayanlar, hangi müdafaanın çürük gerekçesine sığınabilir?

    İşkencelerden kalan yara izleri, ömrünün sonuna kadar vücudundan silinmedi... en gerçek şeref madalyası.

    Sevgili Peygamberimiz'e, sallallahü aleyhi ve sellem, gelip içeri girmek için müsaade istediğinde ne hoş iltifatlara kavuşurdu:

    -Hoş geldin, bütün kötülüklerden arınan, iyiliklerle bezenen ve beğenilen insan!... Bırakın gelsin.

    KÖLELİKTEN SULTANLIĞA

    YA BİLAL, EZAN OKUYARAK BENİ FERAHLANDIR.

    HADİS-İ ŞERİF

    Bir Mekke gecesi...

    Aydınlık ve duru duru bir gece.

    Şuradan buradan duyulan böcek ve kuşlar, gecenin derinliğinde eriyen doyulmaz sesleri le göğe kocaman gümüş bir madalyon gibi asılmış dolunaya hangi sırrı fısıldıyor dersiniz.

    Yıldızlar, yanıp sönen ışıkları ile uzaktan çevreledikleri aya mı, ürpertili yalnızlığı siyah bir kadife gibi üstüne çekmiş yeryüzüne mi, selam veriyorlar belli değil...

    Belli olan o ki bir gölgenin duvar diplerine sine sine yürüdüğü. Uzunca boylu olduğu anlaşılan tedirgin bir karaltı, etrafı iyice dinleyerek bir tehlike bulunmadığına emin olduktan sonra önünde durduğu evin kapısını usulca tıklattı:

    -Bilal!

    ...çıt yok. Karaltı az dinledi. Kapıyı daha hızlı vurdu ve deminkinden daha yüksek seslendi:

    -Bilal! Bilal!

    Susdu ve beklemeye başladı. Vakit eriyip eriyip giderken içerden ayak sesleri işitildi.

    Ohh nihayet geliyor.. Gelen, yaklaşırken, uykulu bir sesle sordu:

    -Kim o?!

    Dışardaki duyulur duyulmaz bir tonda cevap veriyor:

    -Benim! Ebu Bekr!

    Bilal, kapıyı aralarken:

    -Hayırdır! dedi, gecenin bu saatinde mühimce bir şey olmalı.

    -Seni İslam dinine davet için geldim!

    Bilal şaşırdı. Bu da ne emek? hem de gece yarısı! "İslam dini" ne demek? İçeri girerken sormaya devam ediyordu:

    -Ya Eba Bekr! Bu dediklerini sabah konuşsaydık olmaz mıydı?

    -Olmazdı, çünkü efendinin bunu bilmemesi lazım..

    Bir kenare iliştiler. İnsanlığın ikinci en üstünü anlatmaya başladı:

    -Beşeri; içinde bulunduğu şu zelil ve ahmak mevkiden kurtularak tek ve hakiki mabud olan yüce Allah'a iman saadetine kavuşturacak İslam dinini, diğer peygamberlere de gelmiş olan Cebrail ismindeki melek tebliğ ediyor. Şimdi bu en kamil ve son dinin de bir Peygamberi var. Vahiy O'na geliyor. Ben O'nun elinden tutarak kendisine iman ettim. Arkadaşım olduğun için sana geldim. Senin de iman etmeni; senin de insanlık şuuruna ve mü'min olma huzuruna ermeni arzuluyorum. Şu putlar ilah olur mu canım? Düşünmek lazım. Akıl ve mantığımız var. Mesela kız çocukları niçin utanma sebebi kabul edilerek toprağa gömülsün; hem de diri diri! Çığırında çıkmış bir devirde yaşıyoruz. Halbuki, insan en üstün mahluk. Son dinin Peygamberi bozukluklarımızı ve bütün cihanı düzeltecek ve insana kaybettiği şerefini iade edecek. Bu peygamber, şimdi, aramızda. Gizli gizli dinini yayıyor.

    -Kim? Ben tanıyor muyum?

    -Tanıyorsun. Muhammed bin Abdulalh. Muhammed'ül Emin. Bugüne kadar bir tek kötü hareketine şahid olmadığımız, hepimizden ve herkesten üstün, asil ve dürüst zat...

    Hazret-i Ebu Bekr, radıyallahü anh, Mekke'de doğmasına rağmen aslı Habeşistanlı olduğu için "Habeşli Bilal" manasına Bilal-i Habeşi ismindeki köleye bu öz ve buna yakın kelimelerle anlatıyor. Umeyye bin Halef'in kölesi büyük bir dikkatle dinliyor.

    -Zencisin diye seni aşağı görüyor ve köle olarak tutuyorlar. Halbuki benim peygamberimin getirdiği dinde, kimsenin kimseye hiç bir üstünlüğü yok. Herkes Allah'ın kulu ve eşit. Üstünlük sadece ihlas ve takvada. Yani; kişi gayreti ile üstün olabiliyor. Paranın saltanıtı ile değil. Üstünlüğün ölçüsü de Allah'a yakın olmak; servet değil. bu din her cins haksızlığa en büyük darbe.

    Bilal'de heyacan zirvede. Duymadığı, üzerinde belki de hiç kafa yormadığı şeyler işitiyordu... sustu... ama ne güzel sözler bunlar. Muhammed'ül Emin, yüksek ahlaklı insan. Ebu Bekr, yine kibar mbir kimse. Bunlardan daha dürüst ve doğru sözlü biri yok ki! Ayın alaca ışığında disdize konuşan bu iki adamdan köle olanı bakışlarını yerden kaldırdı ve:

    -Şey, dedi. O'nun teklifini hemen mi kabul ettin?

    Bir menfaat peşinde olmasın?!

    -Evet; ben, tereddütsüz müslüman oldum. Bir çıkar peşinde olması imkansız. buna ihtiyacı yok ki. Hanımının ne kadar varlıklı olduğunu biliyorsun.

    Bilal, bir müddet sessizce düşündükten sonra:

    -Bana islamı öğret; nasıl müslüman olacağımı söyle, dedi.

    ...Ve, aziz dostunun rehberliğinde kelime-i şehadeti tekrarladı...

    -Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü!... zenci adamın dişleri, ayın şavkıyla pahalı inciler gibi yıdır yıldır yanıyordu...

    Gecenin şu saatinde her tehlikeyi göze alarak şuraya kadar gelmeye fazlası ile değmiş ve bir kişi daha müslüman olmuştu. Ebu Bekr efendimiz, son derece memnun ve bahtiyar dönüyordu. Bir insanın islamla şereflenmesine sebep olmak! Amellerin en güzeli; en mutluluk vereni.

    ........

    Zenci köle, artık yürüyen bir nnur gibi. Bütün hücrelerini Allah ve Resulullah aşkı doldurmuştu.. O da annesine koştu, annesi de kurtulsun istiyordu. Anneciğinin kafir olarak ölüp ebedi felakete düşmesine gönlü razı olamazdı. Oğlu gibi köle olan Hamime, Bilal'i Habeşi radıyallahu anh'ın teklifi ile müslümanlığı kabul etti ve o köle kadıncık Eshab-ı Kiram ve ilk müslümanlardan olma nimetine kavuştu.

    Bilal, çok mert ve dürüst bir köle. Sesi ise inanılmayacak kadar güzel... Efendisi Umeyye bin Halef, ticaret kervanlarına O'nu yolluyor. İnsan-Hayvan, kervandakiler yorgun ve mecalsiz düştüğünde Bilal'in söylediği yanık ve içli nağmelerle herkes kendine geliyor; develer çatlarcasına koşturuyor; ses o kadar güzel ve tesirli...

    Hazreti Ebu Bekr'le dostlukları Şam'a giden böyle bir kervan arkadaşlığı ile başlıyor ve bu dostluk, Kureyş eşrafından bir çok kimseye nasip olmayan bir şansla zenci kölenin müslüman oluşu ile kardeşliğe dönüyor.

    ...Hazreti Ebu Bekr, Ammar bin Yaser, Yaser'in zevcesi Sümeyye Hatun, Süheyl-i Rumi, Mikdat gibi Bilali Habeşi ve Müslüman olduğunu gizlemiyor. Küfre açıktan ve cepheden cihad ilan edenlerden. Bunlar, Resulullah'la birlikte müslümanlığını saklamayan yedi öncü. İlk Mücahidler.

    Müslümünlığını işittiği günü kadar, Bilal'in,sahibi Umeyye bin Halef'in yanında kıymetli bir yeri var. Umeyye'nin, oniki köle ve bir kaç oğlu olduğu halde mühim işlerini çok sevdiği Bilal'e yaptırıyor. Efendisinin kervanla başka memleketlere ihraç edilen mallarını bu becerikli Habeşli siyahi köle götürüyor. Umeyye kendine nazaran makbul bir işi daha havale etmiş O'na; Bilal, aynı zamanda puthanenin de bekçisi.

    İyşte bu sevgi , beklenmedik bir haber üzerine müthiş bir nefretle yer değiştirdi.

    "Bilal müslüman olmuş ve puthanede ne kadar put varsa hepsini yere sermiş" lakırdısı Umeyye bin Halef'i önce şaşırttı; hakikat olduğunu anlayınca da evlatlarına bile tercih ettiği kölesine karşı merhametsiz bir zalim oldu. Hazreti Bilali Habeşi, radıyallahü anh'a, işkencelerin en korkuncunu yapıyor. Kölesi ya! O'nun için istidiğini yaparmış. Kime ne! Zaten kölenin maldan farkı var mıymış?

    Böyle düşünüyor zalim. Ve bu mantıktan aldığı kevvetle o mübarek sahabiyi sille-tokat ve sopa ile dövüyor, dövüyor.

    -Muhammed'i inkar et; Lat ve Uzza'ya dön; İslamiyyeti reddet, dedikçe büyük sahabinin cevabı:

    -Ehad,ehad / Allah bir, Allah bir!!!

    Yeniden tokat, yeniden tekme, yeniden sopa... Bir ağaca sıkıca bağlanmış mazlum insanın, patlamış dudak kenarlarından kan sızıyor. Gözleri, yanakları şiş şiş. Göz pınarlarından yaşlar yuvarlanıyor.

    Ama Umeyye'nin hıncı dinmiyor. Nasıl olur? Bir köle kendisi istemediği halde nasıl müslüman olur? Sair müşriklerle birlikte sürüte sürüte, kızgın sal-taşlara götürüyorlar. Öylesine kızgın ki bu düz taşlara et konsa biraz sonra pişecek hale gelir.

    Yine "dininden dön" teklifi.

    Yine red.

    Üzerinde ne varsa çıkarmışlar. Sadece bir don kalmış. Sallara yatırıyorlar. Günün en sıcak saatleri. Taşlar cayır cayır yakıyor. Bu da doyurmuyor Umeyye'yi,

    -Şu koca taşları da üstüne koyun! diyor ve çakmak çakmak gözlerini işkence altındaki garibin gözlerine dikiyor:

    -Muhammed'i yalanla, diyorum sana!

    İslamiyyetten dön! Sende hiç mi akıl yok? Nasıl da inanmıştım sana! Dön diyorum! Bir cahillik ettiğini söyle haydi; yoksa öleceksin!

    Cevap değişmiyor:

    -La ilahe illallah! La ilahe illallah Muhammedün resulullah!

    Altta yakıcı taşlar, üstünde kaya parcaları, kavuran Arabistan güneşi ve dehşetli ızdırap çeken kimsesiz bir insan, bir garip. Umeyye kafi görmüyor:

    -Kum atın üstüne!...

    Sıcak kum, kızgın zeytinyağı gibi vücuduna dökülüyor. Boğazına kadar kumlara gömülü... elleri ayakları bağlı, kıpırdayamıyor; bin zorlukla ve can çekişir gibi nefes alıyor.

    Saatlerce böyle ağır işkence çektikten sonra çıkarıp yine ateş gibi sallara yüz üstü yatırıyor ve bu defa sırtına ağır taşlar koyuyorlar:

    veya... Umeyye bin Halef, Ebu Cehil ve bir müşrik sürüsü, yüksek sahabinin ayağına ip takıp çıplak olduğu halde canavar dişi gibi sivri çalı dikenlerri üzerinde sürüterek bütün vücudunu yırtık ve çizikler içinde koyuryorlar. Hazret-i Bilal, kanlar içinde kalıp, kendinden geçerken onlarda en küçük bir vicdan sızısı yok... bilakis alay ediyorlar.

    veya... gündüz en yakıcı saatlerde bir direğe bağlayarak; suzuz ekmeksiz ta geceye kadar bekletiyorlar. Ayaklarına kara sular iniyor. Gece olurca da gelsin türlü türlü işkenceler.

    Bir gün... O'nu yine ateş gibi taşlar üzerine yatırılmış olarak aynı anzarayı görüyoruz.

    Umeyye:

    -Muhammed'i inkar et. İlahlarımıza dön. Gel vazgeç şu sevdadan!

    Diyerek sövüp-sayıyor.

    Bu islam öncüsü gevrek ve zor işitilir bir sesle aynı cevabını veriyor:

    -Allah birdir, Allah birdir!... Ehad! Ehad!

    Sanki onlarla hiçt alakası yok.

    Bunun üzerine kafirler, üç-beş kişinin zor kaldırdığı bir kayayı getirip mazlum sahabinin göğsüne koydular... ancak hırıltı halinde nefes alabiliyor. Nerede ise son nefesini verecek.

    Öldürücü sıcak, göğsü üzerindeki müthiş ağırlık, açlık, susuzluk, vücudundaki ızdırap veren yaralar.... ve tükenen takat; bayıldı... saatlerce baygın kaldı... iyice zayıflamış. Avurtları çökmüş. Gözleri çukura kaçmış. Dudakları kansız ve çatlak içinde. Kısa kıvır kıvır saçları, seyrek sakalı terden ıpıslak. Bir tek kişi bile "yahu bu da insandır!" demedi ve o vaziyetten kurtarmadılar. Hazret-i Bilal, radıyallahü anh, gözlerini açtığında tışın göğsünden düşmüş ve güneşin gri bir bulut kümesinin arkasında kaybolmuş olduğunu gördü. Gördü ve şükrünü dile getirdi:

    -Allah'ım senden gelen heş güzel...

    İşte iman, işte müslüman.

    Onlar nerede biz nerede? Nerede dayanılmaz zorluklara sabırla katlanan sahabi ahlakı; nerede bizim irade zayıflığımız... Allah'ım; bizi onlara benzet...

    Bilal'i Habeş'i de mecal diye bir şey kalmamış. Bitmiş durumda. Fakat işkenceler bitmiyor. Kafir olmaktan daha beter ne var ki? Bir deve yularını iki kat yaparak mübarek insanın boynuna geçirip, ipi çocukların eline veriyorlar.

    Boynunda ip, Mekke sokaklarında peşinde rbir alay çocukla sürütülen zenci köle. Onların gözünde köle. Aslında bir sultan... Görenler merak edip konuşuyor!

    -Ne olmuş?

    -Müslüman olmuş, efendisi ceza veriyor.

    Bir gün yine işkenceler altında; Umeyyeler, Ebu Cehiller ve daha niceleri kararlı:

    -Ya İslamiyetten dönesin veya seni öldüreceğiz!

    Göğüs ve karnında ağır ağır taşlar, yakan kum, tepede kızgın güneş. Ve tavizsiz konuşan İslam düşmanları. Teklif ve tehditler, hakaretler, alaylar birbirine karışıyor.

    -Hadi inkar et, Lat ve Uzza'ya dön, hadi delilik yapma dinimize karşı gelme!

    Cevap, sakin, yumuşak telaşsız:

    -Ehad, ehad /Allah bir, Allah bir...

    İşte tam o an Allah'ın Resulü görülüyor. Mazlum sahabi, ölümü beklerken bir müjde; Peygamberimizin sözü, serin sular gibi yüreğine serpiliyor.

    -Allahü tealanın ismini söylemek seni kurtarır!

    Efendimiz, oradan ayrılarak evlerine gittiler. Az sonra Hazret-i Ebu Bekr, geldi. Resulullah, Bilali Habeşi'ye yapılan işkenceleri anlatarak tarifsiz derecede üzgün olduğunu ifade buyurdular. Yüksek sahabi, derhal Peygamberimizin tarif etttiği yere koştu... Manzara dayanılır gibi değil.

    -Ya Umeyye! Bilal'e bü kötülükleri yapmakla ne kazanacaksın ki; size bir teklif; O'nu bana satın?

    Yüzler, Ebu Bekr, radıyallahü anh'a çevrili ve biraz şaşkın.

    -Sana satmak mı? Niçin satalım. Zaten sen bunları yoldan çıkarıp, Muhammed'in peşine takıyorsun. Fakat takas yapabiliriz.

    Mesela:

    -Kölen Amir ile değiştirebiliriz.

    -Derhal. Amir'i bütün malı ile sana bağışladım ya Umeyye! Yeter ki kardeşimi bana ver..

    -Al senin olsun!

    Ebu bekr efendimiz, hemen dostunun üzerine koştu. Taşları attı, bağlarını çözdü ve O'na yardım ederek hanei saadetin yoluna düştüler.

    Müşrikler, Ebu Bekr'i kandırdıkları fikrinde oldukları için zevkden ağızlarının suyu akıyor. Çünkü Amir çok zengin ve o da Bilal gibi hünerli bir köle... Hem malları ile birlikte onu alıyor hem de bir sıkıntıdan kurtuluyorlardı... nasipsiz Amir, efendisi Ebu Bekr hazretlerinin müslüman olma teklifini her defasında geri çevirmişti.

    Herkes, serbest iradesi ile layık olduğu yeri buluyor. Kainatın efendisinin huzuruna vardıklarında Hazret-i Ebu Bekr, hiç vakit kaybetmeden hemen arzetti:

    -Bilal'i Allah rızası için azad ettim.

    Peygamberimiz, memnun kalarak dua buyurdular. Onu sevindirmek karşılıksız kalır mı? Hemen vahiy geldi. Velleyl sueresinin onyedinci ayet-i kerimesi ile Ebu Bekr radıyallahü anh'ın da cehennemden azad edildiği haber veriliyordu.

    Bilali Habeşi radıyallahü anh, hürriyetine kavuşunca uğruda akıl almaz işkencelere katlandığı Resulullah'ın yanından ayrılayarak O'nun müezzini oldu.

    Peygamber müezzinliği... ikinci bir kula nasip olmayan şanlı rütbe. O garip, kimsesiz köleciğe islamiyet hükümdarların kavuşamıyacağı bir makam vermişti. Ezan okuyor; ne güzel ses Allah'ım! Ferahlandırıcı ve deruni.

    O, ezan okurken gözler, yaşla, kalbler nurla doluyor.

    BABA'NIN ZULMÜ

    DE Kİ: MAĞRİB VE BAŞRIK ALLAH'IN MÜLKÜDÜR. O, DİLEDİĞİNİ DOĞRU YOLA İLETİR.

    BAKARA: 142

    Ey alemlerin Rabbi olan yüce Allahım; babama hasta yatağından kalkmak nasip eyleme!...

    Bir beddua...

    Ağza alınması zor, müthiş bir söz.

    Bir evladın bababasının canını alması için niyazı.

    Bu evlat, hem de eshabdan biri!

    Nasıl olur?

    Bir sahabi öz babası için nasıl böyle konuşuyor?

    ............

    Halid bin Said, bir rüya görüyor. Korkulu bir düş,.. tasvir edilmez dehşetli ile cehennem.

    Ateş, insanı tepeden tırnağa korku içinde bırakıyor. Korkonç bir yer.

    Halid, cehennemin kıyısında ve kaynayan, homurdanan ateş, gürül gürül... tam bu sırada arkasında babası Ebu Uhahya beliriyor.

    Ama bu adam çılgın... oğlunu cehenneme itekliyor. Halid, düştü düşecek; sallanıyor. Kibirden iki cihan sultanı Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, zuhur ediyor ve Halid bin Said'i belinden yakaladığı gibi ateşin ağzından çekip alıyor...

    ...Bir feryatla tavan inip kalkıyor adeta... Halid, Cehennemden kurtarıldığı an kopardığı feryatla uykudan sıçramış ve yatağından doğrulmuş oturuyor...

    Hala korkular içinde. Yemin ediyor:

    -Vallahi bu rüya aynen doğru!..

    Sıkıntıdan boğulacak gibi. Hava almak üzere kendini sokağa atıyor. Gecenin erken saatleri olduğu için tek tük insanlar geçmekte. Bir dost çehresi arıyor. şu karşıdan gelen aşina biri galiba.

    Gecenin mavi loşluğunda bunun Hazret-i Ebu bekr olduğunu anlayınca seviniyor... rüyasını anlatabileceği aklı başında bir insanı görmenin memnuyeti.

    Hazret-i Ebu Bekr radıyallahü anh'ın önünde duruyor. Hoşbeşden sonra rüyadan bahsediyor.

    -Sahih bir rüya görmüşsün. Ebu Kasım son peygamberdir. Koş kendisine tabi ol!

    Halid bin said, pür dikkat ve pür heyecan dinliyor:

    -Rüyanın tefsirine gelince: Sen Muhammed ül Emin'in dinine girecek ve dava arkadaşı olacaksın. Yani O, seni rüyadaki gibi cehenneme düşmekten koruyacak. babansa maalesef cehennmlik olacak.

    -Öyle ise ben hemen O'na gidiyorum.

    Mübarek Peygamberimiz bu sırada eccyad adlı yerde.Halid, Peygamber aleyhisselam'ın huzuruna çıktı... Heyecanını saklıyamıyor.

    -Ya Ebul Kasım, sen insanları neye çağırıyorsun?

    -Ben, insanı, eşi ve benzeri olmayan bir tek Allah'a ve Muhammed'in de Allah'ın kulu ve Resulü olduğuna iman etmeye ve duymayan, görmeyen, fayda ve zarar vermez, kendisine tapanları da, tapmayanrı da bilmeyen taş parçalarına ibadet etmekten vazgeçmeye davet ediyorum.

    Peygamber kelamı, Halid'in kalbini pamuk gibi yumuşatmış ve önünde yeni ufuklar açmıştı. Bu ne güzel davet böyle. İnsanı haysiyetine, insanı insanlığını idrake davet, insanı mantıksızlıktan, küçüklükten, basitlikten kurtulmaya davet.

    Mevlam bir kere nasip etmiş ya. Büyük devlete elbette kavuşacak... işte ikrarda!

    -Allah'dan gayri ilah olmadığına şehadet ederim. Ve yine şehadet ederim ki, sen Allah'ın Peygamberisin...

    İslamın altın zincirine beşinci halkanın eklenmesi efendimizi çok sevindirdi... Hem de iyi yetişmiş ve kültürlü bir insan.

    Halid bin Said radıyallahü anh'ın İslamiyetle şereflenmelerini önce hanımı Ümeyye radıyallahü anla ve sonra kardeşlerinden Ömer bin Said radıyallahü anh takip etti.

    Bunlar da "Sabikun-evvel" tabir edilen ilk müminlerden.

    İki kardeş, Mekke'nin gözden saklı bir yerinde namazdalar... Huşu içinde ibadet ediyorlar. namazı henüz bitirmişlerdi ki diğer kardeşlerinin yanlarına geldiğini fark ettiler.. Babaları çağırıyordu; Ebu Uhayha. Azgın bir islam düşmanı olan Ebu Uhayha.

    Gittiler... baba, sanki barut fıçısı. Bütün kızgınlığının hedefi Halid bin Said.

    -Doğru mu? Sen Muhammed'in dinine girmişsin, doğru mu?

    Gözlerinde nefret şimşekleri çakıyor. Asil sahabi ise alabildiğine sakin:

    -Evet; doğru!

    -Çabuk vazgeç ve özür diler! Sen, O'nun dini ile adetlerimize, inançlarımıza, putlarımıza, mazimize hakaret ettiğini biliyor musun?

    O- doğru söylüyor. dedikleri hep doğru. Kendisine daha düne kadar 'Muhammed'ül Emin' diyen siz değil miydiniz? Yemin ederim ki islamiyet hak din. Geri dönmem mümkün değil. Dinimden çıkmaktansa ölmeyi tercih ederim! Derdemez Ebu Uhayha, elindeki sopayı Halid bin Said radıyallahü anh'ın kafasına kafasına indirmeye başladı. Bir taraftan da tehdit ediyor:

    -Bundan sonra sana aş-ekmek yok! Seni söz dinlemez inadçı evlat seni!

    Hazret-i Halid efendimiz, sopalardan korunmaya çalışırken verdiği cevapla tehdidi bir kağıt gibi yırtıp parçaladı.

    -Sen nafakamı kessen de Allahü teala, rızkımı ihsan eder!...

    -Hala konuşuyor. Çabuk şunu mahzene tıkın!

    Ebu Uhayha'nın elindeki sopa Halid radıyallahü anh'ın üstünde parçalanmıştı... kafası yumurta gibi şişler içinde kalan, yüzünden kanlar sızan, mübarek sahabiyi evin havasız, ışıksız ve faerelerin cirit attığı mahzenine hepsettiler..

    Ebu Uhayha, diğer çocuklarının onunla konuşmasını yasakladı...

    Hazret-i Halid, sıcak Mekke havasında burada üç güç aç-susuz hapis kaldı. Fakat Allah'ın lütfu ile bir fısatını bularak kaçıp firar etti ve şehrin dışında bir yere gizlendi...

    Kafirlerin, zulmü iyice azmış ve müminler, efendimizin talimatı ile Habeşistan'a Hicret etme hazırlığına başlamışlardı.

    İşte bu sırada Ebu Uhayha, ağır şekilde hastalanarak yatağa düştü. O hasta halinde bile "şu müslüman oldu; falan da müslüman oldu" gibi haberleri aldıkça öfkeleniyor ve:

    -İyileşirsem bir kişi bile putlardan başka bir şeye ibadet etmeyecek.Buna fırsat vermiyeceğim, diyordu.

    Bu zalim niyet, Halid bin Said'in yani Ebu Uhayha'nın zulmünden kaçan oğlu'nun kulağına geldi...

    İman-küfür mücadelesinde baba mı dinlenir? Ya iyileşir de müslümanlara sıkıntı verirse?! Bu sual, büyük sahabiyi huzursut etti. Öyleyse O'nu Allah'a havale etmeli...

    Bu şartlarda dua ve beddua eldeki tek silah...

    ...dua kabul oldu ve yer yüzünden bir müşrik daha eksildi...

    DARÜL İSLAM

    O KAFİRLER, İMAN EDENLER İÇİN; "EĞER ONDA (İSLAMİYETTE) BİR HAYIR OLSAYDI BU HUSUSDA ONLAR (FAKİRLER, ÇARESİZLER) BİZİM ÖNÜMÜZE GEÇEMEZLER, BİZDEN ÖNCE ONA KOŞMAZLARDI" DEDİLER. HALBUKİ ONLAR, ONUNLA (KUR'AN-I KERİMLE MÜ'MİNLER GİBİ)HİDAYETE KOŞAMADIKLARI İÇİN (KUR'AN-I KERİMİ İNKAR ETMEK İÇİN) "BU KUR'AN-I KERİM (MUHAMMED'İN ORTAYA ÇIKARDIĞI) ESKİ BİR YALANDIR" DİYECEKLERDİR.

    AHKAF: 11

    Madem ki Kur'an inzal olacaktı; niçin Haşimilerden Abdullah'ın yetimi seçilmişti? Halbuki Mekke ve Taif'de nice büyü zenginler, herkesin hürmet gösterdiği liderler ve güngörmüş ihtiyarlar vardı... bunlar dururken Peygamberliğin ona gelmesi... böyle mbir eyi akılları almıyordu.

    Velid bin Mugire ile diğerlerri de böyle düşünmüyor mu?

    Velid:

    -Muhammed'e gelen şu Kur'an keşke iki memleketten birinin büyüğüne; mesela Ümeyye bin Halef'e inseydi derken; bir islam düşmanı elini arkadaşının omuzuna koymuş başıyla onu tasdik ediyor:

    -Doğru diyorsun dostum! Veya senin gibi birine gelmeliydi...

    -Teşekkür ederim... kendim için konuşmuyorum ama; mesela Sakif kabilesinden biri Mes'ud bin Amir veya Kinane bin Abdi yalil, Muattib veya Urve, nebi olsaydı daha yerinde olurdu.

    Sanki kendilerine sorulacaktı. Cenab-ı Hakkın rahmetini onlar mı bölüşüyor ki bu işe karışırlar?

    Kureyş'in bir de eskiden beri ürüp gelen aileler arası rekabet ve iç çekişme meselesi var. eğer Haşimioğullarından bire resul olarak kabul görürse bu aile, diğerleri ile mukayese kaebul etyecek derecede arayı açacak. ebu Cehil ve kafadarları bunun da korku ve kıskançlığını yaşıyorlar. Ebu Cehil, kendi kendine soruyor:

    -Haşimilerle hep yarıştık. Onlar, halka ziyafet verdi, biz de verdik. İhtilaflarda diyet ödediler, biz de ödedik. Halka ihsanlarda bulundular, biz de ihsan ettik. haşimioğullarıyla şan şöhret hususunda atbaşı koşturduk durduk. Şimdi ise kendine gökten vahiy geldiğini iddia ettikleri bir Peygamberimiz var, diyorlar. bune denk birini nasıl bulalım? Asla asla! O'na asla inanmayacağız!...

    Kalbi mühürlü nasipsiz Ebu Cehil, katmerli öfkeler içindeydi. Bu sebeple yeni müslüman olmuş hherkese koşarak bu mes'ud kimse zengin biri ise "seni batırırız. Servetini yok ederiz", diyerek, şeref ve itibarı yeksekse "seni rezil eder, halkın içine çıkamaz hale getiririz", diyerek, fıakir, köle, kimsesizse önce tehditle; netice alamayınca işkencelerle islam dininden koparmaya uğraşırdı.

    Zinnire radıyallahü anha'nın da ebedi saadet yolunu seçtiğini haber aldılar... 'bu kölelere de n'oluyor? Bunlar kim ki; ne ki efendilerine rağmen din değiştirme cesateri gösteriyorlar? Böyle bir hakları var mı? Bu nasıl terbiyesizliktir böyle!... İster erkek ister kadın; bu suçu işleyen kim olursa olsun en ağır cazalara çarptırılmalı ki diğerleri aynı hataya düşmesin. Cezalar ibret ve dehşet versin'.

    Gerçekten dehşet verici işkenceler çektiriliyordu ama sahabi imanı karşısında kötülükler güneş altındaki kar gibi eriyor... Evet kahramanlardan biri bir hanım. Kimi kimsesi olmayan bir köle.

    ...İşte, EbuCehil azgını, ellerini garibin gırtlağına kerpeten gibi geçirmiş onu zorla irtidat ettirmeye çalışıyor. Zinnire Hatun'un gözleri dışarı uğramış, rengi uçmuş, vaziyeti perişan olduğu halde:

    -Muhammed'in yolundan dön ve Lat ile Uzza'nın ilahlığını kebul et! Tekliflerini şiddetle reddediyor.

    Ebu Cehil, yorulunca başka kafirler işkenceye başlıyor. Günlerin hikayesi böyle. Sıcak güneş altında aç susuz bırakılarak iyice kuvvetten düşürüldükten sonra en gaddar baskılarla mürted olmaya zorlama... ve, elhamdülillah, şahane bir irade ve iman mukaveti ile en küçük sarsıntının olmaması. Küfrün ummadığı bir netice. Küfür, aşamadığı dağlar karşısında...

    Fakat maruz kaldığı kötü muameleler, müslüman hanımın sıhhatine ziyan veriyor. İşkence üstüne işkence, görme kabiliyetini kaybetmesine sebep olmuştur... Müşriklerin keyfi yerinde... ebu Cehil, cahiliyye cephesi adına konuşuyor:

    -Ey Zinnire! Gördün mü? Lat ve Uzza kendilerine tapmıyorsun diye gözlerini nasıl kör etti?...

    -Hayır ya Eba Cehil; Yanılıyorsun! Senin tanrı bildiğin Lat ve Uzza, her şeyden habersiz iki heykel. Ne kendilerine ilah diyenlenden haberi var, ne nefret edenlerden. Onlar hiç bir işe yaramaz. Lakin benim ezeli ve ebedi olan Allahım göz nurumu elbette iade edebilir... O her şeye kadirdir.

    Münkirler, işkence altındaki şu himayesiz fakir ve garip kadının gösterdiği iman ihtişamına hayret ediyorlar...

    Ve gerçekten bir zaman sonra Zinnire radıyallahü anha görür oldu. Hem de eskisinden daha iyi görüyor.

    Ebu Cehilller imana gelse ya!

    -Bu da Muhammed'in sihri. Yahi şu köle bizden daha mı akıllı ki doğruyu buluyor. Dinleri kabule layık olsaydı önce biz inanırdık...

    Cenab-ı Hak, bu kibir dolu sözleri Ahkaf suresinin onbirinci ayet-i kerimesi ile cevaplandırdı...

    Nehdiye, Lübeyne, Ümmü Ubeys müslüman oldukları anlaşılarak işkence ile küfre dönmeye zorlanan diğerbazı islam hanımları.

    ...en ağır zulüm, en vahşi işkencelere katlandılar; aç susuz kaldılar, vücutları yaralardan sızım sızım sızladı, ölümü şehidliğe giden yol gördüler ve şehid oldular.. İlahi aşk ve Resululalh sohbeti onları bir anda değiştirdi. Çağlayanlar gibi iman, şaşılacak irade, yorulmayan azimle asla, asla, asla yılmadılar. Çetin imtihanlardan geçerek onlar "eshab-ı kiram" oldular; Peygamberimize arkadaşlık rütbesine ravuştular ki bu rütbeye, bu manevi yüksekliğe sevgili Peygamberimiz'i göremeyen yüksek veliler en büyük alimler dahi varamadı. Ve bu iman ve hayat anlayışı ile kıyamete kadar gelecek müslümanların değişmez rehberi oldular.

    İşte altıncı müslümün; ilklerden Habban bin Eret, radıyallahü anh. Kalbi Allah ve Peygamber muhabbetiyle lebaleb dolu... küfür ehli, müslüman olduğunu anlayınca Habbab'a gördükleri yerde çullanıyor ve yeni dininden çevirmek için iknaya uğraşıyor; başarılı olamayınca 'bu da can taşıyor' demeden kuduz köpekler gibi saldırıyorlar... Hele şu manzaya bir bakın;

    Büyük sahibinin gömleğini almışlar. Suları fokur fokur kaynatacak kadar sıcak saatler.. Vücuduna ateş gibi taşları basıp basıp çekerken:

    -İnat etme gel Lat'ı Uzza'yı tanrı bil, diye bağırıyorlar. Ama O, her defasında kızgın taşlardan ta ciğerine kadar kavrulduğu halde:

    -La ilahe illallah Muhammedün Resulullah! diye haykırıyor.

    Ve bu mutlak doğru söz, zalimleri şaşkına çeviriyor. şu sıkıntılar içinde bile bir kölenin böylesine yiğitçe direnmesi kendileri gibi, bir dediği iki olmayan Mekke eşrafına karşı gelmesi aıl ve hafsalalarına sığmıyor. Çıldırıyorlar. Çalılar toplayarak Habban'ın vücudunu yukardan aşağıya, ayağıdan yukarıya dikenlerle tarıyorlar. Sivri ve sert dikenlerin açtığı derin çiziklerden yol yol kanlar koşturuyor. Susuzluktan ağzındaki tükrük kurumuş, vücudu taşlarla yakıldıktan sonra dikenlerle tarla gibi sürülmüş mübarek insan, Allah'a şirk koşanlara inat dişlerini sıkıyor ve kalan bütün gücünü topyalarak ünlüyor:

    -Allah!...

    Müşrikler, netice alamayınca dağılıyor. Hazret-i Habbab, zorlukla evine dünüyor. İstirahat mı edecek? Yaraları mı pansuman yapılacak? Ne gezer! evde başka bir zalim var. Habbab'ın sahibesi Ümmü Enmar adlı kafir kadın.. Eziyetlerden kolu kanadı kırılmış ve o bitkinlikle bir kenara yığılmış kölesine bir kadın vicdanına en aykırı gaddarlıkla zulümler yapıyor... İşte, elinde ateşte kızartılmış demir, kölesinin üstüne yürüyor. Sinsi ve merhametsiz adımlarla yaklaşıp Habbab'ın bışını bir kaç yerden kızgın demirle dağlıyor. Aklı sıra Lat ve Uzza adına intikam almakta. Hırsı tatmin olunca çekip gidiyor.

    Kabus ve azaplarla dolu bir gece daha geçiriyor. ama izleyen sabahlarda rahat var mı? Mü'minleri azlık, müminler bir avuç ve çoğu köle, kimsesiz, yoksul. Onun için bir mümin münkirlerin gözüne çarpmaya görsün hemen üzerine üşüşüyorlar... Habbab, yine ellerine düşmüş. Ama o da ne? Eyvah! Bu sefer diri diri yakacaklar O'nu. Meydana yığdıkları odunları ateşlemişler.. merhamet mahrumu insafsız zalimler, bir cinnet anının buhranını yaşarcasına yüzleri sert yaylar kadar gergin ve asabi. Alevler, bir adam boyu yükselince büyük sahabiyi elinden ayağından tuttukları gibi ateşin ortasına fılatıyorlar. Alevler, bir kızı ahtapot gibi avğnğ dört taraftan sarıyor... istiyorlar ki yalvarsın, istiyorlar ki pişmanlığını dilegetirsin, dininden dönsün, el ve ayaklarına kapansın... şaşkınlar! Siz sahabinin ne demek olduğunu bilseniz böyle düşünmezsiniz. İçi Allah aşkı ile dolu olana ateş ne yapar ki. Ateşbile Rahmanın emrinde değil mi, İbrahim aleyhisselam'ı yaktı mı, Ammar radıyallahü anh'ı yaktı mı? Bir düşünseler, bunu bir idrak edebilseler...

    Fakat küfrün koyu zulmeti gözlerini bürümüş; kat kat gaflet içindeler. Habbab radıyallahü anh'ın göğsüne basıyorlar ki ateş bir an evvel kavurup kömür etsin... Ama seçilmiş insanın sırtında bir iki yer yandıktan sonra o mübarek vücut, ateşi söndürüyor... kafirlerin aklı almıyor bunu. Bari sussalar. Hayır! Ucuz yorum ve dillerinden düşmeyen yave hazır:

    -Bu da sihir!

    Akıllarını sihirle bozmuşlar. ne hikmettir? Peygamberlerin Peygamberini bu kadar yakından gör, senelerce üstün ahlakına şahidlik et; sonunda gel onun tebliğine düşman ol.

    ............

    Habbab radıyallahü anh, dua talebi ile yüksek huzurda:

    -Ya Resulallah! Beni dışarıda müşrikler ateşe atıyorlar; evede Ümmü Enmar pul pul demirler başımı dağlıyor; işte yaralarım. Şerlerinden kurtulmam için dua buyurmanızı istirham ediyorum.

    Sevgili Peygamberimiz, dini için bu kadar eza ve cefa gören aziz sahabiye üzüldüler ve dua ettiler:

    -Ya Rabbi! Habbab'a yardım et.. dediler ve devamla:

    -Sizden evvelki ümmetler arasında öyle kimseler vardı ki, demir tarakla derileri kazılır, etleri soyulurdu. Ama bu işkence onları yine dinlerinden çeviremezdi. Müminleri tepesinden aşağıya testere ile ikiye bölerler, fakat imanından taviz koparamazlardı. Yüce Allah, islamiyeti elbette ikmak edecektir... Fakat siz acele ediyorsunuz...

    Bir gün Ümmü Emmar'ın başı şiddetli şekilde ağrımaya başladı... sabahlara kadar ızdırıp çekiyor; inim inim inliyor. Kahin, sihirbaz, ilaç her şey nafile. Neticede, başının ateşde kızartılmış demirle dağlanması öğütleniyor. Bunu yaprsa acıları dinermiş.

    Habbab'a çağırdı ve emretti:

    -Acılarım azanca bir çubuk kızart ve başımı dağla.. Ağrı krizleri başlayınca Hazret-i Habbab, müşrik kadının kafasını cazır cazır dağlıyor.

    Elbette! kim dua buyurmuştu...

    .........

    Bir avuç aşk ehli eziyet gördükçe, zulüm ve işkence çektikçe birbirine daha çok sarılıyor. Hepsinde örnek ahlak ve yüksek fedakarlıklar. mesela Hazret-i Ebu Bekr; islamiyetin henüz zuhur ettiği o zor günlerde unutulmaz hizmetler veriyor. peygamberimizi kabul eden kadın-erkek köleleri para verip satın aldıktan hürriyetlerine kavuşturuyor... Babası; merak ediyor:

    -Oğlum; bu zayıf köle ve cariyelerin diyetlerini ödeyerek azad edeceğine; güçlü-kuvvetli olanlarını satın alsan daha iyi olmaz mı? Seni zor zamanlarda himaye ederler.

    -Babacığım; Allah'ın rızasını kazanmak için böyle davranıyorum.

    Bütün işkencelere rağmen islamiyeti seçenler çoğalmakta. Mü'minler, çoğaldıkça da müşrikler, köpürüyor. İşkence, şiddet ve sulüm, müslümanlara azgın okyanus dalgaları gibi çarpmakta.

    Bunun üzerine Resulullah, eshabını bir araya toplamaya karar veriyorlar. emin bir yerde kuvvet birliği yapılacak. islamiyet anlatılacak; mü'min olmak isteyenler burada imana gelecekti. Bu baksatla ilk müslümanlardan erkam bin Ebil Erkam'ın evi karargah ittihaz edildi. Safa tepesinin doğusunda dar bir sokakta bulunan ve Kabe'yi gören stratejik bir mevki... Mü'minler burada gizlice toplanıyor. efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, sohbet buyururken pür dikkat dinliyorlar. Hiç bir kelimeyi kaçırmadan islamiyeti öğreniyor ve başkalarına da öğretiyorlar. Erkam radıyallahü ahn'ın evi ilk müslamanlar için hem kale, hem mektep, hem mescid, hem dergah. Hazret-i Hamza, Süheyl bin Sinan gibi bazı eshab bu evde kelime-i şehadet getirerek islamiyeti seçti.... Hazret-i Ömer'in hidayetine kadar islamiyet, buradan intişar etti. İlk dar ül islam; ilk islam yurdu burası...Dar ül Erkam müesseseleşmede ilk adım.

    Müminlerde böylece cemaat şuuru gelişiyor. Ümmetin ilk nühvesi... işte bu cemaat, bir gün kendi aralarında konuşarak şu ana kadar Peygamberlerden gayri hiç kimsenin kaffirlere ayet-i kerime okuyamamış olmasına hayıflanıyorlar. Abdullan bin Mes'ud radıyallahü anh:

    -Bu işi ben yaparım, diyor.

    -Ziyan görürsün. Ailen kuvvetli değil. desteğin yok!

    Diye yapılan itirazlara aldırmadan Kabe-i Şerife; Makam-ı İbrahime geliyor. Ortılk kafir dolu... Mübarek sahabi zerrece korkmadan yüksek sesle besmele çekerek Rahman suresini kıraate başlıyor.

    Münkirler irkiliyor:

    Bu ne okuyor böyle, diye birbirlerine soruyorlar.

    Muhammed'in getirdiklerini.

    Ya öylemi? Şimdi okumak nasılmış görür!

    Abdullah bin Mes'ud'a tekme ve tokatlarla saldırıyorlar; fakat büyük mücahid o şartlarda bile okumaya devam ediyor.

    Ellerinen kurtulduğunda yüzü gözü şiş ve yaralıydı. Ama ilk defa küfrün üzerine yürünmüştür ve bu yürüyüş, istikbalde çığ gibi yürüyecektir.

    Bir gün de Ebu Düb vadisinin ıssız bir köşesinde Sa'd bin Ebi Vakkas, Said bin Zeyd, Abdullah bin mes'ud Habbab bin Eret cemaatle namaz kılıyorlar... Bir grup müşrik nasılsa bunu haber almış ve yanlarına gelerek alay etmeye başlamışlardı.

    Namaz bitince mü'minler, bu yılışık kafirleri bir güzel tartakladılar. Sa'd bin Ebi Vakkas, eline geçen bir deve kemiğini kılıç gibi kullanarak alaycılardan birinin kafasına indirdi... elhamdülillah, kafirlerden birinin kafası yarılmış kan akıyor. Küfür, kan kaybetmeye başladı... Müminler, Müminler kafirleri önlerine katıp kovalıyarak oradan, def ettiler... küfür, geriye doğru saymaya başlamıştır.

    bunun farkında değil. İyi ki de deği!

    Ordulaşacak cemaatten ilk işaret...

    ALLAH ve RESULÜNÜN

    MUHABBETİ UĞRUNA

    Sevgili Peygamberimizi düşmana karşı müdüfaa Ederken sağ kolu ani bir kılıç darbesi ile Kesilince sancağı sol koluna alan sol kolu Kesilince kesik kolları ile onu bağrına basan Ve şehid olunca üzerindeki entari Yetmediğinden ayak tarafı ancak otlarla Örtülmek suretiyle toprağa verilen o büyük Sahibeye gökteki yıldızlar, çöllerdeki kumlar ayısınca selam olsun.

    Kıvrım kıvrım siyah saçlar,cezbedici yüzü, mevzun boyu ayakkabıdan elbiseye kadar tril tril kıyafeti ile Mekke'nin en zarifi, en narini, en kibarı ve en güzeli:

    Yani:

    Mus'ab bin Umeyr.

    Mus'ab bin Umeyr, çok zengin bir ailenin çocuğu; mükemmel bir tahsil görmüş. Kıvrak bir zeka ve üstün fesahat ve belegata sahip.

    Bu yüzden de annesi başta olmak üzere bütün aile üstüne titriyor...

    Fakat O, içinde bulunduğu halden memnun değil. Şu putların tarı olması ne demek? Hihayeti ağaç, taş, cansız cisim. Aklı almıyor böyle bir şeyi, İçinde bir boşluk var. Sebebini bilmediği bir sıkıntı, cevabını bulumadığı sualle, iç dünyasını zorlayıp duruyor...

    Allah, şu cansız heykeller olmamalı... Allah, elbette madde ve cisim değil. Ve bu sebeple Mekke sitesinin bu entellektüel genci, aileden gelen şu batıl dine; daha gerçek ifadesi ile; din zannettikleri düzmeceye içten içe isyanda haklıdır.

    Mus'ab, yaşadığı coğrafyanın din diye sarıldığını kabullenemiyor. Bu nasıl din ki şu toplumun ileri tutar tarafı yok?

    Seçkin genç, bu fikirle çalkalınırken beklemediği bir zamanda ruhunun penceresinden bir nur hüzmesi akmaya başlıyor. İslamiyeti işitiyor. Muhammer-ül Emin, yeni bir dinden bahsediyormuş; kendisi de o dinin peygamberiymiş... Sağdan solran O'nun büyük çağrısı kulağına çalınıyor.

    Ne güzel sözler... bunlar, insan aklının eseri olamaz!

    Mus'ab, bu sözlerdeki derinlikle çarpılıyor sanki. Ve davet, O'nu da Darül Erkam'a çekiyor.

    Burada Allah'ın Resulü'na dinliyor. Yeni dinin mahiyetini öğreniyor ve müslüman oluyor. Kuş gibi hafif. Bütün iç huzursuzluk ve sıkıntılar süngerler silinmiş gibi.

    Şimdi Mus'ab radıyallahü anh, bir kat daha... hayır bir kat değil; bin kat daha güzeldir, bin kat daha kibardır, bin kat daha zarifdir. Sadece zahiri değil, batını da süslenmiştir.

    Darül Erkam'a gizli ziyaretleri devam ediyor.

    ... kelime-i şehadeti söyledikten sonra büyük borç namaz. Mü'minin ömrünün sonuna kadar şerele ifa ettiği; ifa etmeye mecbur olduğu büyük yükümlülük. Müslümanı namazsız düşünmek nne kadar zor.

    -Mus'ab, Muhammed'in dininne girmiş; namaz kılarken gözümle gördüm; haberiniz olsun!

    İhbar, evde bir bomba gibi infilak etti. Hazret-i Mus'ab'ı bularak aile divanını kurdular. Ve derin bir sorgulama başladı.

    Nasihatleri;

    Tehditleri hep boş... Belliki hiç bir tedbir O'nu, yüzünü döndüğü yönden çeviremeyecek. Tek yol geriye kalıyor; Şiddet, zulüm ve baskı.

    Anne-babasının emri ile mahzene attılar. Burada günlerce aç susuz bırakıldıktan sonra bir gün en kızgın saatlerde, güneşin altına çıkarılarak dayak ve eziyete başladı.

    Oğulları ile haklı olarak iftihar eden ve üzerine titreyen anne-babası şimdi O'na bir tercih hürriyetini çok görüyor ve insafsızca işkenceler yapıyorlardı. Öz anne-baba, öz evladına nbunu eder mi? Bu ne taassuptur böyle?

    Ama ne hepis ne işkence...

    -İslamiyetten dön!

    Talimatları hep red cevabı alıyor. Büyük sahibinin aile efradı, öfke ve üzüntü içindeler. Bu nasıl iştir, ne beladır başlarına gelen!!!

    Baskılara kahramanca direnen Mus'ab hazretleri:

    -Muhammed'i inkar et, onun haber verdiği Allah'ı inkar et, cahillik etme, sana ne oldu, sen ki şu beldenin en akıllı genciydin. Deli olma! Sana mutlaka büyü yapılmıştır. Zaten senin Peygamber dediğin de sahir!..

    ...Bu ve benzeri sözlere kainıtın değişmez mutlak hakikatı kelime-i şehadet ile cevap veriyor...

    -Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühu ve Resuluhü!...

    Yeniden zından; tekrar işkence, bir daha zından ve netice alınamayanıca hep zından.

    .......

    Büyük mazlum, bir gün serbest bırakıldı.

    Nereye gitse? Onların yanına mı; yani ailesine?

    Aile mi kaldı? Anne annelikten çıktı, baba babalıktan... Şimdi en yakınları ile arasında kapanmaz uçurumlar var. Yollar ayrıldı. Maksatlar farklı. Fikirler, duygular, heyecanlar uyuşmuyor. Ve aynı kanı taşıdıklarından çektiklerini, yabancılardan görmüyor.

    Mus'ab rıdayallahü anh; ailesinin gözbebeği Mus'ab; tiril tiril kıyafeti, aşılmaz kibarlığı ile bütün hayranlıkları etrafına bir hale gibi çekmiş olan Mus'ab, bu şehire yabancılaşmıştır artık. Artık, bu insanlarla ortak tarafı yok. Onun kalbi, onun; efendisinin etrafında mum alevinde dönen pervaneler misali aşkla uçuşan yeni dinin salikleri ile aynı frekansta atıyor.

    Şimdiden sonra anne onun için yok, baba onun için yok, aile onun için yok, akraba yok, komşu yok, şu şehir dolduranlar yok. Bunların hepsi onun yolunda ve onun uğrunda ölmüştür... efendisi Muhammed, sallallahü aleyhi ve sellem için.

    Bütün bunlar yok ama; Allah var.

    Allah'ın habibi var...

    Öyle ise O, ne sonu gelmez sıcak kum deryalarında; ne de yalnızlığın insanı bir bıçak gibi kestiği buz ummanlarında.

    Allah var gam yok.

    Bu, hakikatın, ta kemiğe kadar, iliğe kadar işlediği iman...

    Muminler, efendimizin emirleri ile birazcık nefes alabilmek için Habeşistan'a hicret ediyorlar. İşkencelerden yakayı kurtarmak başka türlü mümkün değil. Mus'ab radıyallahü anh da aralarında... Bu öncü sahabi, Habeş diyarında bir zaman kalıyorsa da Peygamber aleyhisselamın aşkına daha fazla dayanamayarak, yeniden Mekke yollarına düşüyor...

    O, Mekke'den içeri girdiği sırada kainatın efendisi, aleyhisselatü vesselam, Hazret-i Ali Keremmallahü vecheh, iele bir kenarda oturmuş sohbet ediyorlar... Uzaktan bir gelen var. Gelen, yaklaşınca Resuller şahının gözleri yaşla doldu. Zira dünün o en pahalı ve en güzel giyinen gencinin üzerinde eski püskü ve yamalı bir entariden başka bir şey yoktur.

    Hey gidi hey!... Şıklık ve zarafetinden yürüdüğü sokaklarda insanların pencerelere dökülüp ardınca baktığı Mus'ab bin Umeyr! Bu ne kahramanca fedakarlıktı böyle?.. İşte Sevgili Peygamberimiz nemli gözlerle, bunu ifade buyuruyorlar:

    -Kalbini Allahü teala'nın nurlandırdığı şu kimseye bakın... Allah ve Resulünün muhabbeti onu bu hale getirmiştir.

    YEMENE SIÇRAYAN NUR KIVILCIMI

    RESULULLAH'IN BÜTÜN HARPLERİNDE BULUNAN; HAZRET-İ EBU BEKR DEVRİNDE İSLAMİYETİ TERKEDEN BEDBAHT MÜRTEDLERLE YİĞİTÇE VURUŞURKEN ŞEHİD OLAN O KAHRAMAN SAHABİNİN YÜKSEK RUHUNA OKYANUSLARA KOŞAN COŞKUN IRMAKLARIN BERRAK SULARI KADAR SELAMLAR OLSUN.

    Peygamberimizi dinleyen biri şayet peşin hükümlü değilse mutlaka müslüman oluyor... insanların böyle tek tek müslüman olmaları putperest Mekkelileri son derece rahatsız etmekte. Bu yüzden etrafını uzaktan uzağa görünmez duvarlarla çevirerek insanlardan tecrid etmeye çalışıyorlar.. bu duvarlar; yalan, iftira ve dedikodu aşağılığı tarafdan kuşatıp aynı sözleri belki bin kere tekrarlayarak alabildiğine bir menfi propaganda ile beyin yıkıyorlar...

    Tufeyl bin Amr'ı bile bu korkunç söz taarruzu ile kandırabildiler. O Tufeyl ki Yemen'in en iyi kabilesine mensup seviyeli bir insan. Aynı zamanda şair. Arapça lisanının ustalarından. Buna rağmen. O'nu da şaşırttılar. Tufeyl, duyduklarından ürktü ve tedirgin oldu.

    ...İslam güneşinin dünya ufkunda karanlıklar ıyırta yırta ağır ama emin bir yükselişle doğduğu günlerdi.. Kafirler, müminlere sadestçe zulmediyorlar. İşte bu hengamede Tufeyl bir Amr, Mekke'den içeri girdi. Ticaret yaptığı için bu şehre zaman zaman gelir; hem alış veriş yapacak hem de Kabe'yi ziyaret edecektir. çünkü hac mevsimi. Niyeti ve geliş sebebi bu... Ya kendisini bekleyen istikbal? Orası esrarlı bir perde ile örtülü.

    Tufeyl'in geldiğini gören islam düşmanları, yanına gelerek hoş-beşten sonra konuşmaya başladılar. Sözü biri bırakıp biri kapıyordu...

    -Aman dikkatli ol! Abdülmüttalib'in yetimi vardı ya; hatırlar mısın? Evet canım Muhammed! Şimdi büyük iddialar peşinde; Peygamber olduğunu söylüyor. Güya kendisine Kur'an isminde bir kitap geliyormuş. Şaşırdın değil mi? Büyülü sözleri ile aramıza ikilik soktu. Bir çok kimse de kandı ona Baba ile oğulu, karı ile kocayı birbirine düşürdü; kardeşi kardeşe düşman etti... aman ha semtine uğrama! O'nunla karşılaşsan bile tek kelime konuşma! Sözlerinin sihrine kapılırsın! Bizim başımıza gelen bu felaketin uğursuzluğu sizi de sarmasın. Onun için en iyisi burada fazla kalmayarak memleketine dönmen.

    Bunları söyleyenler sıradan kimseler de değil. Şehrin en tanınmışları. Hatır sahibi insanlar... O yüzden Tufeyl şaşkın ve tedirgin. Buraya ne için gelmiş; karşısına nasıl bir hadise çıkmıştır... Kader'in kendisini o mübarek hadiseye taraf yapacağını Tufeyl nasıl bilsinki...

    Bu azametle yürüyen ve kendilireni imtiyazlı gören adamların ettiği laflar o kadar çok tekrarlandı ki Tufeyl'de söylenenlerin doğruluğundan en ufak şüphe kalmadı... tamamen müşriklerin etkisindeydi; kararını verdi: Şayet O'nunla rastlaşırsa asla konuşmayacak; bir şeye söylerse cevap vermeyecekti... Şanlı-şöhretli şu kadar aklı başında insan yalan söylemiyordu ya!

    Geldiğinin ikinci sabahında Kabe'ye giderken kulaklarını pamukla tıkadı. Olur ki karşılaşırlarsasözlerini duyarak ona inanabilir. Gençi zayıf iradeli değildir ama; yine de ne olur ne olmaz!..

    Gerçekten Tufeyl bir Amr, Kabe-i Şerif'e vardığında Resulullah, sallallahü aleyhi vesellem, namaz kılıyordu. Tufeyl, sözlerinden kortuğu, kendisinden kaçtığı insanın her nedense gidip yakınında durdu. Hayret! O kadar yer varken efendimize yakın durması!... Asıl heyret edilecek olansa daha sonra vuku buldu. Kulağını sıkıca kapatan pamuğa rağmen yabancı adam, Peygamberimizin okduğu Kur'an-ı kerimden bazı parçaları işitti.

    Ve işitmesiyle derin bir hayranlığa kapılması bir oldu. Neye uğradığına şaşırdı. Bu ne tatlı sözlerdi böyle! Ve o an aklını başına devşirdi. Ne diye şuna buna kanarak çocukça hallere giriyordu? Kendinden utandı ve yaptıklarını kınadı. "Ben dedi, kendi kendine mırıldanarak, iyi ile kötüyü ayırdedemeyecek birimiyim? Üstelik de şairim? Öyle ise bu korku niye, dediklerini beğenirsem, O'nu kabul eder, yoksa reddederim." Pamukları kulaklarından aldı ve bir kenara saklanarak çıt çıkarmadan kainatın baştacının anlatılmaz güzellikteki bir huşu ile okuduğu "Kur'an" buydu. Bu ne sihir ne de şiir. Bu sözler, beşeri değil. Bunlarda ilahi bir koku var. İlahi bir renk, ilahi bir ahenk taşıyor. Tufeyl, olduğu yere çakılmış gibiydi.

    Zevk ve huzurdan, çevresinden kopmuştu. O şimdi sade bir çift göz olmuş iki cihan sultanını seyrediyor ve büyük rehberin dudaklarından kanatlanıp uçuşan surelerin sonsuz lezzetini yudumluyordu.

    Nihayet Sevgili Peygamberimiz, namazını tamamlayarak evlerine dönmek üzere yola koyuldular. Ama; yalnız değiller. Bir gölgenin de mahcup adımlarla yüce sulatının ardısıra gelmekte olduğunu görüyoruz. "O da kim?" diye sormamıza hacet yok. Çünkü tahmin ettiğiniz gibi bu Tufeyl bin Amr ed Devsi'nin ta kendisidir. Çünkü...

    ...çünkü O'nu namazda gördüğü ve billur sesinden Kur'an-ı kerim'i ilk iştiği an içinde nurdan yanar dağlar indifa etmeye başlamış ve sana'tkar sezişi ile doğru bulmuştur... daha doğrusu ezelde takdir edilen vuku bulmuştur.

    Efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, Hane-i Saadetlerine dahil olunca peşindeki aşık da mukaddes eşikten adımınnı atıyor:

    Boynu bükük olarak halini arz ediyor:

    -Milletin, hakkında kötü konuşuyor. Seni bir ağızdan bana çok fena karaladılar. Öylesine ürktüm ve o kadar çekindim ki ne olur ne olmaz sözlerin kulağıma çalınır da kanarım diye Kabe'ye gelirken kulaklarımı pamukla tıkadım.

    Ama hikmete bakın ki, okudukların, hem kulaklarımın hem kalbimin pasını sildi!.. Allahın Resulü bana islamiyeti anlat! Kabule, müslüman olmaya hazırım.

    Efendimiz, bu nasipli kula biraz kelamı kadim okudular...

    Tufeyl, bundan daha güzel sözü ömründe işitmediğini söyleyerek kelime-i şahadet getirip müslüman oldu. Ve müslüman olarak Peygamberden sonra en üstün insanlar sınıfı eshab-ı kiram'a dahil oldu, radıyallahü anh...

    Müslüman olanın ilk düşündüğü ailesine, kabilesine kavmine koşmak...

    Evinde yangın olduğunu öğrenen insanın ilk yapacağı iş, yakınlarını kurtarmaktır. Az daha gecikse sevdikleri cayır cayır yanailir. Sokakları yıldırım hızı ile aşıp merdivenlerden üçer beşer atlayarak kapıdan içeri dalarken bu adamın kafasında sevdiklerini alevlerin canavar ağzandan almaktan başka fikir yoktur. Sevgili Peygamberimiz'den islamiyeti öğrenip de insanların şu halleri ile dolu dizgin cehenneme koştuklarını anlayan her yeni Mü'min'in ilk aklına gelen en yakınından başlayarak beşeriyeti kurtarmak. Maksat memleketler fethi, ünvan ve tahtlar değil.

    Eshab-ı Kiram'ın en namüsait şartlarda kıtalar ve denizler aşarak yedi iklim dört bucağa at koşturmasının hikmeti bu. Onların atlarının izninin kölesi olalım. Onlar sırtlarında sade bir entari ellerinde çıplak bir kılıçla kızgın güneşleri, donduran soğukları yenerek islamiyet müjdesini topraklarımıza kadar taşımasalardı acaba şimdi kimdik ve ne idik?

    Kalbine yüce dinimizin güneşi doğana Tufeyl bin Amr, radıyallahü anh, Peygamber-i Ekber, sallallahü aleyhi vesellem'den aldığı feyz ve ilhamla islam meşalesini ailesine ve milletine taşıdı.

    Ebedi kurtuluşun nurdan kıvılcımları şimdi Yemen'e sıçramıştı.

    çııÖÖçşıÜü
    Nübüvvetin beşinci yılı.

    Zulme dur durak yok. Küfür, insafsız yangınlar, azgın dalgalar gibi mü'minlerin ve bilhassa arkasız mü'minlerin üstüne geliyor. İnkar cephesi için artık hayatın bir tek maksadı kalmamıştır; İslamiyeti yer yüzünden silip süpürmek. Onlara göre bir kimse Muhammedi olmakla putperestleri karşısına almış ve kendilerine harp ilan etmiş oluyor. birinin müslüman olduğunu öğrenmeye görsünler; aman Allahım, o ne vahşi tablolar!Aç kurtlar misali saldırıyorlar. Bütün mesele dayanmak, tahammül etmek... Ne kadar, nereye kadar, hangi güne kadar? Azap, işkence, zulüm, zulüm, zulüm.

    Buna bir çare bulmalı; bir çıkış yolu aramalı. Acaba mir müddet için bile olsa Mekke'den gurbete mi göçseler?

    Bir gurup mazlum sahabi, Resuller Resulünün muhteşem huzurlarındalar. Çektiklerini edebin en yüksek hali ile arzediyor; Sevgili Peygamberimiz, Sallallahü aleyhi ve sellem, birşeycik buyurmadan dinliyorlar... Sızlanmalar, dert yanmalar kendilerine malum olmasına rağmen tekrar tekrar büyük üzüntülerle anlatılıyor. Nihayet aziz arkadaşları, büyük; en büyük sahabi Hazret-i Ebu Bekir, radıyallahü anh, devreye girme zaruretini duydular.

    Ey Allah'ın Resulü! Kafirlerin, Hatib bin Amr bin Abd-i Şems'e yaptığı işkenceleri görseydin bu arkadaşlarımızın dileklerini zarurete binaen kabul ederdin...

    Hazret-i Ebu Bekir'in bu ricası üzerine Resululalh hicret izni verdiler.

    Mekke'den, o ana-baba yurdundan sırf dinlerini korumak, ibadetlerini yapabilmek için ayrılma zahmetine giren bu garip ama eşsiz sahabiler, yine arz ettiler:

    -Ya Resulallah! Hangi memlekete gidelim; nereyi tevsiye buyurursunuz?

    Mü'minler, sevinçle karışık bir keder içindeydiler. Bir tarafta vahşi işkencelerden kurtulma ümidi, bir tarafta şanlı Peygambere hasret ve gurbet çilesi... Mübarek elleri ile Habeşistan; yani bugünkü Etiyopya'yı, Kızıldeniz'in batı tarafını gösterdiler... Eshab-i Kiram sevindi. Çünkü işaret buyurulan yer hem yakın, hem de Mekke ile aynı iklim kuşağında. Gidenler intibak zorluğu çekemiyecekler.

    On erkek ve dört kadın, Habeşistan'a gitmek için gizlice hazırlandı. bunlar:

    Osman bin Affan ve Sevgili zevceleri peygamber kerimesi Rukiyye binti Resulullah-ki Rukiyye radıyallahü anha'nın da hicret kafilesine dahil edilmesini server-i alem, Osman radıyallahü anha'a emir buyurdular;

    Ve Ebu Huzeyfe bin Utbe bin Rabia ve zevcesi Sühlet binti Süheyl, Zübeyr bin Avvam, Mus'ab bin Amr, Abdurrahman bin Avf, Ebu Selem't-ibni Abdülesad ve zevcesi Seleme binti Umeyye, Osaman bin maz'un, Amir bin Rebia ve zevcesi Leyla binti Ebi Hayseme, Ebu Sabret't-ibni Ebi Rahim, Hatib bin Amr bin Abd-i Şems, Haris bin Süheyl ve muhacirlerin sağlıkla menzile vardıkları haberini getirmek için kendilerine refakat eden Esma binti Ebi Bekr, radıyallahü anha...

    Hazret-i Osman, radıyallahü anh, ve eşi Rukiyye, Lut Peygamber'den bu tarafa küfrün elinden başka diyara göçen ilk aile. Bu sebeple buyurulan Hadis-i Şerif:

    -Osman ve benim kızım, Lut aleyhisselam'dan sonrra hicret eden ilk karı-kocadır.

    Muhacirler, kimsenin gözüne çarpmadan, kimseyi şüphelendirmeden sağ salim Kızıldeniz sahiline vardılar. Gerileyip gerileyip uysal bir at gibi ayaklarına kadar gelen dalgalar:

    -"Çok çektiniz. Büyük imtihan verdiniz. Binin sırtımıza sizi rahat günlere taşıyalım" diyordu; diyor gibiydi. Deniz, ufuklara kadar çağırıyor insanı. Hür ve huzurlu zamanlar, bu ufkun hemen arkasında. Fakat bu sırada bir aksilik oldu. Birden Nevfel binti Muaviye, devesi ile önlerine dikildi... devedeki adam, soran gözlerle bakışlarını tek tek yüzlerde gezdiriyor. Ciddi ve şüpheci. Mü'minlerin yüreği çarpınan bir kuş gibi. Ama dıştan aldırışsız ve soğukkanlılar.

    Adam, devesinde şöyle bir doğrulduktan sonrra sordu:

    -Nereye gidiyorsunuz böyle?

    Bu iki kelime, keskin bir nişancının ard arda fırlatıp tahtaya kapladığı iki yaman bıçak gibi sessizliği ortasında kesmişti.

    Düşmana hile caiz. Harp hiledir. Harpte düşmana yalan yine o harbin taktiklerinden bir taktik. Hemen cevaplandırdılar:

    -Denizde bir gemi parçalanmış onu satın almaya niyetlendik.

    Nevfel, pek tatmin olmadı. Tatmin olmadığı için de umre niyeti ile gittiği Mekke'de şüphesini müşriklere açtı... Kureyş'in arasında hemen mbir panik koptu.

    -Aman, dediler, bir ekip hemen ardlarından yetişip yakalasın. Gemi falan yalan. Onlar, bizden kaçan müslümanlardır.

    Gerçekten silahlı bir gurup kureyşli, vakit kaybetmeden Kızıldeniz sahiline vardılar.... muhacirleri yakalayacaklarına, onları bu defa öyle beter işkencelerden geçireceklerine inanmışlardı ki kumasalı boş bulunca beyinlerinden vurulmuşa döndüler. Kıyı boyunca aşağı yukarı koşturdularsa da görünen hiç bir şey yoktu. Sahile vuran dalgalar, "ahmaklar", "ahmaklar" der gibi sert ve alaylı.

    Allahü teala, kendi aşkı uğruna vatanlarından ayrılma fedakarlığına katlanan mü'minlerin işlerinde kolaylık yaratmış, onlar, uygun deniz ve uygun havayla sal üstünde kısa zamanda Afrika yakasını bulmuşlardı. Kızıldeniz'in Asya sahillerinde tepinen kafir atlıları yumrukları ile boşluğu döve döve öfke içinde Mekke'ye döndüler.

    Bu sırada Habeş kralı, "Necaşi" isminde bir hırıstiyandı. Mekke'den gelen bir kafile müslümanın, ülkesine sığındığını haber alınca iltica sebeplerini araştırdıktan sonra emniyetlerinin sağlanması için görevlilere emir verdi... Mü'minler, rahat ve huzur içinde hiç kimse karışmadan ibadetlerini yapabiliyorlar...

    Bu esnada Mekke'de Vennecm Suresi indi. kahraman Peygamber, bu sureyi Kabe'de müşriklerin hazır olduğu bir zamanda okumaya başladı. Ağır ağır, tek tek okuyordu. İki ayeti kerime arasında bir miktar bekliyorlardı ki, anlamı zihinlere tam olarak yerleşsin. Yüce Allah, şöyle buyuruyordu:

    -Doğan ve batan yıldızlar hakkı için sizin sahibiniz Muhammed aleyhisselam, asla dalalet ve hatada olmadı. O, kendi nefsinden söz söylemez. Onun kelamı Kur'an-ı Kerim'dir. O'nun din işinde sözü ancak Allahü teala'dan gelen vahiydir. bu vahyi O'na çok kuvvetli olan Cebrail aleyhisselam getirmiştir ki, kanadıyla ve haykırmasıyla nice şehir ve milletleri yerle bir etmiştir. Lat ve Uzza ve Menat ismindeki putlara ibadet edersiniz. bunların kudretleri nedir ki Allahü tealayı bırakıp onlara taparsınız?

    Surenin okunması bitince Sevgili Peygamberimiz, secdeye vardılar.

    Kafirler de secdede. Hatta kendini beğenmişleri bile yerden bir miktar topratk alıp alınlarına sürerek güya secde etmiş oluyorlar... Garip! Hem de çok garip. Kafirler can düşmanları ile birlikte secdeye varsınlar. nasıl olur?

    İzahı şöyle: Efendimiz, kafalara tam olarak yerleşsin de unutulmasın diye ayet aralarında bir miktar durarak yavaş yavaş okuyordu ya? İşte ütün sır burada. Şeytan; o lanetlenmiş mahluk, bu duraklardan yararlanarak müşriklerin kulağına sanki Resulullah söylüyormuş gibi şu sözleri duyurdu:

    -Putlar uludur. Onlardan şefaat beklenebilir...

    Allah düşmanları, sözü efendimizin söylediğine inanarak sevindier ve o yüzden yere kapandılar. Ve kendi aralarında toplanan kafirlerin vardığı karar:

    -Muhammed ilahlarımızı tanıdı ve dinimizi kabul etti. Zaten biz de rızık verenin, öldürenin ve diriltecek olanın Allah olduğunu biliyoruz. Lakin putlarımız da şefaatçidir. O, bugüne kadar bunu reddediyordu. Bundan dolayı kendisine düşmandık, bu yüzden intikam alıyorduk. Ama madem ki şimdi gerçeği kabul ediyor. Biz de bundan böyle ne o na, ne yolundakilere hiç bir sıkıntı vermiyeceğiz. Artık sulh dönemi başlamıştır. Şimdiden sonra barış içinde yaşayacağız.

    Şeytanın hilesini müşrikler böyle ahmakça bir yoruma bağlamışlardı. Ortalıkta şu asılsız söz dolaşmaya başladı: "Muhammed aleyhisselamla, kafirler barış andlaşması yapmışlar!!!"

    Velid bin Mugire, teminat vermek için Resulullah'a geldi:

    -İnandığın yolda selametle yürü. Bundan sonra sana dokunmayacağız. Belki yardım bile edebiliriz.

    Peygamberimiz, hayret ettiler. putperestler niçin yumuşamışlardı ki?

    Cebrail aleyhisselam, gelerek olup bitenleri ayrıntıları ile nakletti: Sevgili Peygamberimiz, şeytanın kendi sözlerini ayeti kerimenin arasına katmasına çok üzüldüler. Yüce Allah, Habibi üzülmesin diye yine Cebrail aleyhisselamı yolladı:

    -Senden önce gönderdiğimiz şeriat sahibi Resuller ve onları takipçisi Nebiler, ayet-i kerime okumak veya bir şey konuşmak arzuladıkları vakit şeytan, o Peygamberin sözüne de bir şeyle, katardı. Cenab-ı Hak, ilahi kelamla Şeytani sözü birbirinden ayırır; sonra kendi ayetlerini hüküm ve isbat eder. Allahü teala, insanların hallerini bilici ve hükmünü icra edicidir...

    Allah'ın Resulü, teselli bulup rrahatladılar ve bu defa yeni gelen bu ayet-i kafirlere duyurdular. Putperestler, bunun üzerine:

    -Demekki Muhammed, ilahlarımızın Allah yanında yüksek dereceleri olduğunu ikrar ettiğine pişman oldu. Bu sulh andlaşmasını bozmak demektir. Öyleyse biz de barıştan vazgeçtik. O ve yolundakiler yine düşmanımızdır. Açıkça ilan ediyoruz!

    Mekke'de bütün bunlar olup biterken Habeşistan'a göçen müslümanlar ne yapıyor acaba? Onlar rahatlar. Necaşi iyi bir ev sahibi. Fakat bu asılsız muahede söylentisi da oralara kadar uçtu. bunu işiten muhacirler:

    Öyleyse dediler,biz de vatanımıza avdet edelim.Buraya putperestlerin dayanılmaz eziyetlerinden kurtulmak için göçmüştük.Madem ki sebep ortadan kalktı biz de gidelim.

    Hakikaten döndüler.Ama şayianın yalan olduğunu ancak Mekke'ye geldiklerinde öğrenebildiler...İş,işten geçmişti.

    Varsın geçsin.

    Allah'ın takdiri ne ise elbette o tecelli edecektir.

    ......

    39

    "En'am suresinin 22.ayetinde:"Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz;O'na insanların arasında yürüyebileceği bir nur verdiğimiz kişi"diye övülene nice selam ve nice gıpta ve nice hürmetler olsun.

    Safa Tepesin'i görüyoruz.Bir gurup insan,toplanmış bir puta tapınıyor ve yalvarıyorlar.Ey tanrımız bize bol nimetler ver,şöyle şöyle kötülüklerden koru gibi. Taptıkları put Velid'in. Yani öyle garip bir tanrı ki bir de sahibi var. Peygamberimizin hizmetçisi Abdullah İbni Mes' ud hazretleri de orada ve onları uzaktan seyrediyor...koca koca adamlar,kendilerinden geçmiş halde putun önünde tuhaf hareketler içindeler. Ayin yapıyorlar. Gülünç ve insan haysiyeti için iğrenç manzara. Ahmaklığın en net karikatürize edilmiş tablosu; küfrün tiyatroluk fotoğrafı.

    Abdullah ibni mes'ud, radıyallahü anh, birden efendisini görüyor. Evet O geliyor;büyük kurtarıcı ahenkli adımlarla yaklaşıyorlar.Tehlike,tuzak,ihanet onları durduramıyor.O, mübarek elleri ile dalalet perdesini aşağı çekip şu zavallı mahlukları, küçüklükten insanlık seviyesine yüceltmek;yani müslüman olmalarını gerçekleştirmek için büyük davetini bir kere daha tekrarlayacak.Ne derlerse desinler,tavırlar, kabulleri,öfkeleri hangi çap ve hangi buudda olursa olsun davet tekrarlanacaktır...

    Efendimiz,başlarında, adamlar,ürkek,şaşkın ve küstah. Emir, en çarpıcı kelimelerden kurulu bir davet cümlesi:

    -Ey Kureyşliler "La ilahe illallah" deyiniz!...

    Küfrün beyninin tam ortasına indirilen bir balyoz. Yani: Yanılıyorsunuz, Halık'ınız olan ilah, Velid'in bu tahta parçası değil; ezeli ve ebedi olan Allah'dır. Mesajın anlamı bu. Söz, müşriklerin arasına bir dinamit gibi rüşmüştür. Gururları yaralandı ve nefsleri kabardı.. Velid başı çekiyor. Ebu Cehil'e dönerek:

    -Ne dersin şunu bir güzel mahçup edeyim mi?

    -İstediğini yapmakta serbestsin!

    Velid, bir tırmarhanelik tip gibi putunu boynuna asarak Resuller sultanı'nın karşısına dikildi. Mağrur ve edepsiz:

    -Sen bize her zaman ne diyordun? "Allah, insana şah damarından daha yakındır" değl mi? Bak işte benim tanrım bana ne kadar yakın. Herkes onu görmekte, Peki senin Rabbin hani? Haydi sen de onu göstersene!

    Sevgili Peygamberimiz, bu sersem mantıklı çok bilmişe karşılık vermeyi lüzumsuz gördüler. Velid, bir cevap alamayınca savaştan gelen mağrur bir kahraman edasıyla yoldaşlarının arasına döndü. Putu tekrar karşılarına dikerek, ayini sürdürdüler... bu defa dilekleri kan kokuyordu:

    -Ey tanrımız! Şu Muhammed'in ettiği yetti artık. bak sana bile sataşıyor. Herhaled onu öldürmekten başka çare kalmadı. Bu dileğimiz için bize yardımcı ol...

    Peygamberimizi, Velid'in kuru ağaç parçasına ispiyonlayan putperestlerin sözleri bitince bir kafir cinni, nice zamandır beklediği fısatı bulur bulmaz hemen bunu kullandı. Putun içinden "izin veriyorum. Katledebilirsiniz. Ben de yardımcı olurum" diye sesler işitilmeye başlandı. Kafirler, şaşkın ve sevinçli. Şaşkınlar, çünkü tanrılarından daha evvel bir şey duymuş değiller. Sevinmelerinin sebebiyse yakarışlarının güya kabul görmüş olması. Hace-i Kainat ve mübarek hizmetçileri de putun dediklerini duydular. Efendimiz, Abdullah ibni Mes'ud'u da alarak üzüntülü bir halde geri döndüler. Abdullah ibni Mes'ud, radıyallahü anh, ancak eve vardıklarında sormaya cesaret edebildi:

    -Ya Resulullah puttan gelen sesleri siz de işittiniz mi?

    Aziz Peygamber, sallallahü aleyhi ve sellem, meyus bir halde iken daha evvel böyle bir sualle incitmek istememişdi.

    -Evet; O, putların içine girerek halkı Peygamberlerin katline teşvik eden bir cinnidir. Ama daha evvel hangi cinni bunu yaptıysa sonunda helak olmaktan kurtulamadı.

    .........

    Aradan epeyce zaman geçmişti. Bir gün Sevgili Peygamberimiz, Abdullah ibni Mes'ud'la birlikte oturuyorlar. Aniden bir selam işittiler. Peygamberimiz selamı aldı ama hizmetçileri kimseyi göremiyor. Oratılakta olan biri yok. Abdullah ibni Mes'ud radıyallahü anh'ın şaşkınlığı devam ederken insanların ve cinnilerin Peygamberi, sallallahü aleyhi ve sellem, meçhul sese sordular:

    -Gök ehlinden misin, yer ehlinden misin?

    -Cinniyim.

    -Niçin geldin?

    -Musır isminde bir kafir cinninin bir putun içine girerek müşriklerin zatı alinize ziyan vermesi için onları teşvik ve tahrik ettiğini ve sizin de bundan üzüldüğünüzü işittim. Haberi aldığımdan beri bu dinsizi arıyordum. Nihayet O'nu yine Safa Tepesi'nde yakaladım; ve bir kılıç darbesi ile canını cehenneme yolladım... Yarın aynı tepeye gelerek müşrikler, putlarına tapınırken onları hak dine çağırmanızı istirham ediyorum. Siz, onları Allah yolunda davet ederken ben de Velid'in putuna girer ve sözlerinizi tasdik ederek sizi ve islam dinini överim. Böylece dostlarınız sürurlanır; düşmanlarınız üzüntüden kahrolur...

    -İsmin ne senin?

    -Semhec.

    -Sana aha güzel bir isim vermemi ister misin?

    -Hangi ismi ya Resulallah?

    Sevgili Peygamberimiz:

    -İsmin "Abdullah" olsun, buyurdular:

    Cinni, kendisine bir peygamberin hele son ve en büyük Resul'ün bizzat ad vermiş olmasına o kadar çok sevindiki.

    Peygamberimiz ve İbni Mes'ud, radıyallahü anh, ertesi sabah Safa'ya gittiler. Puta tapıcılar orada ve putlarına kulluk etmekle meşguller... Allah'ın Resulü onları tekrar tevhide ve islam dinine çağırıyor. Efendimizin sözleri üzerine kafirler, inat ve nisbet olsun diye putlara secde ederek yalvarmaya başladılar:

    -Ey tanrımız bize Muhammed'i ve O'nun dininin kötülüğünü anlat; O'nu mahcup et!

    Puttan sesler gelmeye başladı. Ses, efendimizi öven bir kaside okuyor. Şiir bitti. Bu defa islamiyeti düzgün bir arapça ile methetmeye başladı. Abdullah, vazifesini çok güzel yapıyordu.

    Güruh, önce şaşırdı sonrra gazaba geldiler. Bu nasıl tanrı ki Muhammed'i yüceltiyor. O'nu şiirler ve güzel sözlerle kendilerine övüyor?

    -İşte bu da Muhammed'in ayrı bir sihri!

    ...der demez tanrılarını paramparça ettiler. Söz dinlemeyen yaramaz bir tanrının sonu işte böyle olurdu. Zavallı ağaç parçasını iyice kırdıktan sonra kainatın Seyyidine saldırdılar; bazısı tartaklıyor, bazısı taş atıyor; mübarek saçları darmadağınık oldu. Adamlar kudurmuş. Ağızları köpük içinde. Biri de düşünemiyor ki "Biz Muhammed'in sahri" diyoruz ama bu nasıl ilah ki sihrin tesirinde kalarak ne diyeceğini şaşırıyor?

    İnsanlığın en metin ve en sabırlısı, şu bir çift sözden gayri hiç bir şey demediler:

    -Ey kureyşliler siz bana vuruyorsunuz ama; ben sizin peygamberinizim!

    Bunak yaşta bir putperest, ucu sivri demirli bir değneği sevgili Peygamberimiz'in mübarek karnına saplamak üzereydi ki ihtiyarın "kütt" diye eli kırıldı... Sürü, şaşkın halde donup kaldı. Peygamberimiz ve hizmetçisi aralarından geçip gittiler.

    ......

    Hamza!!.

    Namlı bir insan. Herkesin sayıp çekindiği birri. Güçlü-kuvvetli pehlivan yapılı bir bahadır. iyi ok çekip mükemmel kılıç kullanıyor. Ava düşkün. Vaktinin çoğunu da avlanarak geçiriyor. Puta tapıcıların, Resulullahı hırpaladığı gün O, yine çölde ceylan peşindeydi. Sürmeli gözlü bir ceylanın oradan oraya sekerek kaçışları kendisini haylice yormuştu ama av ihtirası hayvanı kovalamaktan caymasına mani oluyordu. Bir yere geldiler ki ceylan artık kaçamaz oldu. Hayvancık nefes nefese olduğu yerde durdu ve Yüce Allah'ın izni ile dile geldi:

    -Ey Hamza; sen benimle uğraşıyorsun ama üzerime çevirdiğin o oku şu anda yeğenini öldürmek isteyenlere çeksen herhalde daha hayırlı bir iş yaparsın!

    ...dedi. Hamza'nın şaşkın bakışlarına ve iki yanına salınan ellerine aldırmadan bir sıçrayışta kaçıp canını kurtardı...

    Avcı ise başına gelenden ürkmüş halde karışık bir kafa ile evine döndü. Aç olduğunu; yemek çıkarmalarını söyledi. Hanımı O'na yemeğini hazırlarken aniden gözlerinden yaşlar boşandı. Hamza, hayret dolu bakışlarla soruyor:

    -Hayırdır; niçin ağlıyorsun?

    -Hiç sorma!.. Muhammed'i çok fena dövdüler. Yüzü gözü kan içinde, insan insana böyle muamele eder mi?

    Hamza'nın tüyleri diken diken oldu. Az sonra kopacak bir fırtına gibi.

    -Ebu Talib neredeydi?

    -Hayvanları kırlara götürmüştü.

    -Ya Ebu Lehep!

    -O mu? Ah o, ah o! "Öldürün şu yalancı sihirbazı" diyerek saldırganları kırıştırıyordu. Düşmandan beter bir amca?

    -Peki Abbas'a n'oldu?

    -Ellerinden kurtarmak için haylı uğraştı ama...

    Hamza, yemeği bir kenara iterek öfkesinden hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ve:

    -O'nun intikamını almadıktan sonra yiyip içmek bana haram olsun!

    Diyerek acele zırhını giydi, kılıcını kuşandı, atına atladı ve yayı elinde olduğu halde bir yel gibi Safa Tepe'sini buldu. Ucuz kahramanlar henüz dağılmamışlardı. Hamza'nın gelişi dikkatlerini çekti. Bir anda yüzleri donuklaştı. Bütün bakışları ile O'nu izliyorlar:

    -Eğer, dediler, önce gelip bizi selamlar sonra tavafa giderse korkacak bir şey yok.Ama ilkin tavafa yönelirse bu öç almak için geldiğini simgeler...

    Hamza, yanlarından hışımla geçerek tavafını yaptı ve az sonra çakmak gözler ve dağ gibi bir heybetle önlerine dikildi.

    -İnsafsızlar sizi! Vallahi o sırada burada olsaydım hepinizi gebertirdim!!! Muhammed'i kim dövdü?

    Şeytan zekalı Ebu Cehil, hemen lafın önüne geçti:

    -Ben!

    Hamza derhal atını O'na doğru sürerek elindeki yayı baş kafirin kafasına indirirken bir taraftan da:

    -Böyle müstesna bir insana yaptıklarınızdan hiç mi utanmıyorsunuz? Sizi alçak reziller sizi. Eğer O'nun dedikleri suçsa işte ben de Müslümanım ve buradayım! Var mı bir diyeceğiniz?..

    Kimse bir şey diyemiyordu. Çünkü O'ndan ciddi şekilde korkarlardı... Ebu Cehil'in kafası birkaç yerden yarılmış kanıyordu.

    Ses-soluk çıkmayınca Hamza, tekrar atını mahzumladı. Cins arap atı, az sonra görünmez oldu. Hamza, geldiğinde Alemlerin efendisi bir kenarda yüzünü Kabe'ye dönmüş olarak düşünceli bir halde oturuyordu.

    -Esselamü aleyke sevgili yeğenim!

    Peygamberimiz, selamı aldıktan sonra hüzünle konuştular:

    -Bu şahıs terket ki kimsesizdir. Ne pederi, ne amcası, ne kardeşi, ne arkadaşı, ne de bir destekçisi var.

    Mukaddes insan, böylece amcasına sitem ediyordu. Önce yakın akrabasın'n müslüman olması lazım gelmez miydi?

    Hamza teselli etmek için:

    -Üzülme! Sana zulmeden Ebu Cehil'in başını bir kaç yerinden yardım, düşmanlarını sindirdim. intikamın alınmıştır.

    -Beni Hak Peygamber olarak gönderen Allah için söylüyorum ki kılıcınla bütün müşrikleri katletsen; vücudun da baştan aşağı kana bulanmış olsa kelime-i şahadet getirmedikçe bu yaptıkların Allah indinde hiç makbul olmaz.

    Hamza, duyduklarından irkilmiş olarak ve biraz da müdafaa kabilinden:

    -Müsterih ol. Artık sana ilişemezler.

    -Amca! Sen iman etmedikçe ben müsterih olamam. İman etmen yeğenin için alacağın önceden daha üstündür.

    Hamza onun yanına otururken lafı değiştirdi:

    -Kureyş arasında bir söz dolaşıyor. Gökten sana bir kelam inmiş ki hayli çekiciymiş. kimden öğrendin onları?

    -Hiç kimseden. Onlar Rabbim'in sözleri...

    -Biraz okusan...

    Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, Ha-Mim suresinin başından bir kaç ayet okudular...

    -Efendimiz sustuklarında Hamza:

    -Buradan anlaşılıyor ki, senin Rabbin "La ilahe illallah" diyenleri affediyor; doğru anlamış mıyım?

    -Evet.

    -Galiba bunu söyleyenlerin pişmanlıklarını da kabul ediyor?

    -Doğru.

    -"La ilahe illallah" demiyenlerse büyük azaplarla korkutuluyor...

    Evet.

    -Bir miktar da diğer ayetlerden okur musun?

    Peygamberimiz, biraz da Taha Suresi'nden okumaya başladılar. "Yerde-gökte ve bu ikisi arasında olanlar ve yerin altındakiler, hepsi O'nundur" ayetine gelince amcası Resulullah'ın okumasını kesti:

    -Bizim Mekke'de binbeşyüz putumuz var. Bunların üçyüzaltmışı Kabe'de, diğerleri etrafta bulunuyor. Onların, tek karış toprağa bile hükmü geçmez... Sen ne diyorsun: "Yerde ve Gökte olanlar benim Rabbimindir"

    -Ta kendisi.

    -Bu gece bir düşüneyim yarın gelip iman ederim. Şimdilik hoşça kal...

    Amcasının Müslüman olma vaadi Server-i alemi sevindirdi. Çünkü onun Müslüman olması müminleri çok kuvvetlendirecekti...

    ..........

    Hamza'nın oradan ayrılmasından hemen sonra, Sevgili Peygamberimiz'e dört melek geldi. Habibine yapılan kötü muamele Yüce Allah'ı incitmişti. melekler, selam vererek kendilerini ve ziyaret sebeplerini arz ettiler.

    -Ben, dede birincisi, denizler meleğiyim. Emret bunları da Nuh ümmeti gibi sulara gömeyim!...

    Peygamberimiz:

    -La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim, dediler...

    İkinci melek söz aldı:

    -Ben rüzgar ve fırtına meleğiyim. İzin ver; Ad milleti gibi Mekke'yi de içindekilerle beraber havaya savurup yele vereyim...

    Peygamberimiz aynı sözü tekrarladılar:

    -La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim.

    Üçüncüsü:

    -Ya Resulallah! Ben Güneş meleğiyim. Sen buyur ben, güneşi onların tepesine yaklaştırayım; cümlesini kavurup kömür etsin.

    -La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim.

    Sonuncu melek:

    -Ben Dağların meleğiyim. Şayet sen istersen Ebu Kubeys dağını yerinden alıp mekke'nin üzerine bırakayım; ne şehir kalsın ne içindekiler...

    Mübarek dudaklarda hep değişmez karşılık:

    -La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim. ve devam buyurdular:

    -Ey melekler! Siz benim ricamı kırmazsınız değil mi?

    -Elbette ya Resulallah!

    -Gelin öyleyse ben dua edeyim siz de "amin" deyin.

    Ve mübarek ellerini semaya açarak yalvarmaya başladılar.

    -Ya Rabbi! Üzerimden azabı kaldır. Milletimize iyilikler ver. Onları doğru yola getir. Milletim Peygamberliğimi bilmiyor. Sen onlara hidayet ver; azap eyleme.

    Melekler hayret içindeler:

    -Amin, amin, amin, amin. Allahü teala, sana güzel karşılıklar versin. Evvelki Nebiler güç durumda kaldığı vakit yardımlarına koştuğumuzda; onlar beddua eder ve kavimleri helak olurdu. Sense şu kadar kötülüklerine rağmen bunların iyilik ve kurtuluşları için dua ediyorsun?

    Diyerek Hatemül Enbiyadaki üstün ve güzel ahlaka hayret ve hayranlıklarını gizleyemediler.

    -Hak teala hazretleri, beni alemlere rahmet olarak gönderdi. Ben, azap sebebi değil, ebedi saadet vesilesiyim, buyurdular.

    Melekler sevinerekk ayrıldı...

    .........

    Sevgili Peygamberimizin nnur kaynağı kalbleri o gece hep amcası Hamza'nın Müslüman olması için dua ile meşgul oldu.

    Peygamber duası, kalbden kalbe aksediyordu. Hamza, Efendimize duyduğu sevgi ve O'nu korumak için gösterdiği gayret yüzünden, eşikten atlamak üzereydi ve son tereddütlerden de kurtulması için kendisine rahmet yağmurları gibi dua yağıyordu. Üzerine çisil çisil dökülen bu dualar sebebi ile Hamza, kalbini dolduran aşk ve iştiyakdan dolayı o gece tam kırk kere Resul-i Ekrem'in kapısına geldi... geri döndü... gitti geri geldi. med-cezir halindeki engin bir deniz gibiydi. Resulullah ay O, deniz gibiydi.

    ...uykusuz geçen bir geceen sonra nahayet son gelişinde yeğeninin kapısını çaldı. Artık sabah olmuştu. Büyük Peygamber O'nu içeri alıp münasip şekilde ağırladıktan sonra söze girdiler:

    -Hatırlayacağın gibi aramızda bir ahd vaki oldu. İman edecektin. Vaadine vefa göstermeni bekliyorum...

    -Doğru. Ancak biraz daha Kur'an okusan!

    Peygamberler peygamberi Rahman suresinin başından bir mikdar okumuşlardı ki amcası durdurdu.

    -Yeter! En ufak şüphe ve tereddüdüm kalmadı. La ilahe illallah Muhammedün Resulullah!...

    Evet, beyaz köpüklü o dalgalı denizin gel-gitleri bitti; Hamza müslüman oldu ve Hazret-i Hamza oldu. Mü'minlere müjdeler olsun. Hazret-i Hamza, radıyallahü anh, otuzdokuzuncu müslüman. Bu demektir ki kırka bir şey kalmadı. Kırkı bulunca da rakamları makara ipliği gibi çözülecek.

    Bu büyük insanın islam saflarına iltihakı, küfrün cesaretini kırdı. O'ndan duyulan korku yüzünden müşrikler şimdi eskisi kadar saldıramıyor.

    Yarınlar, iman ehline tebessüme hazırlanmakta.

    40...veya meydanlar selama dursun!

    BENİ BİLEN BİLİR.

    BİLMİYEN BİLSİN Kİ

    ÖMER İBNİ'L HATTABIM !

    Hazret-i Ömer radıyallahü anh

    Kureyş, Hazret-i Hamza radıyallahü anh'ın müslüman olma şokunu henüz atlatmış değil. Ama asıl şok; daha doğrusu büyük darbe geride. Ummadıkları biri müslüman olmak üzere. Bu beklemedikleri şahsın müslüman olması ile küfrün dünyası başına yıkılacak.

    ...........

    Ömer, Kureyş'in şöhretli isimlerinden.

    İri yarı, heybetli görünüşü, kızıl gür saçlı, sık sakallı bir insan.

    Tehlikeleri hiçe sayan bir tabiatı var. Ticaretle uğraşıyor...

    O'nu Kabe yolunda görüyoruz. Niyeti Peygamberimizi uyarmak. "Vazgeç bu ettiklerinden diyecek. Dinimize, yolumuza ilişme. Eğer insanları kendine çekmeye devam edersen bunun hesabını verirsin!" ihtarını yapacak. Aksi halde şu cemiyet çözülecek, gemi su alacak, asırlık çınar kurumaya yüz tutacak, töre bozulacak.

    Hayır! Ömer, yanılıyor. Kız çocuğunu diri diri toprağa gömerken nasıl hata ediyorsa öyle yanılıyor. Asırlık çınar yani Kureyş, yani bütün arap milleti, yani bütün yeryüzü kurumuşken; görünüşteki aldatıcı canlılığa rağmen ölmüşken; O'nun sallallahü aleyhi ve sellem, getirdiği ebedi nizamla dirilecek.

    Bir dağ gibi yolları doldura doldura yürüyen Hattaboğlu'nun Kabe'ye vardığı esnada Resul-i Ekrem, oradaydı ve Elhakka Suresi'ni okuyordu. "Okuması bitsin, dikkatini çekerim" diye niyetlendi ve bir kenara saklanarak dinlemeye başladı. Fakat dinledirçe kendine birşeyler oluyordu; Kur'an-ı Kerim'e karşı hayranlık duyguları kabardı. Bunun üzerine şöyle düşündü; "Evet; galiba doğru, O, Kureyşin söylediği gibi şair"

    Niçin şair?

    Çünkü, Ömer İbni'l Hattab'ın o anki mantığına göre; "Bu kadar güzel cümleleri ancak bir şair kurabilir. Şu sözlerde ne kadar güzellik ve çekicilik var. Bu denli güzel kelimeler yalnızca bir şairin dudaklarından dökülebilir." O, saklandığı köşede, içinden bu muhakemeyi yaparken Sevgili Peygamberimiz, surenin kırk ve kırkbirinci ayetlerine gelmişlerdi:

    "-Muhakkak ki, O Kur'an, Allah katında çok şerefli bir Resulün (Cebrail'in) sözüdür. O, bir şair sözü değildir. Siz ne az inanır kemselersiniz!"

    Ömer, hayretler içinde kaldı. "Tamam" dedi kendi kendine. "Zihnimden geçenleri anladığına göre aynı zamanda bir kahin." Ama bu yorum da cevabını aldı. Efendimiz, okumaya devam ediyorlar:

    -"O, bir kahin kelamı değildir. O Kur'an, Alemlerin Rabbinden inzal olmuştur. Eğer, Peygamber, indirmediğimiz bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı, biz onu kuvvetle yakalar ve hayatına son verirdik! Hiç biriniz de onu muhafaza edemezdiniz. Doğrusu Kur'an, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir nasihattır. İçinizde yalanlayanlar bulunduğunu elbette bilmekteyiz. Kur'an münkirler için bir iç yarasıdır. O, hiç şüphesiz tam bilginin kesin gerçeğidir. Öyle ise, O büyük, O Yüce Rabbinin ismini an!"

    Ömer; o heybetli adam, işittikleriyle alt-üst olmuş ve kalbinin şuracığı yumuşayıvermişti. O kadar hislendi ki gözlerininyaşlanmasına mani olamadı. Ama çevere yok mu, çevre? Kötüler!... Kötüler, dört yanı kuşatmışken Allah'ın izni olmadan onları aşarak zulmet bölgesini geçip ışığa varmak ne mümkün!... Nitekim Hattaboğlu'da hakikate bu kadar yaklaşmışken; imanla arasında handiyse bir tül perdelik mesafe kalmışken küfür yine arayı derinleştirdi, ortalık yine zifiri karanlığa boğuldu....

    .........

    İslamın zuhurunun altıncı yılı.

    Hazret-i Hamza radıyallahü anh, Müslüman olalı üçgün olmuş, Bütün Mekke çalkalanıyor. Hamza radıyallahü anh'ın islama geçişi şirk dünyasını kara yaslara boğmuştur. Eğer mani olunmazsa gidişat iyi değil....

    İşte Kureyş büyükleri, aralarında toplanmış çareler arıyor. Her zamanki gibi Ebu Cehil, yine başrolde.Bu mel'un adama göre hedef; Peygamberi katletmek! Bunun dışında tutulacak her yol hüsrandır.

    -O- tanrılarımızı yeriyor. Bizleri tahrik ediyor ve ecdadımızın cehennemde olduğunu iddia ediyor. Kim Muhammed'i öldürürse kendisine yüz tane kızıl tüylü deve, çilçil altınlar, gümüşler, elbiselik kumaşlar, bol miktarda misk vereceğim. O'nu öldürecek kimse abad olacak; servete boğacağım o bahadırı.

    Herkes, birbirinin yüzüne bakıyordu. Ebul Kasım' öldürmek! O'nu öldürmek fevkalade riskli bir teklifti. O'nun ölümü ile Kureyş, ikiye bölünecek ve kan davaları memleketi bir veba salgını gibi kasap kavuracaktı. Herkes, çeşitli düşünceler içindeyken ömer, ayağa kalktı. Tahrik ve vaadin parlaklığı kalbinde İslam güneşine açılmaya başlayan pencereciği yeniden kapatmış ve onu tekrar eski haşin haline iade etmişti:

    -Bu işin üstesinden ancak Ömer İbni'l Hattab gelebilir!...

    Kalabalık, bir an ateş yalımına tutulmuş gibi irkildi ama kendini çabuk toparlayarak:

    -Doğru diyorsun Hattaboğlu, dediler, bunu ancak sen başabilirsin. Bizi bu musibetten olsa olsa sen kurtarabilirsin.

    Onlar beşuş çehrelerle Ömer'i alkışlarken O, sesini bir iki perde daha yükselterek konuşmasını sürdürdü:

    -Ben bu meseleyi halledeceğim ama; ya sen sözünde durmazsan Ebu Cehil?

    Zalim kurt, eline geçen böyle bulunmaz bir fırsatı kaçırır mı?

    -Sorduğun şeye bak! Haydi Kabe'ye gidelim. Hubel'in huzurunda and içecek; vaadimi bir kere daha tekrarlayacağım ki şüphelerin kaybolsun.

    ...gittiler; Ebu Cehil, dediklerini yaptı. Bunun üzerine Ömer, kılıcını kuşandı ve "Lat ve Uzza'ya yemin olsun ki bu işi bitirmeden gelmeyeceğim" dedi.

    Öfkelerle bu noktaya varırken Cenab-ı Hak, Ömer İbni'l Hattab'ı Sıddıklar defterine yazacağına yemin ediyordu.

    Yüce Allah, buyurdu ki:

    -Sen, sevgilimi öldürmek için kılıç kuşandın; lakin ben O'nun aşkını senin boynuna geçirdim. İzzet ve celalim hakkı için nice şehirler senin elinle İslama gelecek ve düşman ülkeleri senin korkunla titreyecekti.

    .............

    Hattaboğlu, yola koyuldu; Sevgili Peygamberimizi arıyor.

    Kenar yollardan Hacire'de Nuaym bin Abdullah'la karşılaştı.

    Abdullah da yeni dinin mensuplarından. Ömer, bundan habersiz tabii. Ömer'in böyle pusatlanmış olarak hışımla yürüyüşü O'nu şüphelendirdi ve bir mümin uyanıklığı ile durumun endişe verici olduğunu sezmekte gecikmedi:

    -Uğurlar olsun ya Ömer. Nedir bu telaş? Mühimce bir işin olmalı!

    -Arap milletinin arasına tefrika sokan, tanrılarımızı beğenmiyen, bizleri hor gören Muhammed'i öldürmeğe gidiyorum.

    Nuaym, haberin korkunçluğundan şöyle bir sendelediyse de hemen toparlandı:

    -Zor birişe kalkışmışsın. Tut ki muvaffak oldun. O zaman Abdülmuttalib oğulları seni sağ bırakır mı?

    Söz Ömer'in hoşuna gitmemişti.

    -Yaa demek öyle! Anlaşılıyor ki sen de Muhammedisin. Bari önce senin kelleni uçurayım, dedi ve sağ eli, öfkeyle kılıcının kabzasını aradı.

    Nuaym:

    -Ben babalarımın dinindeyim. Lakin işte sana garip birr haber:

    -Kardeşin Fatıma ile kocası Said de Müslüman. Bundan hamberin var mı? Önce onları yola getir sonra başkasına karış.

    Ömer ummadığı birşeyi iştimişti. Şaşırdı, sarardı ve çareyi inkarda buldu.

    -Hayır! Yalan! Yalan diyorsun. Onlar Müslüman değil.

    -Ben yalan söylemiyorum. Uzakta değiller ki git sor.

    Mübarek sahabi Peygamberimizi bir tehlikeden uzaklaştırmak için bu oyalayıcı haberi bir olta olarak kullanmıştı.

    ..........

    Said bin Zeyd'in evi..

    Eve yaklaştıkça bir erkeğin okuduğu Kur'an-ı kerim işitiliyor....

    Said ve hanımı ilk mü'minlerden. Yolaçıcı bayrak insanlar. Habbab bin Eret radıyallahü anh'ı evlerine davet etmiş ondan Kur'an-ı kerim öğreniyorlar. Evin dışına sızan, Hazret-i Habbab'ın okuması.

    ......

    Ömer, bir kaç saniye hiddetle karşısındakinin yüzüne baktıktan sonra geri dönüp seri adımlarla uzaklaştı. "Kızkardeşinle enişten de müslüman" sözü ona her şeyi unutturmuş ve önce bu aile için ihaneti cezalandırmaya karar vermişti. Said'in evine yaklaşırken o derinden derine işitilen Kur'an sesi ömer'i buluyordu... "..demek doğru" dedi içinden ve kapıyı kırrcasına yumruklamaya başladı... Evdekiler kılıç kuşanmış haldeki öfkeli Ömer'i görmüşlerdi. Şimşek hızı ile Habbab'ı kilere, Kur'an yazılı sayfayı da gizli bir yere sakladıktan sonra kapıyı açtılar. Mümkün mertebe tabii görünmeğe ve renk vermemeye çalışıyorlardı.

    -Ne okuyordunuz?

    Adımını eşikten içeri atan Ömer'in ilk sorduğu bu olmuştu. İşte müşkül an... ne deseler Ya Rabbi; ne söyleseler? İki ayağı üzerinde yere çakılmış gibi dimdik duran Ömer, patlamaya hazır bir yanardağ gibi. Yakıcı nazarlarla cevap bekliyor.

    -Hayır dedi eniştesi, sana öyle gelmiş. Ne okuyabiliriz ki. Sadece konuşuyorduk. Belki sesimiz yüksek çıkmıştır.

    Laf, Said'in ağzında yarım kaldı. Ömer, eniştesini yakasından kavradı kendine çekti ve; sonra da şiddetle yere çaldı. Hanımı Fatıma, said'i yerden kaldırmaya fırlamıştı ki yüzünden amansız bir tokat patladı. Tokat, narin islam hanımına balyoz gibi ağır gelmişti... gözlerinde şimşekler uçuştu, yıldızlar yanıp söndü.

    Kan!...

    Pembe bir kan, mübarek kadının dudak kenarından sızmaya başladı... İşte müthiş an. Tokat kime vurulmuştu? Zahirde bir mümineye; ama aslında zulmet duvarı tokatlanmıştı...

    Ne de olsa ciğer...

    Kardeşini kanlara bulanmış gören Ömer'in kalbine nur huzmeleri sızıyor...

    İlk pişmanlık kıpırtıları... Baskına gelen, beldi de eniştesi ile kızkardeşini dayaktan kırıp geçirme niyetiyle içeri giren Ömer, aniden durgunlaştı...

    -Niçin? Niçin ey Ömer? Allah'dan utanmıyor; ayet ve mucizelerle gönderdiği Peygamberine iman etmiyorsun? Niçin? Evet saklamıyoruz. Ben ve kocam islamla şereflendik. Başımızı şu belindeki kılıçla kessen bile bizi bu dinden döndüremezsin, anladın mı?

    Fatıma, Ömer'in kritik anını çok güzel yakalamıştı. O dağ gibi heybetli, O gölgesinden kaçılan adam, hem de bir kadının, hem de küçüğü olan kız kardeşinin her kelimesi Ömer tokatı kadar acı sözleriyle hurma ağacı gibi silkeleniyordu.

    Bir kenara ilişti. Kabaran pişmanlık duygusu içini kemiriyordu.

    -Şu demin okuduğunuzu görebilir miyim?

    Fatıma, Taha suresinin yazılı olduğu sayfayı getirdi... Ömer, okudukça kendini kaptırıyor; Kur'an-ı Kerim'in güzelliği O'nu içten içe etkiliyordu...

    -"Göklerde, yeryüzünde, bunların arasında, toprağın altında olan her şey yüce Allah'ındır!" Anlamındaki ayete gelince hayretini gizliyemedi.

    -Fatıma! Bu kadar mahluk hep sizin ilahın mı?

    -Elbette. Şüphen mi var?

    -Halbuki bizim binbeşyüz tanrımz olduğu halde halde hiç birinin tek karış yeri yok, diye mırıldandı. Ve ayeti okumaya devam etti:

    -"Sen sözü ister açığa vur, işter gizle dur, birdir. Çünkü O Allah gizliyi de gizlinin daha gizlisini de bilir. Ondan gayri tapacak ilah yokttur. En güzel isimler O'nundur.

    Taha suresinden sonra Hadid Suresi'nden bir miktar okudu:

    -"Göklerde ve yerdekiler Allah'ı tesbih ve tenzih ederler. O, kudretiyle her şeye üstün gelen bir aziz, hikmetiyle her yaptığını yerli yerinde yapan bir Hakimdir. Göklerin ve yerin mülk ve tasarrufu O'nundur. Dirilten, öldüren, her şeye gücü yeten O'dur. Evvel O'dur, ahir O'dur, zahir O'dur, batın O'dur, O, her şeyi bilendir. Gökleri ve yeri altı devirde yaratan, sonra arş'ı hükmü altına alan O'dur. O, yere gireni, yerden çıkanı, gökten ineni, göğe yükseleni bilendir. nerede olursanız olun O sizinledir. Allah, bütün yaptıklarınızı görendir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Bütün işler ancak, Allah'a döndürülür. Geceyi gündüze katar, gündüzü geceyi katar, O gönüllerdekini de bilendir. Allah'a ve Peygamberine iman edin. Size varis ettiği şeylerden Allah yolunda sarf edin. içinizden, iman edip de mallarını Allah yolunda sarf edenlere büyük büyük mükafaat vardır. Peygamber, Rabbınıza iman etmeniz için hepinizi davet edip dururken size ne ouyor ki Allah'a iman etmiyorsunuz. Halbuki O, sizden iman edeceğiniz hususunda kesin söz de almıştır."

    Ayetler üzerinde tefekkür eden Ömer:

    -Bunlar ne güzel sözler. Daha şereflisi daha güzeli olamaz! der demez saklı bulunduğu yerden heyecanla ortaya çıkan Habbab bin Eret:

    -Müjde ya Ömer! Resulullah'ın ettiği dua inşallah senin hakkında kabul olur:

    -Resulullah, dün gece "Allahım! İslamiyeti Ebül Hakem bin Hişamla veya Ömer bin Hattabla kuvvetlendir" diye yalvardı... Allah Allah, şu işe bak ya Ömer, dedi... Habbab'ın sevinçten yüzünde güller açıyrdu.

    Etrafını saran Said, Fatıma, Habbab hep O anı; kelime-i şahadeti söyle söyleyeceği zamanı bekliyorlardı. Ümidle doluydular. Ümidin havaya hakim olduğu nadir anlardan biriydi... ağzının içine bakıyorlardı adeta. Vakit gelmişti; bunu seziyorlardı... Ömer sordu:

    -Peygamberi nerede bulabilirim?

    ...deminki katı adam gitmişti. Temiz bir yüz, cana yakın bir insan konuşuyordu... Buna rağmen Fatıma yine de ihtiyatlı. Kadınlara mmahsus aşırı duyarlıkla tedbiri elden bırakmıyor.

    -O'na zarar vermiyeceğine bizi temin edersen yerini söyleriz.

    -Yemin ederek söz veriyorum.

    -Erkam'ın evinde; bir kısım sahabi ile birlikte.

    -Habbab! Beni O'na götür müslüman olacağım!...

    Bu ne hoş cümle böyle. Bu cümleyi duyan üç müslümanda engin ve anlatılmaz sevinçler.

    Bu saadeti tatdıran Allah'a hamd olsun.

    Hazret-i Ömer'le Hazret-i Habbab, Darül Erkam'ın yolunu tutmuşken bu ufacık İslam yurdunda bulunan mü'minler de "Kelime-i şahadeti bir kerecik olsun topluca ve yüksek sesle küffara karşı haykırmadık. Yoksa bu bize nasıp olmayacak mı?" diye dertleniyorlardı.

    -Ya Resulullah! İzin ver dışarı çakıp Allah'ın ismini şu süfli cemiyete avaz avaz haykıralım! Bu hasret içimizde kalmasın.

    -Ey gönlü kırık müminler. Gam çekmeyin. Kalbinizi kavi tutun. O Allah ki İbrahim aleyhisselamı Nemrud'un ateşinden koruyup orayı bir gül bahçesi yaptı, Musa aleyhisselamı büyücülere galip getirdi, İsmail aleyhisselamın boynunu bıçağa kestirmedi. Biz fukarayı da elbette düşman şerrinden saklayacaktır. Diyerek arkadaşlarına cesaret verdi.

    Kalblerde ümid menekşeleri tomurcuklanırken ellerini semaya açarak sözlerine devam buyurdu:

    -Ya ilahi, bu otuzdokuz garip sana iman etmiş ve can ve gönülden kul olmuşlardır. Bunların gözyaşı ve gönül ateşleri hatırına bize acı, kafirlerden koru ve şan ve şeref sahibi biri ile bu dine kuvvet ve bu biçare müslümanlarra zafer nasip eyle.

    Hemen o dakika Cebrail aleyhisselam geldi ve:

    -Ey Allahın Resulü! Milletinin büyüklerinden birinin Müslüman olmasını arzulamışsın. Hak Celle ve ala, duanı kabul ederek Ömer'i senin hizmetine verdi ve bu din-i İslamı O'nunla güçlenddirdi. Dün gece bin melek "Ya Rabbi Ömer İbni'l Hattabı şakiler defterinden silip saidler defterine al" diye yalvarmışlardı. O, şimdi buraya geliyor, kendisini istikbal etmeye hazırlan, dedi.

    Cebrail'in cümlesi tamamlanmıştı ki kapı çalındı. Kapının aralığından bakan Bilal-i Habeşi radıyallahü anh, kül gibi bir benizle geri çekildi. Zira Ömer silahlı olarak kapıya dikilmişti. Ömer'in kapıya kadar sokulduğunu gören diğer eshab da korktu. Çünkü O, öyle kolay altedilecek bir rakip değildi... Hazret-i Hamza arkadaşlarını yüreklendirdi:

    -Boşa telaşlanmayın; gelen nihayet bir kişi. İyi niyetle geldiyse hoş geldi. maksadı kötüyse kılıcımla kafasını koparırım, dedi ve dışarı çıkarak Ömer'in önüne dikildi.

    -Ya Ömer! Biz Abdülmuttalip oğullarıyız. Demiri bile toz eder havayy püskürtürüz! Allah Resulü'nün kılına dokundurtmayız. Bunu iyi bil ve adımını ona göre at!

    Konuşmaları içerden duyan Sevgili Peygabembirimiz, kapıya gelerek Hattaboğlu'nu iltifatlarla karşılayıp kucakladı.resul aleyhisselam, Ömer'i öyle sıktı ki sanki kemikleri birbirine geçti ve kılıcı yere düştü ve kendisi de efendimizin heybetinden yere kapaklandı; ve yerinden doğruldu; Peygamber şehadeti ile Müslüman oldu:

    -Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühu.

    Sevgili Peygamberimiz, o kadar memnun oldu ki; saadetinden tekbir getirme özleminden kavrulanlar da tekbir getirdiler. muhteşem sada her tarafı çın çın çınlattı... Bu günleri gösteren Allah'a şükürler olsun.

    Peygamberimiz mecburiyetten önüne bakan Hazret-i Ömer radıyallahü anh'ın mübarek başını öptüler... Darül Erkam, o sıcak yuva bayram yerine dönmüştü...

    Bu kureyş ulusunun hidayete ermesi üzerine Cebrail aleyhisselam, Enfal suresinin altmışdördöncü ayet-i kerimesini getirdi. "Ey Peygamberim! Sana yardımcı olarak Allahü teala ve müminlerden izinde gidenler yetişir."

    Hazret-i Ömer sordu:

    -Kaç kişi olduk ya Resulallah?

    -Seninle beraber kırk kişi...

    -Ey Allah'ın Resulü; kafirler Lat ve Uzza'ya hiç bir şeyden çekinmeden tapınırken; biz, Hak teala'ya ibadetimiz niçin gizli yapalım?

    ...dışarı çıktılar... Hedef Kabe. Kabe'de herkesin; Mekke'nin, Arabistan'ın ve bütün cihanın gözü önünde saf saf namaza durulacak... Meydanlar selama dursun dünya yeni bir oluşa sahne oluyor.

    İşte yürüyorlar. Peygamberimizin sağında büyük dava arkadaşı Hazret-i Ebu Bekir, solunda büyük kahraman Hazret-i Hamza, önünde mü'min doğup mü'min büyüyen Hazret-i Ali, en önde yeni müslüman büyük sahabi Hazret-i Ömer ve bunları takip eden eshab-i kiram radıyallahü anhüm ecmain.

    Sert ve heybetli bir yürüyüş...

    Müşrikler, Kabe'nin yanında oturmuş laflıyorlar. Ömer İbni'l Hattab'ı yalın kılıç ve arkasında da müslümanları görünce bazıları sevindi:

    -Gördünüz mü? dediler. Buna Hattaboğlu demişler. Gözünüz erkek görsün. Asileri nasıl toplamış getiriyor... güneş ışıkları nurlu bir eli öper gibi İslama nice büyük hizmetler yapacak olan kılıca narin bir öpücük kondurup geri uçuşuyor.

    Şeytan zekalı Ebu Cehil'se durumu hemen kavradı. Öfke, ümitsizlik, hayal kırıklığı içinde başını iki tarafa sallayarak sıkılmış dişlerinin arasında hırladı:

    -Maalesef hayır! Eğer dediğiniz gibi olsaydı Ömer arkada diğerleri önde olurdu. Galiba o da düşmana iltihak etmiş. Yazık! Kaybımız büyük.

    Bu sırada mü'minler yaklaşmıştı. Ebu Cehil koştu:

    -Bu gelişin manası nedir ya Ömer, pek anlayamadık?...

    Hazret-i Ömer, unutulmaz ihtarını yaptı. Allah düşmanlarının yüreğine korku düşerken; mü'minlerin içine serin sular serpildi. Ses patlayan bir bora gibi; yiğit olan karşısında dursun;

    -Mü'minlere ilişenin kellesini uçururum. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulühu!!! Beni bilen bilir. Bilmeyen bilsin ki Ömer İbni'l Hattabım. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen şöyle gelsin!!!

    O gün müslümanlar ilk defa Kabe'de cemaatle namaz kıldılar... mbu ne kutlu öğiedir böyle?

    Namazdan sonra Hazret-i Ömer, Sevgili Peygambermize Kabe'nin içini gezdirdi. Dört taraf putla dolu. Peygamberler Peygamberi, asası ile putları işaret ederek ebedi hakikati ifade eden mübarek ayeti okudular:

    -Hak gelince batıl gider. Batıl elbette gidecektir...

    üç çekin yıl

    Ben ne yapıyorsam Rabbimin emriyle yapıyorum.

    Bir başkasının sözüyle bunu değiştiremem.

    Büyük ve Kahraman Peygamber

    Muhammed aleyhisselam

    Hazret-i Hamza ve Hazret-i Ömer'in hak yola girmeleri ile İslamiyet kuvvet buldu ve yayılma nisbeti arttı. Çığ büyüyor; sel çoğalıyordu. O deminki ışık, bir güneş gibi çölün ucundan yükselmeye başlamıştı. Kureyş kafirleri, İslamiyetin günden güne güçlenmesi karışısında hayli telaştalar... eğer bu yeni din, bu süratle taraftar bulursa istikbal kendileri için karanlıktır. "Bu nasıl din ki kureyş reislerine bir ayrıcalık da tanımıyor"...asıl bunu hazmedemiyorlar.... kureyş geleneğinde toplum aşiret ve kabilelere bölünmüş. Her aşiret ve kabilenin bir reisi var. Hükümet eden bu "Reis" veya "bey" diyeceğimiz kimseler. Kur'an-ı Kerim, bu düzeni kaldırıyor. üstelik ağa-bey-reis, avam herkes eşit. Reisler buna şaşırıyor. Hafsalarına sığmıyor böyle bir şey. Bu yeni ve insana yakışan hayat üslubunu içlerine sindiremiyorlar ama Muhammedi sistemin yayılmasını da durduramıyorlar... Onlara göre Ebu talib, desteğini çekse bu pürüz kısa zamanda kökünden kazınacaktır. Bundan ötürü Ebu Talib'in kapısındalar. Her mbiri tutuşmuş dal parçası gibi alev alev..

    Ey Ebu Talib, bizde sabır ve tahammül bitti. Bu fitneyi mutlaka ve mutlaka bastıracağız. İşte sana iki teklif, dilediğini seçmekte serbestsin:

    1- Ya Muhammedi bize teslim edersin layır olduğu cezayı veririz.

    2- Veya mücadeleye hazır ol... sana yarın sabaha kadar müsade. Erkenden burada olacağız.

    Ebu Talib, gidenlerin ardından bir müddet dalgın baktıktan sonrra içeri girdi... epeyi bir zaman düşündü. İş, hakitaten ciddiydi. Yeğenini rica etti. Sevgili Peygamberimiz, Sallallahü aleyhi ve sellem, geldiğinde O'nu bir güzel karşıladı; oturdular. Amcanın düşünceli olduğu hemen anlaşılıyordu. Dikkatli kelimelerle söze başladı:

    -Evaladım! Mümkün mertebe şunlara ilişme. Sen ısrar ettikçe onların düşmanlık damarları kabarıyor. Mesela bildiğin gibi değil. benim reisliğim filan kar etmiyor artık, iş çığırından çıkmak üzere.

    Zayıf çıra loşluğundan doğan gölgeler Ebu Talib'in üzgün yüzünde derinleşip kayboluyor. Efendimiz davet sebebini anlamıştı. Ama o Resulün taviz vermesi mümkün mü? İlahi emri tebliğe memurdur ve bu tebliği her türlü şarta rağmen devam edecektir.

    Peygamberimiz, biraz da kırgın olarak cevap verdiler:

    -Ben ne yapıyorsam Rabbimin emriyle yapıyorum. Başkasının sözüyle bunu değiştiremem...

    Ayağa kalkıp kapıya yönelmişti ki ihtiyar adamın kalbini yine pişmanlık duyguları sardı. Bu mümtaz insanı incitmiş olmaktan korkuyordu...

    -Aldırma; vazifene bak, dedi, ben hayatta olduğum müddetçe sana kimse el süremiyecektir...

    ...........

    Sabah olup da Ebu Talib'den müsbet bir cevap alamayan islam düşmanları, aralarında şu karara vardılar:

    1- Müslümanlar, onları himaye eden Haşimoğulları ve Abdülmuttalib soyundan bundan böyle kız alınmayacak ve onlara kız verilmeyecektir.

    2- Bunlara yiyecek, giyecek, kullanacak hiç bir mal satılmayacak, hiç bir şey satın alınmayacak ve hediye dahi verilmeyecektir.

    3- Yukarıda sayılanlar düşmanımızdır. Bunların, Kureyş mahallelerinde bulunan akrabalarını ziyaret etmelerine müsaade edilmeyecektir.

    4- Muhammedilerin yapacağı her türlü barış teklifi reddedilecektir.

    Bisetin yedinci senesi ve Muharrem ayının birinci günüydü. Müşrikler, saydıkları şartları bağlayıcı bir ahdname haline getirerek kağıda geçirdiler. Toplandı sekreterliğini Mansur bin İkrime Amir yaptı... Kararı kırk aşiret reisi mühürleri ile tasdik ettikten sonra ahdname bir muhafaza sarıldı ve Kabe duvarına asılarak yürülüğe kondu... Bundan böyle kimsenin karar dışına çıkması mümkün değil.

    Metni kaleme alan Mansur'un eline kısa bir zaman sonra felç indi. Şartlar, müminler ve hatta Haşimilerle Abdülmuttalib oğulları için fevkalade hassadı. Haberi alan Ebu Talib, derhal Müslümanlarla Haşimileri bir araya toplayarak yardım istedi. Ebu Leheb'in dışında muhalefet eden yok. Ebu Leheb, İslama olan düşmanlığından Ebu Talib tarafını terk ederek, Kureyş kafirlerine katıldı. Mekke ikiye bölünmüştü... Peygamberimize destek olanlar Ebu Talib mahallesine toplandılar. Hatta Kureyş mahhallesinde bulunan taraftar aileler bile Haşimi kesime sığındı. Ebu Talib, eshab-ı kiramın yardımı ile Resulullah'ı meçhul bir yere sakladı. Peygamberimiz, lüzum ettikçe izini kaybettirmek için yer değiştiriyor.

    Düşman, Şib-i Ebu Talib/Ebu Talib mahallesini kuşatma altına aldı... Bölgenin dışına çıkan bir mümini yakalayınca O'na esir muamelesi yaparak işkence ediyorlar. Abluka altındaki insanlar, Hac mevsimi dışında, şehre inemiyor. Hac günlerinde de azgın din düşmanları, uzak yollara çıkarak gelen kervanların önünü kesip "Muhammedilerle destekçilerine mal satan olursa kervanını yağma ederiz ona göre" diye tehdit ederek korkutuyor; yine netice alamayınca mallarına yüksek fiyatalar vererek rakamları şişriyorlardı...

    Ebu Talib mahallesi yokluk ve açlık diyarı olmuştu... Çocuk ağlamalarından durulmuyor...merhamete gelerek bir parça yiyecek getiren bir kureyşli yakalanınca dayaktan geçiriliyor. Sevgili Peygamberimiz, Hazret-i Hadice annemiz, Hazret-i Ebu Bekr, bütün mallarını müminler için harcadılar.Başa bir imkan kalmayınca bu kahraman müminler ot ve ağaç yaprağı bile yediler. Peygamberimiz ve eshab-ı kiram açlıklarını bastırmak için karınlarına taş bağlıyorlar.

    Günler, aylar geçti kuşatma kaldırılmadı...
     
  2. YABGU

    YABGU ansanerilazi

    Mesajlar:
    1.733
    Aldığı Beğeni:
    172
    Ödül Puanları:
    63
    Devam

    düşmandan çekinmeden serbestçe dolaşabilenler yalnızca Hazret-i Hamza, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ebu Bekir. Bu mübarek insanlara da diş gösteriyorlar ama ısırmaya güçleri yetmiyor. Hatta Ebu Bekir istediği yerde namaz kılıyor ve müsait olanlarını gizlice imana çağırıyor. Bunların haricindeki diğer müminlerin vaziyeti git gide kötüleşmekte. Bu yüzden Resulullah, sekseni erkek, onu kadın doksan kişinin daha Habeşistan'a göçmelerine için verdi...

    Bu doksan müslüman, bin bir tehlikeyi göze alarak gayet gizli bir şekilde Mekke'den ayrılıp Habeşistan'a vardılar.. Bir gurup müminin daha Arabistan'dan çıktığını öğrenen islam düşmanları öfkeden küplere bindi. Ne varki güvercinler bir kere hür ufuklara kanat çırpmıştı; yılan istediği kadar kıvranıp dursun.


    Muhacirlerin emirliğini Cafer bin Ebi Talib, radıyallahü anh, yapıyor. Kureyş kafirleri, Habeş Hükümdarı Necaşiye temsilci yollayarak "asi"leri isteye karar verdiler. İki kişi gidecekti; Amr bin As ve Abdullah bin Ebi Rebia. Necaşi ile devlet erkanı ve din adamlarına nadide hediyeler hazırlayarak sefirlere teslim edildi ve:

    -Önce din adamı ve yüsek dereceli memurlara götürdüklerinizi takdim ediniz. Böylece Melik'le görüşme ve maruzatın gerçekleşmesi hususunda yardımlarını rica edebilirsiniz; bilahere Hükümdara hediyelerini takdim edeceksiniz. Necaşi ile mültecileri görüştürmemeye bilhassa dikkat etmelisiniz, diye güngörmüş ihtiyarları akıl verdiler..

    Amr bin As ve Abdullah bin Ebi Rebia Habeşistan'a vardıklarında kendilerine tenbih edilenleri harfiyen uyguladılar. Evvela yüksek dereceli memurlarla, sarayda görevli din adamları hediyelerle kendi yanlarına çekildi. Sonra bunların yardımı ile Kureyş elçileri Necaşi tarafından huzura kabul edildiler. Kureyşliler, secde ettikten sonra armağanları takdim ettiler ve ziyaret maksatlarını die getirdiler:

    -Aziz majesteleri.. Memleketimizden bir kısım kadın ve erkeğin kaçarak devletinize geldiği yüksek malumlarınızdır. Bu asiler, bizim dinimizden çıktıkları gibi sizin dininize de girmemişlerdir. Kendi aralarında bir din uydurup ikilik çıkardılar. Bizi size arapların en seçkin insanları yolladı. Ricaları suçluları iade etmenizdir. Devletinizden de nifak ve huzursuzluk çıkarmalarından endişeliyiz. Bize yeter miktarda asker verirseniz isyancıları alarak geri döneceğiz. Maruzatımız bundan ibarettir.

    Necaşi, "Ne diyorsunuz" manasına patriklere baktı. Onlar:

    -İade etmelisiniz, dediler.

    Hükümdar sinirlendi:

    -Devletime sığınan insanlar, siyasi suçlulardır. Onların da fikrini almak lazım. Buraya çağırıp iki tarafı da dinleyelim. Eğer diplomatların bu iddia ve ithamlarına karşı inandırıcı bir müdafaa yapamazlarsa ülkemde bocguncu meşrep insan tutamayacağımdan onları araplara geri veririz. Ama üstlerine atılan şu suçlamaları çürütürlerse burada dilediklerigibi yaşarlar, buna kimse mani olamaz, dedi ve arap elçilerine döndü:

    -Siz muhterem sefir hazretleri söyler misiniz bu uydurma dediğiniz dinin Peygamberi kimdir?

    -Muhammed, dediler...

    Zeki ve akıllı Hükümdar, durdu ve düşünmeye başladı. Son bir dinin vahyedileceğini; ahir zaman nebisinin bu isimde olacağını, milletinin onu yaşadığı beldeden hicret etme zorunda bırakacağını biliyordu.. demek ki son Peygamber zuhur etmişti.

    Anladıklarını hiç belli etmedi.

    -Evet az evvel dediğim gibi en güzeli onları da buraya çağıralım; yüzleşin! Bakalım bizi kim ikna edecek?

    Melikin emri ile çilekeş mümineri de huzura getirdiler.. Her biri bir vakar timsali. Eğilmediler ve secde etmediler. Hükümdarı sadece ve nazikçe Allah'ın selamı ile selamladılar.

    Tahtında oturan Necaşi sordu:

    -Şu elçiler huzuruma girdiklerinde yeri öperek saygılarını sundukları halde siz sözle selam verdiniz bunun sebebi nedir? Halbuki onlar da siz de aynı millettensiniz.

    Cafer radıyallahü anh:

    -Biz müslümanız! Bizim dinimizde insan, insanın önünde eğilmez, insan insana secde edemez. İtikadımıza göre böyle mbir hareket haramıdır.

    Peygamberimiz "secde yalnız ve ancak Allah'a mahsustur" ölçüsünü koymuştur. Biz bu ölçünün dışına çıkamayız. Ancak hareketimiz hazretlerine saygısızlık şeklinde tefsir edilmemeli. Çünkü biz, zatı devletilerini Allah'ın selamı ile selamladık. biz müminler birbirimizi de bu kelimelerle selamlar ız.Cenne†tekilerin selamlaşmasınında bu şekilde olduğunu Peygamber efendimiz haber veriyor.Bu bakımdan Allah'tan gayrısına secde etmekten yine Allah'a sığınırız,dedi.

    veciz konuşmayı Necaşi de divandakilerde büyük bir dikkatle dinliyorlardı.Hükümdar:

    -Pekala...sorduklarıma cevap veriniz.Buraya niçin geldiniz;tüccar değilsiniz,bizden bir şey de istemiyorsunuz;bu elçiler sizi neden geri götürmek istiyorlar?

    -Devletlim,lütfen şu adamlara sorunuz.biz sahibinin yanından firar etmiş kölelermiyiz ki bizi yakalayıp efendilerimize iade edecekler...

    Necaşi Amr bin As'a döndü:

    -Bunlar köle mi,hür mü?

    -Hür insanlar efendimiz!

    Hazreti Cafer:

    -Şu adamlara sorunuz;biz,herhangi bir kimsenin

    kanını mı döktük bizi götürüp kan sahibine teslim edecekler?

    Necaşi:

    -Bunlar katil mi?

    -Hayır!

    Cafer radıyallahü anh:

    -Hükümdarım,şu adamlara sorunuz ki biz birinin

    malını mı elinden aldık da bizi hak sahibine götürecekler...

    Necaşi:

    -Ey Amr! Mülteciler, hırsızlık veya gasp veya talan gibi bir cürüm ika ettiler mi? Şayet bunların bir borcu varsa miktarı ne olursa olsun ben ödeyeceğim.

    -Hayır; ne sayılan suçları ne borçları var...

    Büyük kabul salonunda hiç bir şey kımıldamıyor, hiç bir hareket yapılmıyor; en keskin dikkatlerle konuşmalar dinleniyor. Kelimeler karanlık gecede uçuşan kıvılcımlar gibi havada savrulup diğer tarafa düşüyordu...

    Necaşi gürledi:

    -Öyleyse, siz bu insanlardan ne istersiniz?

    -Biz ve onlar aynnı dindeydik. Yolumuzu bırakarak Muhammed'e tabi oldular, dinimize ve milletimize isyam ettiler. Bu yüzden cezalandırılmaları lazım. Onlar suçlu. Kureyş onların cezasını verecek.

    Necaşi:

    -İnsanların ellerine kelepçe ayaklarına zincir vurulabilir ama vicdanları nasıl kilitlenir, imanlarına nasıl hükmedilir. Zorla, zorbalıkla insanları kendiniz gibi inandıramazsınız. Siz, mazlum kimselere tahakküm etmek istiyorsunuz!!! Buna müsaade etemem!!! dedi.

    Müşrikler feci bir meydan dayağı yemiş gibi oldular. Hükümdar tebessüm ederek müminlere döndü.

    -Ey Cafer, dininizi niçin terk ettiniz. Ecdadınızın dininden ayrılmış fakat hıristiyan da olmamışsınız. Dininden ayrılmış fakat hırıstiyan da olmamışsınız. İman ettiğiniz din nasıl bir şey?

    -Hükümdarım. Biz cahil insanlardık. Heykellere tapar, leş yer, elmas yüzlü çocuklarını zerer kadar acımadan diri diri toprağa gömer, akrabalarımızla alakamızı keser, komşularımıza kötü davranı, kuvvetli olanlarımız zayıfları ezer ve merhamet nedir bilemezdik... Peygamberimmizin tebliğine kadar bu hal üzre devam ettik. Bu dinin ismi islamiyettir. Dinimizde heykellere tapmak, yalan söylemek, adam öldürmek, yetim malı yemek, iftira atmak haramdır. İslamiyet ana-babaya hürmetkar olmayı, akrabayla iyi geçinmeyi, komşuya hürrmet etmeyi, evlatlar arasında kız-erkek farakı gözetmemeyi ve daha nice güzel şeyleri emir buyurmaktadır. Mbunların hepsini şurada saymak uzun zaman alacağından sıralamak oldukça zor.

    Kısacası biz, kitabımız Kur'an-ı kerim'in ve yüce Peygamberin yapınız dediklerini yapmaya, yapmayınız buyurduklarından uzak durmaya başladık. Ve ibaedetlerin en büyüğü namazla şereflendik. Namazla kul ve insan olma şuurunu idrak ettik. Bu sebeple bu putperestler, biz hak dini mensuplarına düşman oldu ve akıl almaz kötülüklere başladılar. Bizleri islamiyetten dördürmek için zalimce işkenceler yaptılar. Aç bırakmak için müslümanları ablukaya alarak onların başka insanlarla görüşmelerini, alış veriş yapmalarını yasakladılar. Şu gün bile yalnız yakaladıkları müminlere yine gaddarca işkence yapıyorlar. Aç bırakarak dize getirmek için başlattıkları kuşatma aylar geçtiği halde yine sürüyor.. Bir yolunu bularak dinimiz uğruna yurdumuzu yuvamızı terk edip ülkene ve adaletine sığındık. Eğer bizi onlara teslim ederseniz işkence ede ede öldürecekler!..

    Mübarek sahabi terlemiş yanakları al al olmuştu.

    -Pekala o bahsettiğin Kur'an'dan biraz okur musun? Bakalım ne diyor...

    Cafer, radıyallahü anh, hazretleri uhrevi bir hava ile Meryem suresini okumaya başladı. Kudsi ve muhteşem ayetler ruhlarda yankılanıp gönüllere akıyordu... Hükümdarın gözlerinden boşanan yaşların süzülüp sakalını bulduğu görülüyor. Din adamları da sessizce ağlamaya başladılar.

    Necaşi:

    -Kainatın en güzel sözleri... daha oku, devam et...

    Cafer bin Ebi Talip biraz da Kehf suresinden okudu...

    Melik Necaşi, mecliste olanlara hitaben:

    -Hiç şüpheniz olmasın ki bu yeni dinle eski hak dinler, aynı kandilden yükselen ışıklar gibi; aralarında ancak bir kıl kadar fark var. Musa ve İsa Peygamberler de aynı hakikati söylüyorlardı, dedi ve Müslümanlara döndü:

    -Sizi kutlarım! Yolunda olduğunuz nebinin Hak Peygamber olduğuna ben de iman ediyorum. Meryem oğlu İsa da O'nu haber veriyordu. Mümkün olsaydı gider hizmetine girer, ayaklarını yıkarım... ülkemin istediğiniz yerinde dilediğiniz şekilde hür ve huzur içinde yaşayınız, diye güleç yüzü ile onları tebrik ettikten sonra bu defa elçilere hitap etti:

    -Getirdiğiniz hediye kılıklı rüşvetinizi de alarak buradan çıkınız!!!

    Doksan kışı rahat bir nefes aldılar; ılık bir gülümseme yüzlerini yumuşattı; Necaşi'ye dua ve teşekkür ederek huzurdan ayrıldılar.

    ........

    Doksan müslüman, hürriyete kavuşurken Mekke'de neler oluyordu?

    Ebu Talib mahallesi'nin etrafındaki kuşatma çemberi kuş uçurtmuyor. Mü'minler büyük imtihandalar...

    İnsafdan nasipli olan bazı kureyşlilerin vicdanlarında bir şeyler kıpırdıyor. "Böyle şey mi olur... senin gibi inanmıyor diye aç bırakarak ceza vermek de ne demek?" Hakim bin Hüzzam da böyle düşünüyor. Bu düşüncenin dürtmesi ile bir yolunu bulup akrabalarına bir yük gıda maddesi gönderdi. Yiyecek yerini buldu ama Ebu Cehil, olanı duymuştu. Hakim'in kapısında. Kıracak gibi yumrukluyor:

    -Hakim bin Hüzzam! Çabuk dışarı çık!..

    Hakim, kapıya geldiğinde hakaretin bini bir para. Ebu Cehil kudurmuş gibi. Boyun damarları şişe şişe bağırıyor:

    -Sen hainsin! Ahdnameye ihanet ettin. Asilere nasıl yiyecek yollarsın? İki yüzlü yalancı. Seni meydan yerine götürüp herkesi yüzüne tükürteceğim!!! Keza, Ebu Bühter bin Hişam da bir müddettir vicdan rahatsızlığı duyanlardan.

    Ebu Cehil, Hakim'e yüklendikçe yüklenirken Ebül Bühter de onları seyrediyor... Mütecaviz adamı dinledi, dinledi ve bir an geldi ki Hakim'in cevap vermesine fırsat kalmadan eline geçirdiği bir odunu kuduz kafirin kafasına indirdi:

    -Yetti be, dedi, sen ne merhamet fukarası bir canavarmışsın! Adamın suçu ne; nihayet akrabasına iki lokma yiyecek göndermiş. Akrabalarımızla görüşmeye mani olamazsın anladın mı?

    O sırada Hazret-i Hamza oradan geçiyordu. Ebu Cehil'in kafasına odun yediğini görmüştü. Bunu fark eden kibir putu, mahvoldu ve pancar gibi bir suratla defolup gitti...

    Bu çetin günlerde Haşimoğullarına yiyecek gönderenlerden biri de Hişam İbni Ömer. Bunun da içine merhamet nurundan kıvılcımlar düşmüş. Abluka altındaki bölgeye bir gece üç yük yiyecek kaçırdığı haber alınınca müşrikler Hişam'a ağır bir meydan dayağı attılar... ve!

    -Bir daha böyle bir alçaklık yaparsan seni öldürürüz, bunu iyi bil!

    .. diyerek onu olduğu yerde bırakıp dağıldılar. Ama adamın içine bir kere nur kıvılcımı düşmüş bulunuyor. Bir sonraki gece de iki yük yiyecek kaçırdı... Kureyşliler bunu da haber aldılar ve Hişam bin Ömer'i şiddetle cezalandırmak için peşine düştüler.Lakin onlara Ebu Süfyan mani oldu...

    -Olmaz dedi, bu kadarı fazla! İzinde olduğunuz insanın kabahati ne? Akrabasına acımak. Acı ya! Buna nasıl engel olursunuz. Hişam'ın kılına ilişen boyununu kılıcıma sürmüş olur! Bunu böyle bilin! dedi... Kalabalık homurdana homurdana çözülüp dağıldı...

    Rabbimiz bir iyiliği karşılıksız bırakır mı? Hele o iyilik Resulü ile çilekeş ilk müslümanlara yapılıyorsa... Hakim bin Hüzzam, Ebül Bühter bin Hişam ve Ebu Süfyan, duydukları o vicdan sızıları sebebiyle daha sonra islamla şereflendiler.

    ......

    Sıkıntı, sıkıntı sıkıntı,

    Yiyecek, giyecek sıkıntısı had safhada kuşatma üçüncü yıla girdi. N'olacak, bu işin sonu nereye varacak? Bu suali sadece muhasara altındaki mümin veya Haşimller değil bazı Kureyşliler dekendi kendine sorup derinden derine rahatsız olmaktadır. "Ahdname" dedikleri Kabe duvarına asılı şu paçavra artık yırtılıp atılmalıdır. Bu kadar da zulüm olmaz. Bu anlaşma insanı insanın kurdu yapmıştır... Hişam bin Ömer bin Haris, bu kağıdı yırtmak için bir müddettir kendi kendine fikirler yürütüp, planlar kuruyor.

    Bir gün Zübeyr bin Umeyye! Mahzumi'ye geldi ve düşüncesini ona açtı.

    -Ey Zübeyr! Senin vicdanın hiç sızlanmıyor mu?

    Bak sen bolluk içinde yüzüyorsun. Oradaki halaların ne halde? Bir tas çormaya, bir eski entariye muhtaç duruma geldiler. şu Ebu Cehil'in ettiği doğru mu?

    Bunu içine sindirebiliyor musun?

    Zübeyr, onu keskin bir dikkatle dinliyordu.

    -Doğru dedi, bu insanlık değil. Şayet bana yardım eden olursa o ahdi bozmaya çalışırım.

    -Ben hazırım.

    -İki kişi az olur. Bir kişi aha bulaz mısın?

    Bunun üzerine Hişam, Nevfel bin Abdi Menaf'a gitti; ve:

    -Manzara seni rahatsız etmiyor mu? Bak şu gün bir kısım Abdi menaf evladı açlığa mahkum edilmiş ölümleri bekleniyor. Sen ne yapıyorsun? Hiç.

    -Ama ben yalnız bir insanım ne yapabilirim ki?

    -Hayır yalnız değilsin! Zübeyr de var. böylece üç kişi oluyoruz, dedi...

    Daha sonra bu üç kişiye iki kişi daha eklendi: Ebül Bühteri ile Abdülmuttalib bin Abdülaziz. Bu beş kişi önce kafa kafaya verip stratejiyi bir güzel çizdiler... Ertesi gün Kureyşlilerin en kalabalık olduğu saatte Zübeyr, onlara seslenerek kendilerini sarıp tesir altına almaya çalışırken gönül birliği ettiği diğer dört arkadaşı meclisin dört ayrı noktasında bulunacak ve buradan yüksek sesle Zübey'e destek vereceklerdi.... Böylece toplum psikolojik bakımdan hakimiyet altına alınarak hedef alınan maksada doğru yönlendirilecek.

    Öyle yapıldı. Beklenen günde Kabe'nin önü. Kureyş'in en kalabalık olduğu saatler... Birden bir ses:

    Ey Mekkeliler!!!

    Bütün başlar sesin geldiği tarafa çevrili ve bütün gözler sesin sahibini arıyor. Zübeyr, yüksek bir yere çıkmış ateşli nutkunu veriyor:

    -Bir düşünün! Biz refah içinde yüzerken akrabamız olan insanlar muhasara altında açlıktan neredeyse kırılır duruma geldiler. Onlar tam üç senedir her varlıktan mahrum halde sıkıntıları göğüslüyorlar. Çocukların ne suçu var? Onlar bile çekiyor. bu ağır zulüm artık bitmeli.. bu hata düzelmeli. Ve ben bunu düzelteceğim. "Ahdname" dediğmiz zalim paçavrayı Kabe duvarından alıp parça parça atmeden, bu kararın yürülüğüne son vermeden buradan ayrılmayacağım.

    Ebu Cehil, cırtlak sesi ile bakışları kendine çekti:

    -Yalan! Yalan söylüyorsun!

    -Sen yalan diyorsun! Biz zaten o anlaşmaya ta o günden muhaliftik, baskı altında evet dedik!..

    -Asla! Asla! Ahdnameyi istemiyoruz.

    -Ona uymayacağız.

    Zübeyr'in arkadaşları dört taraftan Ebu Cehil'e cevap yetiştiriyorlardı...

    Halkdan beklenen sesler yükselmeye başladı:

    -Doğru! Bıktık bu işten. Öz akrabalarımızı kendi ellerimizle esir aldık; baskı altında inletiyoruz.

    Bir anda herkes sustu. Ebu Talip, onlara hitap ediyordu:

    -Ahdnameyi bana getirin?

    ..............

    Ebu Talip, ahdnameyi ne yapacak, neden istiyor? Kabe önüde deminki tartışmalar olurken Cebrail aleyhisselam, Sevgili Peygamberimiz'e gelerek bahsi geçen ahdnamenin bir güve tarafınndan yendiğini; sağlam olarak sadece "Allah" yazılı olan kısmın kaldığını haber vermişti. Resulullah müjdeyi amcasına duyurdu. Ebu Talip şaşırdır:

    Ama, dedi, böyle bir şey varsa sen bunu nereden biliyorsun. Bizim dışarı ile hiç bir irtibatımız yok ki ne biz dışarı çıkabiliyoruz, ne gelen var?

    -Cebrail'den öğrendim, buyurdular.

    -Sen yalan söylemezsin, diyerek yeğeninin yanından ayrılıp ahdnamenin asılı olduğu duvar dibine geldiğinde münakaşanın bu konuda olduğunu görmüş ve işte o zaman onu istemişti.

    Bazıları ümide kapıldı.

    -Yeğenini teslim etmeye geldin değil mi? O ölmeden bu ikiliğin bitmesi imkansız.

    Ebu Talib:

    -Ey Kureyş şu anlaşmayı siz kaleme aldınız ve yine siz mühürlediniz değil mi?

    -Evet biz yadık; reislerimiz mühürleri ile tasdik etti...

    -Yeğenim, bir böceğin anlaşma metnini yediğini, sadece "Allah" yazılı olan kısmın sağlam kaldığını söyledi. Ben doğru söylediğine inanıyorum. Buna rağmen kağıt sağlamsa O'nu size getireceğim. Şayet dediği olmuşsa ahdnamenin hükmü kalmasın diyorum razı masınız?

    Topluluğun önüüleri bir taraftan merdiven kurarak ahdnameye uzanırken bir taraftan da Ebu Talib'in dedikleri ile inceden inceye alay ediyorlardı.

    -Böcek, kağıdı yiyecekmiş ama Allah isminin geçtiği yerden korkup orayı öylece bırakacakmış. ne hayal ya! Bunu diyen şiir yazsa bari!

    Bu gevezeliği yapan lafını bitirdiğinde ahdnameyi aşağı indirmişti... Herkes merakla başına toplandı.

    Muhafaza açıldı ki doğru. Ebu Talib'in haberi aynen vaki! herkes şaşkınlık içinde:

    -Aaa! Hayret, imkansız birşey bu...

    Ebu Cehil vaziyeti toparlamaya çalıştı.

    -Heyret edecek ne var?! Büyü işte anlamıyor musunuz? Benzerlerine kaç kere şahit olduk? Bu da onlardan biri. Hadi Herkes dağlıp işine baksın.

    -İşine baksınmış! Hayır. Bu paçavranın kalanı da yırtılmadan; andlaşma yürürlükten kaldırılmadan bir yere gitmeyeceğiz.

    -Evet arkadaşlar! Bu iş buraya kadar gider! Akrabamız kuşatma altında bitti artık.

    -Böyle bir ahdi istemiyoruz, bu anlaşmaya razı değiliz!..

    Bu sesler, Zübeyr ve dört arkadaşına aitti.

    Kureyş'in çoğunluğu onlara katıldı. Kağıdı paramparça ettikten sonra kuşatma hattına saldırarak çemberi yardılar... Kimse itiraz edemedi. Zira itiraz, bir isyan; büyük bir iç kavgaya sebep olacak ve belki de müminleri çoğaltacaktı.

    Bisetin onuncu yılına girerken müslümanlar, üstün bir sabır ve metanetle açlık ve yokluk imtihanını da vermiş oluyorlar...

    ebu talib'in ölümü

    O hüzünlü Peygambere

    Selât ve Selam Olsun

    Ebu Talib Hasta.

    O'nun hastalğı, evde her şeyi değiştirmişti. Mekke Reisinin cıvıl cıvıl konağında şimdi dudaklar kilitli gibi. Herkes suskun ve düşünceli. Konuşan, dillerden çok gidip- gelen ayaklar, alıp-veren eller bakışıp anlaşan gözlerdir. Evet; Ebu Talib hasta...

    Seksenyedilik ihtiyar çınarın bu defa yenik düşeceği belli....bir fazla söz, yüksekçe söylenecek bir kelime, sanki havanın tılsımını bozacak ve sanki bu yüzden ölüm çabuklaşacaktır.

    Varlığı, her şeye hakimiyet ve tesiri öyle tabiileşmiş kihayatı O'nsuz düşünmek evdekileri korkulu ürpertilere itiyor...

    Ebu Talib'den mahrum bir hayattan endişe eden sadece oğlu, kızı, hanımı, gelini değil...daha başkaları da aynı kaygıyı yaşıyor.

    ...Hamza müslüman oldu. Ömer de müslüman oldu. Her gün yeni yeni insanlar müslüman oluyor. Çoğalıyorlar, büyüyorlar, güçleniyorlar. Ebu Talib'in yokluğu yarısı müslüman, öbür yarısı eski yolunda yürüyen toplumu gırtlak gırtlağa getirebilir. Öyle görünüyor ki babanın evlada kılıç çekeceği günler uzak değil. Şu ahled herkes yoluna gitmeli. Barış esas olsun ve herkes dilediğince inanıp yaşasın. İki tarafı da bağlayıcı böyle bir sulhü kim kurabilir? Ancak Ebu Talib. Aralarında Ebu Cehil'in de bulunduğu müşrik mümessilleri hastanın evindeler:

    -Geçmiş olsun ya Eba Talib! Sen bizim ulumuzsun. Ölüm döşeğinde bulunman cümlemizi korkulara sevk ediyor. İstikbalden ürküyoruz. Yeğeninle aramızdaki ihtilaf malum. Ölmeden evvel bu meseleyi çözmelisin. O'nu da buraya çağır; hakem ol; aramızı bul. Kimse kimseye karışmasın. O kendi yoluna, biz kendi yolumuza gidelim.

    Başı yastığa gömülü olarak yer yatağında misafirleri dikkatle dinleyen Ebu Talib, tane tane konuşarak şunları söyledi:

    -Muhammed, emin insan. Hakikate muhalif bir şeyi O'nda bulamazsınız. Benim size yapacağım bütün nasihatleri fazlası ile diyecek olan O'dur. Muhammed'i inkar eden sadece lisandır. Vİcdanın reddiyse imkansız. Söylediklerinin akla aykırı yanı yoktur. Şuna kesin olarak inanıyorum ki milletimizin fakirleri, kimsesizleri, köylüleri sür'atle O'na bağlanacaklar. Çevre ülke insanları da müslüman olacak. Kureyş'in O'na tabu olmayan kibarları, seçkinleri, zenginleri rezil olup sürünecekler. Sağ kalırsam yeğenimi bütün tehlikelerden korumayı sürdüreceğim. Tevsiyem o ki siz Muhammed'e sahip çıkınız!...

    ...dedi ve bir yakının Sevgili Peygamberimize yollayarak istetti.

    Büyük Peygamber, içeri girince emcasına giderek yanıbaşına oturdu. Müteessir olduğu mahzun yüzünden anlaşılıyordu. Bu kadar iyiliğini gördüğü bir insanın imandan mahrum olarak beka alemine göçme ihtimali O'nu elemlere gark ediyordu. Güzel ahlakı en büyük mucizelerinden biri olan Allah Resulünün oturuşu, susuşu, bakışı bile kibar, ölçülü, vakurdu...

    Ebu Talib, müşfik nazarlarla yeğenine bir müddet baktıktan sonra doğrudan mezua girdi:

    -Gördüğün gibi senin baş düşmanların ve kavmimizin beyleri buradalar... Benden sonra vaziyetin daha da kötüleşeceğinden endişeliler. Bu sebeple "Sen hayatta iken kardeşinin oğlu ile aramızı bul; herkes kendi dininde kalsın; taraflar yekdiğerine müdahale etmesin" teklifini yapıyorlar. "Hakem ol; vereceğimizi verelim, alacağımızı alalım" diyorlar...

    Bütün dikkatler O'nda toplanmıştı. Ebu Talip, nefes ala ala konuşurken her şey susmuş ve herkes beklemeye durmuştu.

    "Peygamber, muahede teklifine acaba ne diyecek?"; kafalarındaki soru bu...

    Efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem:

    -Mümkün, dedi. Onların benden almalarını istediğim sadece bir cümle. Eğer bu cümleyi kabullenirlerse araba ve arap olmayana hakim olurlar.

    Ebu Talib hayretle sordu:

    -Hepsi bir cümle mi?

    -Evet bir cümle!

    Ebu Cehil atıldı;

    -Aman şunu söyle; biz ona on cümle daha ilave edelim.

    Herkes merakla yeni dinin sahibine bakıyordu. Sevgili Peygamberimiz, barış şartı olan tek maddeyi açıkladı:

    -"La ilahe illallah" diyerek; Allah'a ibadet edecek, putlardan vazgeçeceksiniz.

    Müşriklerin başından bir kazan kaynar su dökülmüş gibi oldu. Ellerini dizlerine veya birbirine vurarak:

    -Ey Muhammed! Sen şu kadar tanrıyı bir tek ilah mı yapacaksın? Şaşılacak şey!... Bir de ümid vadederek olmayacak bir teklifle bizi oyalıyorsun, dediler.

    Ebu Talib, sulhün akdedilmemesinden mahzun olmalı ki bir süre sustu ve sonra Peygamberimize hitap etti:

    -Şartın hak ve hakikate uygun. Kabulü mümkün şeyler söyledin...

    Amcasının bu konuşması Peygamber aleyhisselamı sevindirdi.

    -Amcacığım öyleyse sen "La ilahe illallah Muhammedün Resulullah" de. Dedi ki kıyamet günü şefaatçin olabileyim, dedi ve ısrarla ayın sözü tekrarladı.

    Ebu Talib, bu ısrar karşısında:

    -Eğer "Yaşlandı da bunayarak müslüman oldu" veya "Ölümden korktuğu için Müslüman oldu" demeseler didine girerdim. Ama böyle demelerinden korkarım. O'nun için Kelime-i tevhidi söylemiyeceğim, dedi.

    Peygamberimiz, büyük yardım ve himayesini gördüğü fedakarlıklarını hiç bir zaman unutamaycağı Ebu Talib'in ebedi felakete düşmesinden son derece üzülüyordu. Bu yüzden telkine devam etti...hasta az sonra daha da ağırlaşmıştı. Sevgili Peygamberimiz, ölüm döşeğindeki şu ahiret yolcusunu bir kere daha imana çağırdı:

    -Amcacığım "La ilahe illallah" de mahşerde mü'min olduğuna şahid ve şefaatçi olayım.

    Ebu Cehil ve Abdullah bin Ebu Umeyye araya girdi:

    -Ey Ebu Talib yoksa milletinin dininden vaz mı geçeceksin?

    Cümleyi bir ihtar, kınama alay üslubu ile söyleyerek Ebu Talib'in gururunu tahrik ettiler.

    Buna rağmen mazdarip ve muazzez yeğeni çırpınıyor; ama, diğerleri de Ebu Talib'in nefsini körüklemeye devam ediyorlar...

    Bahtsız Ebu Talib yeğeni ile müşrikleri bir el hareketi ile susturdu ve nihai kararını açıkladı:

    -Boşuna yorulmayın! Ben eski dinim üzre öleceğim. Millitemin yolundan ayrılamam. Muhammedi olursam Kureyş kadınlarının "elinde büyüttüğü birine tabi oldu" diye arkamdan gülmelerine korkarım!... Şu var ki seni ne kadar sevdiğimi bilirsin. İncinmeni istemem. Bunlar, benden sonra sana eziyeti arttırabilirler. Bu sebeple Tai'e, dayın Neccaroğulları'na git...

    Allah Resulü

    -Ey amca şunu iyi bil ki, Allah tarafından men olununcaya kadar affın için dua edeceğim, karşılığını verdi.

    Az sonra Ebu Talib, bir şeyler mırıldanarak öldü. O, bir şeyler mırıldanırken Abbas kulağını kardeşinin ağzına götürmüş ve Sevgili Peygamberimiz'e "dediğin kelimeyi söyledi" haberini vermişti...ancak, Resulullah bunu "ben işitmedim" diyerek reddetti. Üstelik Abbas henüz müslüman olmadığı için şahadeti makbul değil...

    O'nun seksenyedi yaşında göç ettiği gün, aziz Peygamberimiz, kırkdokuz yaşından sekiz ay onbir gün almışlardı.

    Amcasının böyle gayri müslim olarak dünyasını değiştirmesi inceler incesi rahmeten lilalemin'i büyük kederlere sürükledi... Ve evine kapanarak Rabbine yalvarmaya başladı...bunu gören eshabı kiram da evlerinden çıkmayarak kendi geçmişlerinin affı için gözyaşı döker oldular.

    Fakat, Cenab-ı Hak buna razı değil.

    Önce Tevbe Suresi yüzonüçüncü ayeti kerimesi gelerek bu hal yasaklandı:

    -Peygambere ve diğer müminlere müşrikler için mağfiret talep etmek yoktur.

    Sonra da Allahü teala, Kasas Suresi ellialtıncı ayeti kerimesi ile habibine seslendi:

    -Muhakkak ki sen sevdiğin kimseye hidayet edemezsin; ancak Allah, dilediğine hidayet eder.

    Eshabı Kiram soruyor:

    -Ya Resulallah! Ebu Talib'in zat-ı alinize şu kadar hizmeti oldu. Bu hizmetlernin yararını hiç göremeyecek mi?

    -Evet, faydasını gördü. Ben O'nu cehennemin derin yerlerinde buldum; daha serin bir yere çıkardım, ateş, amcamın sadece topuğuna kadar çıkabilmekte.

    çııÖÖçşıÜü
    Medine, Mekke'nin yol üstü; güzergâh...Mekke, dış dünyaya Medine kapısından çıkıyor. Eğer medine Müslümanların eline geçerse; Mekke boğazından sıkılan bir insan gibi olacak. O takdirde Mekke, Medine'nin parmaklarını gevşettiği veya gevşetmediği nisbette yaşama şansına sahip veya değil...Medine'de Müslüman sayısı günden güne çoğalıyor...Bu, aslında hesapta olmayan bir neticedir. Önceleri fazlaca mühimsenmeyen bu netice, şimdi âni ve beklenmedik gelişmelerle çok ciddi buudlar kazanmıştır. Evs ve Hazreç kabilelerinin her ikisi birden İslâmiyeti tercih edince Medine bir bakıma bir İslâm beldesi oldu; belde veya devlete giden başlangıç. İşte bu iki kabilenin dini İslâmı kabulleri Mekke müşriklerini esaslı, şekilde ürküttü. Bu ürküntü ve içten içe gelişen önü alınmaz korkular ile müminlere saldırıya geçtiler. Varolup, olmama kavgasına girmiş gibiler...Şimdi hedefleri, Muhammedileri Mekke'de muhasara altında tutarak İmha etmek...Eğer Mekke Müslümanları ile Medine Müslümanları şöyle veya böyle bir yolla birleşirlerse...bu ihtimal müşrikleri kudurtmuştur. O yüzden zulüm ve işkence öncekilerle mukayese edilmeyecek çapta arttı...Hergün işkence, her saat işkence, her fırsatta eziyet ve aşağılama...

    Ne yapıyordu ki bu insanlar onlara? Hiçbir şey. Suçları İslâmiyetin emrettiği gibi yaşamak. Buna tahammül edemiyorlar. Farklı bir hayat, Mekke kafirlerine aykırı ve zıt geliyor. Fakat Allah'ın hikmeti; Müşrikler, kötülük ettikçe Müslümanlar, azalmıyor; aksine, sayıları günden güne artmakta. Habis ruhlu kâfirleri de hırstan kudurtan kendilerine göre bu neticeydi...dayak, azap işkence hatta ölüm; buna rağmen insanlar, kendileri gibi soyluları bırakıp O'na koşuyorlar...İnsanlar neye gidiyor, para vaadine mi, mal vaadine mi, makam vaadine mi? İnsanlar, bilerek veya bilmeyerek Resulullah'ın en üstün mucizesine koşuyorlar; herkes O'nun güzel ahlâkına koşuyor. Öyle bir koşu ki nasibi olan herkes, kıyamete kadar O, sallallahü aleyhi ve sellem'in güzel ahlâkına koşacak. Herkes koşacak; aklı olan herkes koşacak.

    Mazlumlarda dayanacak tâkat kalmadı. Bu sebeple Efendimizden izin istiyorlar... Bir yolunu bulup bu şehirden hicret etmek, azıcık nefes alacakları, azıcık hür yaşayacakları topraklara gitmek istiyorlar. Hürriyete muhtaçlar... Kendilerine mahsus bir mavi göğe, "Özlemleri bu; bu hür maviliğin altında kimse onlara sen suçlusun; gel hesap ver... Niçin böyle inanıyorsun" demesin; diyemesin...dememeli,

    Şüphesiz, müminlerin; bu büyük kahramanların çektiklerinden en fazla üzüntü duyan o azabı tâ can evinde olanca hassasiyeti ile yaşayan bizzat Sevgili Peygamberimizdir. Her işkence haberi, en üstün insan ve en üstün Peygamberin nurlu kalbinde kimbilir hangi elemleri doğurmakta; hangi kederlere yolaçmaktadır. O, acıları, belki o işkenceye maruz kalandan daha çok hissetmekte. Buna hiç şüphe yok.

    Buna rağmen hicret için müsaade isteyen eshabına sabır tavsiye ediyorlar. Zira Mekke'nin terkine henüz izin çıkmamıştır. Efendimiz, derin düşüncedeler. Şüphesiz bir büyük ve tarihi imtihan bu. O seçilmişler seçilmişi aziz arkadaşları bu imtihandan geçiyorlar...

    Habibullah, dau ve gözyaşındalar...

    ...Ve bir gün, büyük sevinçlerle eshab-ı kiramın yanını gelerek müjdeyi bildirdiler:

    -Yesrib/ Medine'ye gideceksin. Mekke'den ayrıldıktan sonra hicret edeceğiniz memleket iki kara taşlık arasında olan hurmalık Medine şehridir. Medine'ye hicret ediniz. Ahllahü teâlâ Medineli Müslümanlarla sizi kardeş yaptı. Onlarla birleşiniz. Yesrib, siz kalbi yaralılara emniyet ve huzur beldesi olacaktır.

    ....

    Yüzlerde bir buruk sevinç ışıdı...Hüzün ve sevinç iç içe geçmişti. Şu zalimlerden kurtulmak büyük nimet olacaktı ama; eshab-ı kiram şimdi, doğdukları, büyüdükleri toprakları öylece bırakıp başka yerlere gideceklerdi. Oysa bu topraklarda onların izleri, hâtıraları hayatlarından parçalar vardı. Bazıları geride inkârda ısrarlı anne, bacı, kardeş, baba gibi en yakınlarını bırakıyordu. Veya yakınken uzaklaşmış olanları. Ah n'olurdu onlar da ebedi saadeti tadabilselerdi? Fakat bunların hepsinden çok daha acı olan Resulullah'dan ayrılmak...

    ...Sevgili Peygamberimiz, dikkatli olmalarını, kâfirleri şüphelendirecek hareketlerden uzak durmalarını, küçük topluluklar halinde ve gizlice göçmelerini bilhassa tavsiye buyurdular...

    Müminler, büyük Peygamberin tavsiyelerine aynen sâdıklar. Tenha vakitleri ve tenha yerleri tercih ederek canlarını Medine'ye; kardeşlerinin yanına atıyorlar. İlk hicret eden; yani ilk muhacir, Ebu Seleme. Ebu Seleme, radıyallahü anh, daha evvel de, artık, müminlere gurbet olan Mekke'yi terketmek istemiş; fakat yakalanmıştı. Hanımı ile oğlunu O'ndan zorla koparmış; kendisine de olmadık kötülüğü reva görmüşlerdi. O yüzden bu topraklara ilk veda eden, bu toprağın küskünü; vatanda gurbet hüznünü tadan; ne tadması? hücrelerine kadar yaşayan Hazreti Ebu Seleme...

    Ve ardından kafile kafile muhacir, gece karanlıklarında Mekke dışına sızmaya bakıyor. Mü'minler, öbek öbek insan düşmanı insanlardan kaçıyor..

    Müşrikler, vaziyeti farkettiler. Bazı muhacirleri yakalayıp hepse attılar, beklenmedik yerlerde bazı kafilelerin önüne çıkarak hanımları kocalarından, çocukları analarından ayırdılar; zulümlerine zulümler eklendi... fakat göç seli durmadı. Hürriyete susamış olanlar, ne yapıp ettiler ve sonunda insanca yaşama şartlarına koştular.

    Korkaklar zalim olur; zalimler, her nevi işkenceyi yapıyor ama bir iç harp korkusuyla müminleri bundan böyle şehid edemiyorlar...Yalnız bir kafileye ilişemediler. Kahroldular, mahvoldular, dövündüler, dişlerini öğüttüler ama ses çıkaramadılar.

    Hazreti Ömer, radıyallahü anh, belinde kılıcı, üstünde ok ve yayı olduğu halde işte Kâbe-i Şerifi tavaf ediyor. Etrafta kalabalık bir müşrik cemaati var. O'na bakıyorlar. Büyük Müslüman, üzerine dikili nefret dolu bakışlara aldırış etmiyor. Huşu içinde ibadetini yapıyor. Kâbenin etrafında yedi defa dönüp duasını yaptıktan sonra kâfirlere dönüyor:

    -İşte ben de gidiyorum! Dinimin hatırı için ve Allah rızası uğruna ben de Mekke'den vazgeçerek Medine'ye hicret ediyorum. ******* ağlatmak, karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen kahraman varsa yoluma çıkabilir...

    İslâm düşmanları, kendilerine meydan okuyan bu arslan karşısında gıklarını çıkaramadılar. O'nun dediklerinde tam kararlı olduğu ve önüne çıkanın bu cür'eti hayatı ile ödeyeceği öylesine belliydi ki....bu yüzden Hazreti Ömer ve yanındaki yirmi kişi Mekke'den Medine'ye en rahat göçen insanlar oldu.

    .....

    Suheyb bin Sinan, Mekke'nin zenginlerinden. O da mümin...birgün Talha bin Ubeydullah'ı da yanına alarak bir fırsatını bulup Medine yoluna düştüler; fakat,Allah'a şirk/ortak koşanlar, ıssız bir yerde yollarına çıkarak onları durdurdular...

    -Durun bakalım...Nereye?

    -Gidiyoruz...

    -Medine'ye!

    -Evet, Medine'ye gidiyoruz..

    -Gidemezsiniz.

    -Sebep?

    -Şimdi kendiniz gider, yarın servetinizi de çıkartırsınız..

    Servet, mal, mülk kimin gözünde? Müminler için tek gaye var: Kâfirlerin elinden kurtulmak. Süheyb hazretleri önlerine çıkan eşkiyanın zaafını anlamıştı. Onlara "hayır" diyemiyecekleri beklenmedik bir teklifte bulundu:

    -Peki bütün servetimi, hatta Mekke'deki alacaklarımı size versem bizi görmemiş olur musunuz?

    Adamların dili tutulacaktı...Muazam bir servet onların oluyordu. Şaşırmışlardı... kılıçlarını yere indirdiler. Sahi mi söylüyor gibisine önce birbirlerine sonra Süheyb, radıyallahü anhın, yüzüne baktılar...

    -Doğru mu diyorsun ya Süheyb?

    -Evet, bize ilişmeyin bütün varlığım ve alacaklarım sizin olsun...

    -Öyleyse çabuk kaybolun; biz sizi görmedik...

    .....

    Peygamberimiz, hadiseyi işitince aynı sözü iki kere tekrarladılar:

    -Süheyb kazandı!.. Süheyb kazandı...

    Ne güzel bir haber...

    .....

    İnsanlar gidiyor...

    Gece karanlığında, gün ortasında, seher vaktinde elegeçen her fırsatta gidiyorlar...

    ...gittiler, gittiler, gittiler.

    Herkes gitti...

    Hazreti Ali,

    Hazreti Ebu Bekr,

    ve

    Hazreti Peygamberden başka nerede ise kimse kalmadı.

    Mekke müminden tamamen boşalmak; Medine taçlanmak üzere.

    Az kaldı; Medine'nin taclanmasına az kaldı..

    Efendimiz, "gidiniz" dediler; herkes gitti...

    Hazreti Ebu Bekr; büyük dost...Allah'ın Resulüne soruyor:

    -Ben de gidebilir miyim?

    Efendimiz, aziz dostu yanlarından ayırmak istemiyorlar:

    -Sabret. Öyle ümid ediyorum ki Allahü Teâlâ bana da müsaade edecektir. O vakit birlikte hicret ederiz, buyurdular...

    Peygamber âşığı Ebu Bekr radıyallahü anh'ı bundan daha fazla sevindirecek bir haber tasavvur etmek mümkün mü? Sevinçten yüzü coşkun aydınlıklarla doldu:

    -Ah, ne diyorsun ey Allah'ın Resulü? Anam babam uğruna feda olsun. Bu mümkün mü?

    Peygamberimiz, aziz arkadaşını daha yüreklendiriyor.

    -Evet; mümkün...

    Hazreti Ebu Bekr, deve pazarına giderek tanesi dörtyüz dirhemden iki güzel deve satın alarak ahıra çektirdi. Maksadı izin gelince vakit kaybetmeden hemen yola çıkabilmek şimdi gözünde hem hicretin hem de Resulullahla birlikte gitmenin hasreti tütüyor. Bu hasretle dolu olduğu gecelerden birinde bir rüya gördü:

    ...ay gökten yere inmiş, Mekke'ye yakın bir noktada ışık saçıp duruyor. Ümmülkur'a sahrası onun nurundan gündüz gibi aydınlık...derken ay göğe çıkıyor ama tekrar yere iniyor; fakat bu defa Medine'ye iniyor. binlerce yıldız da onunla beraber Medine'ye iniyor. Şehir apaydınlık. Bir zaman sonra ay ve yıldızlar yine göğe çıkıyor ve oradan bir daha Mekke'ye konuyorlar. Mekke pırıl pırıl. Ne varki dörtyüze yakın ev bu aydınlıktan nasiplenemiyor; onlar karanlıklar içinde...Ay ondördüncü gecedeki gibi Mekke'nin etrafını dolaştıktan sonra Medine'ye yöneliyor. Bu şehirde Hazreti Aişe'nin evi önüne gelip kapıdan giriyor ve sonra toprağa süzülerek kaybolup gidiyor...

    Hazreti Ebu Bekr, "Hayırdır inşaallah" diyerek derin uykudan sıçradı.. Rüya kendisine, nedense çok tesir etmişti...Bir zaman gözyaşlarını tutamadı; öylesine ağlıyordu. Sabah olunca meşhur bir rüya tabircisine gitti.... Adam, Hazreti Ebu Bekr'i ilgiyle dinledikten sonra anlattı:

    -Ay, Peygamber, yıldızlar eshabıdır. Yıldızlar, Hazreti Peygamberle birlikte Medineye hicret etmekte fakat tekrar Mekke'ye dönmekteler. Bu, Mekke'nin Müslümanlar tarafından fethedileceğine işarettir. Ayın Aişe'nin kapısına gelmesi Ebül Kasım'ın O'nunla evleneceğine, yere süzülmesi ise Medine'de vefat edeceğine delalet etmektedir. Karanlıklar içindeki dörtyüz evin mânâsı ise zaten açık.

    Mekke'den Medine'ye göç, şu iki kelimenin tarih içinde ifadesini bulmasına ve bu kelimelerin unutulmaz bir mânâ ve şeref kazanmalarına sebep oldu:

    Muhacirîn...

    Ensar...

    Muhacirin: Vatanlarını Allah ve Resulullah için terkederek Mekke'den Medine'ye hicret eden müminler.

    Ensar: Kardeşlerine kollarını açarak, o müminleri bağırlarına basıp acılarını paylaşan Medineli Müslümanlar...

    Şimdi, Mekke müşrikleri tedirgin olmaya başlamışlardı; uykuları kaçıyordu. Hemen hemen bütün Muhammediler bir yolunu bulup Medine'ye geçmişti. Ne hapis, ne dayak, ne sevenleri birbirlerinden ayırma onları durduramamıştı. Gelen haberlere nazaran Medineli Müslümanlar, onları sevinçle karşılıyorlardı. Ya şimdi Peygamber de Medine'ye hicret eder ve bir kuvvet haline gelen Müslümanların başına geçerek Mekke'nin üstüne yürürse? Önünde sonunda olacak da budur. Müslümanlar, Medine'de bir kuvvet haline gelmiştir. Bu kuvvet, birgün elbette teşkilatlanacak ve yapılanların hesabını soracaktır.

    ....

    Mü'minlerin mes'elelerini görüşüp fikir birliğine vardıkları istişare meclisleri olduğu gibi Mekkeli kâfirlerin du kurultaylarını yaptıkları bir yer var. Kusayy İbni Hakim'in evi; Darun Nedve.

    Peygamberin Medinedeki Ensar ve Muhacirîn kuvvetlerinin başına geçme ihtimali Medine için fevkalade tehlike arzetmektedir. Bu yüzden Ebu Cehil başta olmak üzere Meysere Bin Haccac, Münebbih Bin Haccac, Nadr İbnil Hâris, Ukbe Bin Ebi Muayt ve diğer Kâfir büyükleri Darün Nedve'de toplanmış alınacak tedbirleri münakaşa ediyorlar...

    Konuşmalar hararetli şekilde sürerken kapı açıldı ve içeriye Necdli bir ihtiyar kılığında İblis girdi:

    -"Hah", dedi, öncekiler, "işte tecrübesinden faydalanacağımız bir pîri fani"

    İblis, sırıttı. Bilmez bir saflıkla ve sanki oraya tesadüfen girmiş gibi sordu:

    -Müşgiliniz nedir? Neyi tartışıyorsunuz?

    ....

    Kâfirler, mes'eleyi ve muhtemel neticelerini, her birinin düşündüğü çareyi anlattılar. İblis, bunlardan ilk defa haberdar oluyormuş da düşünecek zaman kazanıyormuş gibi sahte bir filozof tavrı ile sakalını sıvazladı ve sesine inandırıcı bir ton vermeye çalışarak müthiş telkinini yaptı:

    -Iıı. Bunların hiç biri çare değil. Zira O'ndaki güler yüz ve tatlı dil, her tedbiri boşa çıkarır. İşi kökten halletmelisiniz!

    Ebu Cehil, îmayı derhal anladı. Kendisi de aynı fikirdeydi. Hazır böyle bir destek bulmuşken arkadaşlarını da bu fikre razı etmek için mantığının bütün imkânlarını seferber etmeliydi.

    -Öyle anlıyorum ki ey ihtiyar, O'nu öldürünüz; başka tercihiniz yoktur diyorsun öyle mi...

    -Evet, tutacağınız başka hiç bir yolla Muhammedden kurtulamazsınız..

    Ebu Cehil kurultaydakilere döndü:

    -Dinlediniz!.. Necdli zat "öldürün" diyor. Ya öldüreceğiz ya öleceğiz. Eğer biz, O'nu öldürmezsek, sonumuzun uzak olmadığı kanaatindeyim. Bunu böyle bilin.

    Kaşlar çatılmış, yüzler gerilmiş, bakışlar donuklaşmıştı. Bir kıvılcımla tutuşacak hale gelmişlerdi.

    ...Ve Ebu Cehil; bu katmerli kâfir, emri vakiyi kabul ettirdi.

    -Bu gece evinin etrafını saralım. Her kabilenin en iyi kılıç kullananı oraya gelsin. Yarın sabah dışarı çıktığı zaman, o, iyi kılıç çekenler, hemen üzerine hücum etsin ve muhtelif kılıç darbeleri ile öldürülsün...dedi ve sesini yumuşattı. Böylece kimin katlettiği belli olmayacağından akrabaları mecburen kısas yerine diyete razı olurlar. Biz de kan bedelini vererek bu büyük dertten kurtulmuş oluruz.

    İblis, fikre bayıldı. Çünkü aslında teklifin özü kendisine aitti...ve nice zamandır böyle bir ânı beklemişti.

    Putperestler, derhal Mekke'nin en gözüpek cengâverlerini bularak o gece mubarek evin etrafını sardılar. Maksatları, Ebül Kasım, bir yere kıpırdamasın ki sabah emellerine nail olalar...tabi gafiller bilmiyorlarki yüce Allah, izin vermedikçe hiç bir şeyin vukuu mümkün değildir. Cenab-ı Hak,kâinatı uğruna yarattığı aziz Sevgiliyi, kâfirlerin elinde kim vurduya getirecek!... Buna imkân varmı? Necdli libasına bürünmüş lanetli şeytan da, küfürde inatlı anlı şanlı Mekke asilzadeleri de bu ince noktayı muhakeme edemiyorlar. Zaten bunu kavrayabilseler her şey bitecek. Bu basirete malik olabilseler geriye ne kalır ki...ahmaklıkları zekâlarını örtmüş.

    .....

    O akşam, Vahiy Meleği Cebrail aleyhisselam, Peygamberimizin saadethanelerine gelerek ayeti kerime getirdi. Darün Nedve'de alınan karar, bütün tafsilatı ile Resulullaha haber verildikten sonra o gece evinde uyumaması isteniyor ve ertesi gün de hicret etmesi bildiriliyordu.

    Emri ilahi üzerine Peygamberimiz, Hazreti Ali'ye:

    -Ya Ali! izin geldi. Ben de hicret edeceğim. Medine'ye gidiyorum. Bu gece yatağımda sen yatacaksın. Örtüme sarın ve uyu; hatırına hiç bir şey gelmesin. Hiç korkma. Mekkelilerin bana bıraktıkları emanetleri yarın sahiplerine teslim edersin. İnşaallah Medine'de buluşuruz.

    Dedi ve Yasin Sure-i Şerifesinin baştan oy ayeti kerimesini okuya okuya kapıya geldi; açtı, yerden bir avuç toprak alarak kâfirlerin üzerine saçtı ve onların bakan, ama görmeyen gözleri önünde çıkıp gitti...Bu topraktan kimin üstüne düştü ise daha sonra Bedir cenginde O'nun canı cehennemi boyladı.

    /Yâsîn. O, hikmet dolu Kur'ân'a andolsun ki sen, hiç şüphesiz insanlara gönderilen Peygamberlerdensin! Dosdoğru bir yoldasın. Bu Kur'an da kudretiyle her şeye üstün gelen, rahmetiyle herkesi esirgeyen Allah'ın indirdiği bir kitabdır ki; ataları azabla korkutulmuş, bu yüzden; gaflet içinde kalmış olan bir kavmi korkutman için sana indirilmiştir.

    And olsun ki bunların çoğuna o azap sözü hak olmuştur. Artık bunlar iman etmezler. Gerçekten, biz, onların boyunlarına bu kağılar geçirdik ki bunlar çenelerine kadar dayanmıştır. Şimdi onlar, kafaları ve burunları yukarı kaldırılmış bir haldedirler. Biz, onların önlerinden bir sed, arkalarından da bir sed çektik. Onları öylece bıraktık artık görmezler./

    Mekke müşrikleri hane-i saadetin önünde böylece saatlerce beklerken birisi ortaya çıktı ve "siz ne bekliyorsunuz" dedi. Onlar sebebini söyleyince o adam:

    -Bana kalırsa beklediğiniz şahıs içerde değil, şu evdeki sakinliği görmüyor musunuz?

    Deyince İslâm, Allah ve Resulullah düşmanları bu hesap dışı lafa sinirlenerek yalın kılıç kapıya yüklenip içeri doldular. Baskın üzerine zaten tetikte uyuyan Hazreti Ali, Efendimizin yatağından fırlayarak edepsizlerin karşısına dikildi...karşılarında bir arslan heybetiyle duruyordu.

    Bir tarafta elleri kılıçla Mekke Kâfirleri; aradıklarını kaçırmış, planları altüst olmuş insanlar, diğer tarafta tek başına onlara karşı koyan Hazreti Ali...Gerginlik en zirve noktada. Azgınlar, Allahın arslanını tartaklamak istiyor:

    -Ebûl Kasım nerede, nereye gitti, nereye saklandı; çabuk söyle!!!

    Hazreti Ali soğukkanlı...

    -Bilmiyorum. Siz bana böyle bir vazife mi vermiştiniz...

    Hırstan kuduran zorbalar, Ali, radıyallahü anh, efendimizi gözaltına aldılar...

    ....

    O gece Hak teâlâ, Cebrail aleyhisselam ile Mikail aleyhisselama sordu:

    -Hanginiz hayatını diğeri uğruna feda edersiniz?

    İki büyük melek suali samimiyetle cevaplandırdılar:

    -Ya Rabbi hiç birimiz hayatımızı diğerine bağışlamayız...

    Allahü teâlâ buyurdu ki:

    -Halbuki Ali, öyle yapmadı. O, Peygamberinin hayatını kendi hayatından aziz tuttu. Şimdi zordadır; yardımına koşunuz...

    Hakikaten, Sevgili Peygamberimiz "Ya Ali. Yatağımda yat. Ben hicret edeceğim; gitme zamanım geldi" anlamında talimat verince, Hazreti Ali, her türlü korku hissine yabancı olarak denileni yaptı. Çünkü O, Peygamber uğruna ölmenin yaşamanın ana gayesi olduğuna tam iman etmişti. Hal böyle olunca kim, müşrikin kılıcından, hapsinden tehdidinden korkar... Nezarette bir mikdar kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Serbest kalır kalmaz da Efendimize bırakılan emanetleri sahiplerine götürdü. İşte bu ahlâk İslâmiyeti yüzyıllardan yüzyıllara taşıdı. O'na iman etmiyorlar; ama, mallarını emanet edecek tek insan olarak yine Muhammedül Emin'i görüyorlar. O üstün ahlak sahibi Peygamberin ise en zor ânında ilk hatırladığı şey emanetler. "Ya Ali emanetleri sahiplerine ulaştır!" Ve gerçekten Hazreti Ali serbest kalınca bir yolunu bulup kaçma yerine bu defa kendisine emanet edilmiş olan malları sahiplerine götürüyor...Bu ahlâkı, hangi kılıç yenebilir? Emanete titizlenen, en olmadık bir vakitte bile emaneti unutmayan görülmemiş bir üstün ahlâk.

    Büyük Peygamber, o gece meçhul bir yerde saklandıktan sonra ertesi gün ıssız bir ânda sevgili arkadaşının evine doğru geliyor. Vakit öğlen...

    Birisi Hazreti Ebu Bekr'e haber veriyor:

    -Ebûl Kasım size geliyor. Haberiniz olsun...

    Ebu Bekr, radıyallahü anh, hayrette kalıyor ve mırıldanıyor;

    -Sevdiklerim yoluna feda olsun; acaba niçin bu öğlen vaktinde teşrif buyuruyorlar.

    Zira; Efendimizin âdetleri, Ebu Bekr'in evine sabah veya akşam uğramak. Bu güne kadar hep böyle olmuş...Herhalde mühim bir şey var ki âdetlerini bozmuşlar.

    Hazreti Ebu Bekr, kapıya fırlıyor:

    -Buyur ey Allahın Resulü. Buyur. Hoşgeldin, şeref verdin.

    -Yabancı kimse var mı?

    -Hayır ya Resulallah...

    ....

    İçeri girdiler.

    Fahri kâinat apaydınlık bir ifade ile müjdeyi bildirdiler:

    -Rabbimden haber geldi; hicret edeceğim.

    Sâdık dost, heyecanlandı;

    -Ayağının tozları başıma tac, gözüme sürme olsun ey Allah'ın Sevgilisi,ben; bana da izin var mı?

    Tebessüm buyurarak yumuşacık cevaplandırdılar:

    -Evet.

    ....

    Ebu Bekr-i Sıddık sevinç ve heyecandan ağladı ve:

    -Ya Resulallah, develer hazır, dedi. İstediğini alabilirsin.

    Peygamberimiz:

    -Bana ait olmayan deveye binmem...

    Hicretin bütün nimetlerine kavuşmak için kendilerini taşıyacak bineğin parasını vermek istiyorlardı.Bu sebeple:

    -Bedelini kabul etmeni rica edeceğim. dediler.

    Tam teslimiyet sahibi büyük insan ne diyebilir?:

    -Nasıl emrederseniz. Yeter ki mubarek gönlünüz hoşnud olsun.

    ....

    Evi bir ânda bir heyecandır doldurdu...İşte yol azığı hazırlanıyor: Et, ekmek ve yola dayanıklı yiyeceklerden bir çıkın... Hatta Ebu Bekr'i Sıddık'ın kızlarından Esma, çıkının ağzını bağlamak için bir ânda belinden kuşağını çıkartıp ortadan ikiye yardıktan sonra bir parçasını tekrar beline bağladı; ikinci parça ile çıkının ağzını sıkı sıkıya sardı. Bu güzel günün ve bu güzel tezcanlılığın hâtırasına Esma radıyallahü anh'ın ismi o günden sonra "Çifte Kuşaklı Esma" oldu...Bir küçük bez parçası ile gönüller fethetmişti. Hem de son Peygamberin gönlünü...Ana zamanlama ne kadar isabetli, ne kadar denk.

    ....

    ....daha sonra Abdullah bin Üreyket'i çağırdılar. Meşhur bir kılavuz olan bu şahsın, gayrımüslim olmasına rağmen meslekî terbiyesinden dolayı sır verme ihtimali yoktu. Ücret üzerinde anlaşmaya varıldıktan sonra her iki deveyi üç gün sonra Sevr mağarasına getirmesi hususunda talimat verilerek yollandı...

    Büyük Peygamber, o gece meçhul bir yerde saklandıktan sonra ertesi gün ıssız birânda sevgili arkadaşının evine doğru geliyor. Vakit öğlen...

    Bilahare Hazreti Ebu Bekr'in çobanı Âmr bin Fehr'e güneş çekilince sürüyü otlatarak Sevr'e doğru getirmesi tenbih edildi ki koyunların sütünden yararlanalar.

    Ebu Bekr'in oğlu Abdullah'ın vazifesi ise bilgi toplamak. Gündüz, müşriklerin arasında dolaşarak, konuşmalara kulak kabartacak; akşam olunca bunları mağaraya gizlenmiş olan Sevgili Peygamberimizle, babasına getirecek.

    Bütün bu tedbirlerden başka Hazreti Ebu Bekr, yanına beşbin dirhem de para aldı. Safer ayının yirmiyedinci Pazartesi gecesi evin arka penceresinden çıkarak Sevr mağarasına yöneldiler. Sanki ayak parmakları üzerinde yürüyorlardı. Bazan da Ebu Bekr, ileri geri, sağ sola gidiyordu. İzler, takipçileri şaşırtsın; nereye gittikleri belli olmasın, diye.

    ....

    Gözü dönmüş kâfirler, Peygamber Efendimiz yerine Hazreti Ali'yi bulunca her tarafı didik didik aramaya başladılar...ellerinden gelse kuş uçurtmayacaklar.Çünkü korkuyorlar; hem de çok korkuyorlar. Ya ellerinden kurtulur da Medine'yi arkasına alarak kendilerinden, yaptıklarının hesabını sorarsa?

    ....

    Bu korkunun sevki ile girip çıkmadıkları yer kalmadı. Hazreti Ebu Bekr'in evine de geldiler. Kapıyı yumrukluyorlar:

    -Ya Eba Bekr! Ya Eba Bekr! Peygamberin nerede? Ya Eba Bekr Peygamberin nerede?

    Sese Esma, radıyallahü anha, geldi. Kapıyı açtı. Müşriklerin karşısında dimdik. "Ne istiyorsunuz?" Dercesine onlara bakıyor. Vakur ve heybetli. Soruyor:

    -Efendim?

    Müşrikler, Eba Ber efendimizi bulacakları zannı ile gelmişler; başka bir sürpizle sarşılaşıyorlardı. Şimdi Ebu Bekr de yoktu. Hakaret edercesine sordular:

    -Baban nerede?

    Sualin üzerinden kurşun gibi ağır bir-iki saniye geçti:

    -Bilmiyorum.

    der demez Esmacığın gül yüzüne şiddetli bir tokat ve sert tokatın sarsması ile küpesi yere uçtu...

    .....

    Vaziyet anlaşılmıştı. Ebül Kasım, Ebu Bekr'i de alarak gitmişti. İz takibinde şöhretli Ebu Kürz'ü buldular. Bir kâfir konuşuyor:

    -Ya Eba Kürz. Muhammedle Eba Bekr kaçmışlar!

    Diğeri lafı kaptı.

    -İstikbal iyi görünmüyor. Onları mutlaka bulup geri getirmemiz lâzım.

    Üçüncü müşrik diş gıcırdattı:

    -Ne getirmesi! Gördüğümüz yerde işlerini bitireceğiz.

    Ebu Kürz, kafasından boca edilen bu haberlerle aptallaşmıştı. Bir ona bir diğerine bakıyordu.

    Azgın bir müşrik, hançeresini yırtarcasına Ebu Kürz'e bağırdı:

    -Bre ahmak ne duruyorsun kımıldasana!

    -He, he, hemen. Hemen yola çıkalım, haydi...

    Sevr mağarasına yaklaştıklarında Peygamberimizin nalini parçalanmış mubarek ayağı kanıyordu. Hazreti Ebu Bekr, Kâinatın Sultanını sırtına alarak mağaranın kapısına kadar getirdi.

    Ay, her tarafı gündüz gibi aydınlatıyordu.

    Aziz dost, Efendimizden müsaade rica ederek mağaraya önce kendisi girdi. Maksadı, yılan, çiyan gibi haşerat varsa onları zararsız hale getirmekti.

    Mağaranın içinde her hangi bir haşerat görünmemekle beraber duvarlarda yılan delikleri vardı. Ebu Bekr, radıyallahü anh, gayet pahalı bir kumaştan dikilmiş olan gömleğini hemen üstünden çıkartıp parçalayarak bu delikleri tıkamaya başladı. Az sonra bütün delikleri tıkamış fakat yere yakın noktadaki birine çaput yetmemişti.

    Bu son deliği de ayak tabanı ile kapattıktan sonra Resulullahı içeriye davet etti. Çok yorgun düşmüş olan Sevgili Peygamberimiz, arkadaşının dizine başını koyarak uyumaya başladı. Serveri âlem böylece uyurken bir nice zamandır Peygamberimizi görme arzusuyla bu mağarada bekleyen bir yılan, dışarıya çıkacak başka hiçbir delik bulamayınca içeriden Hazreti Ebu Bekr'in ayağını soktu. Ebu Bekr'in canı öylesine yandı ki kendini ne kadar sıktıysa da zehirin etkisinden göz yaşlarını tutamadı. Gayri ihtiyari akan damlalardan bir ikisi de Efendimizin mubarek yüzünü ıslattı....hemen uyandılar ve yarı-ı ğara/mağara arkadaşına niçin ağladığını sordular.

    -Yılan dedi, Hazreti Ebu Bekr, ayağımı yılan soktu ya Resulallah...

    Sevgili Peygamberimiz, yaraya mubarek tükrüklerinden birazcık sürdüler; acı derhal dindi.

    .....

    Bu esnada Ebu Kürz ve peşindeki müşrik gurubu Sevr'e çıkan izleri tesbit etmiş geliyorlardı...

    -Ey Ebu Kürz nerde kaldı senin hünerin? Hâlâ bulamadık.

    -Yanılıyor olmayasın. Bu izlerin yeni olduğundan emin misin?

    -Şüpheniz mi var?

    -Eminsin yani.

    -Evet, eminim. İşte bakın mağaraya doğru çıkıyor. Yukarı tırmanıyoruz. Takip edin beni. Ben, demedim mi, "kimse elimden kurtulamaz" diye.

    .....

    Mekke müşrikleri, Resulullah'la arkadaşı Ebu Bekr'in saklandıkaları Sevr mağarasına tehlikeli şekilde yaklaşırken Vahiy Meleği Cebrail aleyhisselam, Allahü Teâlâ'ya bir dileğini sundu:

    -Ya İlâhî. Şayet müsaade buyurursan mağaranın ağzını kunutlarımla kapatmak istiyorum. Düşmanları Habibinle Ebubekr'e iyice yaklaştılar.

    Rabbimizden nida geldi ki:

    -Ya Cebrail! Saklamak/settarlık bana mahsusdur. Ben, sevdiklerimi küçücük bir örümcekle düşmanlarının gözünden saklayacağım.

    .....

    Mağara ağzına gelen bir örümcek, çok kısa bir zamanda kapıyı ağları ile tamamen örttü. Sonra bir güvercin, bu ağlara hemen bir yuva yaptı; yuvaya yumurtladı ve üzerine yattı. Ve kapının önünde âniden "Mugilan" isminde bir ağaç yükseldi...

    ...derken, Allah düşmanları, yirmi metre kadar yaklaştıklarında sesleri işitilmeye başlandı...

    -İşte aradıklarınız bu mağarada olmalı. Daha öteye gidemezler.

    -Aferin Ebu Kürz. Sözlerin doğru çıkarsa mükafatı fazlası ile hakettin demektir. Ama orada da yoklarsa.

    -Canım ne yapayım. Ben saklamadım ya...

    Sesler yaklaşıyordu.

    .....

    İkinin ikincisi çok üzüldü ve göz yaşlarını zaptedemez oldu.

    -Niçin ağlıyorsun kardeşim?

    -Ya Resulallah, korkum kendim için değil. Şayet hazretinize bir zarar gelirse İslâm dîni mahvolur. Bu müteesser oluyorum.

    Efendimiz Sıddık'ı tesseli buyurdular.

    -Hayır, üzülme. Allahü teâlâ bizimle beraberdir.

    -İşte mağaranın ağzına dayandılar; eğilseler bizi görecekler...

    En kritik ân. Ancak, tevekkülde de zirve nokta. Peygamberimiz Rabbinin himayesinden en ufak bir ümidsizliğe düşmeden arkadaşına cesaret telkin ediyor. İşte tarihe altın harflerle geçen unutulmaz cümle:

    -Üçüncüsü Allah olan iki dosta kimse zarar veremez..

    Ebu Kürz Bin Alkame, şaşkın ve neş'esi kaçmış halde konuşuyor:

    -İzler buraya kadar...Ya yere girdiler; ya göğe uçtular. Garip; çok garip!...

    -Ee, belki içerdelir...diye fikir yürütenlere

    Ümeyye bin Halef,cevap verdi:

    -Dediğin söze bak! Güvercin, biz yaklaşırken uçtu. Yumurtaları da yuvada sapasağlam. Bu örümcek ağı, belki Ebul Kasım'ın doğumundan evvel bile vardı. Şayet mağaraya girmiş olsalardı ağ bozulmuş, yumurtalar yere düşmüş olurdu...

    ...Bunlar cereyan ederken insan gözünün ötesinde de bir mücadele oluyordu. İblis, kâfirlere yardım etmek isteyince, Cebrail, kanadı ile O4na öy le bir darbe indirdi ki yerin dibini boyladı. Son nefeste, Şeytan, mü'münin kalbinden imanı almak isterken de benzeri akıbete uğrayacaktır. İşte o akıbeti önce burada tattı...

    .....

    -Hadi hadi! Bırakın şimdi ağı, kuşu, yumurtayı. Ebul Kürz biz de sin bir adam bilirdik....

    -Neyim ya?

    -Adam olsan izlerini bulurdun.

    -Ne yapayım? İzler buraya kadar...

    -Kolundan tutarsam aşağı fırlatırım seni Ebu Kürz sus bari...

    .....

    Ayaklarının altında yuvarlanan taşlarla birlikte çekip gittiler...

    Kâfirlerin bütün ümidleri kırılsın ve aramaktan vazgeçsinler diye mağarada üç gün üç gece kaldılar. Abdullah, tanbih edildiği gibi gündüz Mekke kâfirlerinin arasına girip çıkarak bilgi topluyor; akşamları gelip bunları haber veriyordu. Hazreti Ebu Bekr'in çobanı da sürüyü otlata otlata akşamdan sonra mağaraya yaklaşıyor ve koyunlardan süt sağarak iki mağara arkadaşına ikram ediyordu. Sütü çöl güneşinde kavrulmuş taşların çukurunda ısıtıyorlar...

    .....

    Ve iki seçilmişin ikincisine Efendimizin ince İslâmi bilgileri talim ettirmeleri... Ebu Bekr, diz üstünde; dil damakta; Yüce Allah zikredililyor.

    ....

    Mağaradan sağ salim çıkabilecekleri kanaati hasıl olunca, Efendimizin talimatı ile amir Bin Fuhre ve Abdullah bin Üreyket develeri getirdiler. Bir deveye bu ikisi binerek yol göstermek için öne düştüler; diğerine de Peygamberimiz bindi ve terkisine Hazreti Ebu bekr'i aldı...

    Mekke kapır kıpır. Herkes aynı şeyi konuşuyor.

    -Hiç bir yerde bulamamışlar.

    -Hayret. İzler Sevr mağarasına kadar gidip kayboluyormuş..

    -Herhalde Muhammedin sihirlerinden biridir..

    -Ebu Kürz bin Alkame de bulamadğına göre; başka izahı olamaz.

    -Ebu Kürz tazı gibidir. Müthiş iz sürer ama bu defa hiç bir şey yapamamış.

    -Bu yüzden bizimkiler bayağı tartaklamışlar.

    -Eh ne yaparsın. Herkesin canı burnunda. Şu gelen Ebu Cehil değil mi?

    -Evet o; hâlâ mağrur...

    -Merhaba, kolay gelsin...

    -Buyur ya eba Cehil, şöyle gel. Meclisimiz şenlensin..

    -Ağzımızda tad mı kaldı ki şenlik olsun. Bir cemiyet altüst oldu...

    Şimdi de bulunamıyor. Fakat bulunacak.

    -Çok eminsin.

    -Çünkü bugün yeni bir karar aldık. Bulana yüz deve ilaveten mal ve para verilecek.

    -Ooo, büyük servet...

    .....

    Muhterem ve muhteşem yolcular, gece boyunca dağ yolundan gittiler. Hacfe denilen yerde sahile indiler. Artık müşrik tehlikesi kalmamıştı...

    Şimdi, çocukluk, gençlik, olgunluk yıllarının geçtiği; bin türlü hatıranın yetiştiği bir vatan arkada bırakılarak yeni ufuklara, yeni yurdlara doğru gidiyorlardı...

    Sevgili Peygamberimiz, Mekke, iştiyakı ile derinden bir "ah" çektiler.

    -Ey Mekke! Vallahi sen, Allahü teâlânın yarattığı yerlerin en hayırlısı; indi ilahide en sevgili şehirsin. Eğer beni senden zorla çıkarmasalardı; imkânı yok ayrılmazdık. Benim için en güzel, en makbul vatan sensin. İnsan, hiç kendi iradesiyle senden ayrılıp yeni yurdlar edinir mi? Ah Mekke, ah güzel belde...

    Cebrail aleyhisselam geldi...

    -Ya Resulallah Mekke'yi mi özledin?

    -Evet..

    Vahiy Meleği, Mekke'nin İslâm orduları tarafından fethedileceğine dair Kasas Suresi seksenbeşinci ayeti kerimesini müjdeleyerek Resulullah'ın mahzun gönlüne serin sulan serpti...

    .....

    Kudeyd'e vardıklarında erzakları tükenmişti. Hazreti Ebu Bekr:

    -Ya Üreyket! Yiyeceğimiz, içeceğimiz kalmadı. Bak şu ileride bir çadır var.

    -Evet, hemen önümüzde sayılır.

    -Kapısında da bir ihtiyar hatun görünüyor.

    -Ha o mu? O'na Ümmü Mabed derler.

    -Sor bakalım! Et, hurma içecek ne varmış...bedelini vermeyi ihmal etme...

    -Peki, hemen geliyorum; diyen Üreyket devesi ile ileri atıldı.

    .....

    -Ana, merhaba!

    -O, Üreyket yine mi sen? Buraları su yolu yaptın bakıyorum.

    -Ee, ne yaparsın ekmek parası...

    -İyi iyi; hiç değilse sayende biz de arada bir insan yüzü görüyoruz..

    -Ama bu defaki insanların benzerini görmedin ve göremezsin...Yiyecek içecek ne var ana, hurma , et, süt? Ama parasını alman şartıyla kabul edebilirim.

    Ümmü Mabed sitem etti:

    -Deliye bak! Hem kıymetli kimseler; hem para; Onlar benim misafirim sayılır; ama....dedi ve derin bir iç geçirdi:

    -Ohh...Şu sıra buralar yer demir, gök bakır. Ne Süt, ne et- ne hurma var.

    -Sahi mi diyorsun ana...

    -Ne yazık ki sahi.. Eli hep vermeye alışmış bir insana "Yok" demek ne kadar ağır geliyor bilir misin?

    Efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem ile yol arkadaşları da yanlarına gelmişlerdi...

    Ebu Bekr:

    -Merhaba Hatun. N'oldu Üreyket ne aldın?

    Ümmü Mabed:

    -Hoşgeldiniz bey. Maalesef hiç bir şek ikram edemedim. Şu aralar buralar kavruluyor. Bir şeycik yok.

    -Hurma da mı yok?

    -Üreyket:

    -Bu çevrede kıtlık hüküm sürüyormuş. Ümmü Mabed, çok cömert bir hanımdır, ikramlık bir şey olsaydı bizi yedirip içirmeden, imkânsız, göndermezdi...

    Efendimizin gözüne çadırın yanında bağlı olan sıska bir koyun çalındı...Sordular:

    -Ey Ümmü Mabed. O koyun niçin şurada bağlı?

    -Çok hasta ve zayıf, sürüyle gidemedi...

    -Sağmama müsaade eder misin?

    -Feda olsun ama; hiç sütü yok ki!

    -Olsun. Bir kab rica ediyorum...

    Sevgili Peygamberimiz, hayvanın yanına gelerek bereket vermesi için Allahü Teâlâya dua ettiler. Koyunun memeleri bir anda sütle doldu. Besmele çekerek sağmaya başladılar; dolan kabı önce Ümmü Mabede, sonra Ebu Bekr ve öbürlerine ikram ettiler; en son kendileri içti... Herkes kana kana içmişti...

    Sonra:

    -Ey Ümmü Mabed! Çadırdaki en büyük kabı getirir misin?

    Buyurdular.

    Şaşkınlıklar içinde kalan kadıncağız, denileni yaparak; Resulullah'a koca bir güğüm uzattı. Peygamberimiz bunu da doldurarak sahibine teslim ettiler...

    Efendimiz ve arkadaşları, içtikleri sütün bedelini Ümmü Mabedin ısrarlarına rağmen ödeyerek yola devam ettiler.

    Ebu Bekr:

    -Allahaısmarladık Ümmü Mabed. Allah, cömertleri mahrum bırakmaz.

    -Güle güle. Bu işde bir hikmet var. Güle güle...

    Yolcular uzaklaşırken güngörmüş kadıncağız hâlâ hayretteydi "Beşer kudretini aşan bir taraf var bu işde". Evet, Ümmü Mabed, haklı. Hakikaten inasn kudretinin üstünde bir hadisenin şahidi olmuş; bir mucizeyi görmüştü.

    Aradan çok geçmeden Ebu Mabed geldi ve sıhhat bulmuş koyunla süt dolu göğümü görünce hanımına sordu:

    -Bir fevkaladelik görüyorum. Bu hasta koyun nasıl iyileşti? Bu sün ne?

    Ümmü Mabed, olup biten ne varsa her şeyi bütün tafsilatı ile anlattı...

    Ebu Mabed, çok heyecanlandı:

    -Nasıl biriydi, şekli şemali nasıldı?

    Ümmü Mabed:

    -Aydınlık yüzlü ve kibar bir insandı. Halinde bir başkalık var. Menkıbelerini dinlediğimiz geçmiş Peygamberlere benzer bir hâli var sanki...kimbilir belki de bana öyle geldi...

    Anlaşıldı... O, Kureyş'den çıkan Peygamber. Burada olsam O'na tabi olurdum. Keşke daha evvel gelseydim. Dedi ve devam etti:

    -...devem nerede?.. Onları muhakkak bulacak ve getirdiği dine gireceğim....sen bir mucizeyi yaşamışsın ama farkında değilsin..

    ...Allahın hikmeti bazıları O'nu katletmek hırsıyla izine düşerken bazıları da Müslüman olmak için ardınca koşturuyordu. Nitekim, Ebu Mabed, Rim denilen mevkide Efendimize yetişti; hurmetlerini arz ederek kendini tanıttı; ve eshan-ı kiram'dan olmakla şereflendi...

    Döndüğünde Ümmü Mabed de kocasından İslamiyeti öğrenerek hidayete erdi.

    .....

    Resulullaha süt veren o eski sıska koyun mu?

    Ta Hazreti Ömer'in Hilafeti zamanında vuku bulan kuraklık gönlerine kadar yaşadı. Sütü hiç bir zaman kesilmedi.... Hep süt verdi durdu...

    .....

    -Hey Süraka! Haberin olsun bu salı toplantımız var. Herkes iştirak edecek. Sen bilhassa gelmesilin..

    -Neymiş o herkesin katılacağı mühim toplantı?

    -Hani şu Kureyş kabilesinden çıkan biri var ya. Peygamber olduğunu söylüyormuş...

    -İşittim...

    -Bütün taraftarı Medine'ye geçtikten sonra kendisi de ortadan kaybolmuş.

    -N'olacaktı ya? "İşte ben geldim. Düşündüğünüz ceza neyse verin" mi diyecekti? Bunu mu bekliyorlarmış?

    -Bırak şimdi eğlenmeyi. Kureyş bulana veya bulanlara yüz deve ve bir sürü mal ve nakdî mükafat vaad ediyor.

    -Tabii vaad eder. "Medine yarın İslam Devleti olursa" diye yürekleri küt küt atıyor.

    -Bütün Müdlicoğulları gelecekler. İhmal etmemelisin.

    -Etmem etmem. Hadi bana müsaade...

    .....

    Süraka bin Malik, Müdlicoğulları aşiretindendi. Yaman at sürerdi. Kudey'de ikamet ediyordu. Toplantı bu kasabada yapılacağına göre niçin iştirak etmesindi...

    Ancak, İlahi cilve O'nu yolda karşılaştığı bir Müdlicoğlunun ısrarla "gel" diye tenbih ettiği Salı meclisine gitmekten alıkoydu...

    Süraka, oradan ayrıldıktan sonra bir kaç dostuna rastladı. Oturmuş şuradan buradan konuşuyorlardı ki...bir Kureyşli çıkageldi:

    -Hey Süraka! Ben az evvel sahil yolunda deve ile giden bir kaç insan karaltısı gördüm. Mamafih aramız bayağı uzaktı ama öyle tahmin ediyorum ki onlar Muhammed ve adamları...

    -Hayır dedi, Süraka, ben şimdi o taraftan geliyorum. Dediğin yolcuları gördüm. Alâkasız insanlar.

    -Emin misin?

    -Canım gördüm, diyorum. Ötesi var mı?

    Süraka, ne o tarafa gitmiş, ne de onları görmüştü. Bu Kureyşlinin haberi, birden zihninde bir fikrin çakmasına sebep olmuştu: "O yüzden bu lafları uydurmuştu. Nitekim orada biraz oyalandıktan sonra bir bahane ile kalkıp evinin yolunu tuttu.

    Hemen hizmetçisine atını hazırlattı ve O'nunla vadinin arkasına gitmesini söyledi. Kendisi de mızrağını yanına alarak başka bir yola çıktı. Mızrağın temreni parlayıp dikkat çekmesin diye yere doğru tutuyordu. Biraz sonra hizmetkârının olduğu yere geldi; ve sür'atle atına binerek derhal gözden kayboldu...Atı o kadar hızlı sürüyordu ki, adamcağızın ağzı açıkta kaldı; efendisine n'olmuştu böyle...

    .....

    Hadi kızım, hadi daha hızlı. Hadi...yüz deve biliyor musun, yüz deve. Müthiş servet. Yüz deve paralar...mallar!

    Süraka, çatlatırcasına koşturuyordu. Sanki rüzgârla yarışa çıkmıştı...

    -Hadi, kimseler ayıkmadan biz onları yakalayalım, hadi, hadi, hadi....

    .....

    -İşte izleri. Şimdi geçmişler belli. Hadi kızım ter içinde kaldın ama, sen cins arap atısın. Bu mesafeler sana vız gelir. Yaklaşmış olmalıyız. Hadi....Ha...İşte oradalar!

    .....

    Efendimiz ve arkadaşları, her adımda biraz daha yaklaşın kılıçlı, mızraklı suvariyi çoktan farketmişlerdi. Ancak Peygamberimizde hiç bir telaş eseri yoktu. O, sallallahü aleyhi ve sellem, Kur'an-ı kerim okuyordu..bir ara şöyle bir dönüp gözucuyla baktılar.

    ...Ki Süraka, atının başı üzerinden aşarak kumlara yuvarlandı...Ama hırsla atın üzerine fırladı ve yine mahmuzlamaya başladı. O kadar yaklaştı ki, Şanlı Peygamberin tilavetini işitiyordu.

    Ebu Bekr, radıyallahü anh, gözyaşlarını tutamaz oldu. Efendimiz süal buyurdular:

    -Ey kardeşim niçin ağlıyorsun?

    -Ey Allah'ın Resulü! Kendim için asla tasalanmıyorum; endişem sizden yana...

    Bütün zaman ve mekânların en üstün kul ve peygamberi sükunetle cevap verdiler.

    -Düşmandan dolayı gam çekme; dost bizimledir...

    Süraka, saldıracak mesafeye girmişti. Bir nara attı ve:

    -Ya Muhammed! Şimdi seni kim koruyacak? diye bağırdı...

    Peygamberimiz:

    -Cebbar ve Kahhar olan Allah!

    Dediler ve ellerini semaya açarak dua buyurdular?

    -Ya Rabbi! Bizi düşmanın şerrinden ne ile dilersen O'nunla muhafaza buyur.

    ...der demez Sürakanın atı diz kapaklarına kadar kuma gömüldü.

    İşte bu beklenmedik bir şeydi.

    Süraka ne kadar uğraştıysa nafile. Atı kumdan çıkaramıyordu. Hayvan, müthiş şekilde huysuzlanmış; kişneyip duruyordu. Suvari, tarifi mümkün olmayan bir korkuya kapılmıştı. Kendisi de at da terden su içinde kalmışlardı.

    Biraz evvel kocaman laflar eden adam şimdi can derdine düşmüştü:

    "Ya Peygamber, beddua eder de kendisi atıyla beraber diri diri yere gömülürse"...korkunç bir şey bu. Düşünülmesi bile hayalleri cayır cayır yakan dehşetli bir manzara...

    -Pişman oldum... Size hiç bir kötülüğüm dokunmayacak. Çekip gideceğim. Sizi gördüğümü kimseye söylemeyeceğim! N'olursunuz kurtarın beni; ocağınıza düştüm kurtarın...

    Bütün insanlığı kurtarmaya gelen merhamet ummanı büyük Peygamber, ufukları yırtan bu yalvarışa dayanamadı:

    -Yarabbi. Eğer doğru söylüyorsa halâs eyle...

    At, bir iki silkinip zorlandıktan sonra kurtuldu. Hayvanın ayaklarının çıktığı yerden göğe doğru ateş dumanı yüksele yüksele mavi derinlikte eriyip gitti.

    Süraka, aziz yolcuların yanına geldi:

    -Yanımdaki bütün yiyecekleri size vermek istiyorum. Ayrıca şu oku alın. İlerde benim çobanlarımı göreceksiniz. Onlara bunu göstererek istediğiniz deveyi alabilirsiniz, dedi.

    İki cihan sultanı:

    -Hepsi senin olsun! İhtiyacımız yok! Müslüman olmadıkça hiç bir şeyini kabul etmeyiz. Bizi gördüğünü gizle yeter.

    -Bundan sonra size zarar verecek hiç bir hareketim olmayacaktır. Ayrıca bu tarafa gelmiş isteyenleri de başka yönlere sevk edeceğim. Buna söz veriyorum. Ama bir isteğim var. Bana lütfen bir aman vesikası veriniz ki dilediğim zaman yanınıza gelerek müslüman olabileyim...

    Peygamberimizin emriyle Âmir bin Führe bir deri üzerine "Emanname" yazarak Süraka'ya verdi.

    .....

    Mekke'nin fethinden sonra Resulullah, Huneyn gazasından dönerken Süraka, Efendimize bu "Emenname" ile gelerek iman edecektir.

    Peygamberimiz, Süraka, radıyallahü anh'ı kabul ettiğinde:

    -Ya Süraka nasılsın? Şu ân Kisra'nın bileziklerini takındığını görür gibiyim, demişlerdir.

    O gün Resulullahın bu sözleri anlaşılmamış; Hazreti Ömer zamanında koca İran devleti fethedilip Kisra'nın eşyası ganimet malı olarak Medineye getirildiğinde Süraka, Kisra'nın bileziğini takınırken mucizenin sırrı çözülmüştür.

    .....

    Süraka, geldiği yoldan geri dönerken bir gurup Kureyşli atlıyla karşılaştı:

    -Hey Süraka nereden böyle?

    -Şu sizin peygamberle arkadaşlarını arıyorum, malum ya yüz deve mükafat var.

    -Bizim Peygamber mi; bizim düşmanımız O. Ee, N'oldu göremedin mi?

    -Görmek bir yana, izlerini bile bulamadım. Hadi gerö dönün. Bu tarafta boşa vakıt harcamayın...

    .....

    Süraka sözünde durmuş ve büyük dâvânın büyük yolcularının rahat nefes almalırına vesile olmuştu.

    ....

    Ebu Cehil, daha sonra Süraka olayını işitince O'nu hicveden bir kıt'a şiir söylemiş; Süraka da bu azgın din düşmanına yine şiirler karşılık vermişti. Keza Hazreti Ebu Bekr, radıyallahü anh, dahi bu tarihi ve unutulmaz vak'ayı bir kaside ile nazmeylemiştir.

    ....

    Sevgili Peygamberimiz ve yol arkadaşları bir zaman gittikten sonra bir çobanla karşılaştılar. Karınları acıkmıştı. Çobandan süt satın almak istediler;

    Çoban:

    -Sağılacak koyunum yok. Bir keçi var; onun da sütü kalmadı, dedi.

    Efendimiz, çobandan keçiyi getirmesini rica ettilir. "Acaba ne yapacaklar" odercesine, çoban şaşkınlıkla hayvanı yanlarına getirdi. Peygamberimiz dua okuyarak keçiyi sağmaya başladı; bir kab doldu. Bunu Ebu Bekr, Âmir ve Abdullah'a içirdiler. Sonra yine sağdılar; bu defa da kendiler içtiler. Çobanın aklı başından gitmişti...

    -Kimsin, daha evvel gördüğüm insanlara benzemiyorsun. N'olursun kendini bana tanıt...diye yalvarınca; Peygamberimiz tebessüm ettiler.

    -Bir şartla. Kimseye söylemeyeceksin!...

    -Söylemeyeceğim...

    -Ben, Allahın Resulu Muhammedim...

    -Haa! Kureyşin, "dininden döndü" dediği adam.

    -Sen onlara aldırma. Nefslerine hoş geldiği için öyle söylüyorlar...

    -Ne derse desinler. Şu yaptığını ancak bir Peygamberden sadır olabilir. Bu sebeple Hak Peygamber olduğuna bütün kalbimle şahadet ediyorum...Eğer müsaade ederseniz ben de sizinle gelmek isterim...

    Efendimiz:

    -Şimdi olmaz. Sonra gelirsin, buyurdular.

    .....

    Amîm mevkiine vardıklarında Büreyde bin Husayb ve yetmiş akrabası, önce muhalifken; sonra Sevgili Peygamberimizin tatlı diline hayran kalarak Müslüman oldular. Bu yeni Müslümanlar atlıydı... Ve Resulullahın müsaadesi ile hepsi şanlı muhacirlerle iltihak ederek onlarla beraber Medine yoluna devam ettiler.Yatsı namazı bunlarla birlikte geniş bir cemaatle kılındı. Büreyde, o gece Peygamberimizden Meryem Suresinin baş tarafından bir mikdar öğrendi.

    .....

    Sabah olduğunda Büreyde, radıyallahü anh,:

    -Ya Resulallah Medine'ye bayraksız girmeniz uygun olmaz.

    Diyerek bembeyaz sarığını çıkarıp mızrağına taktı ve tâ Medine'ye girene kadar kafilenin önünde öylece yürüdü...

    ...Ve işte ilk İslam Bayraktarı Hazreti Büreyde hakkındaki Peygamber müjdesi:

    -Ey Büreyde. Benden sonra bir şehre gideceksin ki orayı kardeşim Zülkarneyn bina etmiştir. O şehre Merv derler. Sen Kıyamette o bölgenin nuru ve oralıların öncüsü olacaksın...

    .....

    Resulullahın Medine'ye hicret için yola çıktığı işitilmişti. Bu sebeple Ensar, birkaç gündür Medine dışına kadar geliyor ve sıcak iyice bastırana kadar Peygamberin yolunu gözleyip geri dönüyorlardı...

    Rabiül evvel ayının sekizinci Pazartesine 622 Miladi senenin 20 Eylül günü kuşluk vakti insanlığın kurtarıcısı Büyük ve Şanlı Peygamber, yol arkadaşlarıyla beraber Medineye bir saat mesafedeki Kuba köyüne girdiler. Hicretin bu birinci Pazartesi Müslümanlar için Hicri Şemsi yılbaşı oldu.

    Aynı senenin onaltı Mayısına denk gelen Muharrem ayının birinci gününün Hicri kameri yılbaşı olarak kararlaştırılması ise Hazreti Ömer zamanında olacaktır...

    Hicret'de insanlığın baştacı ellidört yaşında bulunuyordu.

    Bu seneye "senetül izin" izin yılı denilir.

    Külsüm Bin Hidun, radıyallahü anhın evinde konakladılar...

    Sevgili Peygamberimiz Kuba'da kaldıkları zaman zarfında Kuba Mescidini yaptırdılar. Temele ilk taşı koyan bizzat kendileri. Bu sebeple Mescid-i Kuba, Kur'an-ı Kerim'de Tevbe Suresi'nin 108. ayeti kerimesinde; "...temeli takvâ üzre atılan mescid" diye övülmektedir.

    O Kuba ne kadar bahtiyardır ki ilk mescid kendi toprağında yükselmiştir.

    Mekke'de üç gün kalan Hazreti Ali, Emanetleri sahiplerine teslim ettikten sonra gündüz saklanıp gece yol alarak Kuba'ya geldiğinde ayakları şerha şerha yarılmış kanıyordu. Öyle ki Kuba'ya kadar gelmiş, ancak artık Resulullahın huzuruna çıkacak mecali kalmamıştı. Bunu işiten Efendimiz, kendileri Ali, kerremallahü vecheh, efendimize gelerek O'nu göğüslerine bastırdılar ve ayaklarını elleri el sığayarak dua ettiler.

    -İnsanların öyleleri vardır ki Allahü teâlâ'nın rızası için nefsini feda eder.

    Bekara Suresi 207 Ayeti kerimesinin Hazreti Ali'nin hayatını hiç tereddüt etmeden Peygamberi uğruna kahramanca ortaya koyması üzerine geldiği söylenmiştir.

    ....

    Sevgili Pegamberimiz ve yüz kadar refakatçi bir Cima sabahı Kuba'dan ayrıldılar.

    Kuba vadisinde Rânûna denilen yere geldiklerinde vakit öğlendi. Bu esnada Cuma namazı kılmak farz oldu. İlk Cuma namazı bu mevkide kılındı ve ilk hutbe de Resulullah tarafından burada irad buyuruldu:

    -Ey insanlar. Hayatta iken ahiretiniz için tedarik görünüz. Cenabı hak, kıyamet günü soracak ki: Sana benim Resulüm gelip de tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verdim, sana lütuf ve ihsan ettim. Sen kendin için ne hazırladın? O kimse sağına soluna bakacak bir şey görmiyecek. Önüne bakacak cehennemden başka bir şey görmiyecek. Öyle ise her kim, kendisini velevki yarım hurma ile olsun ateşten kurtarabilecek ise hemen o hayrı işlesin; onu da bulamazsa bari güzel sözle kendini kurtarsın. Zira onunla bir hayra on mislinden yediyüz misline kadar sevap verilir.

    .....

    Evet; özet olarak ilk hutbe...

    .....

    İlk hutbeyi okuduktan sonra ikinci hutbeyi buyurdular:

    ....Allah'a hamd ederim ve ondan yardım isterim. Nefslerimizin şerlerinden ve kötü amellerimizden Allah'a sığındık. Allahın hidayet ettiğine kimse kötülük yapamaz, Allahım istemediğine de kimse hidayet edemez. Kelamın en güzeli kitabullah'dır. Kur'an-ı Kerim, kelamların en güzeli ve en beliğidir.Allahın sevdiğini seviniz. Allahı canü gönülden zeviniz. Allahın kelamından ve zikrinden usanmayınız. Kelamullah, her şeyin âlâsını ayırıp seçer. Amellerin hayırlısını ve kulların güzidesi olan Peygamberleri ve kıssaların iyisini zikreder. Ve haram ve helali beyan eyler. Allaha ibadet ediniz ve O'na bir şeyi ortak koşmayınız. Ondan hakkıyla sakınınız.

    Aranızda kelamullah ile sevişiniz. Muhakkak bilmelisiniz ki, Allahü teâlâ ahdini bozanlara gazap eder...

    .....

    Hutbenin son cümlesi, anlayanlara gerekli işareti veriyor ve "dikkatli olunuz" diyor. Çünkü Ensar, Akabe'de Sevgili Peygamberimiz, Medineye geldiği takdirde O'nu korumak hususunda teminat vermiş ve yemin etmişlerdi. Şayet onlar da bir hata işlerlerse bu kendilerinin de, insanlığın da aleyhine olurdu. Mesele bu çapta hassastı.

    .....

    Medine eşrafı, Kubaya kadar gelerek Resulullahı karşılayıp "Hoş geldiniz" demişlerdi; şimdi birlikte medine'ye dönüyorlardı. Bunlardan biri de meşhur şair Hasan İbni Sabit, radıyallahü anh'dır. Efendimizin hicretine dair bir kaside yazmış; şükür ve sevinci dila getiren bu şiiri Allah'ın Peygamberine takdim etmişti:

    Sizden iyisini görmedi gözler asla

    Sizden güzelini doğurmadı analar

    Her ayıp ve kusurdan uzak yaratıldınız

    Sanki...Nasıl dilediyseniz öyle yaratıldınız.

    .....

    Medinei Münevverede; aydınlıklar ve ayadınlar beldesinde ahali kadın, erkek, çoluk, çocuk yollara pencereler dökülerek, ağaçlara, damlara çıkarak Resulullahın teşrifini gözlemeye devam ediyorlar.

    ...bütün şehir tek vücut ve tek kalb olmuştu. Her evde ve herkesde aynı me'ud heyecan hakimdi. Kadirşinas Medineli O'nu, Allah'ın sevgilisini bekliyordu; O'nu bağrına basacak, O'nu başına tac, gönlüne sultan yapacaktı.

    .....

    -Geliyorlar... İşte... Resulullah geliyor!

    Haberi ile Medine ayağa kalktı.

    Herkes koştu en temiz urbalarını giydi, çocuklara en yeni kıyafetleri yakıştırıldı, erkekler atlanıp silahlandı...Medine tam bir bayram havasına girdi... Ensar, Medineliler sevinçten ağlıyorlar.

    Peygamber devesi Kusva, üzerinde Resuller Resulü sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem olduğu halde ahenkli adımlarla ilerlerken kadın ve çocuklar, bir kaside söylüyorlardı ki belki de o ânı en güzel bu şiir terennüm ve tarif eder. Bir de Enes bin Malik radıyallahü anh'ın şu sözü:

    -Resulullah'ın Medine-i Münevvereye girdiği gündendaha güzel ve neş'eli birgün görmedim.

    ...Evet, Sevgili Peygamberimizi karşılayan bahtiyar insanları dinliyoruz:

    TALEAL BEDRÜ

    Taleal bedru aleyna

    Minseniyyeti-l veda'

    Vecebbeşşükrü aleyna

    Mâdeâ lillahi de'a

    Eyyühel meb'usu fîna

    Ci'te bilemril muta'

    Ci'te şerraftel medîne

    Merhaben yâ hayreda'

    Ente şemsun, ente bedrun

    Ente nûrun âlâ nûr

    Ente misbe hassüreyya

    Ya habîbi, ya Rasul

    Kadle bisnâ sevbe izzin

    Ba'de esvâbı-rrika'

    Vereda'nâ sedye mecdin

    Ba'de ayyâm-iddeya'

    Kalet ehmâru-ddeyâcî

    Kulli erbâbil İslâm

    Küllü men yetbe' Muhammed

    Yenbağî en lâ yüdâm

    Veteâhednâ cemîen

    Yevme eksemne-l yemîn

    Lennehûne-l ahde yevmen

    Ve-ttehazne-ssadkadîn

    Lestü vallahi neziyyen

    Mâ yukasihi-l ibâd

    Meşheden yâ necme emnîn

    Zû vebâin ve vidâd

    ************************************************** *********


    AY DOĞDU ÜSTÜMÜZE
    Nerde kaldın sevgili, gözlerimiz yoruldu

    Ufuklar haber verin kanadımız kırıldı...

    Kuşlar, yalvarıyoruz, bize müjde getirin

    Nerde kaldı sevgili, yüreğimiz kavruldu...

    Çıkın damlara çıkın, gözleyin dörtbir yanı

    Ey gençler, ey çocuklar bekliyoruz o ânı...

    Şu karşı tepelerden ay doğdu üstümüze

    Bu ni'met büyük devlet, şükr vâcib oldu bize...

    Şükürler olsun Rabbim, nihayetsiz şükürler

    Şu karşı tepelerden ay doğdu üstümüze...

    Emir ve yasakları insanlara bildirdin

    Medine'ye hoş geldin, hoşgeldin safa geldin.

    Olmaz olsun şu putlar, cahillikten kurtulduk

    Senin yolun ne güzel eskiye pişman olduk.

    Bedr doğdu üstümüze; nurlu, parlak, aydınlık

    Yırtıldı karanlıklar, hakikati anladık.

    Medine Selâma dur, yemin et dönme asla

    Tek rehber O'dur ancak sarıl ebedi dosta.

    İşte huzurlu günler, şahidsiniz yıldızlar

    Tek Rehber Resûlullah sarıl ebedi dosta.

    Rahîm Er

    Kâinatın Efendisi devesinin üstünde ilerlerken herkes, Kusva'nın yularını tutarak:

    -Ya Resulallah, lütfen bize buyurun, diye yalvarıyordu...

    Efendimiz:

    -Hayvanın yularını bırakınız. Nereye çökerse oraya misafir olacağım. İnsan bineğinin yanında olmalı, diyorlar ve; bir tarftan da kasideler okuyup tef çalarak kendisini karşılayanlara tebessümle mukabele ediyorlar.

    -Beni seviyor musunuz?

    Bir ağızdan verilen cevap dört bir yanı çınlatıyor.

    -Evet!

    -Ben de sizi seviyorum.

    "Ben de sizi seviyorum" diyerek gönüller alıyorlar. Yüreklere çiçekler serpiyorlar.

    Onsekiz bin âlemin efendisini istikbal edenler arasında gözleri görmeyin Hazreti Habibe de var.

    Bu hanım, Ebu Süfyan'ın kölesi iken İslâmiyetle şereflenmiş. Ne varki durumdan haberdar olan İslâm düşmanları, O'nu hak yoldan caydırmak için dayanılmaz baskılar yaptılar. Fakat Habibe, radıyallahü anha, bu baskılara kahramanca dayandı. Bir kadındaki bu akıl almaz mukavemet, kâfirleri çileden çıkardı ve sonunda o alçaklığı da işlediler: Mübarek kadının gözlerine kızgın mil çekerek kör ettiler.

    Peygamberimizi karşılayanlar içinde işte bu hanım da var. Soruyarlar:

    -Gözlerin görmüyor; sen niçin geldin?

    Cevap:

    -Görmesem de O'nun kokusunu alırım.

    İşte sevginin en muazzam örneği...

    Sevgili Peygamberimiz O'nun olduğu topluluğa doğru gelirken sâdık mümineyi uzaktan farkettiler ve seslendiler:

    -Sende mi buradasın Habibe?

    Mucize işte o ân gerçekleşti:

    Hazreti Habibe tekrar görür oldu...

    .....

    Kusva, önce Sehl ve Süheyl ismindeki iki yetime ait olan boş bir arsaya, sonra da bugün türklerin "Eyüb Sultan" dediği Hazreti Halid bin Zeyd Ebu Eyyub El Ensari'nin evine yakın bir yere çöktü. Bu sırada Cebrail aleyhisselam, Peygamberimize gelerek "burada in. Çünkü herkes kendisine misafir olacağın ümidi ile evini süslerken. Halid, "ben fakiri; benim evime gelmez ki" diyerek mahzun olmuş ve tevazu göstermişti haberini verdi. Peygamberimiz deveden inerek "Menzilimiz inşaallah burasıdır" buyurdular. Gönlü kırık mümin, koşup devenin semerini aldı ve Efendimizi buyur etti; Zeyd İbni Harise, radıyallahü anh, Hazreti Halid'e yardım ediyor. Ensarın büyüklerinden Es'ad İbni Zerare, radıyallahü anh, da Kusvayı alıp götürdü. O'nun bindiği hayvanın yemine, tımarına bakmak değil; o mubarek hayvanın bastığı toprağı öpmek bile ne büyük nasip.

    .....

    Resulullahın misafir kalacağı evi devenin bulmuş olması sebebi ile Ensar'dan kimsenin kalbi incinmedi. Zaten, Ebu Eyyub El Ensari Halid Bin Zeyd, Neccaroğullarından idi; yani hayrül beşerin dayılarından... Efendimiz evin alt katında kalmak istediler. Ancak Hazreti Halid ile hanımı:

    -Ya Resulallah biz, üst katta senin başının üzerinde nasıl geziniriz; bu imkânsız bir şey, diyerek yukarı çıkması için çok yalvarıp dil döktüler.

    Peygamberimiz:

    -Ensar beni ziyarete gelecektir. Giriş kat daha rahat olur.

    Dedilerse de ev sahiplerini memnun etmek için üst kata geçtiler...

    O gün Medineliler bölük bölük gelip Allah'ın Resulünü ziyaret ettiler; sohbeti ile bereketlendiler. Nurlu nazarları ile ak-pak oldular; yüksek derecelere kavuştular.

    ...Biri daha ziyaret etti: Abdullah İbni Selâm isminde bir yahudi alimi. Bi şahıs, dikkatle efendimizin yüzüne baktı ve şu sözlerle imana geldi:

    -Bu güzel yüzün sahibi elbette muhbiri sadık/doğru habercidir. Şahid olun ki Abdullah İbni Selâm da Müslüman oldu...

    .....

    Onlar,

    Kelime-i Şahadet için,

    Kelime-i Tevhid için

    Namaz için,

    Oruç için,

    Haç için,

    İslâmiyet için,

    Bizler için,

    Allah için,

    Hicret ettiler

    Onlar, zahmetine katlanmamış olsaydı, Hicreti yaşamamış bir dünya hâlâ ilkel şartlarda bocalayıp dururdu.

    .....

    Onlar, Mekke'den Medine'ye hicret ederek bize îmânımızı armağan ettiler...

    Onlar, küfürden ve kâfirlerden hicret ettiler.

    Ne mutlu nefs Mekkesinden, kalb Medinesine sürekli hicret edenlere.

    Günahın çekiciliğinden hicret ederek sıddıklar ve şehidler derecesine kavuşanlara ne mutlu...

    çııÖÖçşıÜüSevgili Peygamberimizin Medine'ye yerleştikten sonra ilk yaptığı işlerden biri Hicret'den evvel vefat etmiş bir mü'minin kabri başında cenaze namazı kılmak oldu...

    Bera bin Marur, Hazreç kabilesinin reislerinden ve Medineli müslümanların önderlerinden.O da Resulullah'a Akabe'de biat etti...ve biat merasiminde ayağa kalkarak veciz bir konuşma yaptı... Yüce Allah'a hamd ettikten sonra O'na, sallallahü aleyhi ve sellem, uymanın, O'nun ümmeti olmanın anlam ve değerine dikkatleri çekiyor ve kazanılan bu nimetin üzerine titremek lâzım geldiğini hatırlatıyordu...

    Bera, radıyallahü anh, daha o günden son Peygamberin sevgisini kazanmıştı...

    Bütün Medineli müslümanlar, namazlarını Kudüse dönerek kılarken Bera bin Marur Kâbe'ye yöneliyordu.

    Bir gün bir Medine kafilesi ile Mekke'ye giderken diğer mü'minlerle aralarında bu Kâbe-Kudüs bahsi açıldı.

    Bera:

    -Ben sırtımı Kâbe'ye dönerek; Kâbe-i Şerifi arkamda bırakarak Beytülmakdise yönelemem. Bu sebeple namazlarımı Mekke'ye doğru eda ediyorum, dediğinde oradakiler:

    -İyi ama; sen, Resulullahın bildirmediği bir şeyi nasıl yaparsın. Ümmeti olduğun Peygamber üstelik Mekke'de hemen Kâbe-i Şerifin yanında yaşadığı halde kıble olarak Kâbe'ye değil de Mescidi Aksaya duruyor; sen aklına uyuyorsun... böyle olur mu?

    Israr etti...

    -Ben Kâbe'ye sırtımı dönemem...dediAma huzursuz olmuştu.. Ya bu yaptığından Peygamber aleyhisselâm memnun olmazsa... Bu sebeple Mekke'ye gelince doğruca ahir zaman Nebisine gitti ve yolda arkadaşları ile aralarında geçen konuşmaları arz etti...

    -Ey Allahın Resulü ben namazlarımı Kâbe'ye dönerek kılmaya devam ettim ama; arkadaşlarımın ikaz ve muhalefetlerinden dolayı içime bir huzursuzluk girdi... nedir bu işin doğrusu?

    Sevgili Peygamberimiz cevap buyurdular... kısa, lâkin mânâsı derin, işareti geleceği kucaklayan bir cevap:-Biraz sabretseydin ne iyi olurdu...

    Bera, radıyallahü anh'ın ondan sonra bu sözün dışına çıkması mümkün mü? ...anlaşılan daha evvel kıble hususunda Allah Resulünden nakledilen bilgiler kendisine tam ulaşamamıştı...

    Sonra, bütün diğer mü'minler gibi o da vefatına kadar namazlarını hep Kudüse doğru kıldı...

    Hazreti Berâ, Hicret'den bir ay evvel Medine'de dünyasını değiştirdi.

    Hazreç'in reisi hasta yatağında iki şey vasiyet ediyordu:

    -Malımın üçte birini dilediği yere sarf etmek üzere Resulullah'a veriniz... Bir de beni, ölünce kabirde Kâbe istikametine çeviriniz. Çünkü Peygamberimize Hac mevsiminde yine ziyaretine gideceğimi vaad etmiştim; ama, görüyorsunuz ki ölüyorum. Sözümde durmam mümkün değil.

    Vasiyet edildiği gibi mezarında Kâbe tarafına çevrildi...

    ve öylece toprakla örtüldü..

    Hicret'ten sonra Sevgili Peygamberimiz, eshabı ile birlikte Bera radıyallahü anh'ın kabrine giderek saf tutup cenaze namazını kıldılar ve Hazreti Bera için:

    -Ya Rabbi Bera'yı affeyle. O'na rahmet eyle; O'ndan razı ol!Diye dua ettiler...

    İşte ilk cenaze namazı.

    O'nu ziyaret etmek isteyen sahabi, araya ölüm engeli girdiği için Peygamberimize gidemeyince; Peygamberi; rahmet ve merhamet kaynağı olan O Sultan, kabri ziyaret ediyor ve cenaze namazını kılıyor...

    Mezarında Mekke tarafına uzanarak Peygamber yolunu gözleyen; O'nun hicretini bekleyen Berâ radıyallahü anh... Sevgisiyle Allah Resulünü kabrine çeken Berâ radıyallahü anh.

    Kâbe sevdalısı ve Resulullah âşıkı böyle bir Bera bin Murar ölmüş, aradan zaman geçmiş olsa da cenaze namazı kılınmaz mı?

    ....Hicretten sonra; Mescid-i Nebi yapılırken ensar'dan ilk vefat eden Külsüm bin Hidm oldu.

    Sevgili Peygamberimi'zi Kuba'da evinde misafir eden bu aziz insan Hicretten önce iman edenlerdendir. Eşraf'tan biri idi...ama O'na tarihin verdiği yüksek liyakat Medine şereflilerinden olduğu için değil bütün zamanların en büyüğüne gösterdiği hürmet ve hizmet sebebiyle.

    İleri bir yaşta müslüman olan ve ayrıca Peygamberini evinde misafir etme bahtiyarlığına kavuşan Külsüm, radıyallahü anh, kavuştuğu nimetlerin huzuru içinde Kuba köyündeki evinde ebedi âleme göçtü...

    Az bir zaman sonra da Es'ad bin Zürare, radıyallahü anh, dünyasını değiştirdi...

    Hazreti Es'ad, islâmiyeti Medine'ye ilk getiren onu orada ilk yayan insan. Başka bir hususiyeti de Âkabe biatlarının hepsinde bulunmak.

    Ölümü boğmaca hastalığından. Son nefesini verirken aziz ve kadirşinas Peygamberi hemen başucundaydı. Mubarek sahabi, kızlarını Allah'ın Resulüne havale etti... Ve O da engin bir huzur içinde ruhunu Rabbine teslim etti.

    Cenazesini Sevgili Peygamberimiz yıkadılar üç parçalı bir bürüdle kefenlediler, namazını kıldırdılar ve cenazenin önü sıra yürüdüler ve Baki kabristanına defnettiler.

    Es'ad bin Zürare, Cennet'ül Baki'nin mukaddes toprağına gömülen ensarın ilki...

    Kureyşli kâfirler, bir ân olsun boş durmuyorlar. Hiç bir şey yapamasalar mü'minleri dilleri ile rahatsız etmekteler.

    Etrafında pervane gibi dönen o aziz arkadaşlarını Sevgili Peygamberimizden soğutmak için, insanlığın biricik kurtarıcısı şan ve şerefde eşsiz ve en büyük rehberi karalayıcı laflar ediyorlar...

    dedikleri, mü'minler tarafından üzüntüyle Efendimize naklediliyor.

    En üstün kul, en üstün Peygamber ve Kâinatın Efendisi, müslümanların mescidi doldurdukları vakitlerden birinde minbere çıkarak ayakta oldukları halde hakikatleri bir bir dile getirdiler. Maksatları övünmek değil. Övünmeye ihtiyaçları yok ki niçin buna niyetlensinler? Onların yüksek arzuları zihinlerin bulanmaması.... Hiç bir mü'min kalbinin yalanlara meyletmemesi. Buna mani olmak istiyorlar.

    Yaradılmışların en yücesi, geçmiş ve gelecek zamanların en iyisi, sallallahü aleyhi ve sellem, buyurdular ki:

    -Her asırda yaşıyan insanların en seçilmişlerinden dünyaya geldim.

    -Allâhü teâlâ, İsmail aleyhisselam evlâdından Kinâne ismindeki kimseyi ve O'nun sülalesinden Kureyş ismindeki zâtı beğendi. Kureyş evlâdından da Hişam oğullarını sevdi. Onlardan da beni süzüp seçti.

    Allâhü teâlâ, insanları yarattı; beni, insanların en iyi kısmından vücude getirdi. Sonra bu kısımlardan en iyisini Arabistan'da yetiştirdi. Beni bunlardan vücuda getirdi. Sonra evlerden, ailelerden en iyilerini seçip beni bunlardan meydana getirdi. O halde benim ruhum ve cesedim, mahlukların en iyisidir. Benim silsilem, ecdadım, en iyi insanlardır.

    Allâhü teâlâ, her şeyi yoktan var etti. Bunların içinde en çok insanları sevdi. İnsanlar içinden de seçtiklerini Arabistan'da yerleştirdi. Arabistan'daki seçilmişler arasından da beni seçti. Beni her zamanki insanların seçilmişlerinde; en iyilerinde bulundurdu.

    -Benim dedelerimin hiç biri gayrı meşru yola sapmadı. Allâhü teâlâ, beni iyi babalardan, temiz analardan getirdi. Dedelerimden birinin iki oğlu olsaydı; ben bunların en hayırlısında, en iyisinde bulunurdum...

    ...kâfirler, aynı zamanda şiirlerle Resulullahı ve mü'minleri kötülüyorlar. Onların şiirlerine Ensar şairleri de gerekli karşılığı vermeye başladılar.

    Kılıçla cihaddan önce kelâmla cihad başlamıştı.

    Ensarın üç büyük şairinden Kâ'b bin Malik, bir destan şairi... Allah düşmanlarının iftira ve karalamalarına karşılık Efendimizle mü'minlerin kahramanlıklarını terennüm ediyor.

    Abdullah bin Revaha, müşriklerin batıl olan itikat ve amellerini hicvederek yerden yere vuruyor.

    Ensarın en büyük şairi Hasan bin Sabit, peygamber düşmanlarının soy sop ve ahlakî ayıplarını dile getirerek onları el içine çıkamaz hale sokuyor.

    San'at, islâmın hizmetinde.

    Seçilmişlerin en kıymetlisi Resulullah, sallallahü aleyhi ve sellem, bu üç aziz dosta, radıyallahü anhüm:

    -Mü'min kılıcıyla da, diliyle de cihad eder. Diyerek yaptıklarından memnuniyetlerini ifade buyuruyorlar...

    ....Yesrib", "fesad" veya "ayıplanmış" demek. Bir Peygamber beldesinin bu ismi taşıması hiç de güzel değil. Bu sebeple Peygamber Efendimiz, hicret ettiği bu şehrin ismini "Medine" olarak değiştirdi ve bundan sonra Yesrib denmesini yasakladı ve:

    -Her kim, bir kere "Yesrib" derse on kere "Medine" desin, buyurdular.

    Ve yine buyurdular ki:

    -Medine'ye "Yesrib" diyen Allah'dan af dilesin...

    ...Hatta "Allah'dan af dilesin" cümlesini tam üç kere ard arda tekrarladılar...

    Bu sebeple Hicret'den sonra "iki kara taşlık arasındaki yer" Son Peygamberin de orada bulunmasından dolayı "Medine-i Münevvere" oldu... nurlu şehir.

    İlk İslam Devletinin ilk Başşehrinin hukuku korunuyordu..

    Sıra geldi hududunun tayinine..

    İki küçük dağ Medine'nin tabii sınırıydı. Sevr ve Ayr.. Sevgili Peygamberimiz, bu iki dağın arasını harem/yasak bölge ilan ettiler.

    Efendimiz buyurdular ki:

    -İbrahim aleyhisselam, Mekkeyi haremleştirdiği gibi ben de Medine'nin Ayr ve Sevr dağları arasını haremleştirdim. Her Peygamberin dokunulmaz ve seçkin bir yeri vardır.

    Çevresi belli edilen bu bölgede silah taşınması, ağaç kesilmesi, ot biçilmesi ve insana yakışmayan kötü bir fiilin işlenmesi yasaklandı. Yasak Bölge'de her şey izne bağlanıyordu.

    Böyle bir fiili işlemeye cesaret edecekler için Resulullah en büyük mânevi müeyyideyi koydular:

    -Böyle habis bir iş işleyen veya o suçluları evlerinde saklayanlara Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti olsun.

    Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, daha sonra Medine'nin hudutlarının tesbit edilmesini emir buyurdular. Kâ'b bin Malik, radıyallahü anh bu işle vazifelendirildi...

    Tâ Nuh aleyhisselâmdan beri çeşitli millet, kavim ve kabilenin kaynaştığı, birbiriyle çekiştiği "nurlu şehir" şimdi tarih içindeki mânâsını buluyordu. Kabile ve aşiretlerin nefsî ve ırkî sebeplerle kavgalaştıkları yerde şimdi İslâmiyet henüz açmış güller gibi renk renk koku koku yeryüzüne yayılacaktı...

    Bütün müminler, bu "harem" şartına kayıtsız şartsız bağlılar. O kadar ki...bir çocuk bu bölgede bir serçe kuşu avlasa; "burası harem, sen bilmiyor musun; o kuşu derhal olduğu yere bırak" deniliyor ve çocuk da hakikaten bu ikaz üzerine elindeki avı usulcacık yere bırakarak mahcup mahcup oradan ayrılıyordu.

    Eğer bu mutlak teslimiyet olmasa bir avuç insana o muhteşem zaferler nasip olur muydu?

    Eshab-ı Kiram, her şeyleri ile örnek insanlar...

    Her mü'min için ebedi model işte onlar...

    Ensar'dan imkânı olanlar, fazla olan arsa, arazi veya hurmalıklarını muhacirlere verilmek üzere Sevgili Peygamberimize arz ettiler...

    Peygamberimiz, bağışlanan bu gayrimenkullerden muhacirlere ev yerleri ayırdı ve ellerine tapuları verildi...

    Ancak, Medine'de içecek su sıkıntısı çekiliyor. Şehrin suyu içilebilen tek kaynağı Rume kuyusu.

    Kuyu bir yahudinin elinde. Yahudi, bir damla suyu bile parasız vermiyor. Mü'minlerin kuyuya şiddetle ihtiyaçları var... bu ise neticede Yahudinin kesesine yarıyor.

    Peygamberimiz:

    -Rume kuyusunu müslümanların hizmetine verecek olanın mükafaatı cennet olacaktır, buyurdular...

    Suyun müminlerin tasarrufunda olmasının arzu edildiği anlaşılınca Hazreti Osman, radıyallahü anh, yahudiye giderek kuyuyu kendisine satmasını teklif etti. Ama yahudi, bütün ısrara rağmen Rume'nin ancak yarısını elden çıkardı... O da onikibin dirhem gibi yüksek bir bedelle...

    Kuyuyu birgün müslümanlar, bir gün bu israiloğulları kullanacaktı...

    öyle yapıldı.. Lakin su, müminlere yine yetmiyordu...

    Bir zaman sonra yahudi yüksek bir bedelle diğer hissesini de satmaya razı edildi.Hazreti Osman ikinci hisseyi de satın alınca müjdeyi Peygamber efendimize götürdü. Buyurdular ki:

    -Allah rızası için vakfet. Zaten bu emri bekleyen büyük ve cömert sahabi Rume kuyusunu derhal vakfetti...

    Sonra Sevgili Peygamberimiz, vakıf kuyuya kadar geldiler; suyundan çektirerek içtiler ve bu suyun tad ve lezzetini methettiler.

    -Tatlı ve soğuk bir su...

    Çarşı-pazar yahudi hakimiyetinde.

    Efendimiz, mü'minlerin aldatılmadan alış-veriş yapacakları yerlerin olmasını arzu buyuruyorlar. Her şeyle yakından alakadar olmaktalar.Evvela Nebit Çarşısı'nda inceleme yaptılar:

    -Burası mü'minlere yaramaz, dediler. Sonra başka bir çarşıyı tedkik ettiler.

    -Burası da münasip değil, buyurdular.

    Zübeyr, radıyallahü anh'ın arsasına bir çadır kurdurarak ensar ve muhacirlere:

    Ama bir musevi bu çadırın iplerini keserek mü'minleri rahatsız edince; Efendimiz, Kaynuka yahudilerinin çarşısında araştırma ve incelemeler yaptıktan sonra bir arsa beğenerek eshabın çarşı-pazarı buraya kurmalarını emrettiler.

    Müslümanlar, böylece yavaş yavaş idari-siyasi istiklâlden sonra iktisadi istiklâle de kavuşuyorlardı...

    Sevgili Peygamberimiz, buradaki ticari hayatla çok yakından ilgileniyorlar. Satılanların uygun olup olmadığını, satanların hal ve davranışlarını, alıcıların memnun kalıp kalmadıklarını araştırıyorlar...

    bir gün çarşıya uğradıklarında izinsiz kurulmuş bir tezgâh gördüler ve derhal emir verdiler: Kaldırılsın!../Daha sonra gelen Halifeler devrinde de çarşı-pazar disiplini aynen devam ettirildi.

    Öyle ki çarşı girişine yine habersiz olarak konan bir su testisini Hazreti Ömer, görür görmez oradan kaldırttılar../Maksat bir kaç...

    Hem mü'minleri ticarete alıştırmak, hem onları başka dinden olan insanların ekonomik baskısından uzak tutmak, hem temiz gıda ve giyecek temini. Ölçerken, biçerken, tartarken, yaşanan bu güzel ahlakla alış-veriş eden kimseler ister istemez tanışıyor ve mutlaka tesirinde kalıyorlar...

    Ticaret ehline o devirde verilen isim "simsar".Efendimiz, bu kelimeyi ticaret ehline yakıştıramadılar ve onlara "tüccar" olarak değiştirdiler..

    Ve dürüst tüccarın, ahirette peygamberler, sıddıklar ve şehidlerle beraber olacağını müjdelediler...

    Sonra da her müslümanı iliklerine kadar titretecek olan sözü ifade buyurdular:

    -Aldatan, bizden değildir.

    Ve bir ölçü koydular:

    -Alış-veriş ederken, alacağını ister veya borç öderken kibar ve yumuşak hareket edenle kolaylık gösterene Allâh, rahmet eylesin.Peygamber Efendimiz, bir yahudiye bir mikdar borçlu..

    Paranın ödenmesi gereken tarihe daha bir gün varken yahudi, Resulullah'ın mubarek saadethanelerine çıkageldi...

    -Alacağımı istiyorum! Abdülmuttalib oğulları, zaten aldığını zamanında iade etmez; uzatır durur... Bunun için borcunu hemen bugün ödeyeceksin!...

    Bu sırada Hazreti Ömer, radıyallahü anh, da Peygamberimizde misafir... Yahudinin ağır sözleri büyük sahabiyi şiddetle rahatsız etti...

    Ey habis! Eğer Resulullahın evinde olmasaydık vallahi senin gözünü patlatırdım!!! Bu nasıl ahlaktır böyle?

    ...Ömer, radıyallahü anh'ı çileden çıkaran musevinin vadesinden birgün önce kapıya dayanıp param da param demesindeki çiğlikti. Oysa o'nun parasının zerresine zarar gelmesi imkânsızdı. Çünkü borçlu olan şu-bu kimse değil Muhammedül Emin, sallallahü aleyhi ve sellem...

    Muhteşem sahabinin sert çıkışı yahudiyi sindirdi ise de, Sevgili Peygamberimiz üzüldüler...

    Allah, seni affetsin ya Ömer. Biz, senden başka türlü davranmanı beklerdik... bana borcumu üzüntüye sebebiyet vermeden ödememi; o'na da alacağını daha nazikçe istemesini söyleyebilirdin.

    Peygamberimiz, yahudiye borcun vâdesine daha bir gün zaman olduğunu; ancak, arzu ederse kendisine hurma verebileceklerini buyurdular...

    Alacaklı razı oldu.

    Bunun üzerine alacaklıya istediği mikdarda hurma teslim edildi.. Hurmaları alan yahudi, âniden kelime-i şahadet getirdi...

    Çünkü O, Resulullah'ı uzun zamandır takip etmekteydi.. ahir zaman nebisi olduğunu beyan eden bu insan, her şeyiyle Tevrat'ta anlatılan son peygambere benziyordu... ama bir tarafını bilmiyordu... sert, öfkeli, çabuk hiddetlenen biri mi, yoksa yumuşak ve sabırlı mı? Tevrat'ta zikredilen resul, yumuşak huyluydu...

    Bu sebeple, alacağını kasten bir gün önceden talep etmiş ve Sevgili Peygamberimiz'in böyle bir haksızlığa karşı tavrının ne olacağını anlamak istemişti...

    ...Ve anladı.

    Yumuşak, ipek gibi bir ahlâk...

    Musevinin maksadı ne paranın şu veya bugünde tahsili, ne de para yerine hurma almak.

    Bu sebeple:

    -Şahid olun ki, dedi. Şu bana verdiğiniz hurmalarla, servetimin bir kısmını fakir mü'minlere hediye ettimYüce Allah'ın seçtiği bir bahtlı kul...

    .....Bu ne güzel ahlâktır Allahım!

    Yumuşak ve sabırlı.

    O'nun büyük mirası.

    Yahudiler, Peygamberliğin İsrailoğullarından araplara geçmesini kabul edemiyorlar. Bu sebeple mü'minleri engellemek için her yolu kullanıyorlar. Yalan, sihir, nifak..

    İşte yalanlarından biri... Hicreti takip eden günlerde çıkardılar..

    -Muhacirlerin nesli kesildi. Onlara büyü yaptık. Bundan sonra çocukları olmayacak...

    Mü'minler, fısıltı halinde dolaşan bu söze pek inanmıyorlar ama yine de zihinlere bir soru takılıyor. "Ya dedikleri olursa!"Onların bir yalancı oldukları Hazreti Ebu Bekr'in kızı Esma'nın bir erkek çocuğu olması ile anlaşıldı.. Esma, radıyallahü anha, bebeği önce Allah'ın Resulüne getirip kucağına bıraktılar.

    Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, bir hurma istediler. Ve hurmayı çiğnedikten sonra bebeğin damağına sürdüler ve salih, ömürlü ve hizmet ehli olması için dua buyurdular...

    ...Mü'minler, doğum üzerine rahat bir nefes almışlardı...

    ......Bu ilk "sihir" sözleri yalandı ama şimdiki sahi:

    Resulullah rahatsızlar.

    Yapılan araştırma gösterdi ki Efendimiz'e sihir yapılmış...

    ...Peygamberimizin tarağından düşen bir mikdar saç okunup üflenerek bükülmüş ve buna onbir tane düğüm atılmıştı...

    Büyüyü yapan mı?

    Zürayk yahudilerinden Lebid bin A'sam.

    Bu şahıs, sihir yaptıktan sonra onbir düğüm atılmış saçları bir şeylere sararak Zi-Arvan kuyusuna bırakmıştı...

    ...Cebrail aleyhisselam geldi:

    "Kul euzü birabbil felak" ve "Kul euzü birabbinnas" surelerini getirmişti.

    Büyü yapılmış saçların atıldığı yeri bildirdi ve; sihirlenmiş saçlardan bulunarak bu surelerin onlara okunmasını söyledi.

    Efendimiz, Hazreti Ali'yi gönderdiler. Ali, kerremallahü vecheh, kuyunun dibinde düğümlenmiş ve bezlere sarılmış saçları bulup getirdiler...

    Hemen sureleri okumaya başladılar. Her okuyuşta bir düğüm çözüldü...

    ...Allahın Resulü rahatladılar..

    Mekke, hep sabır dönemi... Müminler az... bu azlık sebebiyle müslümanların sayıca kendilerinden mukayese edilmeyecek kadar fazla düşmanla cihad etmeleri imkânsız...

    Bu yüzden çekilen azap, işkence ve zulüm tahammül edilmez noktalara varınca mecburen Hicret vaki oldu... ama Mekke müşrikleri rahat durmuyorlar. Çevre kabileleri, yahudileri, Medine müşriklerini hem tehdit, hem tahrik ediyorlar. Bu korkutma ve kışkırtmaların bir sebebi var: Sevgili Peygamberimiz'in, sallallahü aleyhi ve sellem, hayatına son vermek. Zira O, şimdi üstelik Medine'ye gitmeyi başarmış ve kendine inananların başına geçmiştir.

    Mekke kafirleri, tehlikeyi daha da geç kalmadan ortadan kaldırmak istiyorlar. Bu yüzden tehditler durmuyor. Yolda-belde yakaladıkları müminlere yine eski dinlerine döndürmek için işkenceler yapıyorlar.

    Bu mazlum ve mağdur kahramanlar, Peygamberimize gelerek:

    -Ey Allahın Resulü işte müşriklerin yaptıkları. Halimize bakın...

    Dediklerinde Sevgili Peygaberimiz, acıları kalbine gömerek şöyle buyuruyorlardı:

    -Sabredin. Henüz cihad için izin gelmedi...

    İfadeden anlaşılan o ki bu iznin gelmesine fazla zaman da yok. "Henüz" dendiğine göre beklenen müsade yakında verilecektir.

    Bu sebeple Eshab-ı Kiram duadalar. Gözyaşı döküp yalvarıyorlar:

    -Ya Rabbi! Düşmanın olan şu müşriklerle cihad etmekten daha kıymetli bir şey bilmiyoruz. O müşrikler ki Habibinin Peygamberliğini kabul etmeyerek ana-ata yurdu Mekke'yi terke mecbur ettiler....

    Allahım! Ey duaları kabul eden Rabbimiz Mekke müşrikleri ile harbetmemize müsaade buyur.

    Sevgili Peygamberimizse sabırla adım adım gidiyorlar:

    ...Akabe'de Medine müminlerinden söz almak, biat, sonra Hicret, sonra Muhacirleri kendi aralarında kardeş yapmaları, sonra Mekke ve Medine müslümanlarını kardeş yapmaları, sonra Medine'deki gayrı müslim unsurlarla anlaşmalar yaparak onları tarafsızlık konumuna getirmek, sonra devletin sınırlarının tayini, bu sınırları içinde bazı hareketleri izne bağlamak, müminleri ekonomik bakımdan kuvvetlendirecek tedbirler almak...

    Düşman, amansız; zalim ve gaddar. Çokluklarına, mallarına-mülklerine zenginliklerine güveniyorlar..

    Bir çarpışma olsa müminleri silip süpüreceklerine öyle eminler ki...

    Bu kibir kumkumaları, neye nasıl inanır ve güvenirlerse güvensinler... Müminler, o asalet abideleri, Allah'a ve Resulüne inanıyorlar....

    Ve işte Cebrail aleyhisselam geldi; vahiy geldi... Cihad müsaadesi geldi...

    Bundan sonra yeryüzü şahid olsun, savaş atlar şahid olsun, güneşte yıldır yıldır yanan çifte su verilmiş o yaman kılıçlar şahid olsun ki, savaş neymiş, can neymiş, gaye neymiş, ölmek neymiş... görülsün..

    Yüce Allah buyuruyor ki:

    -Size karşı harb açanlarla, siz de Allahü teâlâ'nın yolunda çarpışın. Fakat haddi tecavüz edip, aşırı gitmeyin. Muhakkakki Allahü teâlâ, aşırı gidenleri sevmez. Onları nerede bulursanız öldürün. Onlar sizi (Mekke'den) çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Onların Allah'a ortak koşma fitneleri adam öldürmekten daha kötüdür. Onlar mescid-i Haram'da sizinle çarpışmadıkça siz de orada kendileriyle savaşmayın.

    Cenab-ı Hak, ayrıca yardım vaadediyor:

    -Şüphe yok ki Allah, onlara yardım etmeğe her yerde her zaman kadirdir.

    Ve şimdi de sıra devletin hudutlarına nöbetçiler dikmekte. Ani bir saldırı vukuunda habersiz kalmamak için düşman gözleniyor..

    Hicret üzerine aziz Sahabi Hazreti Ebu Bekr dememişler miydi:

    -Onlar Peygamberi zorla Mekke'den çıkardılar. İnna lillah inna ileyhi raciun. Onlar muhakkak helak olacaklardır.

    Hudutları nöbetçiler beklerken, beride atlarkıpır kıpır; atlar eşiniyor yeni zamanlara doğru. Gerilmiş yaylar gibi ufuklara koşmak için.

    Beş kişiden dörtyüz kişiye kadar olan askeri birliklere "seriyye" deniyor.

    Seriyyeler, keşif, takip-baskın küçük çaplı vuruşmalara çıkıyor.

    Seriyyelerin akınlarına Sevgili Peygamberimiz iştirak etmiyorlar.

    Efendimizin iştirak ettikleri seferlerin ismi "gaza"Efendimiz, yirmiyedi gazaya çıktılar. Bunlardan dokuzunda silahlı mücadele oldu... Bedir, Uhud, Müreysi, Hendek, Kurayza, Hayber, Mekke'nin Fethi, Huneyn, Taif...bu dokuz savaşta bizzat savaştılar.

    Abdullah bin Amr, radıyallahü anh, Sevgili Peygamberimize gelerek:

    -Ya Resulallah bana cihadı anlatır mısınız? Deyince,

    Efendimiz:
    -Ey Abdullah bin Amr! Eğer sen, Allah rızası için sıkıntılara katlanarak çarpışırsan Allah, seni kıyamet günü o hal üzere diriltir. Eğer gösteriş için, övünmek için, çarpışırsan Allah, seni kıyamet günü o hal üzere diriltir... hasılı sen Hangi niyetle öldürür veya öldürülürsen Allah da seni o hal üzere diriltir.

    Başka birisi de şunu sordu:

    -Ey Allahın Resulü! Allah yolunda cihad etmek ne demektir?

    La ilahe illallah Muhammedün Resulullah sözünün yeryüzünde daha çok yayılması; Allah isminin daha çok yücelmesi için çarpışmaya Allah yolunda cihad etmek denir, buyurdular.

    Bir sahabi de şunu sordular:

    -Ya Resulallah! Allah yolunda çarpışan ve aynı zamanda dünya mallarından bir şeyler elde etmek isteyen bir şahıs için ne dersiniz?

    Sevgili Peygamberimiz cevap olarak buyurdular ki:

    -Ona ecir ve sevap yoktur.

    Sualin sahibi sahabi, dinleyenler tarafından iyice anlaşılsın diye soruyu üç kere tekrarladı. Her üçünde de cevap aynı oldu:

    -Ona ecir ve sevap yoktur...

    ...Gaye açık!Silah ancak ve sadece Allah için çekilir.... ama nasıl kullanılır?

    ...kime çekilir?

    Bir küçük askerî takım veya büyük bir ordu hangisi olursa olsun...

    Allahın Resulü asakir-i islamı/islam askerini cihad için uğurlarken nasihat buyuruyorlar:

    Sanki zaman durmuş; sanki nefesler tutulmuş herkes, her şey O'nu dinliyor; al atlar, doru atlar, cins arap atları bile.

    -Allah'dan korkunuz ve emrinizdekilere adalet ve merhametle muamele ediniz.

    -Allah yolunda O'nun ismi ile cihada çıkınız.

    -Allah'ı inkar edenlerle çarpışınız.

    -Savaşırken haddi aşmayınız.

    -Ahdi bozmak, ahde vefasızlık gibi hareketlerden sakınınız... kulak-burun kesmek gibi işkenceler yapmayınız, çocukları, yaşlıları, hizmetçileri, köleleri ve din adamlarını öldürmeyiniz.

    Bir yeri fethedince düşmanı önce islama davet ediniz, kabul etmezlerse cizye vermeye razı olmalarını isteyiniz, bunu da reddederlerse ölümü haketmiş olurlar....eğer bir yerde mescid varsa veya bir ezan sesi işitilirse orası bir islam beldesidir. Böyle bir yerde kılıç çekilmez...

    Evet; O'nun, aleyhissalatü vesselam, mubarek nasihatlerinden çıkan netice o ki; silah, islam düşmanlarına karşı kullanılır. Ve had aşılmaz.

    Sınırlarda nöbetçiler beklerken İslam Devletinin haber alma teşkilatı da çalışmaya başladı.Hicretten altı-yedi ay geçmiş durumda.Tehditleri durmayan ve müslümanlara Hac yolunu kapayan müşriklerin Şam'la irtibatları kesilerek iktisadi bakımdan zayıflatılmaları lâzım.

    İşte ilk istihbarat:

    Şamdan dönen bir Kureyş kervanı Medine yakınlarından geçiyor.

    Peygamberimiz, derhal aziz arkadaşlarını toplayarak aralarında, Hamza bin Abdülmuttalip, Ebu Ubeyde bin Cerrah, Ebu Huzeyfe bin Utbe bin Rebia, Amr bin Süraka, Zeyd bin Harise, Kennaz bin Huseyn, Mersed bin Kennaz ve azadlısı Enese'nin de olduğu otuz bahadırı ayırdılar...

    Efendimiz, Hazreti Hamzaya beyaz bir bayrak vererek onu bu ilk seriyyeye kumandan tayin ettiler...

    Ve önce O'na nasihatte bulundular:

    -Ey Hamza! Düşmandan değil Allah'dan kork! Emrin altındakilere iyi davran.Mubarek Peygamber sonra askerlere döndüler:

    -Allah yolunda O'nun ismini anarak gazaya çıkınız. Allah'ı inkâr edenlerle çarpışınız...

    .....Otuz sahabi, derhal silahlanarak bineklerine atlayıp düşman istikametine akmaya başladılar.

    Ebu Mersed'in taşıdığı beyaz bayrak en önde rüzgarda dalgalanıyor...

    İşte ilk Başkumandan: Sevgili Peygamberimiz.

    İşte ilk Kumandan: Hazreti Hamzaİşte İlk Bayraktar: Ebu Mersed bin Kennaz.

    İşte İlk Mücahitler: Otuz yaman atlı.

    Ve haber alındıki düşman kervanını içlerinde Ebu Cehil'in de olduğu üçyüz atlı ve silahlı suvari koruyor.

    Haber, İslâm askerini daha da biledi...

    Hazreti Hamza komutasındaki Seriyye, düşmana Sif-ül Bahr'de yetişti...

    Hamza, radıyallahü anh, askeri derhal çarpışmak için mevzilendirdi...

    Düşman da çarpışma düzenine girdi...ama akıllarının almadığı bir şey vardı:

    Kendilerinin onda biri olan bir kuvvet nasıl karşılarına çıkma cesareti gösteriyordu... Buna başta Ebu Cehil olmak üzere hepsi şaşmaktaydı...

    Müşrikler, bu şaşkınlıkta iken Mecdi bin Amr el Cüheni, öne çıktı:

    -Ya Eba Cehil arap arasında böyle şeyler doğru değildir. Bana izin verin gidip Hamza ile konuşayım. Lüzumsuz kan akmasın...

    -Akmasın. Lakin. Görüyorsun işte. Bir ticaret kervanına saldırıyorlar.... Ya muhafızlar olmasaydı... Neticenin bu olacağı belliydi zaten..

    Doğru doğru... Fakat bir orta yol bulurum herhalde...

    -Git bakalım. Fakat fazla kalma. Meraktayız. Biz çarpışmaktan korkmuyoruz. Bunu da bilsinler!!..

    -Gecikmem tasalanmayın...

    ...Aslında Mecdi, mahsustan böyle konuşuyodu. Aradaki kuvvet dengesizliğinden İslam birliği için endişe etmişti. Müslümanların ağır mağlubiyet alacaklarını tahmin ediyordu... Mecdi bir mümin değildi. Kendisinden arabuluculuk isteyen de olmamıştı ama; her ne hikmetse iki birlik arasında gide gele, gide gele kan akmasının önüne geçti.

    Mecdi, Hazreti Hamza'ya:

    -Cesaretinizi cidden takdir ediyorum. Ne varki hakikat de ortada Kureyş sizin on katınız..

    -Biz düşmanın çokluğundan değil Allah'tan korkarız...

    -Siz bilirsiniz. Ancak şunu da düşünmenizi isterim. Daha ilk çarpışmada yenilirseniz müslümanların istikbali tehlikeye düşer...

    ...işte bu doğruydu.

    Müminler, öyle hassas bir noktada bulunuyordu ki ya galip gelecek ya galip geleceklerdi...

    Mağlubiyet Medineyi de tehlikeye atabilirdi...

    ....öyleyse küffara şimdilik bu gözdağı kâfi görülmeliydi.

    Dile kolay azap, işkence, zından ve Mekke'yi terk mecburiyetinden sonra silahlanarak düşmanın önüne çıkmak... Öyleyse varılan netice iyidir ve düşmanın huzurunu kaçıracak kadar güzeldir.Hazreti Hamza, müsaade etti de müşrik kervanı ancak yoluna gidebildi..

    Bu elbette hamdedilecek bir neticedir...

    ...Medine'de sefer hakkında Resuller Resulüne malumat verilirken Mecdi'nin yaptıkları da arz edilince Efendimiz memnun kaldılar ve buyurdular ki:

    -Hayırlı bir işe vesile olmuş.

    Hicretten sekiz ay sonra. Şevval ayı.Bir kervanın Mısır'a gitmek için Mekke'den çıktığı haberi Medine'ye gelince Resulullah, sallallahü aleyhi ve sellem, seksen kadar sahabiyi seçerek başlarına Ubeyde bin Hâris'i kumandan tayin ettiler...

    Sevgili Peygamberimiz, Ubeyde radıyallahü anh'a da beyaz bayrak vermişlerdi...

    Büyük Peygamberden dua, nasihat ve taktik alan müslümanlar, derhal müşriklerin olduğu yere doğru koşmaya başladılar.Rüzgârda uçuşan bayrağın taşıyıcısı / alemdar, bu defa Mıstah bin Üsase radıyallahü anh.

    çııÖÖçşıÜü
    Kureyş kâfirleri, hicret etmiş mü'minlerin Mekke'de kalan mal ve mülklerine el koymuş vermiyorlar. Az sayıdaki Mekkeli müslüman, tam bir ateş çemberi içinde. Müşrikler, bunlara eziyet üstüne eziyet yapıyor; hatta ev ve eşyalarını bile tahrip ederek kullanılamaz hâle getiriyorlar...ama buna rağmen kâfirler için asıl hedef, Mekke'den çıkamamış bu bir avuç garip mümin değil; onlar için düşman ve tehlike Medine. "Medine" denince tüyleri diken diken oluyor. Biliyorlar ki Medine, gün gün devleşmektedir...bu tehlikeyi yerinde ve daha büyümeden boğmak lâzım. Bunun için Medineli yahudiler kışkırtılıyor; Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem'i ortadan kaldırma planları tezgâhlanıyor, savaşlar tasarlanıyor.

    Ancak "savaş" para demek. Parayla savaşılır; parayla zafer kazanılır...öyle zannediyorlar. O halde bir büyük savaşı karşılayacak para nasıl bulunacaktır?

    ...düşünülen çare şudur:

    Ev ev bütün Mekke'den para, eşya veya hayvan ne varsa toplanarak Şam'a büyük bir ticaret kervanı gönderilecektir. ihraç edilerek orada satılan emtia bedeli ile Şam'dan ithal edilip Mekke'de nakde çevrilecek mallardan elde edilecek para, müslümanlarla yapılacak muharebeye harcanacaktır. Başta Mahzumoğulları, Abdi Menafoğulları, Ümmeyye bin Halef, Ebu Cehil olmak üzere kadın-erkek bütün Kureyş'in iştirak ettiği ellibin dinar sermayeli, bin develik bir kervan kısa zamanda hazırlanarak Şam yoluna girdi.

    Eşrafdan Mahreme bin Nevfel ve Amr bin Âs da kervanda.

    Müşrik kervanına otuz kadar silahlı muhafız eşlik ediyor.

    Şam'ın Gazze Pazarı'na gitmekte olan bu kervanın reisi Mekkeli seçkinlerden Ebû Süfyan..

    ...tam ismi ile Sahr bin Harb. Ebû Süfyan ve Ebû Hanzala iki ayrı künyesi. Amr bin Âs; bu dahi insan gibi o da ileride islâmla ve ayrıca Ümmi Habibe radıyallahü anha anneciğimizden dolayı Resulullah'ın kayınpederi olmakla şereflenecek ve küffar orduları-na karşı yaptığı cihadlardan birinde bir gözünü ve diğerinde de öbür gözünü kaybedecektir...lâkin şimdi büyük bir islâm düşmanı. Hidayete kavuştuktan sonra ne kadar dövünecek; ne kadar gözyaşı dökecek ama maalesef bugün inkâr cephesinin yaman adamlarından biri.

    .....

    Sevgili Peygamberimiz, kervan haberini alınca bu malumatı daha da derinleştirmek istediler. Bu maksatla bir kaç muhacire vazife tevdi ettiler...görevli sahabiler, Zül Aşire mevkiine geldiklerinde Ebu Süfyan, idaresinde bir büyük Şam kervanının, bir kaç gün evvel buradan Şam istikametine geçip gittiğini öğrendiler.

    İstihbarat peşindeki sahabiler, bu malumatı getirince İki Cihanın en üstünü, hemen bir durum değerlendirmesi yaptılar...anlaşılan ve görünen o ki Kureyş, bir büyük hücûma geçmek için ciddî hazırlıklar içindedir. Bu alış-verişten elde edeceği kazancı silah ve diğer ihtiyaçlara yatırarak Medine üzerine taarruza geçecektir...buna mutlaka, ama mutlaka mani olmak lâzımdır...her ne pahasına olursa olsun düşmanın bu maksadına sed çekilmeli.

    İslâm düşmanlarının bu niyet ve faaliyetlerinden gününde haber alınmış olması ilâhî bir lütuf olmuştur. Eğer teşebbüs vaktinde öğrenilmemiş olsaydı müminler, toparlanılması zor ağır bir sarsıntı geçirebilirlerdi...

    .....

    Efendimiz, emir buyurdular:

    -Talha İbni Abdullah ve Sa'd ibni Zeyd, kervanının dönüşünü takip edecektir!...

    -Başüstüne ey Allahın Resulü!...

    -Başüstüne ey Allahın Resulü!...

    .....

    Hazreti Talha ve Hazreti Sa'd radıyallahü anhüma, Cebar mevkiine kadar geldiler. Keşdi-i Cehni isminde biri onları misafir etti.

    Diğer taraftan Seçkinlerin Seçkini sallallahü aleyhi ve sellem, derhal hazırlığa başladılar.

    Danışıp-konuşarak varılan karar:

    Düşman kervanına Şam dönüşü el konacaktır.

    Kâinatın Efendisi'nin emir ve komutasında dinimizin şan, şeref ve izzeti ve varolması ve yükselmesi için düşmana hücum etmek, esir almak, esir olmak, mecbur kalınırsa öldürmek veya şehid olmak... islâmın karasevdalısı Sahabiler için en büyük arzu...bu sebeple imanları uğruna ecdat yurdu Mekke'yi bırakarak Sevgili Peygamberimiz'in peşinde Medine'ye göçen Muhacirler; Akabe'de Resulallah'a biat eden ve şehirlerine hicret ettiği takdirde kanlarının son damlasına kadar kendisini koruyacaklarına dair söz veren Medineli seçilmişler / ensar....yani çocuklar, gençler, bahadırlar, ihtiyarlar hatta sakatlar, hatta kadınlar...şimdi de sevgililer sevgilisi büyük Nebi'nin etrafında Allah için; ser vermek ve ser almak için toplanıyorlar.

    .....

    Sefere iştirak etmek isteyenleden biri de Ümmü Varaka isminde bir hanım sahabi; radıyallahü anha... daha sonraki asırlarda hep şanlı numuneleri görülecek olan binlerce arslan yürekli anadan biri. Cephenin gerisinde hizmete; en önünde cihada koşan mubarek kadınların ilki ve öncüsü...

    İşte aynı zamanda hafız-ı Kur'an olan Ümmü Varaka Sevgili Peygamberimiz'e istirhamlarda bulunuyor... bütün eshab, yek vücud, yek kalb konuşmaları dinliyorlar. Uzakta rüzgâr, hurma ağaçlarını hışırdatıp geçiyor; iki-üç kırlangıç eshabın ihlasından koklamak için çığlık çığlığa şöyle bir dalış yaparak aynı çığlıklarla göğün uçuk maviliğinde kaybolup gidiyorlar.

    -Anam-babam sana feda olsun ya Resulallah! Ben de sizlerle gelmek, müminlere hizmet etmek; şehid olmak istiyorum!...

    O ne güzel sözdür öyle:

    "Anam-babam sana feda olsun ya Resulallah!"

    Bir mümin, Peygamberini anasından babasından ve öz canından daha çok sevmedikçe îmânı kâmil değildir. Bu sebeple Ümmü Varaka, en tabii, en içten yalvarışla "anam-babam sana feda olsun" diyor...bir şey daha feda olsun: Can; bu din uğruna şehid olmak için can da fedaya hazırdır.

    Eshab-ı güzinin erkekleri bir tarafa kadınlarının bile böylesine kahramanca duygular içinde olmaları Efendimizi çok memnun etti.

    Buyurdular ki:

    -Ya ümmü Varaka sen burada kal; evinde Kur'an-ı Kerim oku ve bizlere dua et. Şüphesiz ki Allahü teâlâ, sana şehidliği nasip eder...

    Peygamberimiz, şehidlik müjdesi verdiği bu yiğit hanımdan "şehide" diye bahsederlerdi...daha hayatta iken "şehide" sıfatına kavuşan Ümmü Varaka radıyallahü anha hazretleri, Hazreti Ömer zamanında şahadet şerbetini içecektir.

    .....

    .....

    Üç kişi muhacirînden, beş kişi ensardan olmak üzere toplam sekiz sahabi Bedr seferinden izinli. Muhacirlerden izinli olanların ilki Hazreti Osman bin Affan. Hanımı Sevgili Peygamberimizin kızları Rukayye radıyallahü anha ağır hasta olduğu için hizmetinde bulunmak maksadıyla müsaadeli...diğer iki muhacir ise kervanın dönüş gününü öğrenmek için giden Talha ibni Abdullah ve Said ibni Zeyd.

    Ensar-ı kiramdan izinli olanlar ise şunlar:

    Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, namaz kıldırmak için Abdullah ibni Ümmi Mektum'u Medine'de vekil bıraktılar.

    Medine'den çıkış tarihi oniki ramazan Pazartesi.

    Ruha'ya varıp da mola verince orada da Asım İbni Abdil Ensar'ı bozgun ve ayrılık haberleri alınan Kuba ve Avil denilen köyler üzerine idareci Ebu Lübabe'yi de Medine'ye Vali olarak gönderdiler. Haris İbni Samed ve Havvab İbni Cübeyr ise deveden düşerek kaza geçirdikleri için yola devam edemiyorlardı; bu sebeple bunların da Medine'ye dönmelerine müsaade edildi ki böylece Bedr'den izinli Ensar yekunu beş kişi olmaktadır.

    .....

    Medine'den bir mil ayrıldıktan sonra Buyütussukya'-nın Ebu Ukbe kapısında Ebu İnebe kuyusu yanında Peygamber Efendimiz'in emriyle çadırlar kuruldu. Allah'ın Resulü eshabını teftiş ediyorlar...hasta, sakat, çocuk ve yaşlılara sefere çıkma izni yok.

    Bera bin Azib'le Abdullah bin Ömer'in her ikisi de önüç yaşındalar.. Tabii çok küçük olmaları sebebiyle onlara müsaade edilmiyor. Ve daha başka küçük yaşta olanlarla çok ihtiyar olduğu için Amr bin Cemuh geri gönderiliyor

    Fakat bir sahabi, daha onaltısı gibi çocuk sayılacak kadar körpe yaşta olduğu halde O'na izin veriliyor.

    İşte manzara:

    Umeyr bin Ebi Vakkas'ı ilk müslüman olanların yedincisi; aşere-i mübeşşere'den, bütün gazalarda bulunup kahramanca vuruşan ve islamda ilk ok atma şerefine sahib ağabeyi Sa'd bin Ebi Vakkas'dan dinleyelim:

    -Ebu Ukbe kapısında kardeşim Umeyr bin Ebi Vakkas'ı bir kayanın arkasına saklanırken gördüm. "Umeyr ne yapıyorsun orada?" dediğimde; "Resulullah, beni de çocuk sayarak geri gönderebilir. Halbuki ben Allah yolunda şehid olmak istiyorum. O'nun için gizleniyordum" dedi.

    -Az sonra o'nu gören arkadaşlarım, Peygamberimize haber verdiler; Efendimiz, Umeyr'i çağırdılar. Resulullah'ın huzurunda ayakta dururken belindeki kılıcın ucu nerede ise yere değiyordu. Yola çıkarken kılıcını kendisi kuşanamamış ben bağlamıştım... Merhamet Sultanı büyük Nebi, Umeyr'e "olmaz, buyurdular. Sen geri dön yaşın daha çok küçük!" Fakat korktuğuna uğrayan Umeyr, ağlamaya başladı. "Ya Resulallah anam-babam sana feda olsun. Lütfen müsaade ediniz. Ben de gelmek istiyorum. Ben de şehid olmak istiyorum! Lütfen beni geri yollamayınız! Şehid olmak istiyorum!"

    Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, bu günahsız gencin arzulu yalvarışına; boncuk boncuk akan göz yaşlarına dayanamayarak "peki, dediler, gel"...

    .....

    O ne coşkun ve parlak îmân ki henüz çocukluktan çıkıp gençliğe adım atmak üzere iken; onaltı yaşının baharında ölüme koşan; düşmanla çarpışmaya gittiği için değil; gidemediği için billur gözyaşları döken; tarihin kaydettiği en yüksek insan örneklerinden biri ile karşı karşıyayız...Allahım senin ne kahraman kulların var...radıyallahü anh...

    .....

    Ensar'dan ibni Hiram ve bazı sahabiler Resulullah'ı sevindirmek için şu haberi veriyorlar:

    -Cahiliyet zamanımızda yahudilerle çarpışmaya gittiğimiz zamanlarda giderken yine burada; Ebu Ukbe kapısında mola vermiş; kumandanlarımız orduyu denetlemişlerdi. O seferlerden ganimet ve zaferle dönmüştük...inşallah bu defa da biz müminler muzaffer olarak döneriz...

    .....

    .....

    Müslümanların yetmiş deve ve üç atı var.

    Atlılar; Mik'dat ibni Esved, Zübeyr ibnil Avvam ve Mersed Ganevi.

    Mikdat radıyallahü anh'ın mubarek atının ismi Ba'zce, Zübeyr radıyallahü anh'ınki ise Ye'sub..

    Az mü'minde kılıç var. Zırhlı insan sayısı ise onu bulmuyor...

    .....

    Teftiş bitince yürüyüş başladı. İki üç sahabi bir deveye nöbetleşe biniyorlar.

    Fahri Kâinat Efendimiz de bir deveyi Ali bin ebi Talib, Mersed bin ebi Mersed ve Ebu Lübabe ile paylaşıyorlar. Hazreti Lübabe'nin Mekke'ye vali olarak gönderilmesinden sonra O'nun yerini Zeyd ibni Haris aldı. Son Peygamber, iki arkadaşı ile aynı deveyi ortaklaşa kullanıyor; sırası gelince de hayvandan inerek yaya yürüyor... Eshab-ı Kiram efendilerimiz, Peygamberimizden hayvandan aşağı inmemesini; yayan yürüme zahmetine girmemesini istirham ediyorlar.

    İşte Âlemlerin Sultanı'nın cevabı:

    -Siz yola benden daha çok dayanıklı değilsiniz. Ben de sevaba sizden daha az muhtaç değilim.

    .....

    Dağlardan Bedr'e varma gayreti ve bu uğurda katlanılan sayısız meşakkat. En münasip yol seçilmesine rağmen bacaklara dolanan dikenli otlar, ayakları kesen bıçak gibi taşlar, dili damağa yapıştıran, ağızda tükrük bırakmayan sıcak hava ve islamiyetin şan ve şerefi için bu zahmetlere severek, gülerek ve bu sıkıntıları nimet bilerek katlanan yüce insanlar.

    ...bu insanları engin bir muhabbet ve tarifsiz merhametlerle gözden geçiren Allah Resulü dua buyuruyorlar..

    -Allahım!

    Eshabım aç; yiyecek ver.

    Allahım!

    Eshabım çıplak; giyecek ver.

    Allahım!

    Eshabım yaya; binecek ver.

    Allahım!

    Eshabım fakir; imkân ver...

    .....

    .....

    İslâm istihbarat elemanları Talha ibni Abdullah ve Sa'd ibni Zeyd radıyallahü anhüm, müşrik kervanının iki güne kadar Cebar'dan geçeceğini öğrenince oradan ayrıldılar. Onlar gittikten sonra kervan geldi.

    .....

    .....

    Ebu Süfyan, çevrede müslüman casusu olup olmadığını soruşturuyor. Zira daha Gazze'de iken bazı müslümanların Zül Aşire'ye kadar geldiklerin işitmişti.

    Keşdi, bir sır vermediyse de Ebu Süfyan, Cebar'a iki kişinin geldiğini ve meydandaki hurma ağacının altında develerini çökerterek bir mikdar oturmuş olduklarını etraftan öğrendi.

    Kervan reisi, denilen yerde inceleme yaptı.

    Yerde deve pislikleri vardı. Bunları bir sopa ile karıştırınca Medine hurmalarına ait çekirdekler gördü. "Eyvah demek ki müslümanlar hâlâ kervanı takip ediyorlardı.. Ya beklenmedik bir yerde baskın verip şu koca serveti elinden alırlarsa?" Birden paniğe kapıldı. Mekke'nin her şeyi demek olan bu kervanın Medine'nin eline geçmesi müslümanlara büyük bir maddi güç kazandıracağı gibi, Mekke'yi de iktisadi bakımdan zora sokacaktı.

    Hemen Gıfar Aşiretinden Zamzam bin Amr'ı yanına çağırarak vaziyeti anlattı ve eline bir miktar altın tutuşturarak:

    -Çabuk Mekke'ye git! Kervanın tehlikede olduğunu; müslümanların bizi takip ettiğini; her ân baskın yapabileceklerini haber ver. Dağ-bayır demeden kestirmeden gitmelisin. Haydi çabuk ol...

    .....

    .....

    Zamzam'ın Mekke'ye gelmesinden üç gün evvel Âtike binti Abdülmüttalip, bir rüya görmüştü; sırlarla dolu bir şey. Sabah kalktığında hâlâ rüyanın tesirinde idi... Abbas bin Abdülmuttalib'e haber göndererek yanına çağırttı.

    Abbas:

    -Hayırdır; merakta kaldım ya Âtike! Umarım endişe edecek birşey yoktur...

    Atike:

    -Heyecanın bir faidesi yok kardeşim. Hele önce şöyle bir otur...

    -Evet oturdum; seni dinliyorum.

    -Tahmin ediyorum ki yakında Kureyş'in başına bir musibet gelecek!

    Abbas şaşırdı:

    -Bunu da nerden çıkardın durup dururken?

    -Hayır kardeşim. Ne durup dururken...Dün gece bir rüya gördüm. Korkunç birşey. Hâlâ tesirindeyim.. Sanki hâlâ o ânı yaşıyorum.

    -Korkunç bir rüya! Garip...tez anlat bari. Bir kâhine falan gidelim.. Bir şey yapalım.

    -Hayır! Kâhin-mahin istemem. Yalnız kimseye söyleme.

    -Söylemem, söylemem çabuk anlat...

    -Deve üstünde bir adam gördüm. Deli mi desem, çılgın mı desem, yalancı mı desem. Tuhaf bir insan, üstünde bir acaib kıyafet Ebdah'da durmuş bağırıp çağırıyor: "Ey hayırsız Kureyş! Üç güne kadar savaş meydanında vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz!!!" Bu nidayı avazı çıktığı kadar bağırarak üç kere tekrarladı. Kureyşliler başına toplandılar. Sonra adam Mescid-i Haram'a girdi. İnsanlar da onu takip ediyordu. Derken oradan çıktı. Yine aynı şekilde ve aynı sözlerle ve çirkin bir yüzle bağırmaya başladı... Ardından Ebu Kubeys dağının tepesine tırmandı. Malum sözleri ard arda üç kere orada da tekrarladı. Sonra dağın tepesinden şehrin üstüne bir koca kaya yuvarladı... kaya, parçalar saça saça hızla aşağı indi. ...kayadan fırlayan parçaların isabet aldığı her ev çöküyordu.

    -Evet müthiş; müthiş bir rüyaymış.. Endişende haklıymışsın.

    .....

    Abbas, Âtike'nin yanından tuhaf bir ruh hali ile ayrıldı. Rüyanın muamması O'nu da sarsmıştı. Yolda Velid bin Utbe ile karşılaştı. Velid, arkadaşındaki garipliği hemen sezdi.. Abbas, bir şey belli etmemeye çalıştıysa da Velid, O'nu sıkıştırarak meseleyi anladı. Abbas, Velid bin Utbe'den rüyayı kimseye anlatmamasını rica etti. Velid, söz verdi ama; babasına nakletmekten de geri kalmadı..ertesi gün bütün Mekke bu rüyayı öğrenmişti..

    Abbas, Kâbe'yi tavaf ederken, Ebu Cehil de bir gurup ahbabı ile ileride oturmuş Âtike'nin dedikosunu yapıyordu..

    Abbas'a seslendi:

    -Ya Ebel Fadl!! Tavafı bitirince yanımıza gel..

    -Olur; geliyorum.

    .....

    Abbas, Ebu Cehil'in yanına gidince hiç beklemediği bir sualle şaşırdı:

    -Şimdi de Abdülmuttaliboğulları ortaya kadın peygamber çıkardı öyle mi ya Abbas?

    -Anlamadım! Bu ne demek? Açık konuş..

    -Atike'nin şu malum rüya meselesi...

    -Ne rüyası?

    -Ne rüyasımış! Aranızdan bir erkek peygamber çıkardığınız yetmezmiş gibi şimdi de kadın peygamber safsatası öyle mi?

    -Hayır; iftira!

    -Âtike, güya rüyada görmüş ki biri: "Ey Kureyş üç güne kadar vurulup düşeceğiniz yerlere yetişin" diyormuş. Göreceğiz eğer doğru söylüyorsa elbette şu günlerde bir şeyler ortaya çıkar. Fakat üç gün geçmesine rağmen herhangi bir fevkaledelik olmazsa ne yapacağımızı biliyoruz...

    -Ne yapacaksınız?

    -Arablar arasında Abdülmuttalip kadınlarından daha yalancı insan olmadığına dair bir yazı hazırlatarak bunu her tarafta dolaştıracak ve sonra da götürüp Kâbe duvarına asacağız!!!

    Abbas sertleşti:

    -Yalancı sen ve kabilen Mahzumoğullarıdır! Aşağılanmaya layık olan da sizlersiniz!..

    -Ey Abbas şunu bilki şan ve şerefte biz sizinle yarışıyoruz. Siz diyorsunuz ki "Kâbe'de zemzem dağıtma işi bizdedir." Biz de diyoruz ki bu bir fazilet değildir. Siz diyorsunuz ki "Kâbe'nin kapıcılığı ve perdedarlığı bizdedir." Bizim kabile de diyor ki bu övünülecek bir üstünlük değildir. Siz diyorsunuz ki "Meclis toplama işi bizdedir." Biz de diyoruz ki ahaliyi toplayıp yemek ve hurma yedirmek bir şeref değildir. Sonra iddia ediyorsunuz ki "Kâbe ziyaretçilerine ziyafet vermek vazifesi bizimdir." Biz de diyoruz ki biz de insanlara yemek yediriyoruz...

    -Bitti mi?

    -Şunu kafanıza koyun ki ey Abbas! Biz Abdimenafoğulları, şan ve şerefte Abdülmuttalipoğulları ile aynı seviyeye gelinceye kadar hep yarışacak ve peşinizi bırakmayacağız. Bunu anladığınız için "bizden bir Peygamber çıktı diyorsunuz"...bu bozgunculuğu yapmanız yetmezmiş gibi şimdi de "kabilemizden kadın peygamber de çıktı" demeye başladınız.. Hayır! Lat ve Uzzaya ondulsun ki bunlar doğru değil. Abdülmuttalipoğulları bizi geçerek insanları aldatamaz, onların yalanlarını herkese göstereceğiz!!!

    .....

    O akşam hadiseyi işiten Abdülmuttalip kabilesinin kadınları Abbas'ın başına üşüştüler. Demediklerini bırakmıyorlar:

    -O şeytan yüzlü adam, Abdülmuttalip erkeklerine saldırırken sen sustun ha! Yazıklar olsun ey Abbas! Biz ki seni bahadır bilirdik...

    -Sadece erkeklere mi? Ebu Cehil mel'unu Abdülmuttalip kadınlarına da hakaretler yağdırmış. Ama Abbas yine O'na birşey yapmamış..

    -Yazıklar olsun! Bir şerefsiz sefil adam bizlere demediğini bırakmayacak da kabilemizin erkekleri sus-pus olup çıt bile çıkarmıyacak!... Vah başımıza.

    -Ey ahirete göçmüş Abdülmuttalip oğulları! Mezarınızdan kalkın da Ebu Cehile karşı bizi siz koruyun bari...

    Kabile damarları kabaran kadınların sözleri gibi gözleri de şimşek çakıyor; bazıları dizlerini dövüyor; bazıları saçlarını yoluyor.

    Beklemediği bir söz taarruzunun altında ezilen Abbas bin Abdülmuttalip ancak şunu diyebildi:

    -Ben, O'na yarın ne yapacağım göreceksiniz!... Yeter ki aynı şeyleri bir kere daha desin!

    Âtikenin rüyasının üçüncü günü sabahında Abbas kan beynine sıçramış halde Mescid-i Harama gitti. Ebu Cehil oradaydı. Aynı sözleri bir kere daha söylettikten sonra haddini bilmez bu azgına çullanarak esaslı bir meydan dayağı atacaktı.

    Abbas, Ebu Cehil'e doğru yürürken O, birdenbire bir sesi dinliyormuş gibi yaparak Sehmoğulları Kapısı'na doğru fırlayarak Mescid-i Haram'dan çıkıp gitti..

    Abbas kendi kendine "vay saldırgan korkak vay!.. Niyetimi anlayınca nasıl da bir anda kaçıp kayboldu" diye düşündü..

    Ebu Cehil suratsızı, kimseden kaçmıyordu. Abbas, kendine doğru gelirken bir takım sesler işitmiş ve oraya doğru koşmuştu. Sesin sahibini görünce olduğu yerde dona kaldı. İşte meşhur rüyada tasvir edilen adam şurada bağırıp duruyordu.

    Üstündeki gömleğin önünü ve arkasını yırtmış, devesinin semerini ters vurmuş Zamzam, sanki o rüyadan ve rüyadaki adamdan haberliymiş ve sanki onun taklidini yapıyormuş gibi aynı çılgın tavırlar ve aynı şaşırtan manzara ile avaz avaz bağırıyor ortalığı mübalağalı bir şekilde velveleye veriyordu...bunlar bir samimiyetin sıcak çığlıklarından çok avucuna sıkıştırılan dinarların iki yüzlü bağırtısı idi.

    -Heyy Kureyş! Şam kervanı tehlikede! Müslümanlar, kervanı bastı basacak! Durmayın, çabuk Ebu Hanzala'nın imdadına yetişin! Yetiştiniz yetiştiniz. Yetişemezseniz kervan, müslümanların eline geçecek! İmdat! Durmayın! İmdaaat!!!...

    .....

    Zamzamın bağırışını işiten yanına koştu.

    Hadisenin tafsilatını öğrenmek istiyorlardı.

    Ebu Cehil, derhal Mekke'de seferberlik ilan etti. Eli değnek tutan herkes, düşmanın üstüne yürüyecekti.

    Süheyl ibni Amr, milletin şecaat damarlarını kabartan şeyler söylemeye başlamıştı bile... Kureyş erkekleri, savaş için toplanmaya başladılar....duracak zaman değildi. Daha evvel de Hadrami'nin kervanını vurmuşlardı ama; şimdi buna izin vermeyeceklerine and içtiler...tabiî bu arada araya büyük bir hadise girmiş olduğundan Abbas bin Abdülmuttalib de Ebu Cehil'i unuttu...

    İslâm düşmanları, kısa zamanda Mekke meydanına bir ordu topladılar... Ebu Cehil, o yılan bakışlı kupkuru adam, mevcudu tek tek süzdü; gelmeyenler varsa onları tesbite çalışıyordu...

    Evet sefere iştirak etmeyenler vardı:

    Ebu Leheb ve Umeyye bin Halef.

    Kureyş'in bu iki çok namlı insanı nasıl olur da akından geri kalırlardı?

    Ebu Leheb, Atike'nin rüyasından korkmuştu. Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem'e karşı dinmez kinler beslemesine rağmen; rüyanın kendileri için pek de iyi olmayan şeyleri haber verdiğini sezdiğinden evinde kalmıştı.

    Ebu Cehil ve diğer Kureyş reisleri yanına giderek çok ısrar ettiler:

    -Sen bu kavmin büyüğüsün! Sen gelmezsen bizim sözümüzü kim dinler.

    -Evet Ebu Cehil doğru söylüyor ya Eba Leheb! Sen hepimizin büyüğüsün. Bu hesap gününde aramızda ve başımızda olmalısın..

    -Hayır ben gelmeyeceğim siz gidin..

    -Ya Eba Leheb senin bu sefere mutlaka katılmanı istiyoruz. Söz almadan şu eşikten dışarı adım atmayız.

    -Yemin olsun yerimizden kıpırdamayız.

    -Evet günlerce burada kalır yine fikrimizden caymayız.

    -Pekâlâ..öyleyse şöyle yapacağız. Ben yine gelmeyeceğim ama yerime adam göndereceğim.

    -Kimi?

    -Kardeşin Âs bin Hişam'ı ya Eba Cehil. İflas ettiğinden kendisinde olan dörtbin dinarımı alamadım. Söyleyin O'nda olan bu alacağıma karşılık benim yerime sizinle harbe gelsin..buyurun. Maksat hasıl olmuştur.

    .....

    Ebu Leheb kâfirinin yanından biraz da asabi şekilde ayrılan Ebu Cehil, Ukbe bin Ebi Muayt'la beraber Umeyye bin Halef'in kapısına vardılar.

    Umeyye daha evvel Sa'd bin Muaz'dan Efendimizin bir sözünü işitmiş ve iliklerine kadar titremişti: "Benim ümmetim Ümeyye bin Halefi katleder!"

    Bunu diyen asla gerçek dışı konuşmamış ve hiç bir gün olmayacak bir şey söylememiş "Muhammed'ül emin"di. O yüzden Umeyye, Ebu Cehil'i uyutabilirse bir kenarda kalmaya karar vermişti.. Ama ne mümkün! İşte Ebu Cehil, hızla kapıya vurmaya başladı bile. Koşturan Umeyye:

    -Geldim, geldim!

    -Ya Umeyye...

    -Oo siz misiniz ya Eba Cehil. Ukbenin elindeki o ateş dolu tava nedir öyle? İçeri gelmez misiniz?

    -Vaktimiz dar ya Umeyye? Bir şeyden haberin yokmuş gibi öyle serin davranma. Müslümanlar, Kureyş hazinesi bir kervanı basarken biz Umeyye'nin evinde rahat sedirlere uzanıp alev renkli şaraplar içip söz dahisi arap şairlerinin şiirlerini mi söyleyeceğiz? Durma çabuk atını, zırhını, kılıcını al ve gel...

    -Ama ya Eba Cehil! Ben hem şişman; hem yaşlıyım.

    -Yalancı! İşine gelince yaşlı ve şişman olursun. Al öyleyse şu sürmeyi kadınlar gibi evinde otururken gözlerine çekersin. Ukbe ateşe buhur dök de ver ki bizden sonra tütsülensin!..

    Umeyye bin Halef; Bilal'i Habeş radıyallahü anh'ın efendisi iken müslüman oldu diye O'na en vicdansızca zulümler yapan kibir putu. Şimdi bu adama kendi dindaşları kadın yerine koyarak alenen hakaret ediyorlardı. Kurnaz Ebu Cehil, en sinirli anında bile muhatabının hassas tarafını tahrik etmesini bilmişti..

    Umeyye:

    -Hayır ben kadın değilim. Buhur da sürme de size kalsın...ben ömrüm boyunca şerefli ismime leke sürdürmedim. Birazdan orada olacağım, siz gidin!..

    .....

    Umeyye, hemen evden çıkarak Mekke'nin en seçme ve en sür'atli devesini sahibine bir dolu para ödeyerek satın aldı ve hazırlık için evine geldi. O'nu gören hanımı:

    -Hayrolsun ya Umeyye! O kadar bineğin varken bu deve nedir; bu telaş nedir?

    -Harbe gidiyorum!

    -Ne, ne dedin? Harbe mi? E, peki o Medine'linin dediğini unuttun mu?

    -Hayır unutmadım. Ama Ebu Cehil bir bela gibi yapıştı yakama. Söz verdim. Bir mikdar aralarında bulunup ayrılacağım.

    -Ayrılacakmış! Sen öyle zannet! Ebu Cehil'in pençesine düştükten sonra artık ayrılamazsın.. Ah Ebu Cehil ah!.

    .....

    Umeyye Mekke meydanına geldiğinde hayli kalabalık toplanmıştı.

    Suheyl bin Amr:

    -Ey Kureyş!

    İşte kahramanlığımızı gösterecek gün, bugün! Haydi yiğitliğinizi göstermeye! Deve lazım olana işte develer! Ok, kılıç, mızrak isteyene hepsi var. Seçip beğensin. Yiyecek isteyen dilediğinden, dilediği kadar alsın!!!

    Diye nida ediyordu. Daha başkaları da Kureyşlilerin damarlarını kabartacak; onları kışkırtacak sözler söylüyorlardı:

    Zem'a bin Esved:

    -Lat ve Uzzaya andolsun! Bin kere andolsun ki Kureyş kabilesinin başına bundan daha büyük felaket gelmemiştir. Şu işe bakın ki Muhammed'le Yesribli şu basit çiftçiler asil Mekke tüccarlarının kervanına saldırıyor. Kureyş, tarihinde hiç böyle bir zillete maruz kalmış mı? Duracak zaman değil. Kimin ne eksiği varsa işte her şey burada tamamlasın!.. Eğer bu tehlike bugün bertaraf edilemezse; onları yarın Mekke kapılarında da durduramazsınız!

    Tuayme bin Adiy:

    -Evet Zem'a doğru diyor. Mallarımıza el koymayı mubah sayıyorlar. Bu kervana kadın-erkek bütün Abdi Menaf oğulları katıldılar! Şimdi bu koca servet müslümanların eline mi geçecek? İşte benden ordumuza yirmi deve yükü yiyecek.

    Abdullah bin ebi Rebia beşyüz dinar, Huveyt bin Abd'ül Uzza üçyüz dinarlık silah bağışladı.

    Tartışmalardan sonra Allah düşmanları şu karara vardılar:

    -Bu harbe her Kureyşlinin iştirak etmesi mecburidir. İştirak edemeyen olursa; onlar da yerlerine adam bulup göndermeye mecburdur.

    .....

    Kureyş kısa zamanda hazırlandı...ancak bir korkuları vardı. Ya Kureyş'in hasmı Bekiroğulları, müslümanlarla çarpışırken kendilerine arkadan saldırırsa!

    Kureyş'in ileri gelenleri, Bekiroğullarının ileri gelenleri ile görüştüler...bazı tavizler karşılığı Bekiroğullarının Kureyşe saldırmayacağına dair teminat ve kefalet alındı.

    Bunun üzerine, örme zırh ve dövme zırhlara bürünmüş kılıçlı, mızraklı, yerinde durmayan cins arap atları ve soylu develere binmiş müşrik ordusu... arkada tef ve şarkılarıyla orduyu coşturan güzel sesli kadınlar, hürriyetlerine kavuşmuş cariyeler olduğu halde yürüyüş başladı.

    Utbe bin Rebia ve Şeybe bin Rebia da Kureyş ordusundaydı...bunlar sefer için kılıç kuşanıp zırh giyerken kendilerini köleleri Addas gördü. Bir fevkaledelik olduğunu gören bu garip mümin merakla sordu:

    -Ne oldu? Nedir bu hal? Nereye gidiyorsunuz?

    -Hani Taifte iken bizim bağın yanına yorgun ve ayakları kanlar içinde bir adam gelip oturmuştu.

    -Evet, benimle üzüm göndermiştiniz.

    -İşte O adam ve taraftarları ile savaşa gidiyoruz.

    Sanki Addas'ın başından kaynar sular dökülmüştü.

    -Ey efendilerim! Sizin "O adam" dediğiniz en son Peygamber.. Yalvarırım gitmeyin. Bir Peygambere kılıç çekilmez. Emin olun savaşa değil; felakete gidiyorsunuz. Gelin bir kerecik de siz beni dinleyin; bu habis işten vazgeçin..

    Addas'ın gözlerinden sicim gibi yaşlar dökülüyordu ama Utbe ve Şeybe çıkıp gittiler.

    Az sonra oraya As bin Münebbih bin Haccac isminde bir genç geldi...

    -Nedir bu gözyaşları ya Addas? Niye böyle rengin uçmuş?

    -Felakete gittiler; düşüp ölecekleri yere kendi ayakları ile gittiler.

    -Kim?

    -Utbe ve Şeybe Resulullahla çarpışmaya gittiler.

    -Ya Addas! Muhammed hakikaten peygamber midir?

    Soru, bu sağlan iman sahibi mubarek Sahabiyi zangır zangır titretti. Tüyleri diken diken olmuştu:

    -Vallahi O bütün insanlara gönderilmiş son Peygamberdir.

    .....

    .....

    Mü'minler Bedr'e doğru yol alıyorlar. Akik mevkiinde iken Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, eshabı arasında Medineli müşriklerden Hubeyb bin Yesâf ile Kays bin Muharris'i gördüler.

    Cesur ve mahir bir savaşçı olan Hubeyb bütün yüzünü örtecek şekilde bir miğfer giymiş olmasına rağmen Kâinatın Efendisi, kendisini tanıdılar; ve Sa'd bin Muaz radıyallahü anh'a:

    -Ya Sa'd! Sağ tarafında giden Hubeyb bin Yesaf değil mi? Diye sual buyurdular.

    -Evet ya Resulallah; Hubeyb ve Kays...

    İslama gelmedikleri halde bu iki kişi, islâm saflarında ne arıyordu; onların bu kutlu saflarda, bu üstün insanlar arasında ne işleri olabilirdi? Bir hesapları var ki sonu meçhul bir seferin ortasına dalmışlar? Evet bir hesapları var...nasıl ki bu akında bulunan muhacirin ve ensarın bir hesabı varsa bu iki Medineli gayrımüslimin de bir hesapları var...ancak eshab-ı kiram aleyhimürridvan efendilerimizinki ahiret hesabı; bu iki insanınki dünya hesabı; dünya menfaati... Seçilmiş ve süzülmüş iyiler cemaati eshab'ın hesabı şu:

    Sevgili Peygamberimiz'in rızasına kavuşmak. Yüce Allah'ın rızası ancak ve ancak O'nun sevgilisinin sevgisini kazanmakla mümkün... Eshab, can pazarına bu maksatla çıkıyorlar..herşeyin bir bedeli var; bu rızanın en zirve noktadaki bedeli de ölümü hayata tercih etmek..

    Hubeyb bin Yesaf ile Kays bin Muharris'in hesapları ise dünyalık...onlar müşrik kervanına karşı çarpışarak bir kaç dünyalık bir şey elde etmek için gelmişler...ne yapsınlar; işin idrak ve özünden haberli değiller...olamazlar da. Ta ki kendilerine hidayet erişene kadar.

    Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, iki yabancıyı yanlarına istettiler:

    -Siz ne maksatla bizimle geliyorsunuz?

    Cevapları şu:

    -Anneniz Halime Hatun tarafından sizinle akrabayız. Ayrıca şimdi de komşuyuz. Tecrübeli birer cengaveriz; iyi dövüşürüz. Saflarınızda Mekke'lilere karşı çarpışmak buna mukabil biz de ganimet malı almak istiyoruz.

    Peygamberimiz sordular:

    -İslamiyete girdiniz mi?

    -Hayır; müslüman değiliz.

    -Öyleyse geldiğiniz yere geri dönün. Bir müşrike karşı bir başka müşrikin yardımını kabul edemeyiz. Dinimizde olmayan saflarımızda da olamaz.

    Yürüyüş devam ediyor...bir zaman gittikten sonra Hubeyb, Beyda'da bir kere daha Efendimiz'e geldi ve kendilerine de izin verilmesi için ısar etti:

    -Benim nasıl bir kahraman muharip olduğumu; düşman saflarında nasıl gedikler açtığımı herkes bilir...müslüman olmamızı şart koşma; sırf ganimet almak için saflarınızda mücadele etmemize izin ver. Hasımlarınla dövüşelim.

    Sevgili Peygamberimiz:

    -Allah'a ve Resulüne îmân ettiniz mi?

    Diye sordular.

    Hubeyb:

    -Hayır, dedi..

    -Öyleyse geri dönünüz..

    Geri döndüler...

    .....

    Eshab-ı Kiram aleyhimürridvan, ilk gün yola oruçlu olarak devam ettiler...ama ikinci gün Resulullah efendimizin emirleri ile ve cihaddan sonra tekrar tutmak üzere ağır tabiat ve iklim şartları yüzünden oruçlar açıldı.

    O, yüksek insan da, oruçlarını açmışlardı.

    Akik Vadisinden sonra ibni Ezher Deresi'ne kadar ıssız yollar takip edildi. Bu dereye varıldığında mola verildi. Sevgili Peygamberimiz, bir ağacın altına indiler...bu sırada Efendimizin güzel arkadaşı Hazreti Ebu Bekr radıyallahü anh da taşlardan bir küçük mescid yaptı. Resulullah Hazreti Ebubekr'le birlikte bu mescidde namaz kıldılar... Bir kaç gün burada kalındı.

    Sonra Zülhuleyfe, Zâ'tül reyş, Türban yolu takip edildi.

    Türban'da iken Efendimiz, karşılarındaki dağ yamacında bir geyik gördüler ve Sa'd bin ebi Vakkas'a:

    -Ya Sa'd geyiğe bak! Buyurdular.

    Hazreti Sa'd, Peygamberimizin muradını anladı; ve derhal nişan vaziyeti aldı. Resulullah, oku kendi mubarek elleri ile Sa'd radıyallahü anh'ın omuzuna yerleştirdi ve:

    -At ya Sa'd, dediler ve, Allahım Sa'd'ın okunu isabet ettir, diye dua buyurdular.

    Vınlayan ok, Resuller Resulü ve O'nun aziz arkadaşlarına rızık olma nimetine kavuşan mubarek ceylanı boynundan vurarak devirdi.

    Sevgili Peygamberimiz tebessüm buyuruyorlar.

    Biraz sonra nefis bir kızarmış geyik kokusu tâ uzaklardan bile alınıyordu...

    .....

    Müslümanlar Ruha'ya geldi. Sevgili Peygamberimiz buyurdular ki:

    -Rûhâ arap vadilerinin en güzelidir...

    Ruha'da konakladılar.. Hubeyb bin Yesaf, geri dönmüşken tekrar müslümanların yanına geldi ve Resulullahın yüsek huzurlarına çıkmak istediğini bildirdi. Âlemlerin efendisi kabul ettiler. Hubeyb ısrar ediyor.

    -İzin ver ben de Mekkelilerle çarpışayım.

    -Dinimizde olmayan; saflarımızda da olamaz ya Hubeyb! Önce Müslüman ol; sonra çarpışırsın..

    İşte o ân Bedr yolunda islam, bir yiğit daha kazandı; Hubeyb bin Yesaf müslüman oldu; radıyallahü anh..

    ...böylece Peygamberler Peygamberi, kahraman ve korkusuz bir savaşçı olduğunu beyan eden ve islam saflarında yer almak isteyen birine kılıcı önce küfrüne çektiriyordu...Hubeyb bu cesareti gösterek Hazreti Hubeyb oldu...

    Kays bin Muharris ise maalesef gitti...ama hidayet O'na da nasib oldu; islam ordusunun Bedr'den dönüşünde Kays da müslüman olacaktır.

    Ebu Lübabe ve Asım ibni Abdil Ensar vazifeli olarak; Haris ibni Samed ile Havvab ibni Cübeyr ise yola devam edemeyecek kadar ciddi bir kaza geçirdikleri için Ruha'dan geri gönderildiler.

    .....

    Peygamberimiz komutasında yürüyüş devam etti.. Safra köyüne yaklaşınca bu köy solda bırakılacak şekilde bir dirsek yapılarak Zefiran Vadisine girildi ve bir müddet gittikten sonra Safna Vadisine varıldı. Müslümanlar burada Şam kervanı hakkında gönderdikleri habercilerden haber bekleken; Kureyş'in kuvvetli bir ordu ile üzerlerine gelmekte olduğunu öğrendiler.

    .....

    .....

    Bedr'e yaklaştığı sırada Cebar'da kervanın müslümanlar tarafından takip edildiğini anlayan Ebû Süfyan, Şam-Bedir-Mekke hattını değiştirerek Bedir'i solunda bırakacak şekilde Şam-Kızıldeniz sahil şeridine yöneldi ve bir ân evvel takipten kurtulmak için kervanın sür'atini arttırdı...kervandakilerden bazıları önce vaziyeti kavrayamadıkları için hem gidiş yolunun değiştirilmesi hem de kaçarcasına gidilmesine bir mânâ verememişlerdi? Nihayet tehlike kalmadığına; selamet sayılacak bir yere vardıklarına kanaat getirince Ebu Süfyan bin Harb, hızını kesti ve yanına Kays bin İmr'ül Kays'ı çağırarak:

    -Bir tehlike geçirdik. N'olur n'olmaz diyerek Zamzam'ı Mekke'ye yardım getirmesi için yollamıştım.

    -Evet ya Hanzala.

    -Şimdi böyle bir tehlike kalmadı. Hemen bineğine atla ve Kureyş'i nerede olursa olsun bul ve tehlikenin geçtiğini haber ver. Vazifen gayet mühimdir. Lüzumsuz yere kan dökülmemeli; çabuk olmalısın.

    -Derhal!..

    Müşriklere gelen Kays bin İmr'ül Kays, Ebu Süfyan'ın haberini vererek.

    -Kervan emniyettedir. Ebu Süfyan, hiç kimsenin endişeye kapılmamasını ve bu yüzden sefere çıkılmamasını tenbih etti.

    ...dediyse de fırsatı bir kere yakalamış olan Ebu Cehil, teklifi reddederek ateşli bir konuşma ile milleti coşturdu:

    -Ey Kureyş! İçimizden çıkan biri, inandıklarımızı, geleneklerimizi reddederek kendisinin ahir zaman nebîsi olduğunu iddia etti ve Allah tarafından vazifeli olduğunu söyledi!.. O, bunları söyler ve aramızdan bir takım saf kimseleri müslüman yaparken; biz ne yazık ki gerekli cesareti göstererek O'na hakettiği cezayı veremedik. Bizim zamanında cezasını veremediğimiz O insan, bugün elimizden kurtularak Medine'nin başına geçmiş, kervanlarımızı basarak bizi cezalandır-maktadır. Bu karşımıza çıkan, belki de son fırsattır. Müslümanlar, hergün daha çoğalıyor; her gün biraz daha kuvvetleniyorlar. Bana kalırsa ölmek var dönmek yok diyorum. Bunları kendim için mi istiyorum? Hayır! Ebu Cehil Amr bin Hişam, bu fani dünyada her şeyi gördü ve her şeye kavuştu. Benim korkum bütün arap kabilelerinin müslüman olarak yolumuzdan çıkmaları; nesillerin bozulmasıdır. Eğer; "biz, evlatlarımızın müslüman olmalarına razıyız" diyorsanız; haydi geri dönelim. "Sen bilirsin" diyorsanız. Ben, "Cenk" diyorum. Siz ne diyorsunuz ey Kureyş?

    -Cenk! Cenk edelim!!!

    .....

    Ebu Süfyan'a dönüp gelen Kays, olanları anlattı ve Ebu Cehil'i ikna edemediğini ve bir harbin, adım adım yaklaşmakta olduğunu söyledi.

    Bu haber üzerine Ebu Süfyan hayret edilecek kadar doğru şeyler söyledi:

    -Kureyş'e yazık oldu. Bunlar hep Amr bin Hişam'ın Kureyş hakimi olma ihtirasının zararları...

    .....

    .....

    Diğer taraftan Ahnes bin Ebi Şerif, reis vekili olduğu Zühreoğullarını harpten caydırmaya uğraşıyordu:

    -Bakın kervan kurtuldu. Reisimiz Nevfel'e de zarar gelmedi. Muhammed'le çarpışmaktan vaz geçin. Çünkü sizin çok yakın bir akrabanız. Biraz sabredin; biraz bekleyin. Bunda ne ziyanınız olur ki? Şayet O, hakikaten bir Peygamber ise bu sizin için de bir yüce şeref olur. Eğer Peygamber olmadığı anlaşılırsa zaten başkaları O'nunla harp ederler. Mutlaka geri dönün. Ebu Cehil'in sözü ile amel edilmez. O kara- kuru, sinir küpü adam, insanın ancak başını derde sokar.

    Beni Zühre kabilesinden birisi sordu:

    -Peki nasıl bir çare bulalım?

    -Şöyle yaparız, dedi, Ahnes. Akşam olunca ben kendimi deveden aşağı atarım. Siz "Ahnes'i yılan soktu" diye feryad eder ve ben olmadan sefere gidemeye-ceğinizi söyler ve geri dönersiniz.

    Beni Zühre, Ahnes'in bu zekice buluşu ile bir felaketten kurtuldu.. Bu kabile ile birlikte onların müttefiki Ubeyye ibni Şerik en-Nakıy da geri döndü.

    .....

    .....

    Kureyş'in bir ordu ile üzerlerine gelmekte olduğunu öğrenen Resulullah efendimiz, Eshab-ı Kirama buyurdular ki:

    -Kervanı mı takip edelim? Gelen düşmanı mı karşılayalım? Ey eshabım! Siz ne dersiniz; fikriniz nedir?

    Bir kısım arkadaşları, Kureyş kervanının takip edilerek kendilerinin Mekke'de kalan ve düşmanın gasp edip bir türlü vermediği mal ve mülklerine karşılık onların kervanına el konulması taraftarıydı...bazıları da düşmanın sayı ve silah üstünlüğünü dile getirdiler.

    Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer efendilerimiz, bu gelenlerin Kureyş'in müslümanlara en fazla düşmanlık besleyenleri olduklarını; mağlup edilmeleri halinde islâmın önünden mühim engellerin kalkacağını bu sebeble cihad etmenin isabetli olacağını beyan ettiler.

    Mikdat İbni Esved Hazretleri söz aldı:

    -Ya Resulallah! Allahü teâlâ, ne emrediyorsa öyle yapınız. Biz, İsrailoğullarının Peygamberleri Musa aleyhisselama dediği gibi demeyiz. Malümâliniz olduğu üzre onlar, O büyük Peygambere "ya Musa git Rabbinle beraber düşmanla savaş" demişlerdi. Biz ise: ey Allah'ın Resulü emrindeyiz! diyoruz.. Canımızı, malımızı; her şeyimizi Allah ve Resulünün yolunda feda etmeye hazırız. Tâ Habeş diyarına gitsen gideriz. Sana bağlıyız ve kararını bekliyoruz...öl dersen ölürüz. Bu can nedir ki senin için vermeyelim?

    Sevgili Peygamberimiz, Mikdat Hazretlerinin gönül ferahlatan bu güzel sözlerine çok memnun oldular ve O'na dua ettiler.

    .....

    Mekkeli müslümanlar / muhacirler, böyle diyordu.

    Ya Medineli müslümanlar / ensar ne diyor?

    Ensar, Medine'ye hicret ettiği takdirde Resulullah'ı canla başla koruyacaklarına dair Akabe'de söz vermişlerdi; ama Medine dışı için herhangi bir vaadleri yoktu...

    Bu sebeple sual buyurdular:

    -Eyyühe'n nâs!/Ey insanlar! Siz ne dersiniz?

    Medineli mü'minlerden Sa'd ibni Muaz Hazretleri söz aldı:

    -Ya Resulallah! "Ey nas" diyerek bizleri ayrı ayrı saymadığınıza ve burada Ensar çoğunlukta olduğuna göre mubarek sözünüz bize olmalı. İşte bütün Ensar hazır; tahmin ediyorum onlar da benim gibi düşünüyorlar.

    Ensar, Sa'd hazretlerini tasdik etti.

    -Ya Resulallah biz sana îmân ettik! Nübüvvetini tasdik ettik. Her ne getirdi isen hakdır ve doğrudur. Seninle Akabe'de sözümüz var. Her nerede olursa olsun her ne pahasına olursa olsun; canımızı Allah Resulunün uğruna vermeye hazırız. Emrinizin başımız üstünde yeri vardır. "Bir denizin bir ucundan girip öbür ucundan çıkacağız" desen gözümüzü kırpmadan suya atlarız. Harpte elbette sabredecek ve en şerefli şekilde dövüşeceğiz. Arzumuz Allah'ın Resulünü sevindirmektir. Allahın rahmeti, O'nun Resulünün ve yolunda gidenlerin üzerine olsun!..

    Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, bu sözlere de çok memnun oldular. Ve Sa'd'e de dua ettiler.

    Ve Eshab-ı Kiram'a müjde verdiler:

    -Ey eshabım! Size müjdeler olsun ki Hak teâlâ hazretleri, bana düşmanın iki kafilesinden birini ele geçireceğimizi vâdetti. Ya Şam'a giden ticaret kervanı veya Kureyş ordusu malı-mülkü ile müslümanların olacaktır.

    -İnşallah ya Rasulallah!

    -İnşallah!

    -İnşallah.

    ......

    Yola devam ettiler.

    Zefiran'ı takiben Esafir Tepesi, Debbe köyü geçilip Hannan Kum Dağı sağda bırakıldıktan sonra Bedr yakınına vardılar.

    .....

    .....

    Bedir, bu isimdeki birinin açtığı bir kuyu adı. Kuyu etrafında zamanla Bedir Köyü kurulmuş. Medine'nin güneybatısında Mekke-Medine-Şam yollarının kesiştiği bir ortak nokta.

    Müslümanlar, dağ yollarını takip ederek Bedr Vadisine ulaştılar. Anayollardan gelen münkirler ise kum tepesinin arka-sındaki Yelyel Vadisinin Bedr'e en uzak yerine kondular.

    Vadi, ince yumuşak kum içinde; mü'minler, kumlarda bata çıka yürüyebiliyorlar.

    Resuller Önderi, muhacirîn ve ensarı dinledikten sonra açıkça bir şey demedilerse de belliki hava savaş kokuyor...

    Allâh'ı inkâr ve O'nun hak Peygamberini reddedenler, müslümanları imha niyet ve kasdı ile gelirken; mü'minlerin kervan peşine gitmeleri hem yanlış olur, hem de küffar, bunu "müslümanlar kaçtı" şeklinde yayardı.

    Sevgili Peygamberimiz'in Hicret'ten sonra hakkında bilgi edinmek için zaman zaman Bedr'i sormalarındaki sırrı eshab, şimdi şimdi anlıyor.

    Resullullah, yanına Katade ibni Numan ve Muaz ibni Cebel'i alarak deve sırtında etrafı dolaştı. Düşman hakkında malumat elde etmek istiyordu...

    Süfyan-ı Zamiri isminde yaşlı bir kimseye rastladılar.

    Efendimiz, ihtiyara kendilerini tanıtmadan Kureyş Ordusunu sordular. Süfyan, duyduklarına dayanarak ordunun Mekke'den çıktığı günü ve şimdi muhtemelen bulunması gereken yeri bildirdi. Peygamberimiz, dediklerinin isabetini anlamak için Muhammedîler hakkında bildiklerini de sordu. Medine'den ayrıldıkları tarihi ve şu an bulundukları yeri elifi elifine doğru tahmin etti...demekki ihtiyarın Kureyş hakkında dedikleri de doğruydu.

    .....

    Sevgili Peygamberimiz, Hazreti Ali, Zübeyr bin Avvam ve Sa'd ibni Ebi Vakkas'ın da aralarında olduğu bazı sahabileri çevreyi tarayarak düşmanın yeri hakkında bilgi toplamaları için gönderdi.

    Sahabiler, ayrılmadan onlara şunu buyurdular:

    -Şu karşı küçük tepenin arka eteğindeki kuyu başından bazı bilgiler toplayacağınızı zannediyorum.

    Buraya gelen vazifeli eshab, düşman sakalarını kuyudan su çekerken buldular. Mü'minleri gören sucuların bazıları develeri ile kaçtılarsa da ikisi yakalandı. Haccacoğullarının kölesi Eslem ile Âs bin Saidoğullarının kölesi Ariz Ebu Yesâr da yakalananlar içindeydi. Sahabiler, yakaladıkları sakaları islâm karargâhına doğru getirirken kaçanlar da son sür'at Kureyş çadırlarına doğru deve koşturuyor-du...ilk yetişen Uceyr oldu. Heyecanla bağırıyordu:

    -Nihayet müslümanlar sakalarınıza da saldırdı. Bazı arkadaşlarımız ellerine düştü. Beni duydunuz mu ey Kureyş?

    Bu sırada Kureyş ordusu kızartılmış deve etleri yemekteydi. Uceyr'i işiten Hâkim bin Hizam yemeği olduğu gibi bırakarak kalktı ve diğer Kureyş büyüklerine gitti.

    çııÖÖçşıÜü
    İşte bütün zamanların en büyük ve en mânâlı savaşı...küfür ve iman orduları, sür'atle birbirinin üstüne yürüyorlar. İman ordusu, üçyüzbeş kişi iken küfür ordusu, bunun üç katından fazla; dokuzyüzelli kişi... küfür ordusu, müslümanların sayı azlığına aldanıyor ve bu aldanışın verdiği emniyetle doludizgin gelmekte...iman ordusu ise yüce Allah'ın kalblerine ilham ettiği muazzam cesaret hissi ile müşrikleri az gördüklerinden onlar da düşmanın üstüne aynı sür'atle yürümekte...sanki iki dağ, yerlerinden kopmuş heybetle yekdiğerinin üstüne yürüyor.

    ...ama; islâm düşmanları, daha harbin başında zafer sarhoşluğu ve büyük bir dağdağa ile koşarken ilk darbeyi bir mucize ile yediler...onlar, dört koldan oklar atarak islam ordusuna doğru gelirken; bir ânda ortaya çıkan beklenmedik bir kum fırtınası, müşriklerle at ve develerinin ağız, burun ve gözlerine doldu...kum, bakır bir leğene çakıl taşı düşüyormuş gibi ses çıkarıyordu. Küfür cephesi, dehşetli kum fırtınası ile şiddetle sarsıldı. Ne olduğunu; neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, mübarek islam ordusuna hücum emrini verirken düşmana yerden aldıkları bir avuç kumu savurmuş ve dua etmişlerdi: "Yüzleri kara olsun! Allahım, kâfirlerin kalplerine korku; dizlerine titreme ver..."

    ...hepsi hepsi bir avuç bir şeyken şiddetli bir kum dalgası gibi düşmanı sarsan kumlar; daha doğrusu ahir zaman Resulünün mucizesi, düşmanı ta iliklerine kadar ürpertti. Kalplerini ilk "acaba" ve ilk korku hisleri yokladı...dizlerinde bir titreme duydular.

    ......

    ...dua desteği ile düşmana fırlatılan bir avuç kumla, umulan bütün fayda elde edilmişti...yalnız o bir avuç kumu çöl fırtınalarına çeviren; bir atan ve attıran vardı... Peygamberimiz, atmış; Allahü teâlâ ise attırmıştı; azı çok yapan; azıcık kumu koca bir ordu ile bineklerinin ağzına burnuna dolduran elbette Allahımızdı. Kur'an-ı Kerim bunu haber veriyor; işte: Sen atmadın; fakat Allah attı.

    Mücahidler, düşmana önce ok attılar; sonra taş yağmuruna tuttular...kum fırtınası şaşkınlığını henüz atlatan islâm düşmanları, hemen ardından yeni bir şaşkınlığı yaşadılar; Müslümanlar, onları ta uzaktan taşlarla dövüyorlardı...taşlar, düşman askerleri ile at ve develerinin başına gülle gibi inmekteydi...

    ...kalkanları ile zor-güç korunarak üzerlerine gelmekte olan peygamber ordusuna mızraklarla hücuma geçtiler. Onların mızraklarla saldırmaları üzerine müminler de mızraklarla savaşa başladı ve bunu amansızca inip kalkan, kılıçlar takip etti... şimdi ok, kılıç, mızrak sesleri birbirine karışıyordu...ama, müslümanlar, sadece sayıda değil binek, ok, mızrak, kılıç ve kalkanda da Mekke ordusundan zayıflar. Hatta zayıf da değil; arada mukayese edilmeyecek kadar fark var...düşman, sayı ve silah üstünlüğüne sahip...mücahidler, bunlarda gayet zayıflar fakat bir şeyde emsalsiz; benzersiz üstünlüğe malikler. Onlar, imanın en yüksek noktasındalar...bir tarafta müslümanlığı daha doğduğu ân boğup yok etmek isteyen bir ordu; bir tarafta Allah askerleri; kahraman mücahidler.

    Efendimiz, merkeze ve bütün orduya kumanda ediyorlar...üzerlerindeki zırhla bellerindeki kılıç, Sa'd bin Ubade radıyallahu anh'ın hediyesi. Sağ cenahın/tarafın kumandası Zübeyr bin Avvam, sol cenabın/tarafın kumandası Mikdat bin Esved hazretlerinde... İslâm ordusu, düşman karşısında mübarek bir hilâl güzelliği ile mevzilenmiş... Çarpışma olanca hızıyla devam ediyor... İslâm sancaktarı Mus'ab ibni Umeyr...düşman sancaktarları ise Mus'ab radıyallahü anh'ın kardeşi Zürare ibni Umeyr ile Nadr ibni Haris; Talha ibni Talha...

    ...iki ordu birbirine girip oklar havada vınlarken ibretli bir şey oldu; Hibbân bin Arika'nın fırlattığı ok, islâm saflarının ta arka taraflarında bulunan; hatta bu esnada su içmekte olan Harise bin Süraka'yı buldu...genç sahabi, düşmanla sıcak temasın ilk şehidi oldu...ancak garip olan, düşman okunun, ön saflardaki sahabileri aşarak Harise radıyallahü anh'ı vurması... demekki ecel gelince insanın safın önünde veya arkasında olması farketmiyordu... gerek bir arkadaşlarını şehid vermeleri ve gerekse şehidin ibretli ölüm şekli mücahidleri, daha da gayrete getirdi... "Allah", "Allah" haykırışları göklere yükseliyor..

    Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, tesirli bir konuşma ile islâm askerini coşturuyorlar:

    - Ey eshabım! Sonsuz kuvvet ve kudret sahibi Allah'a yemin ederim ki her kim, bugün düşmandan yüz çevirmeyip sebat eder ve çarpışa çarpışa şehid olursa; Cenab-ı Hak, onu mükâfaat olarak elbette cennetine koyacaktır. Bugün şehid olacakları en yüksek cennet; Cennetül Firdevs, hazır olarak beklemektedir.

    Efendimizin bu müjdesini işiten Umeyr bin Humam radıyallahü anh, daha bir aşka geldi:

    - Ah ne kadar güzel! Cennetle aramızda bir nefeslik mesafe kalmış...demekki cennete gitmek için bir düşman kılıcı kâfi...

    Umeyr, bunları der demez, düşman saflarını yara yara ilerlemeye başladı. Bir taraftan kılıç sallıyor bir taraftan da veciz sözler söylüyordu:

    - Allah'a maddi azıklarla değil; ancak razı olacağı işler ve O'nun için cihad ederek gidilir. Allah korkusu, doğruluk ve iyilikten başka her şey tükenmeye mahkumdur.

    Mübarek, sanki kanı ve kılıcıyla vasiyetini yazıyordu.

    ......

    Ensar'dan Avf bin Haris radıyallahü anh, Sevgili Peygamberimiz'e koştu:

    - Ey Allahın Resulü! Kulun Rabbini hoşnud eden işi nedir?

    Efendimiz:

    - Bilekleri yoruluncaya kadar kılıç sallamak!

    Buyurdular. Bunun üzerine Avf bin Haris, daha çevik hareket edebilmek için zırhını da çıkartarak yalın kılıç düşmanın arasına daldı.

    ......

    ......

    ...diğer tarafta şehidlik özlemi ile kavrulan Umeyr hazretleri, sürekli kılıç darbesi yiyordu...ama kahraman sahabi, aldığı öldürücü yaralara rağmen çarpışıyordu; ve nihayet aldığı son darbe ile çok özlediği şehidliğe kavuştu ve ruhu cennete kanat çırptı...kılıçla şehid olan ilk mücahid Umeyr bin Humam radıyallahü anh'dır.

    ......

    Bütün islâm askeri, bu harbin ne demek olduğunu; ne mânâya geldiğini çok iyi biliyorlardı... Bu sebeple mutlaka kazanmak azmiyle çarpışıyorlardı..ama ne çarpışma; kendinden geçerek; canını hiçe sayarak yapılan bir cihad..

    ......

    ......

    Ebu Cehil Amr bin Hişam ise hem savaşıyor; hem de kibirlene kibirlene fazlalığı ile övünüyordu:

    - Ey müslümanlar! Harplerin bu en dehşetli gününde en yaman develer, en seçme atlar; en keskin kılıçlarla bile benimle başedemezsiniz. İyi bilin ki anam beni bugün için doğurmuş... Bir büyük yangını bugün söndürecek; inanç ve adetlerimize isyan edenleri, bugün feci cezalara çarptıracağım!!!

    Zaferin Mekke ordusunda olacağına öyle inanmıştı ki...şimdiden onun hayal ve sarhoşluğu içindeydi. Bu sebeple "anam beni bugün için doğurmuş" diye şiirler söylerken zaten canavarlar gibi saldıran kâfirleri daha da azdırarak müslümanları bir an evvel imha etmek ve çabucak sonuca gitmek istiyordu.

    Azgın kâfirlerden Âsım bin Ebi Avf da yırtıcı bir hayvan gibi saldırıyor ve bir taraftan da küffarı teşvik ediyordu:

    -Ey Kureyş! Duracak zaman değil! İşte gün bugün! Fırsat bu fırsat! Akrabalık haklarını hiçe sayan ve milletini böleni affetmeyin. O'na bu harpten sağ kurtulmak nasib olursa bana ölüm nasip olsun!.

    Bu büyük lafı ederken Ebu Dücane hazretleri ile karşılaştılar. Kılıçlar havada bir iki kere ağız ağıza geldikten sonra mübarek sahabi, ani ve seri bir hamle ile Âsım kâfirini katletti... Zırhını almaya çalışırken Hazreti Ömer, uzaktan seslendi:

    - Ya Eba Dücane şimdi sırası mı? Zırhla değil düşmanla uğraşacak zaman. Bırak onu!

    Zırhı bırakmıştı ki Mabed bin Vehb'in savurduğu kılıcı yere çökerek zor savuşturdu ve anında karşılık verdi. Bir bir daha derken geri geri giden kâfir, tökezleyerek bir çukura düştü. Rakibinin üzerine atlayan Ebu Dücane radıyallahü anh, kafasını kesmek suretiyle bu islâm düşmanının da canını cehenneme yolladı.

    ...ancak aynı anda müslümanlar, Sa'd bin Hayseme'yi kaybediyorlardı; bir kum tepesinin üstünde ve yakıcı güneş altında bir müşrikle Sa'd hazretleri nefes nefese vuruşuyorlardı. Müşrik'in kafasında miğferi ve altında cins ve çevik bir atı vardı...Sa'd bin Hayseme ise sadece çıplak bir kılıca malikti. Bu sebeple Sa'd radıyallahü anh, şehadet şerbetini içerek Allah'ın sonsuz rahmetine kavuştu.

    ......

    Bir mü'mini öldürmenin zevkini yaşayan kâfir, atından inerek Hazreti Ali'ye meydan okudu..

    - Ali bin Ebi Talib gel! Gel şimdi de seninle hesaplaşalım!

    Hazreti Ali, adamı tanımamıştı ama madem ki kaşınıyordu derhal...

    -Derhal ey Allah düşmanı; haydi!..

    -Bileğine güveniyorsan durma!..

    -Ben bileğime değil o bileği yaratana güveniyorum ey kâfir! İşte buradayım..

    Müşrik, Hazreti Ali'ye doğru gelirken Ali radıyallahü anh da kendine şöyle sağlamca dövüşebileceği bir zemine bakındı, O'nun böyle çevresine bakındığını, sağa-sola bir kaç adım attığını gören düşman askeri sordu:

    -Ne o kaçıyor musun yoksa?

    -Biz kaçmak ne demektir bilmeyiz. Hamle et ya kâfir!

    -Al öyleyse!

    Hazreti Ali, kalkanını siperleyerek sindi. Bir yılan dili kadar keskin kılıç, Ali radıyallahü anh'ın kalkanına çakılıp kaldı.

    Şimdi sıra büyük mücahiddeydi. "Ya Allah!" diyerek var gücüyle kılıcını savurdu. Müşrik'in zırhı omuzundan göğsüne doğru bir bez gibi yırtıldı... O demin böbürlenen Allah düşmanı, sapsarı kesilip titredi. Hazreti Ali, kâfiri öldürdüğünü sandığı dakikada baş ucunda şimşek hızıyla savrulan bir kılıcın havayı yırttığını gördü ve aynı ânda "al bu hamle de benden!" Sesini işitti ve sür'atle yere eğildi; çarpıştığı kâfirin kellesi miğferi ile beraber önüne yuvarlanmıştı. Dinsizin murdar cesedini yere seren Hazreti Hamza radıyallahü anhdı.

    ......

    ......

    Kureyş ordusu bir taraftan müslümanlara hücum ederken bir taraftan da bir endişeyi yaşıyorlardı. Ya eski düşmanları Kinane Kabilesi, arkadan saldırır da Kureyş, iki ateş arasında kalırsa!.. Ancak onlar, bu tasada iken Kinane Kabilesinin, başlarında reisleri Müdliczade Süraka ibni Malik ile kendilerine yardıma geldiklerini sevinçle gördüler. Şimdi cesaret ve kibirleri bir kat daha artmıştı. Hem arkadan vurulma endişeleri bertaraf olmuş; hem de sayıları çoğalmıştı.

    Süraka, daha yaklaşırken ilerden lafa başladı:

    - Ey Kureyş! Sizin düşmanınız, Kinane'nin de düşmanı. Düşmanımız aynı. Biz, hasım değil dostuz artık. Zaten paylaşamadığımız ne?..

    Ebu Cehil, cevap verdi:

    - Ben, hep arkandan demişimdir. Süraka akıllı insandır aslında ama, bir kere öfke basmış yüreğini. O'nun için yüz vermez bize. Bugün; şimdi düşmanlıklar bitti. Şimdi Mekke'nin üstüne dostluk güneşi doğuyor. Hele şu yoldan çıkmış ıslah olmazları tepeleyelim yeni günler açılacak önümüzde Süraka...

    - Yâ Eba Cehil! Ey zeki ve kurnaz insan! Ey yaşlı fakat dinç çınar! Bir bak şu manzaraya: Nerde şu bir avuç silahsız, teçhizatsız müslümanlar, nerde bizim azametli ordumuz... Coşan sel önünde tutunamayan ağaçlar gibi yıkılacaklar karşımızda, dize gelecekler.

    -Ey söz ustası büyük hatip!.. Mekke 'nin soyluları burada bugün. Kinane'nin asilleri de!.. Muhammedilerin sonu geldi...kırılıp gidecekler önümüzde. Gücümüze güç kattınız. Hoş geldiniz aramıza.

    ......

    ......

    ......

    Kahraman mü'minlerden her biri, en az üç kişi ile amansız bir mücadele veriyordu.. Silah ve insan sayısındaki büyük fark, bir ara mü'minlere sıkıntı ve tehlikelerle dolu dakikalar yaşattı. Büyük çilelerin varılmaz sabır kahramanı Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, dostlar dostu aziz arkadaşı Ebu Bekr radıyallahü anh'la birlikte çadıra geçtiler... Efendimiz dua ediyorlar; yalvarıyorlar, yalvarıyorlar, yalvarıyorlar...ya; kolları hafif yukarı ve dirsekler bükülmeden tâ ilerilere doğru uzanarak avuçlar semaya açılıyor; veya o nurlu alın toprağa değiyor... Savaş bütün harareti ile sürerken Hazreti Ali, bir imkânını bularak üç ayrı kere Resulullah'ı yoklamak için çadıra geldi ve her seferinde de O'nu alnı secdede Rabbine yalvarırken buldu...

    -Ya hayyü, ya kayyüm!

    Süraka ve avanesinin müşriklere yardıma gelmiş olması yetmezmiş gibi Mekke ordusunun müslümanlarla çarpışmakta olduğunu işiten Kürz ibni Cabir de kabilesi ile düşmana yardım hazırlığına başladı. Bu kuvvet de müşrik cephesinde yer alacaktı. Eğer, Kureyş kâfirleri, böyle bir yardım da alırsa müslümanların işi çok zorlaşacaktı.

    ......

    ......

    Efendimiz, zaman zaman savaş meydanında zaman zaman çadırdalar. İşte şimdi yine meydanda tarihin en üyük dâvâsını; islâm dâvâsını omuzlamış kahramanlar kahramanı arkadaşlarının arasındalar. Varlıkları ve teveccühleri ile onlara kuvvet ve destek oluyorlar.

    Dudaklarında hep aynı dua:

    - Ya Rab! Eğer iman ehlinden şu cemaat helâk olursa yeryüzünde sana ibadet edecek kul kalmayacaktır.

    ......

    ......

    ......

    Hücum eden mücahidlerin Allah Allah sadaları, vurulan veya öldürülen kâfirlerin bağırtıları, isabet alan atların acı acı kişnemeleri, öldürücü bir darbe yiyen mü'minlerin kelimei şahadet getirmesi, vınlayan oklar, çarpışan kılıçlar, kalkana çarpan kılıçların çıkardığı sesler, kırılan kemik sesleri, devrilen at veya develer, bağrışmalar, teke tek çarpışanlar; meydan okuyanlar, atların tepelediği insanlar...bir meydan muharebesi ki kıran kırana.

    Hazreti Ali, Hazreti Ömer, Hazreti Hamza, Hazreti Zübeyr bin Avvam, Hazreti Sa'd bin Ebi Vakkas, Hazreti Abdullah bin Cahş, Hazreti Ukaşe bin Muhsin, Hazreti Ammar bin Yasir, Hazreti Ebu Ubeyde bin Cerrah, Hazreti Sa'd bin Muaz ...kısacası bütün muhacirin ve bütün ensar arslanlar gibi dövüşüyorlar...

    ......

    Sevgili Peygamberimiz, yine çadıra; yani karargâh merkezine girdiler. Yanlarında yine aziz ve sadık arkadaşları Ebu Bekr radıyallahü anh. Yine iki rekatlık bir namazdan sonra diz üstüler; yine kolları tâ ilerilere uzanmış, avuçları gökyüzüne bakıyor:

    - Ya Rabbi bana vaadettiğin zaferi lutfeyle..

    Allahü teâlâ'dan yardım ve zafer istiyorlar...tekrar, tekrar, tekrar yorulmadan istiyorlar...kollarını öylesine öne ve yukarı uzatmışlar ki mübarek koltukları görünüyor ve omuzlarındaki örtü usulca sıyrılarak yere yığılıyor... Hazreti Ebu Bekr, örtüyü Efendimizin omuzlarına koyduktan sonra istirham ediyorlar:

    - Ey Allah'ın Resulü! Kendini bu kadar yorup yıpratma. Sana elbette imdadı ilahi gelir.. Lütfen üzülme. Senin üzülmen, hepimizi üzer.

    Resulullah, o gün ümmeti için havf/korku makamında; Hazreti Ebu Bekr ise reca/ümid makamında idiler... Efendimizin kendini yoracak kadar duayla meşgul olmasının sebebi eshabı kiramda kalb kuvveti hasıl olması içindi. Zira eshabı kiram, aleyhimürrıdvan, efendilerimiz Resulullahın, indi ilahide duasının red olmayacağına iman ettiklerinden O'nu duada görmeleri ilahi yardımın geleceğine ve zaferin müslümanlarda olacağına dair ümid ve kanaatlerini takviye ediyordu.

    Peygamber Efendimiz, Ebu Bekr'in bu talebini duanın kabulüne işaret saydılar ve devam etmediler. Çünkü Hazreti Ebu Bekr radıyallahü anh, sözünü tam bir ihlasla söylemişti. Allah'ın Resulü duanın kabul olduğunu buradan anladılar...kendilerini hafif bir uyku bastırdı...az zaman sonra Sevgili Peygamberimiz; göz nurumuz ve kalb dermanımız; iman teminatımız, sallallahü aleyhi ve sellem, neş'e ve tebessümle gözlerini açtılar ve bir haberi müjdelediler.

    -Müjde ya Eba Bekr! Rabbim, meleklerini yardıma gönderdi, haberini verdiler.

    ......

    ......

    ......

    Ebu Cehil ve diğer Kureyş reislerinin Süraka ibni Malik ve Kinane Kabilesi zannettikleri İblis ve şeytanlardan başkası değildi...bunlar küfür ordusuna yardıma gelmişlerdi. İblis ve şeytanların yardıma gelmeleri yetmezmiş gibi şimdi Kürz ibni Cabir de bir alay insanla Kureyş'e yardım hazırlığına başlamıştı...bunlar olurken diğer tarafta Habibullah, Hak teâlâ'dan vaad ettiği nusreti ihsan etmesi için yana yakıla yalvarıyor ve "Ya Rab! Eğer iman ehlinden şu cemaat helak olursa yeryüzünde sana ibadet edecek kul kalmayacaktır" diye inliyordu.

    Allahü teâlâ'nın, kâinâtı yüzüsuyu hürmetine yarattığı son ve en büyük peygamberin duasını kabul etmemesi mümkün mü? Nitekim yüce Allah, meleklere mü'minlerin yardımına koşmalarını, kendileri ile beraber olduğunu emir buyurdu. Hasımla nasıl savaşılacağını; öldürücü kılıç darbelerinin boyun ve mafsallara vurulacağını da yüce Allah öğretmişti. Zira meleklerin bu konuda tecrübeleri yoktu.

    Cebrail, Mikail ve İsrafil aleyhisselamlar, alaca atlara binmiş diğer meleklerle beraber ayrı ayrı ânlarda yeryüzüne süzülmeye başladılar. Her büyük melek ve yanındakiler aniden kopan bir rüzgâr ve görünmez kılıç şakırtıları ile iniyorlardı...

    Bu sırada Bedir vadisine bakan bir tepeden savaşı seyreden ve yenilen tarafın mallarından bir şeyler almak için bekleyen Gıfaroğullarından iki amca çocuğu, yanlarından ard arda üç kere şiddetli rüzgarın esmesi ve toz duman arasından sesler, kılıç şakırtıları gelmesi ve ilkinde "ileri ya Hayzum haydi!" Diye bir de haykırış duymaları üzerine birinin korkudan ödü patladı; öbürü feci şekilde korktu.

    "Hayzum", Cebrail aleyhisselamın atının ismiydi ve ona komut veren de Cebrail idi...

    Gökten yere doğru adeta nurdan bir yol üzerinde meleklerin atları ile akması Hakim bin Hizam'ın gözüne göründü. Görünmesi ile müşrik saflarının arka sıralarında bulunan Hakim'in çarpılmışa dönmesi bir oldu. Aklı Kureyş'le müslümanlar arasında bir çıkmaza girmişti. Çareyi kaçmakta buldu. Gizlene saklana kendini Mekke'ye attı.

    Cebrail aleyhisselam mü'min saflarının önünde, İsrafil aleyhisselam ve maiyetindeki melekler, Meymene'de ve Mikail aleyhisselam ve yanındaki melekler de Meysere'de yer aldılar. Melekler, insan şeklindeydi; mü'minlere görünüyorlardı. Bir bölükteki meleklerin başlarında kızıl nur, bir bölükteki meleklerin başında yeşil nur, bir bölükteki meleklerin başında sarı nur vardı... atlarının alınlarına perçem sarkıyordu. Meleklerin bazıları savaşan mücahidlere yardım ediyor; bazıları da orada hazır bulunmaları ile müminlere mânen destek oluyorlardı.

    İblis, Haris bin Hişamla el ele tutuşmuş vaziyette müşrik saflarını dolaşarak Kureyş askerlerini müslümanlara karşı galeyana getirirken Cebrail aleyhisselamın geldiğini görür görmez sür'atle Haris'in elini bırakarak şeytanlarla birlikte kaçar adımlarla uzaklaşıp kayboldu. Cebrail aleyhisselama yakalanıp rezil olmaktan korktuğu için sırra kadem basıyordu.

    ...ama müşrikler, hakikkaten gafil oldukları için köpürdüler:

    - Ya Eba Cehil gördün mü Süraka'yı? Nasıl kaçıp gitti. Hiç Süraka bin Malik bize yardım eder mi?

    - Sen de ne diller döktün O'na ya Eba Cehil! Bayağı da inanmıştık artık dost olacağına hani..

    - Ahmaklık etmeyin! Sürakayı; Kinane Kabilesini yeni mi tanıyorsunuz. Maksadım okşayıcı laflarla oyalayıp meşgul etmekti. Yoksa biz O'nun ne desteğine ne dostluğuna muhtacız. Arkadan kalleşçe saldırmasına mani olmak istemiştim...bunu anlayamadınız mı yoksa?

    - Şimdi n'olacak peki?

    - Düşmanın müttefiki olduğu anlaşılıyor. Müslümanların işini bitirdikten sonra onları Kudeyd'de yakalarız zannediyorum. O zaman Sürakayı da emrindekileri de elimizden kim kurtaracak bakalım!...

    - Belki de Muhammediler kurtarır.

    - Hadi hadi, eğlenecek zaman değil. Bir tek müslüman sağ kalmayacak! Hepsini imha edeceğiz ki atalar yolundan çıkmaya bir daha kimse teşebbüs etmesin!... Vurun haydi; saldırın, vurun!!! Merhamet etmeyin vurun!!!

    ......

    ......

    Peygamberimizle Hazreti Ebu Bekr, çadırın dışına çıktılar. Efendimiz, müminlerin de baş ve göğüslerine tuğ ve nişan takmalarını emrettiler. Bunun üzerine Hazreti Hamza göğsüne deve kuşu kanadı, Hazreti Ali, atların alınlarından sarkan perçemlerden bir beyaz tuğ yaptılar... Zübeyr bin Avvam başına sarı, Ebu Dücane kırmızı, Ukbe bin Amr ise yeşil bir bez bağladılar.

    Müminler, meleklerin yardıma geldiğini görünce coştular. Üzerlerine gelen düşman selini yarmaya çalışıyorlardı. Melekler "dayanın; korkmayın düşman zayıf; Allah sizinle!" Diye mücahidlerin kalbine kuvvet veriyorlardı. Daha kılıçlarını savururken kâfirleri vurmaya başladılar. Buna mücahidlerin kendileri bile şaşırıyorlardı. Meselâ Ebu Davud Mazini radıyallahü anh, kaçan bir müşrikin peşine düştü ve kâfire doğru yaradana sığınarak müthiş bir kılıç savurdu...kılıcın kâfire ulaşıp ulaşmadığı belli olmadan adamın kellesi uçtu. Mübarek sahabi bir ân için onu bir başkasının öldürdüğünü sanmıştı. Halbuki melekler yardım ediyordu. Sehl bin Huneyf radıyallahü anh, da benzeri bir çok hadisenin şahidi oldu.

    Müminler, Peygamber Efendimizin duası, Allahü teâlanın himmeti ve meleklerin desteği ile bir ara müşrikler karşısında içine düştükleri sıkıntılı vaziyeti atlatmayı başardılar...

    Artık kâfirler kırıp geçiriliyor, esirler alınıyor, mallara ganimet olarak el konuyordu. Müminlerin bir kısmı savaşıyor, bir kısmı ganimet malları bekliyor, bazıları da Resulullahın çadırı etrafında muhafızlık yapıyordu...

    Ve bir mucize daha:

    Sevgili Peygamberimiz, henüz iki ordu karşılaşmadan Bedir meydanını gezerken hangi kâfirin nerede vurulup düşeceğini haber vermişse; o bahtsız, gerçekten bir mücahid kılıcı ile Efendimizin elini toprağa koyarak işaret ettikleri yere vurulup yıkılıyordu.

    Müminler, ancak iman uğruna katlanılacak büyük fedakârlıklar içindeydiler. Ebu Seleme radıyallahü anh, kendi kabilesi olan mahzum oğullarına karşı; Ebu Huzeyfe radıyallahü anh, babası Utbe ve kardeşi Velid'e karşı savaşıyordu. Ama en ağır fedakârlığı Ebu Ubeyde bin Cerrah radıyallahü anh, gösterdi...küfür cephesinde yer alarak müslümanlara karşı vuruşan babası karşısına çıkınca gözünü bile kırpmadan işini bitirdi.

    Bazı kahraman müminler de iki ellerinde iki kılıçla dövüşmek gibi görülmemiş ve gayet zor bir işi başarıyorlardı. Meselâ Hazreti Hamza; meselâ Mâbed bin Vehb radıyallahü anhüma. Bazı yiğitler de yaya iken bir atlı kadar canlı, çevik ve ataktı...iki elde kılıç veya bir binekten mahrum olduğu halde binekliymiş gibi çarpışmak şüphesiz ki ancak Bedr kahramanlarına layık bir üstün meziyet. Hem kırılmakla tükenmeyen; azan saldırılar, hem sıcak iklim şartları ve bu şartlarda böyle bir üstün savaş çizgisi...bu imkânsızlık ancak O'nun sallallahü aleyhi ve sellem mucizesi ile izah edilebilir.

    ...ve bir başka mucize daha; yerden, derinlerden gelen davul sesleri düşmana hücum nevbeti vuruyor ki bu sesler, muharebe boyunca, sonrasında ve yıllarca Bedr'de işitilecektir.

    ......

    Çarpışma ilk başladığı sırada küfür ordusunun şımarıklarından Nevfel bin Huveylid, müşrikleri türlü cerbezeli sözlerle müslümanlar üzerine sevkediyordu. Zalimin bu gaddarlığı Efendimizin ağırına gitti:

    - Allahım Nevfel bin Huveylid'i sana havale ediyorum. O'nun layıkını sen ver!..

    ......

    Ve layıkını buldu:

    ...işte bir mümin; Cebbar bir Sahr, Nevfel bin Huveylid'i esir almış süre süre götürüyor. Hazreti Ali, onları gördü. Aynı ânda da esir, Ali kerremallahü vecheh'i gördü...gördü ve iliklerine kadar titredi. Çünkü bu islâm kahramanının kendilerine doğru gelişi hiç de hoşuna gitmemişti:

    - Ya Cebbar kim bu gelen?

    - Ali bin Ebi Talib.

    - Bu adam, beni öldürmeye geliyor!

    Hazreti Ali, yanlarına varır varmaz seri bir hareketle kılıcını savurdu. Nevfel'e hızla inen kılıç, korunması üzerine kalkanına saplandı; yüksek sahabi aynı hızla kılıcı çekti ve Nevfel'in bacaklarına vurdu ve yere yıkılan kâfirin kafasını kopardı...şimdi Allah düşmanı başsız kalan bir horoz gibi debeleniyordu.

    Hazreti Ali karargâha; Resul aleyhisselamın yanına geldiğinde iki Cihan Serveri ortaya sordular:

    - Nevfel bin Huveylid hakkında malumatı olan var mı?

    - O'nun işini hallettik ya Resulallah!

    - Allahü ekber! Allahü teâlâ, duamı kabul etti...ancak her kim Abbas, Talib, Akîl, Nevfel'den biri ile karşılaşırsa onu öldürmeyip esir etsin. Çünkü bunlar Bedr'e zorla getirildiler.

    - Başüstüne ey Allahın Resulü! Emredersiniz.

    ......

    ...yine hızla arkadaşlarının yanına çarpışmak için koşan Peygamber damadı mübarek sahabi, Âs bin Said'i gördü. Aldığı yaraların acısı ve can havliyle uluya uluya toprağı tırnaklıyordu. Ali radıyallahü anh, bir kılıç darbesi ile bu kâfirin de canını layık olduğu yere yolladı.

    Öğlene yakın saatlerde çarpışma tam bir ölüm-kalım savaşı halini almıştı. İki taraf da kazanmak için var gücü ile kavga ediyordu...müminler, şehid veriyor; küffar, ebedi felâkete sürükleniyordu...derken Ebül Yeser radıyallahü anh, Kureyş Bayraktarlarından Ebu Aziz bin Umeyr'i esir aldı.

    Şimdi Kureyş'in istiklâl timsali bayrak, adi bir bez parçası gibi müslümanların ayakları altında ve bayraktarları da elleri arkasından bağlı olarak esirleriydi. Hadise müşrikleri adeta çarptı. Zaten Mekke reisleri de birer birer katlediliyordu...düşmanın şaşkınlığı giderek artmaktaydı... Nasıl olur; şu bir avuç insan, neredeyse silahsız oldukları halde karşılarında nasıl tutunabilir; nasıl dayanabilir; kendileri ile nasıl dişe diş mücadele Verebilirlerdi? Ne var ki manzara, eşit mücadele şeklini de aşmış; müslümanlar hakimiyeti ellerine almaya başlamışlardı... Bu sebeple bir tedbir olarak o gün liderleri ve başkumandanları olan Ebu Cehil Amr bin Hişam'ı gizlemeye başladılar; ama aynı zamanda cephelerinde de fire vermeye başladılar: Halid bin Âlem ismindeki kâfir bir yolunu bulup firar etti. O'nu sırasını düşürdükçe başkaları takip etti. Küffar, ard arda esirler veriyor. Adamları ard arda ölüyordu. Düşmanda şaşkınlık son haddindeydi. Mahzumoğulları, aralarından değişik kimseleri Ebu Cehil gibi giydirerek hedef şaşırtmak istediler fakat yine kaybeden kendileri oldu. Hazreti Hamza bunlardan Ebu Kays, Hazreti Ali de Abdullah bin Münzir'i Ebu Cehil'in gözü önünde katlettiler...

    Ebu Cehil, homurdanıyordu:

    - Aksilik, Süraka ve adamlarının firarı ile başladı. Onların firarı korkakları daha da adileştirdi. Ben bilirim Sürakaya ne yapacağımı! Hele bir Mekkeye döneyim o zaman görecek harpten kaçmak neymiş. O kaçınca bizim ödlekler de bir bir çözüldü..

    - Ya Eba Cehil hani Kürz ibni Cabir de gelmedi?

    - Gelmez tabii. Kurnaz adam şu vaziyette ölmeye mi gelsin.

    Evet; hakimiyetin islâm ordusuna geçtiğini haber alan Kürz, Kureyş'e yardıma gelmekten vazgeçmişti...

    ......

    ......

    ......

    Ukbe bin Ebi Muayt, Hicretten evvel Mekke'de Sevgili Peygamberimiz'e işkence yapan en taşkın kâfirlerden biriydi. Hicret üzerine fahri kâinat aleyhine bir manzume yazmıştı.

    Hicret edince Mekke'den

    Kurtulduğunu sanma!

    Ey Kusva'nın suvarisi

    Rüzgârdan hızlı atımla

    Tez zamanda olacağım karşında

    Mızrağıma kanınla su verecek

    Kılıcımla vuracağım boynuna...

    Efendimiz bu mısraları işitince:

    - Allahım Ukbeyi ağzı üzerine yere çal!

    Diye dua ettiler..

    İşte meydanı boş bulduğunda uluorta atıp tutan bu zalim; Kureyş ordusu Bedir'de gerilemeye başlayınca kaçmaya ilk davrananlardan biri oldu...ama bindiği at, hırçınlaşarak o'nu üstünden attı. Ağzı üzerine yere çakılmıştı. Abdullah bin Seleme, yetişerek esir aldı ve esirlerin toplandığı yere götürerek muhafızlara teslim etti...

    Kahramanların en büyüğü aziz mücahidler, muhacir veya ensardan şehid verdikçe yürekleri kor ateşler gibi yanıyor; azimleri artıyor; her kâfirin katlinde şevkleniyorlardı.. Hatta bazan kılıçlar bile o yiğitlere yetmiyordu... Ükkâşe bin Mıhsan, her sahabi gibi döne döne, vura vura, düşmanın üstüne gide gide dövüşüyordu. Ükkâşe hazretleri, bütün hançeresi ile "Allahü Ekber!" diye bir sayha kopararak kılıcını savurdu. Simâk bin Hareşle'nin kellesi havada helezonlar çizerek toza toprağa bulandı ama.. mübarek sahabinin kılıcı da kabzaya yakın yerden "çınn" diye koptu. O heyecanla koşulacak yere koştu:

    - Ya Resulallah kılıçsız kaldım!..

    ...diğer her mücahid gibi yapış yapış terler ve kan içindeydi... bu kanlar ya kendi yaralarından akıyordu; veya bir şehidi alıp arka saflara taşırken bulaşıyordu veya bir islâm düşmanından sıçrıyordu...

    Sevgili Peygamberimiz, yerden bir hurma dalı alarak büyük muharibe uzattılar:

    - Bununla devam et...

    Ükkâşe bin Mıhsan radıyallahü anh, dalı kaptığı gibi cepheye koştu...'bir hurma çubuğu ile zırhlı ve kılıçlı düşmana karşı ne yapabilirim' fikri beyninin en dip hücresinden bile geçmedi.. Karşısına çıkan ilk kâfire tâ ciğerlerinden kopup gelen bir derin ihlasla "Bismillah!" diyerek elindeki hurma dalı ile hamle yaptı... o ân sevgili Peygamberimizin büyük bir mucizesi gerçekleşti. Ükkâşe hazretlerinin düşmana savurduğu hurma dalı, daha havada iken uzun, parlak ve sırtı sağlam keskin bir kılıca dönüştü ve kâfiri cansız yere serdi.. Ükkaşe radıyallahü anh "El'avn" ismini verdiği bu kılıçla bütün gazalara iştirak etti..

    Ubeyde bin Said ise gözleri hariç başdan ayağa zırh içinde olduğu halde atının üstünde övünüp duruyordu. Zübeyr bin Avvamla karşılaştı. Büyük mücahid, yaradana sığınıp öyle bir nişan aldı ki mızrağı kâfirin gözüne isabet ettirdi ve O'nu attan bir demir külçesi gibi yere yuvarladı; kâfir ölmüştü. Zübeyr radıyallahü anh, ayağıyla düşmanın kafasına basarak mızrağı ancak çekip çıkarabildi.

    Bütün eshab, şu ân aynı ulvi gaye için yaşıyor veya ölüyordu: İlayı kelimetullah...bu sebeple destanların anlatmaya yetmeyeceği bir kahramanlıkla vuruşuyorlardı... Hazreti Ali, Hazreti Hamza, Ebu Dücane, Ammar bin Yasir, Zübeyr bin Avvam, Bilâl-i Habeşî, Abdurrahman bin Avf, Suheyb bin Sinan, Abdullah bin Seleme, Zeyd bin Harise, Numan bin Asr, Ebu Huzeyfe, Ubeyde bin Haris, Sabit bin Ciz, Mücezzer bin Ziyad, Muaz bin Amr, Hazreti Ömer, Yezid bin Abdullah, Harice bin Zeyd, Said bin Rebi, Ma'n bin Adiy, Numan bin Malik, Yezid bin Rukayş, Ebu Bürde bin Niyar, Ebül Yeser, Muaz bin Afra, Muavvez bin Afra, Harice bin Zeyd, Hubeyb bin Yesar, Huseyn bin Haris, Osman bin Mazun, Halid bin Bükeyr, İlyas bin Mükeyr, Sa'd bin Ebi Vakkas, Malik bin Rebia, Abdullah bin Seleme...ve diğerleri karşılarına çıkan kâfirleri cansız yere seriyorlardı.

    Mücahidler, kâfirlerden bazısını da canlı olarak yakalayıp esir ediyorlardı. Aslında müşrikler zor ânlarında kılıçtan kurtulup esir olmayı artık cana minnet bilmeye başlamışlardı...ancak müminler, bu adamlardan neler çekmemişlerdi ki! Bu sebeple Resulullah'ın karargâh muhafızlarından Sa'd bin Muaz, bir kâfir esir alınarak müslümanların eline geçtiğinde "ah keşke öldürülseydi" diye içten içe hayıflanıyordu.. Sevgili Peygamberimiz sual buyurdular:

    - Ya Sa'd halinde bir hoşnudsuzluk görüyorum.

    - Evet ya Resulallah. Keşke elimize düşen her kâfiri katletsek! Esir olmakla canlarını kurtarıyorlar...

    ...tabii az da olsa müminler de kayıp; daha güzel söyleyişi ile şehid veriyorlardı...mesela düşmana "bilekleri yoruluncaya kadar kılıç sallayan" Avf bin Haris radıyallahü anh Ebu Cehil tarafından şehid edilmişti. Henüz onaltı yaşında olduğu için sefere kabul edilmeyen; bunun üzerine Peygamberimiz'den yalvararak izin alan Umeyr bin Ebi Vakkas da genç bir kartal gibi kanının son damlasına kadar vuruşmuş ve nihayet Amr bin Abdi Ved tarafından şehid edilmişdi, radıyallahü anh.

    ......

    Meşhur Kureyş reislerinden Tuayme, Safvan bin Beyza radıyallahü anh'ı şehid etti; fakat Safvan hazretlerinin kanı yerde kalmadı. Hazreti Hamza radıyallahü anh da mübarek kılıcı ile kâfirin işini bitirdi. Ebu Cehil'in kardeşi Âs bin Hişam'ı ise Hazreti Ömer ile Yezid bin Abdullah hazretleri katlettiler. Kureyşin en mühim reislerinden bir de Ümeyye bin Halef vardı. Hazreti Bilâl'in efendisi yaşlı ve şişman adam. Bilâl radıyallahü anh'ı Allah'a ve Resulüne imandan vazgeçirmek için tandır üzerindeki sac gibi yakıcı kumlar üzerine yatırıp ağır kaya parçalarını göğsüne koyan; ağzında tükrüğün zerresi bile kalmadığı halde bir damla su vermeyen; boynuna ip takıp çocukların eline verdikten sonra Mekke sokaklarında seyirlik bir mahluk olarak gezdiren ve "ehad / Allah bir" dedikçe işkenceyi arttıran taş kalbli zalim... Bu zalim, yaşlılık ve şişmanlığını korkaklığına maske yapmak istemiş ve fakat Ebu Cehil şirretinin ağır tahrikleri yüzünden istemeye istemeye harbe dahil olmuştu... Yüce Allah, O'nu harbe dahil etmişti; çünkü başına gelecekler vardı. Bu adam ve oğlu Ali, harbin sonuna kadar dayandılar...ama ümidleri kalmayınca can tasası ile her ikisi de eskiden dostları olan Abdurrahman bin Avf radıyallahü anh'a iltica ettiler...

    ...fakat tam o sırada Bilâl-i Habeşî radıyallahü anh'ın gözüne çarptılar. Peygamber müezzini o güzel sesi ile bağırdı:

    - Ey Allah askerleri! İşte kefere ve fecerenin reisi Ümeyye bin Halef burada! İslâmın şeref ve izzeti için onu öldürünüz!!..

    Muaz bin Harisle ensardan bazıları yetişip kılıçları ile bu islâm düşmanını ortadan kaldırdılar. Oğlu Ali'yi ise büyük ve çilekeş mümin Ammar bin Yasir katletti. Ali, o ân kulakları sağır eden korkunç bir çığlık kopardı. Ki işitenler birân dona kaldılar.

    Savaş devam ediyor; fakat küfür ordusu ölü ve esir verdikçe yeisten kahroluyordu...

    O meydan okuyan; Mekkeli muhacirleri âsi sayan; Medineli ensarı basit çiftçiler diye hor görenler, arkası arkasına anlı-şanlı arkadaşlarını kaybedince kara ruhlarında korku fırtınaları savrulmaya başladı. Bir kaç saat öncesine kadar kendilerinde kıyas kabul etmez üstünlükte görenler, şimdi 'nasıl yapar da ağır bir hezimet'ten kurtuluruz' diye düşünüyorlardı...halbuki şu meydana ne hayaller ve ne şekilde gelmişlerdi? Hesaplarına göre müslümanların önde gelenleri cezalandırılacak; diğerleri de elleri arkalarına bağlanarak süre süre esir pazarına götürülecekti...müşrikler ise hiç kimsenin burnu bile kanamadan geri döneceklerdi... Ebu Cehil, bu kahredici hesaplaşmayla kendi kendisini yiyip bitirirken asıl, müminler, O'nun işini bitirmek için fırsat kolluyorlardı. Bu meydanda her kâfiri devirmek her mümin için dünya durdukça devam edecek bir ulu şerefti ama; şereflerin en büyüğü küfrün lideri Ebu Cehil'i öldürmekti. Fakat bazı ensar O'nu tanımıyordu.

    ......

    Bu sebeple Bedr'e yedi civanını birden gönderen o yiğit ana Afra Hatun'un çocukları Muaz bin Haris'le Muavvez bin Haris bu ölüm kalım anında Abdurrahman bin Avf'a yaklaştılar:

    - Amca! Ebu Cehil'i tanıyor musun?

    - Niçin sordunuz?

    - O'nunla görülecek hesabımız var.

    Abdurrahman bin Avf radıyallahü anh güldü:

    - Her müslümanın o'nunla görülecek hesabı var.

    - Doğru ama bizim Rabbimize verilmiş sözümüz var. Ya onu katledecek veya bu uğurda öleceğiz.

    - Bakın ta şu ileride kalabalığın etrafını çevirdiği at üstündeki yetmişlik kara kuru adam.

    İki genç gösterilen hedefe doğru hızla atıldılar... Hazreti Abdurrahman çok duygulandı:

    - Allahım henüz hayatlarının baharında olan bu gençleri umduklarına nail eyle.

    İki kardeş kalabalığın ortasına daldı. Kılıçlar, inip kalkıyor; çarpışan çeliklerden ürpertici çınlamalar yükseliyor; bunlara insanların "ah vuruldum" feryatları ile at kişnemeleri katılıyordu. Onlar Ebu Cehil'e vurdukça muhafızlar ve Ebu Cehil de genç müminleri öldürmeye çalışıyorlardı. Mel'un kâfire bir iki darbe de Muaz bin Amr indirdi. Zalim, öldürücü yara almıştı. Ancak, Ebu Cehl'in oğlu İkrime Muaz bin Haris'i kolundan ağır şekilde yaraladı. Aynı anda Ebu Cehil de Muavvez'i şehid etti. Muaz hazretleri, kardeşinin şahadetine aldırış etmeden dehşetli mücadelesine devam ediyordu. Ve sonunda etrafındaki koruyuculara rağmen Ebu Cehil'e son darbeyi vurarak çığlıklarla yere yuvarladı...

    ......

    ......

    ...düşman hattı, bütün cephelerde çöktü ve panik ve kargaşa ile ric'at/geri çekilme başladı. İslam saflarının hilâl şeklindeki iki ucu kapanarak düşmanın bir kısmını esir aldılarsa da çoğunluk ne ağırlıkları varsa arkada bırakarak sür'atle Bedr'i terkediyorlardı... Mücahidler, başta Resulullah olmak üzere düşmanı bir müddet takip ettiler. Hatta Sevgili Peygamberimiz, atını Hazreti Ali'ye verdi; büyük kahraman, bozulmuş orduyu bir müfreze ile takip etti ama düşman, düğüne gider gibi geldiği Bedr'i şimdi kahredici bir ruh hali ile kaçarak terkediyordu. Hazreti Ali ve yanındakiler arkalarına bile bakmadan uzaklaşan küfür ordusunu biraz daha takip ettilerse de toz duman içinde Mekke'ye doğru ufukta eriyip kaybolan müşrikleri takipten vazgeçerek geri döndüler...

    ...kaçan düşmanın harp sahasından tamamen atılması ile nihai zafer kazanılmış ve islâm sancağı, kıyamete kadar bir daha inmemek üzere yükselmişti.

    ......

    ......

    ......

    Alabildiğine bir düzlük ve çöl. Uzakta sıra dağlar. Masmavi bir gök; güneş tam tepede. Yerde telef olmuş veya yaralı at ve develer, ve kara suratlı kâfir ölüleri...yalvararak inleyen, hayatlarının bağışlanmasını isteyen, "su, bir damla su" diye sayıklayan kâfir yaralıları ...beride hasretinde olduğu rütbeye kavuşmanın tarifsiz huzurunu yaşayan nur ve gül yüzlü şehidlerimiz. O bilmediğimiz hayatta bilmediğimiz nimetlere kavuşmuş bu mes'ud şehidlerin yüzlerinde derin bahtiyarlık tebessümleri...sarı çöl; kanlar içinde şehid ve ölüler ve kanlarda şavkıyan güneş hüzmeleri. Derinlerde dâvullarla zafer gümbürtüleri. Meleklerin öldürdüğü ölüler boyun ve eklemlerindeki siyahlıklardan hemen tanınıyorlar.

    ......

    Eshabı Kiram ile müşrikleri takipten karargâha dönen Sevgili Peygamberimiz, süal buyurdular:

    - Ebu Cehil'den bir haber var mı? Ölü mü, yaralı mı, kaçtı mı?

    Muaz radıyallahü anh:

    - Ebu Cehili merhum kardeşim Muavvaz ile birlikte öldürdük ya Resulallah...

    Hazreti Ömer, hayret etti:

    - Bir yanlışlık olmasın! Biz Ali bin Ebi Talib ile O'nu öldürmüştük.

    Hazreti Muaz:

    - Hayır Hayır! Hatta O'nu katlederken Muavvez'i de kaybettik.

    Ensar'dan Abdullah ibni Mes'ud, söz aldı:

    - Ya Resulallah müsaade ederseniz meydanı bir gezeyim, ölü veya yaralı olup olmadığını şimdi öğreniriz.

    Efendimiz izin verdiler.

    İşte, biraz evvel insan, deve, at, ok, gürz, kalkan ve kılıç seslerinin birbirine karıştığı meydan...O velvelenin, o gulgulenin yerini şimdi derin bir sessizlik almıştı. Abdullah ibni Mes'ud, çöle serilmiş ölü ve yaralıları tek tek yokladıktan sonra aradığı şahsı buldu. Evet; Ebu Cehil Amr bin Hişam; Kureyş kabilesinin bu mühim siması, müşriklerin lideri işte âciz bir şekilde can çekişiyordu. Aziz sahabi, bir ayağı ile islâmın amansız düşmanı baş kâfirin göğsüne bastı ve eliyle sakalından tutarak sarstı:

    - Heyy! Sen Ebu Cehil değil misin?

    - Evet; ben Ebu Cehilim. Ama sen o yüksek yerde ne arıyorsun ey koyun çobanı! Unutma ki çıktığın yer yalçın bir dağdan daha sarptır.

    - Ey mel'un! Cehennemi boylamak üzeresin ama hâlâ kibir nutukları atıyorsun.

    - Keşke o göğse Yesribli bir köylü değil de bir Mekke'li çıksaydı.

    - Hâlâ mı büyüklenme?

    - Zafer hangi tarafta?

    - Elhamdülillah ki müslümanların.

    - Yaa! Demek öyle!... Git Muhammed'e deki: Bugüne kadar O'na düşmandım. Şimdi düşmanlığım bir kat daha arttı!

    Abdullah ibni Mes'ud'un cevabı, ayağı altında zelil ve hakir bir şekilde acılar çeken korkunç kâfirin yüzüne kırbaç gibi indi:

    - Alçak! Kafanı keseceğim senin! Hem de yıllarca belinde gururla taşıdığın şu kendi kılıcınla keseceğim!

    - Bari omuzuma yakın yerden kes ki başım heybetli görünsün.

    - Zebaniler heybet neymiş şimdi gösterirler sana kibir putu! Al bakalım!!!!

    Mübarek sahabi, bir hamlede Ebu Cehil'in kafasını gövdesinden ayırdı. Murdar vücut, kafası koparılan bir horoz gibi bir-iki çırpınıp debelendikten sonra kaskatı kesildi. Yıllarca Allah Resulü ile eshabına olmadık eziyetler çektiren koca zalim, dünyadan yıkılıp gitmişti. Hem de ne ibretle! Kendini beğenmiş ve mağrur Ebu Cehil, ayağa kalktığında ancak oturan bir babayiğidin yüksekliği kadar boyu olan Abdullah ibni Mes'ud'un ayağı altında şerefsiz bir şekilde ve kendi kılıcı ile ...

    Aziz sahabi, Ebu Cehl'in zırhını, kılıcını ve bir ipe takarak sürüte sürüte getirdiği kafasını İki Cihan Sultanının mübarek ayakları dibine bıraktı...kafa kan, toz topraktan tanınmaz haldeydi.

    - Ya Resulallah! İşte Allah düşmanı Ebu Cehlin başı!..

    - La ilahe illallah! Ey Abdullah ibni Mes'ud! Bunun Amr bin Hişam'ın başı olduğuna dair kendisinden gayrı ilâh olmayan Allah'a yemin eder misin!..

    - Evet ya Resulallah! Kendisinden gayrı ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki mübarek ayaklarınız dibindeki bu baş Ebu Cehil'e aittir.

    Sevgili Peygamberimiz azgın bir şakînin islâm yolundan çekilmiş olmasından dolayı memnun oldular; iki rek'at şükür namazı kıldıktan sonra sonsuz hamdlere layık olana yöneldiler:

    - Allah'a hamd-ü senalar olsun ki kuluna yardım etti; dinini üstün kıldı, buyurdu ve devam etti, Allahım vaadini yerine getirdin; hakkımdaki nimetini tamamla...

    ...ve İbni Mes'ud ve bir kısım eshabla beraber Ebu Cehlin cesedinin bulunduğu yere gittiler.

    Amansız islam düşmanının ölüsü üzerine gelince:

    - Ebu Cehil, bu ümmetin fir'avnı idi, dediler ve seslendiler:

    - Ey Allah düşmanı! Allah'a hamdolsun ki seni zelil ve hakir etti.

    ......

    ......

    Böylece savaş, öğlen sıralarında müslümanların mutlak zaferi ile noktalanmıştı.

    Efendimiz tekrar karargâha döndüler ve şehidlerin, ölülerin, yaralıların, esirlerin ve ganimet mallarının tesbitini emrettiler.

    Cebrail aleyhisselâm ve diğer melekler izin isteyerek gittiler.

    ......

    ......

    Müslümanlar, Bedr meydanında büyük islâm davası uğruna ondört şehid vermişlerdi. Bu ondört kişinin altısı muhacirinden sekizi ensardan idi...

    Şehid muhacirler:

    Mihca, Ubeyde bin Haris, Züşşimaleyn bin Abdi Amr, Akıl bin Bükeyr, Safvan bin Beyza ve onaltı yaşındaki gencecik Umeyr bin Ebi Vakkas.

    Şehid Ensar:

    Hârise bin Süraka, Sa'd bin Hayseme, Mübeşşir bin Abdülmünzir, Umeyr bin Hümam, Rafi bin Mualla ve analar anası Afra hatun radıyallahü anha'nın goncaları Yezîd bin Haris, Avf bin Haris, Muavvez bin Haris.

    ...aziz şehidler al kanlı elbiseleri ile yan yana dizilmişlerdi. Yüzlerine sanki pembecik pembecik cennet gülleri yansıyordu; ferah, aydınlık, huzurlu rahmetullahi aleyhim ecmain.

    Kâinatın Sultanı, mübarek şehidlerin önünde durdular. Sahabiler de arkada safa geçtiler. Az evvel omuz omuza savaştıkları arkadaşlarının şimdi cenaze namazını kılıyorlar. Efendimiz tekbirler getiriyor; cemaat tekrarlıyor...

    Namazdan sonra yan yana ondört cennet bahçesi açıldı ve aziz naaşlar toprağa emanet edildiler... Onlar ne bahtiyar insanlar ki islâmiyet uğruna en kıymetli varlıklarını; canlarını verdiler. Cenaze namazlarını Allahın Resulü ve Allahın yeryüzündeki arslanları kıldılar... Onlar ne seçilmiş insanlar ki vasıfları Bakara suresi yüzelli dördüncü ayeti ile anlatıldı: Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyiniz. Hayır, diridirler. Fakat siz farkında olmazsınız...

    ......

    Tabiatiyle bir çok da yaralı mücahid mevcuttu. Meselâ Zübeyr bin Avvam radıyallahü anh. Hayli yarası vardı; ama en derini boynundakiydi. Bu yaraya parmak rahatlıkla girebiliyordu.

    ......

    ......

    Ensar'dan Harise bin Süraka'nın Bedr'de genç yaşta hayatını kaybettiği haberi Medineye annesi Rubeyde Hatun'a gelince yiğit ananın tavrı merak mevzuu oldu. Acaba ölüm haberi, cahiliyet döneminde olduğu gibi O'na saç baş yoldurup hüngür hüngür göz yaşı döktürecek miydi? Soylu ana dedi ki:

    - Benden cahiliyet zamanının alışkanlıklarını beklemeyin. Şimdi evlat kaybetmenin acısını kalbime gömüyorum. Resulullahın avdetini bekleyeceğim. Şayet Harise şehid olarak cennetlik olmuşsa elbetteki gözümden tek damla yaş sızmayacak; şükür secdesine varacağım. Ama ruhunu imansız olarak teslim etmişse; bu gözlerin şu dünyayı görmesine artık lüzum kalmaz. O zaman kanlı göz yaşları ile ağlayacağım.

    ......

    ......

    İman ordusunun ondört kaybına karşılık, küfür ordusu yirmidördü Kureyş reislerinden olmak üzere yetmiş ölü ve ayrıca yetmiş de esir vermişlerdi. Müslümanların eline geçen ganimet ise yüzelli deve, otuz at, çok miktarda kırmızı kadife, kılıç, ok, mızrak, yay, gürz gibi savaş aletleri, ev eşyası, elbise ve benzeri şeylerdi.. Ganimet Emirliğine Abdullah bin Ka'b tayin edildi. Yetmiş müşrikten onaltısını Ali rahmetullahi teâlâ aleyh hazretleri, öldürdü. Beş kişinin de öldürülmesinde diğer eshaba yardım etti. Beş kişiyi Hazreti Hamza radıyallahü teâlâ anh öldürdü. Dört müşriki de Ammar bin Yasir rahmetullahi teala aleyh katletti. Ammar bin Yasir anne ve babası ile ilk imana gelenlerden. Bu sebeple küfrün ilk azgın dalgaları bunlara; ilklere çarptı... Çok işkence gördüler. Annesi Sümeyye Hatun işkence altında iken "İslamdan dön!" baskılarına "hayır!" dediği için Ebu Cehil tarafından süngü ile vurularak hunharca şehid edilmişti..ilk şehidimiz bir anne; evlâdlar, annelerden çoğalır. Sanki Sümeyye radıyallahü anha sonraki şehidlere manevi anne oldu da asırlar boyu çoğaldılar; çoğalacaklar.

    ......

    Hazreti Ebu Bekr'in oğlu Abdurrahman ise kılıçtan kurtulmuştu. Şimdi kılıçtan; günü gelince de eshabdan olarak cehennemden...

    ......

    Büyük kumandan Sevgili Peygamberimiz Kureyş reislerinden yirmidört ölünün Kalib denilen taşla örülü kör kuyulardan birine atılmasını emrettiler. Sürüterek çeke çeke kuyuya ilk atılan koca gövdeli Utbe bin Rebia oldu. Efendimiz, Ebu Huzeyfe'nin yüzüne baktılar. Babasının berbat akıbeti O'nu sarartmıştı. Halbuki Ebu Huzeyfe, O'nun hep imana geleceğini bekliyordu. Müşrikler, bir bir kuyuya dolduruldular. Umeyye bin Halefse zırhının içinde şişmişti. Zırhtan çıkartılmaya çalışılınca etleri dağılmaya başladı. Bu sebeple o'nu olduğu yerde bırakarak üstüne taş-toprak yığıldı.

    ...İslâmiyeti yok etmek için saldıranların kendileri yokolmuştu... Sevgili Peygamberimizle Hazreti Ebu Bekr, koca kâfirler, kuyuya atılırken savaş alanını geziyorlardı. Peygamberimiz, sürekli hamd ediyorlar: "Allah'a hamdolsun ki bana olan vaadini yerine getirdi"..

    ......

    ......

    Harp artığı müşrikler, Mekke'ye vardıklarında Sürakayı az kalsın parçalayacaklardı:

    - Ya Süraka başımıza gelenler hep senin yüzünden!

    - Ne! Benim yüzümden mi? Ben ne yapmışım ki!

    - Daha ne yapacaksın? Eğer savaş meydanından kaçmasaydın Mekke ordusu bozguna uğramayacaktı.

    - Kim? Ben mi?

    Kalabalık Sürakayı bunaltıyordu.

    - Elbette sen!

    - Emin olun ki ben Bedr'e gelmedim. Hatta sizin gittiğinizi bile nice zaman sonra işittim.

    Süraka şeklinde görünenin iblis; diğerlerinin de şaytanlar olduğunu nasıl bilebilsinlerdi?

    ......

    ......

    İslâm ordusu, Bedr'de savaştan sonra üç gün daha kaldı.

    Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, son gece ay ışığının çölü gündüz gibi aydınlattığı bir sırada müşriklerin atıldığı kuyuya doğru yürüdüler. Eshab da peşinden yürüdü. Fakat, Allah Resulü'nün nereye gittiğini tahmin edemediler... Merakları, Efendimizin, müşrik ölülerinin dolu olduğu kuyu başına gelmesine kadar devam etti. ...kuyudaki ölüleri tek tek, isim isim sayarak hitap buyuruyorlar:

    - Ey Ebu Cehil Amr bin Hişam! Ey Utbe bin Rebia! Ey Şeybe bin Rebia! Ey Nevfel bin Huveylid! Ey Huzeyfe bin Ebi Huzeyfe... Siz, Peygamberinize karşı ne kötü bir kavimdiniz. Siz beni yalanladınız; başkaları doğruladı. Siz beni evimden ve yurdumdan ettiniz; başkaları bana destek oldular. Siz benimle savaştınız; başkaları beni size karşı korudu. Siz Rabbinizin size vâd etmiş olduğu azaba kavuştunuz mu? Ben, Rabbimin bana vaad ettiği yardım ve zafere kavuştum!

    Eshabı kiram, Sevgili peygamberimizi hayretle takip ediyorlardı. Zira böyle bir hadiseyi ilk defa yaşıyorlardı. Hazreti Ömer sordu:

    - Ya Resulallah! Ruhsuz cesetlere, kokmuş leşlere mi sesleniyorsunuz?

    Peygamberimiz, arkadaşlarına dönerek buyurdular ki:

    - Muhammed'in varlığı kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitici değilsiniz! Ancak onlar cevap veremezler.

    Eshab, iliklerine kadar ürperdi.. Bu ne müthiş hakikatti böyle?

    ......

    ......

    Üçüncü gün olunca develerini istediler; yol ihtiyaçları deveye yüklendi. Hareket emrini verdiler.

    ...ordu derhal ve kısa zamanda hazırlandı. Bu üç gün içinde yaralar sarılmış yorgunluklar atılmıştı. Aslında müslümanlar, zafer sevinciyle yorgunluk ve yaraların farkında bile değillerdi... Onlar; o yüksek kahramanlar, İslâm nimetinin külfetini işkenceler, zulümler, hakaretler görerek veya bu uğurda hayatlarını vererek ödediler... Vazifeli eshabın muhafazası altında olan müşrik esirlerini Hazreti Hamza, sıkı sıkıya ve kaçmalarına mani olacak şekilde bağladı.

    Ordu, Useyl'e doğru hareket etti..."ah keşki Medine'ye geldikleri gibi yine eksiksiz dönebilselerdi." Ama bu mümkün mü? 'Hiç bir dâvâ yoktur ki şehidi ve çok üzüleni olmasın'. İşte dünya durdukca duracak olan hakikat. İslâm dini ise dâvâların en mukaddesi. Bedr'e kadar çok üzüntüler yaşandı; çok üzülenler oldu. Bedr'de ise bu dâvâ şehidlerini de verdi.

    Eshabı kiram, şehidliğin önünde dualarını okuyup uzaklaşırken kalblerini yine de aziz arkadaşlarının ayrılık alevi şöyle bir kavurup geçiverdi.

    ......

    Useyl, hayli uzun bir vadi. Vadi ortalandığında akşam olmak üzereydi. Efendimizin emriyle gecenin burada geçirilmesi kararlaştırıldı. Akşam namazı kılıp, bir şeyler yendiğinde vakit yatsıyı bulmuştu. Sevgili Peygamberimiz,

    - Bu gece bizi kim bekleyecek? Diye sual buyurdular. Birisi karanlıkta ayağa kalktı. Şanlı Peygamber O'na:

    - Sen kimsin, dediler.

    - Zekvan bin Abdikays ya Resulallah!

    - Otur, buyurdular.

    Peygamberimiz, suali tekrarladılar:

    - Bu gece bizi kim bekleyecek?

    Bu defa başka birisi, ayağa kalktı. Efendimiz ona:

    - Sen kimsin? Dediler.

    - Abdi Kaysın oğluyum.

    - Sen de otur.

    Üçüncü bir şahıs kalktı. Resulullah ona da sordular:

    - Sen kimsin?

    - Ebu Seb, ya Resulallah...

    Bir mikdar durduktan sonra Resulullah efendimiz:

    - Üçünüz birden ayağa kalkınız, emrini verdiler.

    Sadece Zekvan bin Abdikays ayağa kalktı. Peygamberimiz:

    - Diğerleri nerede? Buyurdular.

    Zekvan radıyallahü anh:

    - Ya Resulallah her üç suale de cevap veren bendim, dedi..

    Efendimiz, Zekvan hazretlerinin, bu hizmet etme aşkına çok memnun oldular ve hayır duada bulundular:

    - Allah da seni muhafaza etsin.

    ...o gece Zekvan radıyallahü anh'dan gayrı daha başka müslümanlar da nöbet tuttular. Bunlardan biri de Ebu Katade radıyallahü anh'dır. Efendimiz, sabahleyin bu mübarek sahabiye de dua ettiler.

    - Allahım! Bu gece Ebu Katade, senin Resulünü koruduğu gibi sen de O'nu koru.

    ......

    Useyl'de ordu istirahate çekildi... Uzakta gece böcekleri sonu gelmez bir telaşın içindeler. Yakında nöbetçilerin ayak sesleri ve dertli esir iniltileri. Ay yükselmiş ve etrafı halelenmiş halde. Yıldızlar cıvıl cıvıl. Mücahidler, derin bir uykudalar...fakat hassas ve ince kalbli mübarek Peygamberin mübarek gözleri uykuyu kabul etmiyor. Herkes uykudayken Resulullah uyuyamıyor. Böylece hayli zaman geçmişti ki Sevgili Peygamberimizin uyuyamadığı nöbetçilerden birinin dikkatini çekti:

    - Anam-babam sana feda olsun ey Allahın Resulü. Niçin uyumuyorsunuz?

    - Abbas inliyor...

    Hazreti Ömer, sıkı şekilde bağladığı için Abbas bin Abdülmuttalib, derinden derine inliyordu. Nöbetçi, hemen esirlerin arasına gitti ve Abbasın bağlarını gevşetti. Bu nöbetçi biraz sonra yine Resulullahın yakınından geçerken sordular:

    - Abbasın sesi neden kesildi?

    - Bağlarını gevşettim ya Resulallah...

    - Öyleyse diğer esirlerin de bağlarını gevşetin, buyurdular...

    ...Ve ondan sonra uyuyabildiler.

    ......

    Useyl'den hareket edilmeden evvel esirler Resulullah'a takdim edildi.

    Nerede büyüklenip duran; Peygamber'e savaş açan cengaverler? Şimdi şu yüksek huzurda başları önlerinde suçlu suçlu bekleşenler o yiğitler mi?

    Esirler'den biri de Abbas. O iri-yarı, güçlü-kuvvetli Abbas'ı zayıf ufak-tefek bir mücahid yakalamıştı. Bazı kimseler meraklarını yenemeyip sordular:

    - Ya Abbas seni esir alan yarı cüssende, ona nasıl yakalandın?

    - O zayıf adam, üstüme gelirken bana Handeme dağ gibi göründü.

    Eşsiz sabır timsali aziz Peygamber, Nadr bin Haris zalimini görünce O'nu uzun uzun süzdüler... Nadr, Allah'ın nuru ile dolu bu nazardan son derece rahatsız oldu ve yanındaki diğer esire fısıldadı:

    - Beni öldürtecek. Bakışlarından bunu sezdim. Evet beni öldürtecek, dedi ve Mus'ab bin Umeyr'i aracı koymak istedi:

    - Ey Mus'ab! Senle akraba olduğumuzu unutma! Bana farklı muamele yapılmasın. Diğer esirlere nasıl muamele edilirse bana da aynı muamele yapılsın. Peygamberin, beni öldürme kararında. Buna mani ol!..

    Hazreti Mus'ab cevap verdi:

    - Akraba olmamızın sen kâfir kaldıkça hiç bir kıymeti yoktur. Bana nasıl iltimas teklif edersin? Bugün merhamet dilendiğin Peygambere de O'nun dinine de hakaretler eden sen değil miydin ey korkak?!

    Can derdine düşen ödlek kâfir, Hazreti Umeyr'i duymak istemiyordu.

    - Diğer esirlere eman verilirse bu hak bana da tanınmalı...

    - O hükmü Allah ve Resulü verir.

    ...ve hüküm verildi:

    Sevgili Peygamberimiz, yiğitler yiğidi hazreti Ali'ye emrettiler:

    - Vur şunun boynunu!

    Derhal habisin kafası gövdesinden ayrıldı. Nadr bin Haris, Hazreti Mıkdat'ın esiri idi. Mıkdat radıyallahü anh bu netice ile ileride fidye alma şansını kaybetmiş oluyordu. Olsun ne çıkarki bundan! En yüksek Nebi'nin bereketli duası olduktan sonra:

    - Allahım! Mıkdat'ı fazlı kereminle zengin et...

    ......

    Ertesi gün ikindi namazını müteakiben Useyl terk edilerek yola çıkıldı.

    Medine'ye doğru yürüyüş devam ediyor.

    Safra Boğazı geçildi. Seyer adlı kum tepesinde dalları ile çevreyi kucaklayan ulu bir ağacın altında konakladılar...

    ......

    Enfal suresinin kırkbirinci ayeti ile Peygamberimizin ganimet mallardan beşte bir hisse alabilmesine izin verilmişti:

    - Biliniz ki, kâfirlerden ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyin muhakkak beşte biri Allah içindir. O da Resule ve O'nun akrabasına, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara aittir; eğer siz Allah'a iman etmiş ve o hak ile batılın ayrıldığı Bedr günü, o iki ordunun birbiriyle çarpıştığı gün kulumuza (Hazreti Peygambere) indirdiğimiz âyetlere iman etmişseniz. Allah, her şeye kadirdir.

    ...Yüce Allah, peygamberine önceki Nebi ve Resullerden farklı olarak düşmandan zorla alınan ganimet maldan hisse alma imtiyazı veriyordu. Ki Sevgili Peygamberimiz, öbür Peygamberlere göre kendisine tanınan beş farklı mazhariyeti şöyle sıralıyorlar:

    - Bana düşmanın kalbine korku salma kaabiliyeti verildi, bütün yeryüzü benim için mescid kılındı; bana sözün bütün imkân ve kudretini kendinde toplayan Kur'an verildi; ganimet malı bana helâl kılındı; bana şefaat makamı verildi ki bu beş şey benden önceki Peygamberlere verilmemişti.

    ...kılıçla kazanılan mallar, bu ağacın serin gölgesinde harbe iştirak eden bütün kahraman mücahidlere, mübarek şehid evladlarına ve aralarında Hazreti Osman radıyallahü anh'ın da olduğu Bedr'den izinli sekiz sahabiye taksim ediliyor... Kahraman Peygamber, Ebu Cehl'in devesini kumandan hakkı/safiy olarak kendileri aldılar. Ve Hudeybiye Umresine kadar bu deve ile gazalara çıktılar. Ganimet bölüştürülürken Münebbih bin Haccac'a ait olan Zülfikâr ismindeki kılıç da Sevgili Peygamberimizin payına düştü. Efendimiz, bu meşhur kılıcı zaferde büyük emeği olan Hazreti Ali radıyallahü anh'a hediye ettiler. Böylece harbe bizzat iştirak edenler, karargâhta nöbet tutanlar ve ganimet malları bekleyenlerin tamamına pay verildi. Sa'd bin Ebi Vakkas radıyallahü anh arz etti:

    - Ya Resulallah! Kuvvetlilere de, zayıflara da ganimet dağıtmaktasınız...

    Efendimizin buyurdukları dünya durdukça bir altın kaide olarak pırıldayacak:

    - Zaferiniz zayıfların duası bereketiyle değil mi?

    ......

    Esirler için o âna kadar vahiy gelmediğinden Resulullah eshabı ile istişare ederek bir karara varmayı arzu buyurdular:

    - Ya Eba Bekr esirleri ne yapalım?

    Diğer sahabiler dikkat kesildiler.

    - Ey Allahın Nebisi. Bunlar en nihayet bizim akrabamız. Bize kurtulmak için fidye ödesinler, derim. Alacağımız fidye ile biz kuvvetleneceğiz; onlar zayıflayacaklar. Bakarsınız zamanla onlar da hidayete kavuşurlar.

    Efendimiz, Hazreti Ömer'e sordular:

    - Ya Ömer sen ne dersin? Fikrin nedir?

    - Ya Resulallah; ben, Ebu Bekr'le aynı fikirde değilim... Esirleri öldürelim. Düşmandan fidye kabul etmeyelim. Hatta akrabam olanların boynunu vurmam için bana; Abbas'ın boynunu vurmak için kardeşi Hamza'ya, Akîl'in boynunu vurmak için kardeşi Ali'ye lütfen müsaade buyurunuz. Böylece islâm düşmanlarına karşı ne kadar kararlı olduğumuz herkes tarafından anlaşılmış olur.

    Allahın Resulü, bir zaman sükût edip bir şey söylemedikten sonra, bazı insanların yumuşak; bazı insanların sert tabiatlı olduklarını ifade buyurdular ve Ebu Bekr radıyallahü anhın halinin, İbrahim aleyhisselâm ile İsa aleyhisselâm; Ömer radıyallahü anh'ın halinin ise Nuh ve Musa aleyhisselâmlara benzediğini anlattılar ve devam buyurdular:

    - Esirlerden fidye alınacaktır.

    O esnada Abdullah ibni Mes'ud heyecanlanarak söze karıştı:

    - Sehl bin Beyza bu karardan istisna edilmelidir. Çünkü o müslümandır. Ben müslüman olduğuna şahidim.

    Sevgili peygamberimiz söze susarak karşılık verdiler. Abdullah ibni Mes'ud, ânında hatasını farkederek bin pişman oldu. Ne yapmıştı? Bu nasıl konuşmaydı öyle. O kadar korktu; Resulullah'ı incitmiş olma ihtimalinden öyle sıkıldı ki gökten üzerine taş yağmasından endişe etti... Neyse ki merhamet Sultanı da:

    - Evet; Sehl bin Beyza hariç.

    Buyurdular da Abdullah ibni Mes'ud azıcık nefes alabildi. Sehl bin Beyza, gerçekten Mekke'de iken imana gelmişti. Ancak bunu müşriklerden saklıyordu. Bedr'e kendisini zorla getirmişlerdi. O da göstermelik dövüşmüş ve bir ân evvel esir olmuştu.

    Esirlerden Süheyl bin Amr bir punduna getirip kaçtıysa da en kısa zamanda yakalandı. Süheyl, Kureyşin iyi hatiplerindendi. Üst dudağı yarıktı. Sevgili Peygamberimiz aleyhinde konuşmalar yapardı. Hazreti Ömer radıyallahü anh dedi ki:

    - Ya Resulallah lütfen müsaade ediniz şunun iki üst dişini sökeyim de bir daha hiç bir yerde sizi karalamasın.

    - Ya Ömer! Bu esirin dişlerini söktürmem demek O'na işkence yapmam demektir. Eğer böyle bir şey yaparsam Allahü teâlâ da bana işkence eder. Belki gün gelir Süheyl, beğeneceğin işler de yapar. O, bir gün öyle bir makamda bulunacak ki sen O'nu o yerde öveceksin.

    ......

    ......

    Bedr'de ve yol boyunca muzaffer müslümanlar, yüksek bir sevinç yaşarken Medine'dekiler merak içindeydi. Sevgili peygamberimiz, Üseyl'de iken Medine'ye manevi evladı Zeyd bin Harise ile Abdullah bin Revaha'yı haberci olarak gönderdiler. Zeyd bin Harise'ye kendi develeri Kusva'yı vermişlerdi. Abdullah bin Revaha da başka bir deveye binmişti. Haberciler, Medine dışındaki Akik mevkine gelince herkesi haberdar etmek maksadıyla birbirlerinden ayrılarak şehre iki ayrı yönden girdiler. Abdullah bin Revaha devesinin üzerinden seslendi:

    - Ey Ensar müjdeler olsun! Resulullah sağ ve selamette! Ebu Cehil, Zem'a bin Esved, Umeyye bin Halef ve daha nice müşrik ya öldürüldü veya esir alındı. Sevinin! Allahü teâlâ, müslümanlara zafer ihsan etti. Mekke kâfirleri perişan oldular. Kaçabilenler kendilerini şanslı saydı...

    Âsım bin Adiy, Abdullah bin Revaha'ya dediklerini bir kere daha doğrulatmak istedi. Bu ne muazzam haberdi böyle?

    - Doğru mu bu dediklerin ya Abdullah bin Revaha?

    - Vallahi doğru söylüyorum. Nitekim Resulullah da esirler de yoldalar. Geldiklerinde hakikati bizzat öğreneceksiniz.

    Çocuklar, habercinin etrafını sarmış o ne diyorsa aynısını tekrarlayarak sevinç gösterileri yapıyorlardı.

    ...şehrin diğer mahallelerinde de Zeyd bin Harise Kusva'nın üzerinden aynı haberi veriyordu. Haberi işiten güya müslüman; dışı müslüman içi kâfir münafıklar, kulaklarına inanamadılar. Mekke'nin o kadar namlı reisi daha ilk çarpışmada müslümanlar tarafından nasıl öldürülebilirdi! Hayır bu haber doğru olamazdı. Münafıklar gerek Zeyd'in oğlu Üsame bin Zeyd'e ve gerekse Medine valisi Lübabe'ye şunu söylüyorlardı:

    - Hayır! Zeyd ne dediğini bilemiyor! Eğer haberi sahih olsa niçin Kusva ile gelmiş olsun? Belli ki Peygamber öldürülmüş; o da üzüntüsünden böyle konuşuyor. Belki Ali ve başka kimseler de öldürüldü.

    Ebu Lübabe:

    - Hayır! Ey iki yüzlüler! Diye bağırdı. Yalan söylüyorsunuz. İslâm ordusu bu zaferi kazandı. Zeyd doğru söylüyor.

    Vali, çıkışı tam zamanında yapmıştı. Yoksa bir çok kimsenin zihni bulanmaya başlıyordu. Bu sebeple Zeyd radıyallahü anh'ın oğlu Üsame bin Zeyd, babasından haberi bir kere daha ve hararetle sordu:

    - Baba! Bu münafıklar yalan söylüyor değil mi? Gerçek senin ve Ebu Lûbabenin dediği gibi değil mi; fevkalede bir hal yok değil mi?

    - Fevkalâde bir hal olmaz olur mu oğlum! Allah düşmanlarının sırtı yere geldi. Varolma veya yokolma kavgasını Rabbimizin inayeti ile ümmeti Muhammed kazandı.

    Üsame, zihnini çelmeye çalışan münafıka koştu:

    - Ey gerçek yüzü ortaya çıkan sahtekâr! Peygamberimiz gelince senin kelleni vurduracağım!

    Her münafık gibi o da sıkıyı görünce derhal yön değiştirdi:

    - Canım nereden bilirim. Herkes öyle diyordu. Ben de doğru sandım.

    ......

    ......

    Zafer haberinin Medine'ye ulaştığında; çocukların habercilerin etrafında sevinç çığlıkları attığında; müminlerin yüzlerinde huzur aydınlıkları dolaştığında; münafıkların bu huzura, bu neş'eye, bu aydınlığa şüpheler düşürmeye çalıştığında; şehrin dışında; az ilerisinde Hazreti Osman radıyallahü anh'ın da aralarında olduğu bir başka cemaat bir başka işle meşguldü; evet onlar bir defin işiyle meşguldüler. Çünkü Sevgili Peygamberimizin kızlarından; Hazreti Osman'la nikâhlanması vahiyle bildirilmiş olan Rukayye radıyallahü anha o gün henüz yirmiiki yaşında iken dünyasını değiştirmişti... Merhumeyi Ümmü Eymen annemiz yıkadı. Cenaze namazını ise bizzat kocası Hazreti Osman kıldırdı. Baki kabristanında toprağa verildi; Sevgili Peygamberimizin çilekeş ve sevgili kızı, babacığı muharebede olduğu için son bir defa görüşemeden; fakat O'nun zafer haberinin Medine'ye geldiği gün ebediyet yurduna geçiyordu.

    Peygamberimiz, bir zafar kazanmış; fakat aynı zamanda bir evlad kaybetmişti. En yüksek sevinçle en derin keder, aynı kalbde aynı zamanda buluşuyordu.

    ......

    ......

    Irkızzubya'ya varıldı. Ordu bir mikdar da burada konakladı.

    Irkızzubya arkada bırakılırken Resulullah efendimiz Âsım bin Sabit radıyallahü anha:

    - Ya Âsım! Ukbe bin Ebi Muaytin boynunu vur! Emrini verdiler.

    Ukbe, küstahlaştı.

    - Bu kadar esir içinden niçin ben seçiliyorum?

    - Sen Allah'a ve Resulüne şiddetle düşmansın!

    - Herkese nasıl davranırsan bana da öyle muamele et! Herkesi öldürürsen beni de öldür; herkesi serbest bırakırsan beni de bırak; herkesten fidye alırsan ben de ödeyeyim!!!

    - Ey Ukbe! Allah'ı, Resulünü ve kitabını inkâr eden ve O Resule olmadık işkenceleri reva gören senden daha azgın bir islam düşmanı var mı?

    Bütün zalimler, zulüm imkânları kalmayınca sefil mahluklar olurlar. Şerefsiz, haysiyetsiz, beş paralık.

    İslâmiyeti yaydığı için ahir zaman Nebisi'nin yakasına yapışıp boğmaya çalışan, evinin önünü kirleten, namazda secdeye gitmişken omuzuna pis deve işkembesi koyan Ukbe bin Ebi Muayt, atından yere suratı üzerine yere çakıldığından beri merhamet sömürüsü yapıyor:

    - Ya Muhammed sen beni öldürtürsen çocuklarım n'olacak!

    - Ya Âsım! Vur şunun boynunu!

    ...güneşte parlayan kılıç, yuvalarından fırlayacak gibi korku ile açılan gözler ve bir imansızın tozlara bulanan kafası...

    ......

    ......

    Medine'ye zafer habercilerinin gönderilmesinden bir gün sonra Peygamberimiz, esir muhafızlarının başına kölesi Şakran'ı kumandan tayin ederek Medine'ye yolladı...ne ibretli hadise! Kendilerini düne kadar asilzâde gören insanlar, şimdi bir kölenin emrinde ahalisini çiftçi diye aşağı gördükleri bir şehre elleri arkadan bağlı olduğu halde sürülerek götürülüyorlar. Esirler, hem yol alıyor hem de bir hayretin cevabını bulmaya çalışıyorlardı. Müminler, niçin onları dövüp sövmüyor; niçin kırbaçlar sırtlarına inip kalkmıyordu? Şunu birbirlerine itiraf etmekten geri kalmadılar: "Şu vaziyette yerlerimiz değişmiş olsaydı; biz onların en az yarısını yollarda kırbaçlayarak öldürürdük.

    ......

    ......

    ......

    Küfür ordusu, Bedr'e müslümanlar üzerine sefere çıkınca geride kalan müşrik gençleri her gece Zi Tuva'da toplanarak kahramanlık şiirleri okuyor, destanlar söylüyor, menkıbeler naklediyor ve müslümanları kötülüyorlardı...gençler, her gece yaktıkları ateşin etrafında sarhoş oluncaya kadar içiyor ve bekledikleri zaferi şimdiden kutluyorlardı. Yükselen alev gölgeleri yüzlerinde oynaşırken; onların kopardığı kahkaha çığlıkları, öğürtü ve böğürtüler, gecenin sessizliğini dalgalandırıyordu...ama bir gece meçhul bir sesle titrediler. Bu sesin sahibi kimdi; ses nereden gelmişti, nasıl işitmişlerdi? Anlayamadılar. Delikanlılarını taş gibi donduran, çivi gibi yerlerine mıhlayan, kadehleri ellerine yapıştıran bu dehşetli ses, müşrikleri kötülüyor ve hezimete uğrayacaklarını; boşu boşuna zafer hulyalarına kapıldıklarını ihtar ediyordu...öyle korktular ki içlerinde bu korku yüzünden hastalananlar bile oldu.. Ertesi gün, Mekke, gençlerin anlattığı belirsiz sesin esrarı ile şaşkınken Haysuman bin Abdullah çıkageldi...duvarların gölgeli serinliğine kaçmış halk, Haysuman'ı görünce yeni bir haberin ümidi ile canlandılar...

    - İşte savaşın ta ortasından gelen biri... Durun hiç muamma çözmeye uğraşmayın! Şimdi her şeyi öğreniriz.

    Haysuman yaklaşırken yaşlılardan biri seslendi:

    - Yaklaş ya bahadır! Zaferden haber ver bize! Siz orda düşmanı cezalandırırken biz burada hasretiz tebşirinize!

    ...devesinden bitkince inen Haysuman bir taşın üstüne çöküverdi...

    - Sen ne diyorsun ey ihtiyar? Bırakın şimdi bu kırık dökük manzumelerle güpegündüz zafer rüyaları görmeyi!

    - Asıl sen ne diyorsun ya Haysuman? Ne rüyası? Ordudan haber ver lafı ağzında geveleme çabuk...

    - Ordu!... Hıh, Ordu!... olmayan şeyin neyini haber vereyim size... Ordu-mordu kalmadı. Bir avuç âsiye yenildik. Bozulduk mahvolduk!... Zafer tâcı müslümanların başında. Şerefimiz yerlerde sürünüyor.

    ...Haysuman katıla katıla ağlıyor; kafasını yumrukluyordu.

    Herkes şaşkına döndü. Orada kim varsa bir an dilsiz kesildi sanki. Adeta her şey buz tuttu; hiç bir şey kıpırdamaz oldu. Yirmi dört saat içinde ikinci vurgunu yemişlerdi. Sessizliği Safvan bin Ümeyye bozdu:

    - Ya Haysuman! Aklın başında mı? Sarhoş olmayasın? Veya güneş geçmiş olmasın başına?

    - Mahvolduk; mahvolduk. Nerede ise Kureyşin bütün reisleri öldürüldü. Birçok kimse de esir edildi...meselâ ya Safvan senin baban ve kardeşin de öldürüldü...

    Safvan çılgına döndü.

    - Sus ey uğursuz! Kıyamet koptu de bari...sus ey şom ağızlı...

    - Bozguna uğrayanları karşılamaya gidin. Aralarında bir çok yaralı var...

    Dişler, ağızlarda asabiyetle öğütülüyordu:

    - Ah keşke kıyamet kopsaydı da bu günleri görmeseydik! Nedir şu başımıza gelenler?

    çııÖÖçşıÜü
    ENMAR GAZASI: Bu sefere "Enmar Gazası" dendiği gibi "Zi-Emr Gazası" ve "Gatafan Gazası" da denir.

    Bedr'in intikam ve öfkesiyle kavrulan Muhariboğullarından ve bu kabilenin en cesuru Avres bin Haris, halkı kışkırtarak bir bölük asker topladı...düşman askeri, Necd'in Zi-Emr denilen bölgesinde karargâh kurdu. Biraz sonra Avres bin Haris, bir taşın üzerine çıkarak askerlerine seslendi:

    -Ey kahramanlar! Bedr'i unutmadık ve unutamayız! O, alnımızda silinmez bir kara leke!

    Bazı askerler, mızraklarını yukarı doğru yükselte yükselte haykırdılar:

    -İntikam! İntikam!

    -Lütfen sükûnet!

    Dedi Avres ve devam etti:

    -Elbette intikam! Ama nasıl bir intikam!

    Bunu derken dişlerini sıkmış, yumruğu ile görünmez bir cismi sıkıp ezer gibi bir hal almıştı.

    -Öyle bir intikam alalım ki, Yesrib çevresinde ne bulursak yağmalayalım. Taşıyabileceğimizi yanımıza alalım. Alamadığımızı vurup kıralım, yakıp yıkalım.

    Düşman bir ağızdan bağırdı.

    -Vurup kıralım! Yakıp, yıkalım!

    ......

    Hicretin üçüncü yılı, Rebiülevvel ayının onikisi idi.

    ...düşmanın yeri, sayısı ve niyeti derhal islâm istihbarat elemanları tarafından Peygamber Efendimiz'e haber verildi. Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, yerine Osman bin Affan'ı vekil bırakarak derhal dörtyüzelli sahabi ile düşmanın bulunduğu mıntıkaya doğru harekete geçtiler.

    ......

    Bazı sahabiler, yolda Salebeoğullarından Cebbar ile karşılaşınca O'nu tutup sorgulamaya başladılar:

    -Dur bakalım ya Cebbar! Nereye?

    -Yesrib'e..

    -Kabilen, Medine üzerine baskın hazırlığındayken sen salına salına Medine'ye gezmeye mi gidiyorsun böyle ya Cebbar?

    -Hayır! Benim Salebeoğullarından haberim yok. Ama Avres bin Haris'in bir sefer için ahaliyi toparlamaya çalıştığını işittim.

    -Sonra?

    -Sonrası o kadar! Başka birşey bilmiyorum.

    ......

    Cebbar gayet sakindi ve her haliyle itimat telkin ediyordu.

    ...kendisini yakalayan sahabiler, O'nu Resulullah Efendimizin huzuruna çıkararak aralarında geçen konuşmayı arz ettiler. Cebbar, belki de hayatından endişe ederken; bir teklifle şaşırdı...evet kelimenin bütün mânâsı ile şaşırdı. Çünkü kabilesi, Medine üzerine gelirken O, bundan habersiz de olsa müslümanların eline düşmüştü. Her türlü kötülüğü yapabilir; canına kıyabilirlerdi..

    ...ama yapmadılar. Zira onlar müslümandı; Allah'ın seçilmiş kulları. Cebbar, hayatından bile kaygılanırken en ufak bir taciz ve hakaret görmediği gibi koskoca bir Peygamber O'nu muhatab almış hak dine davet ediyordu...sıcacık; yumuşak, saran ve kucaklayan bir sesle. Cebbar, hiç zorlanmadan içten gelen bir arzu ile hemen müslüman oldu; radıyallahü anh.

    Ve şu bilgiyi verdi:

    -Ya Resullallah! Onlar, sizinle karşılaşma cesaretini gösteremezler. İslâm ordusunun üzerlerine gelişini haber alırlarsa muhtemelen dağlara kaçacaklardır. Nerelere gizleneceklerini tahmin edebiliyorum. Eğer müsaade ederseniz sizinle gelip saklanacakları yerleri haber vereyim...

    ...bir yerde cihad varsa, bu cihada iştirak her müslümanın üzerine farzdı; ve farzdır. Cebbar radıyallahü anh da müslüman olmakla bu yüksek mükellefiyete dahil olmuştu.

    Efendimiz teklifi memnuniyetle kabul buyurdular; ve Hazreti Cebbar'ı Bilal-i Habeşi radıyallahü anh'ın yanına verdiler.

    ......

    Şanlı islâm ordusu, Zi Emr'e geldiğinde bulutlanan gök, dökmeye başlamıştı bile.

    ...hakikaten Cebbar'ın dediği oldu. O kahraman edalı şirk ordusu, varlıklarından haberdar olan islâm askerinin gelmekte olduğunu öğrenince soluğu dağ duldalarında almışlardı.

    ...islâm ordusu, meydana doğru ilerlerken rahmet, bir başka rahmeti müjdelercesine hızlandıkça hızlanıyordu...kalkanı olanlar bunlarla, olmayanlar bulabildikleri ile korunmaya çalıştılarsa da sevgililer sevgilisi aziz Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem dahil, müminler, tepeden tırnağa su içinde kalmışlardı.

    ...yağmur, bir zaman olanca şiddeti ile devam etti ve sonra sakinleşti, yavaşladı ve dindi...şimdi güneş açmış; kurşuni bulutlar çekilmiş, her taraf aydınlığa boğulmuş; bir ebemkuşağı, ufka türlü renklerle köprüsünü kurmuş; hava iyiden iyiye ısınmaya başlamıştı...herkes bir tarafta üstünü başını kurutuyordu.

    Resulullah Efendimiz de vadinin tenhaca bir yerine gittiler ve elbisesini çıkartarak bir bodur ağaca serdiler. Elbise kururken, Efendimiz yağmur sonrası o güneş güzelliğinde yumuşak kumlara uzandılar...sağ yanları üzerine idiler ve sağ avuçları sağ yanaklarının altındaydı.

    ......

    Müminleri bulundukları dağ kovuklarından dikkatle izleyenler, Avres'e koştular. Bir büyük işi başarmışcasına nefes nefese idiler:

    -Ya Avres! Muhammed, kenarca bir yerde; bir ağaç altında yalnız. Ne yapılabilirse şimdi yapılır. Haydi!

    Avres:

    -Siz burada kalın; O'nun işini ben bitireceğim.

    ...dedi ve kılıcını aldığı gibi gizlene gizlene Peygamber Efendimizin istirahat buyurdukları ağaç dibine kadar sokularak başuçlarında dimdik yükseldi. İşte kılıcı, kendisi ve düşmanı karşı karşıya idiler. Heyecandan belli belirsiz titriyordu. Nice kimsenin öldürmek için peşinde olduğu insan, önünde yapayalnız uyuyordu.

    Efendimiz, birden mubarek gözlerini açtılar ve vaziyeti farkederek derhal ayağa fırladılar; ancak kılıçlarına uzanma imkânını bulamamışlardı.

    Neticeden emin olan Avres gürledi. Sesi yırtıcı, gözleri hırsla dolu, kılıçlı sağ eli havadaydı:

    -Ya Muhammed! Şimdi seni elimden kim kurtaracak? Şurada kılıçsız sen ve silahlı ben, yapayalnızız! Kim kurtaracak seni elimden kim? Söyle!!!

    Avres, hançeresini paralar; pazu ve kılıcına güvenirken; karşısındaki muhteşem insanı dize getireceği zannındaydı. Zavallı ve sefil bir zan.

    Sevgili Peygamberimiz, Avres'i şaşırtan bir sakinlikle cevap verdiler:

    -Ya Avres! Allah, beni kurtarır; seni de mahcup eder...

    Avres, kendisindeki kızgınlık ve şiddete mukabil muhatabındaki sakinlik karşısında ürktü. Az fakat emin konuşmuştu. O, bu ruh halindeyken yetişen Cebrail aleyhisselam, Avres'in göğsüne şiddetli bir yumruk indirdi.

    ...ta gerilere savrulan Avres, sırtüstü yere yuvarlanmış; elinden kurtulan kılıcı Efendimiz'in önüne düşmüştü. Kılıcı yerden alan Kahraman Peygamber, bir sıçrayışta düşmanın yanına gelerek başucuna dikildi. Avres kumların üzerinde bir böcek gibiyse, Sevgili Peygamberimiz elinde kılıç ile heybetli bir dağ gibiydi. "Eyvah", dedi Avres içinden, "İşte sonum geldi. Ben O'nu öldürecektim; halbuki şimdi O, beni öldürecek." Soğuk terler döküyordu.

    Kâinatın Sultanı, ayakları dibindeki adama sordular:

    -Ya Avres! Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?

    ..."Benim" dediği öz kılıcı, yerdeki adamın boynunu kesmek için güneşte yanıp dururken, sarı toprak, sarı kum ve Avres'in yüzü aynı rengi almışlardı. Yüzünü yalayan bir rüzgar, alnına yapışan saçlarını yerinden oynatamadı...gözlerine doluşan tuzlu terleri kolunun yeni ile sildi ve kuruyan boğazını yutkuna yutkuna yumuşatmaya çalıştıktan sonra, en alt perdeden yalvarmaya başladı:

    -Hata ettim!

    -Evet hata ettin. Ama asıl hatan küfrde inat etmen. Hataların menbaı küfrün. Sen inansan da inanmasan da mutlak hakikat değişmez. Bu sebeple gel, Allah'dan gayrı ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Resulü olduğuna iman ve şehadet et.

    Avres, şaşkınlıklar içindeydi. Hafif kekeleyerek konuştu:

    -Beni öldürebilirdin.

    Efendimiz, tebessüm buyurdular. Yanakları goncagül pembeliğinde:

    -Biz, insanları öldürmek için gelmedik. Biz, ebedi hayatın habercisiyiz...

    ...Avres'in kalbi yumuşadı; gözlerini ılık yaşlar basmıştı. Yerinden doğrulurken Kelime-i şehadet getiriyordu:

    -Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resulühu.

    Sevgili Peygamberimiz, kar renkli dişlerinin daha da güzelleştirdiği tatlı bir gülüşle kılıcını Avres radıyallahü anh'a uzattılar.

    ...mahcup bir el, Peygamberler Peygamberinin verdiği kılıca giderken, henüz mümin olmuş bu insan, hikmeti tâ canevinden yakalamıştı.

    -Ya Resulallah! Sen insanların en hayırlısısın!..

    ......

    Elbette ve muhakkak öyle...

    O, insanların ve bütün mahlukatın en üstünü ve en hayırlısı...

    ......

    Efendimiz, Avres'i tekrar bölüğünün başına gönderdiler...daha yaklaşırken düşman askerleri sormaya başladılar:

    -Uzaktan seçebildiğimiz kadarı ile kılıcınla Muhammed'in karşısına dikilmişken birden geriye savrulup yere düştün. Ne oldu anlayamadık?

    Hazreti Avres, yüksekçe bir taşa oturduktan sonra, başlığını çıkartıp alnının terini sildi ve tane tane cevap verdi:

    -Evet. Gördükleriniz doğru. Tam O'nun karşısına dikilmiştim ki, birden nerden geldiğini anlayamadığım beyaz kıyafetli ve uzun boylu biri göğsüme şiddetli bir yumruk vurdu. Bu öyle şiddetli bir darbe idi ki, ben bir tarafa uçtum, kılıcım bir tarafa.

    ...askerler şaşırmışlardı. Biri sordu?

    -Peki kimmiş o sana vuran?

    -Peygamberimize vahiy getiren melek; Cebrail.

    ...askerleri bir kaynaşmadır sardı:

    -Ya Avres! Demin dilin mi sürçtü? "Peygamberimiz" dedin.

    Hazreti Avres, oturduğu taşın üzerinde ayağa kalktı...başı sanki bulutlara değiyordu...bir ân orda olanları süzdü ve konuşmaya başladı:

    -Ben, elhamdülillah, müslüman oldum. Siz de müslüman olun..O ne diyorsa doğruyu söylüyor.

    Hazreti Avres'in yüzü ışıl ışıl..

    ...

    Salebeoğulları ve Muhariboğullarından nasibi olanlar imana geldiler.. Böylece Efendimizin Hazreti Avres'i niçin tekrar müşriklerin arasına gönderdiği anlaşılıyordu. İman etmeyenlerse O'na birşey diyemediler. Zira acı kuvveti imanla nakışlanan bu müslümana şimdi hepten karşı duramazlardı.

    NECRAN GAZASI: Enmar'ı Necran Gazası takip etti; veya diğer ismi ile Beni Süleym Gazası.

    Fer bölgesinin "Beni Süleym" mıntıkasında toplanan çok sayıda müşrikin Medine'ye saldıracağı haberi Resulullah'a gelince; Efendimiz, yerlerine İbni Ümmü Mektum Hazretlerini vekil bırakarak üçyüz kişilik bir kuvvetle düşmanın üzerine yürüdü...ancak düşmanla karşılaşmak mümkün olmadı. İslâm ordusunun Peygamberimiz kumandasında gelmekte olduğunu işitince kaçıp kaybolmuşlardı... Bu sefer de oniki gün sürdü.

    KARDE SERİYYESİ: Kureyş müşriklerinin esas kazanç yolları ticaret. Ama Bedr hezimetinden sonra Şam'a ticaret kervanı yollayamaz oldular. Mekke-Şam sahil yolu müslümanların hakimiyetindeydi. Bu sebeple Kızıldeniz sahil şeridi ile Şam'a ne mal gönderebiliyor; ne mal getirtebiliyorlardı. Sevgili Peygamberimiz, Mekke'yi iktisadi kuşatmaya almıştı. Şimdi bu kuşatma yavaş yavaş neticelerini vermeye başlıyordu. Şam'la ticaretin kopması müşrikleri sarsmaya başlamıştı...gidişat kendileri için iyi değildi ve bu hale muhakkak bir çare bulmaları lâzımdı...

    Bu sebeple bazı Kureyş büyükleri toplandılar.

    Safvan bin Ümeyye ilk sızlanan oldu:

    -Muhammed, ticaretimizi felç etti. Adamlarına karşı ne yapacağımızı bilmiyoruz. Kıyı şeridi tamamen ellerinde. Şam'a gidip gelecek bir yol, bir imkân bulmalıyız. Eğer böyle serbest gezen mahkûm gibi yaşamaya devam edersek yakında sermayeleri de tüketeceğiz. İyiliğimizin karşılığını veriyorlar! Biz, müslümanların ticaret için yazın Şam'a kışın Habeşistan'a gitmelerine izin vermemişmiydik?

    Hayır, izin vermemişlerdi. Böyle bir kolaylıkları olmadığı gibi, Mekke'den göçe zorladıkları müslümanların yakınlık ve akrabalıklarına bile aldırmadan geride kalan mal ve mülklerini talan ederek mülkiyetlerine geçirmişlerdi.

    Esved bin Muttalib:

    -Evet; sahil yolu tehlikeli. Fakat tehlikesiz yol da var.

    Safvan:

    Neresi, dedi, hangi yol?

    Esved:

    -Irak yolu. Gerçi daha uzun ve çöllerle dolu bir güzergâh ama kış mevsimindeyiz. Bu mevsimde çölün mahzuru olmaz.

    Konuşmayı dinleyenler neşelendiler:

    -Hay aklınla çok yaşa Esved bin Muttalib. Şimdiye kadar Irak yolunu neden düşünemedik?

    Yine kendileri cevap verdiler:

    -Herhalde hiç kullanmadığımız için. Bir de çöller yüzünden. Ama şimdi nasıl olsa yaz değil; onun için iyi fikir.

    Bir başkası yükü Safvan bin Ümeyye'nin üzerine yıkmanın tam zamanını yakaladı:

    -Evet evet bu iş bitmiştir artık. Safvan bin Ümeyye bir Mekke kervanını Şam'a götürecek.

    Safvan, kurtulmak istediyse de buna fırsat verilmedi:

    Safvan:

    -Ben o yolu bilmiyorum ki..

    Esved:

    -Senin bilmen şart değil.

    -Kimin bilmesi şart ya?

    -Sana öyle bir kılavuz vereceğiz ki, gözünü kapasan menziline varacaksın.

    -Kim o?

    -Furat bin Hayyan.

    ......

    Furat'ı çağırdılar ve meseleyi izah ettiler.

    Adam:

    -Hiç endişe etmeyin! Benim sizi götüreceğim yolları Muhammediler asla bulamazlar!

    Mesele kalmamıştı.

    ...develer hazırlandı ve bu yeni yolla Şam'a varmak için hareket ettiler.

    ...kervan, satmak için Ebu Süfyan'ın külliyetli mikdarda gümüşünü, Esved bin Muttalib'in üçyüz miskal altın ve gümüş külçesini, Safvan bin Ümeyye'nin otuzbin dirhem kıymetindeki çeşitli mallarını, gümüşlerini, kaplarını ve diğer Kureyşlilerin muhtelif ticaret eşyalarını taşıyordu.

    Ebu Süfyan, Abdullah bin Ebi Rebia ile Huvaytıb bin Abdüluzza, Abdullah bin Ümeyye'ye refakat ediyorlardı.

    ...kervan zât-ı Irk'a doğru yol alıyordu.

    Bu sırada Nuaym bin Mes'ud isminde bir müşrik, Mekke'den Medine'ye gelerek Beni Nadr yahudilerinden Kinane bin Ebilhukayk'ın evine misafir olmuştu.

    O akşam, ev sahibi ile Mekkeli misafiri tas tas şarap devirdiler. Söz ve iradelerine hakim olamayacak kadar sarhoş olmuşlardı. Onlar bu haldeyken bir Mekkeli'nin izini tesbit eden Salit bin Numan radıyallahü anh da geçerken "merhaba" demek için uğramış gibi yanlarına geldi.

    Mekkeli çoktan hezeyana başlamıştı.

    -Biliyor musun yahudi uşağı?

    -Neyi bilecek mişim?

    -Şam'a bir kervan yolladık.

    -Sen sarhoşsun!

    -Kim? Ben mi? Ben sarhoş olmam! Bir küp şarap bana vız gelir.

    -Canım madem öyle; Şam yolunun müslümanların elinde olduğunu niçin unutuyorsun da hayalden Şam'a kervan-mervan yolluyorsun.

    Salit bin Numan, dikkatle dinliyordu.

    -Hıh! Hayalimmiş! Bu yeni bir yol yeni.

    -Yeni bir yol mu?

    -Tabii ya! Irak yolu.

    -O koca çölü nasıl aşacaklar..

    -Sen yahudisin aklın ermez. Uzza var ya, Uzza!

    -Var var. Latınız da var.

    -Evet; şey de Menat da.. Üff be bizim de ne çok ilahımız var. Ne yapalım canım ben olsunlar demedim ki; işte öyle. İnanmış gidiyoruz..

    -Neyse şerefe!

    -Şerefe. Kervan reisi Saffan bin Ümeyye'nin şerefine...şeyin de şerefine.

    Kinane, çıngıraklı bir kahkaha kopardı.

    -Develerin..

    -Bırak şimdi eğlenmeyi...şeyin de; kervan kılavuzu Furak bin Hayyan'ın da şerefine..

    ......

    Salit bin Numan, zihninden "ey ahmaklar! Olmayan şerefinizi nelerle yaldızlıyorsunuz" dedi ve geldiği gibi bir bahane ile yanlarından ayrıldı. Dışarı çıkar çıkmaz seri adımlarla Hâne-i Saadet'e doğru yürüdü.

    Gayet kıymetli bilgiler toplamıştı.

    Peygamber Efendimiz, Salit radıyallahü anh'ı dinledikten sonra Zeyd bin Harise radıyallahü anh'ın derhal düşman kervanını vurmasını emrettiler.

    Tarih, Hicri üçüncü yıl, Cümadelahire ayı başları; mevsim kış.

    Ve Hazreti Zeyd'in ilk seferi.

    Mubarek sahabi Peygamber teveccühünü bir yüce liyakat sayarak şimşek hızı ile harekete geçti ve yüz kişilik bir süvari birliği toparlayarak kâfirlerin üzerine aktı...

    Zeyd bin Harise, düşman kervanına Necd bölgesinde Rebeze ile Gamre nahiyesi arasında bulunan El'karde çayında yetişti.

    İslâm seriyyesinin/bölüğünün büyük bir azimle gelmekte olduğunu gören Kureyş kâfirleri, kaçtılarsa da kılavuz Furat bin Hayyan yakalandı.

    Bütün kervan, eksiksiz bütün serveti ile müminlerin eline geçti.

    Kervan, mallar ve esir alınan Furat, Medine'ye getirildiler. Ganimet malın hesabı yapıldı; yüzbin dirhem tutuyordu. Bunun beşte birini ayıran Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, kalan seksen bin dirhemini sefere katılan mücahidler arasında paylaştırdılar ve buyurdular:

    -Kumandanların hayırlısı Zeyd bin Harise'dir.

    Bu seferin tek esirine gelince. Kendisine "Müslüman ol, serbest bırakalım" teklifi yapılınca; hemen kabul ederek iman etti...sebep, müslümanların güzel ahlâkıydı. Esir olmasına rağmen onlardan hiçbir kaba ve incitici söz ve hareket görmemişti. Yediklerinden yedirmiş; içtiklerinden içirmişlerdi. Bütün hal ve hareketleri ince, dikkatli ve ölçülüydü. Bu yüzden Furat bin Hayyan radıyallahü anh, teklifi benimseyerek islâmla şereflendi.

    KA'B BİN EŞREF'İN ÖLDÜRÜLMESİ: Evet, yahudi şairlerinden Kâ'b bin Eşref'in katledilmeden önce söylediği; müslümanları yeren, maktül Kureyşlileri öven mersiyelerini, islâm hanımlarından Meymüne binti Müryed'in şiirleri karşıladı...

    ...ama; kim bu Kâ'b bin Eşref? Bu öyle bir kimse ki, "yahudi şairlerinden" cümlesi O'nu ifadeye yetmez. Bu sebeple Kâ'b bin Eşref'i daha yakından tanıyalım. Zira, O'nun islâm tarihinde kendine mahsus bir yeri var.

    ......

    Şanlı Bedr Destanı, sade Mekke müşriklerinde değil; onlarla beraber Medine yahudi ve münafıklarında da büyük bir mânevi çöküntüye yolaçtı. Aralarında şöyle konuşuyorlar:

    -Bundan sonra Muhammed'in karşısında kimse duramaz...

    Öylesine korkmuşlar...tâ iliklerine kadar.

    İşte bu korku, büyük bir kin ve düşmanlık doğurdu. O kadar ki, İki Cihan Güneşi'ne selâm verirken bile bozukluklarının icabını yapıyorlar. Hazreti Aişe validemiz radıyallahü anha rivayet buyuruyorlar:

    -Bir gün bazı kimseler, Resulullah'ın yanına geldiler. Gelenler, güya Peygamberi selâmladılar ama bu verdikleri selâm, selâm değildi; hemen dikkatimi çekmişti.

    ...yahudiler, Efendimizin yanına girerken selâm verir gibi yapıp kelimeleri ağızlarında geveleyerek "essamu aleyke" demişlerdi; yani "ölüm sana olsun". Bu adi kurnazlığı yakalayan Resulullahın sevgili eşi ve müminlerin can annesi, hakettikleri cevabı bir tokat gibi soysuzların suratına çarptı:

    -Ölüm ve lânet size olsun!

    Bu söz yahudileri öyle yakalamıştı ki, neye uğradıklarını şaşırdılar...hafifliklerine ânında iyi bir ders almışlardı.

    Ama asıl dersi Kâinatın en üstünü verdiler:

    -Sakin ol ey Aişe! Allah, her işde yumuşak olmayı sever!

    -Evet ama; bunların ne dediklerini duymadınız mı ya Resulallah?

    -Duydum ve "ve aleyküm / size de olsun" diyerek mukabele ettim, buyurdular.

    ......

    Bundan sonra Sevgili Peygamberimiz, müminlere bir kıstas verdiler:

    -Yahudiler size "essamu aleyküm" derlerse siz de onlara "ve aleyküm" dersiniz.

    İşte Kâ'b bin Eşref, Bekara suresinin kelimeleri ile bu "yahudi şeytanlarından" biri...kuvvetli bir şair. Söylediği şiirlerle Efendimizi ve fedakâr arkadaşlarını kötülüyor. İslâm düşmanlarını tahrik ediyor.

    ...Bedr zaferini Medine'ye gelen müjdecilerden işitince inanamadı. Fakat bunun taş gibi katı bir gerçek olduğunu anlayınca sanki kudurmuş ve soluğu Mekke'de Muttalib bin Ebi Vedaa'nın yanında almıştı. Bu müşrik ve karısı Âtike, Kâ'b'ı bir ulu misafir gibi ağırladılar. Kâ'b ise Bedr'de öldürülüp kuyulara atılan anlı-şanlı kâfirler için yakıcı şiirler söyledi. Hem ağlıyor; hem dinleyenleri ağlatıyordu.

    -Bize artık hayat değil; ölüm yakışır!

    ...diyor ve Mekke'yi müslümanlar üzerine kışkırtıyordu.

    ......

    Kâ'b, içindeki ufuneti Mekke'ye dökdükten sonra geldiği gibi yine gizlice Medine'ye döndü. Kâ'b'ın dönüşü hemen Peygamber Efendimize haber verildi.

    Buyurdular ki:

    -Ya Rabbi! Müslümanları Kâ'b bin Eşref'in kötülüklerinden koru.

    Ve aziz eshabına dönerek sual buyurdular:

    -Allahü teâlâ ve Resulüne eza eden Kâ'b'ın şerrinden müminleri kim kurtarır?

    ...hem dili, hem eli ile islâmiyete zarar veren bu adamın süt kardeşi Muhammed bin Müslime söz aldı:

    -Ey Allah'ın Resulü! Kâ'b bin Eşref'i ben katledebilir miyim?

    Peygamberimiz, tam yetki verdiler:

    -Elinden ne gelirse yap!

    -Başüstüne ya Resulallah! Bu hususta kiminle istişare etmemi tavsiye buyurur sunuz?

    -Sa'd bin Muaz'la...

    ...

    Muhammed bin Müslime radıyallahü anh, Sa'd radıyallahü anh'a gitti. Hazreti Sa'd bin Muaz dedi ki:

    -Bir kaç arkadaş biraraya gelerek Kâb'a gidin ve fakir ve muhtaç düştüğünüzü ve bu sebeple borç erzaka ihtiyacınız olduğunu söyleyin ve kendisinden yardım isteyin. Fakat ne yapıp ederek O'nu hisardan dışarı çıkarmaya bakın. Dışarı çıkınca da işini bitirirsiniz...

    Evs kabilesinden beş kişi toplandı.

    ...Muhammed bin Müslime, Sultan bin Selâme, Abbad bin Bişr, Haris bin Evs, Ebu Abes bin Cebr.

    Bu beş kişi, aralarında konuşarak bir karara vardılar. Önce Muhammed bin Müslime ile yine saldırgan kâfirin süt kardeşlerinden olan Sultan bin Selâme, Kâ'b'a giderek O'nu zor ve yardıma muhtaç vaziyette olduklarına inandıracak ve ödünç erzak vermeye ikna edeceklerdi.

    Öyle yaptılar.

    İki mümin, yahudinin hisarına gittiler. Kâ'b onları karşısında görünce şaşırdı.

    -Ooo süt kardeşlerim gelmiş?

    -Elbette geleceğiz. Gelmeyelim mi yani?

    -Niçin?

    -Şöyle bir oturalım da anlatalım.

    -Buyurun..

    -Evet! Ey Kâ'b! Ey kardeşimiz. Muhammed yüzünden akrabalarla aramız açıldı. Geçim darlığındayız. Çoluk-çocuk perişan.

    -Daha beter olun!

    -Sebep?

    -Sebebi var mı? O adama uymayın diye kaç kereler yalvardım? Dinlediniz mi?

    -Haklısın. Ama biz ve daha bir kaç arkadaşımız zor şartlardayız. Senden ödünç erzak istiyoruz. Borcumuza karşılık ne rehin istersen veririz.

    -Kadın veya çocuklarınızdan birini rehin verirseniz bir şeyler düşünürüz.

    İki müminin tüyleri diken diken oldu:

    -Olur mu ya Kâ'b? Böyle bir şey nasıl teklif edersin? Bari mertçe "başka kapıya" de. Servetimizden olduk; şerefimizden de mi olalım?
    -Olmayın!

    -Öyleyse?

    -Alacağımı teminat altına alan sağlam rehin isterim.

    -Silahlarımızı sana bırakalım. Beş kişinin hançer, kılıç, kalkan, ok, yay ve mızraklarına ne dersin?

    Kâ'b biraz düşündü ve donuk bir yüz ifadesi ile muhataplarına cevap verdi:

    -Olabilir..

    -Öyleyse bize müsaade. Arkadaşlarımıza haber vererek rehinleri getirelim. Sen de erzakı hazırlat!

    ......

    Bu bahane ile yahudiden ayrılan iki mümin, yeniden öbür üç arkadaşları ile buluşarak Peygamberimize gittiler. Ve gelişmeleri arz ettiler.

    Efendimiz, Hicri üçüncü yıl, Rebiülevvel ayının ondördüncü gecesi bu sahabileri Bakı'ya kadar uğurladılar ve hayr-duada bulundular:

    -Allah'a emanet olun! Ya Rabbi sen yardımcıları ol.

    ......

    Beş mücahid, Kâ'b'ın hisarı önüne geldiler.

    Sultan bin Selâme aşağıdan seslendi:

    -Ya Kâ'b!!! Biz geldik, rehinler de yanımızda! İstersen sen de buraya gel!

    Şaşkın Kâ'b cevap verdi:

    -Geliyorum!

    Halbuki "siz yukarı gelin" diyebilirdi. Ama bu basit teklifi yapamadı. Peygamber duası ile yola çıkmış müminler karşısında şaşırmıştı...karısının ikaz ve itirazları da kâr etmedi:

    -Gitme ya Kâ'b! Gecenin bu saatinde bilmedik insanların arasında ne işin var? Sesleri sanki kan kokuyor!

    -Korkma! Onlar öyle kimseler ki, beni uykuda görseler uyandırmaya kıyamazlar.

    -Bari dışarı çıkma; damdan konuş.

    -Hayır; korkma dedim ya!

    -Kâ'b söz dinle! Hiç değilse bir kaç adamla yanlarına git..

    -Kendime "korkak" dedirtmem.

    ...kadın ağlamaklı bir sesle bağırmaya başladı:

    -Bu iş bana sıkıntı verdi. Sonu iyi değil!

    Kâ'b sertleşti:

    -N'olursa olsun gideceğim!

    ...ve gitti.

    Sıcacık yatağından çıkarak, genç hanımının çırpınışlarına zerrece aldırmadan ve yanına kimseyi de almadan kale kapısına yürüdü; sürgüyü çekerek ağır kapıyı araladı ve müminlerin yanına vardı.

    ...

    Hoş-beşten sonra bir saat kadar ödünç ve rehin meselelerini görüştüler.

    Muhammed bin Müslime birden farketmiş gibi:

    -Bu gece ne güzel bir mehtab var, dedi.

    Diğer arkadaşları O'nu doğruladılar:

    -Sanki gündüz. Şu yıldızlara bakın; elini uzat da topla.

    -Haydi öyleyse Acuz vadisine doğru uzanalım. Ne öyle, bir saattir kalakaldık şurada!..

    Kâ'b bir ânda kendini misafirleri arasında yürüyor buldu.

    Böcek sesleri ile dolu, aydınlık güzel bir geceydi. Sultan bin Selâme, Kâ'b'ın saçına eğilerek:

    -Ya Kâ'b! Ne güzel koku sürünmüşsün!

    -Elbette bu muhitin en güzel kadınları ile ben evliyim.

    Muhammed bin Müslime de süt kardeşinin saçlarına uzandı:

    -Hakikaten güzel bir kokuymuş.

    Kâ'b bin Eşref şişti.

    Sultan, Kâ'b'a doğru uzanırken:

    -Nadir ve bayıltıcı bir şey...

    ...derken kuvvetli pençeleri ile Kâ'b'ın örgülü saçlarından öyle bir kavradı ki, yahudi'nin kurtulması artık imkânsızdı.

    -Ahh! N'oluyor ya Sultan! Bırak saçlarımı! Kalleş!! İmdaat! Bırakın beni! Ahhh!...

    Sultan bin Selâme, can havliyle elinden kurtulmaya çalışan düşmanı zaptetmeye uğraşırken bağırıyordu:

    -Vurun Allah düşmanına! Müslümanlar aleyhine şiirler yazarsın ha!

    ...kılıçlar inip kalkmaya başladı. Muhammed bin Müslime, hançeri ile kâfirin karnını göğsüne kadar yardı; bir kılıç darbesi ile de kafası gövdesinden ayrıldı.

    Kâ'b, can verirken öyle müthiş bir çığlık kopardı ki, bütün vadi yankılandı.

    Gecenin sükûnetinde şaşkına dönen insanlar, pencerelere üşüştüler.

    Müminler, öyle bir hırsla kılıç vurmuşlardı ki, arkadaşlarından Haris bin Evs de yaralanmıştı; O'nu ve Kâ'b'ın kanlı kafasını alarak hızla Acuz Vadisini terkettiler.

    Yahudiler, peşlerine düştülerse de, müslümanlar, izlerini kaybettirmeyi başardılar.

    Vur-kaç ekibi, tekbir sesleri ile gelirken sabaha karşıydı. Tekbir seslerinden Kâ'b şirretinin kellesinin getirilmekte olduğunu anlayan Sevgili Peygamberimiz, kalkıp namaza durdular.

    Ve; namazdan sonra mücahidleri evin kapısında karşılayarak kendilerini tebrik ettiler. Yaralı sahabinin yarasına mubarek tükrüklerinden bir mikdar sürdüler, yara iyileşti.

    ...

    Ertesi sabah Resulullah hazretleri buyurdular ki:

    -Yahudi ricalinden öldürmeye muktedir olduklarınızı öldürünüz. Zira onlar, aramızdaki anlaşmayı çiğnediler...

    ...

    Biraz sonra da yahudiler geldi. Panikte idiler. Bir yahudi:

    -Adamların bu gece büyüklerimizden Kâ'b bin Eşref'i kaçırıp öldürdüler.

    Başka bir yahudi:

    -Hem de sebepsiz yere öldürüldü!

    Peygamberimiz, şamatacıları susturdular:

    -Eğer yerinde rahat dursaydı kimse kılına bile dokunmazdı. Ama o öyle yapmadı. Şiirleri ile bizleri çok incitti. Münkirleri üzerimize kışkırttı. İçinizden başkaları da aynı hatayı işlerse, onlara da layık oldukları ceza verilir! Haberiniz olsun!.

    ...

    Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz, bazı müminler ve Medine yahudi liderleri, Remle binti Haris'in bahçesindeki hurma ağacının altında bir araya gelerek bir barış andlaşması/sulhname yaptılar. Andlaşma saklanmak üzere Hazreti Ali'ye verildi.

    ......

    Kâ'b'ın katli yahudileri bir güzel hizaya getirdi; sinmişlerdi. Peygamber Şairi Hasan bin Sabit, yazdığı bir şiirle Kâ'b'ın öldürülmesindeki hüner ve ustalığı methü senâ eyledi...

    İKİ GÜZEL DÜĞÜN: Eşi, Peygamber Efendimiz'in sevgili kızı Rukayye radıyallahü anha'nın vefatı, kocası Hazreti Osman'ı çok üzdü...ağlıyor, sık sık hanımının kabrine gidiyor ve uzun zaman kabrin başında kalıyordu. Osman bin Affan radıyallahü anh'ın bu ağır üzüntüsü bütün dostları gibi Hazreti Ömer radıyallahü anh'ı da üzüyordu...bu sebeple bu üstün kıymetteki arkadaşının evine gitti:

    -Ya Osman! Kabul edersen sana Ömer'in kızı Hafsa'yı nikâhlayabilirim.

    Hazreti Osman, bir baba olarak Hazreti Ömer'in kendisi için gösterdiği takdire şayan bu fedakârlığa memnun oldu ve şükranlarını dile getirdi:

    -Teşekkür ederim. Ancak bana lütfen biraz düşünebileceğim vakit ver.

    ......

    Bu konuşmalarının üzerinden bir-iki gün geçtikten sonra iki güzel arkadaş, yolda rastlaştılar. Hazreti Osman, Hazreti Ömer'in merakını bildiği için selâmdan sonra mevzuu açtı:

    -Beni düşündüğün için; böyle büyük bir fedakârlıkta bulunduğun için tekrar şükranlarımı arz ediyorum...ancak lütfen bağışlayınız. Bir zaman daha evlenme fikrinde değilim.

    Hazreti Ömer, tabii ki bir şey demedi...ama kalbine hüzün çiselerinin düşmesine mani olamadı.

    ......

    Şimdi dul olan Hazreti Ömer'in kızı Hafsa radıyallahü anha, Efendimize nebilik vazifesi gönderilmeden beş yıl önce dünyaya gelmişti.

    ...kocası Huneys bin Huzafe radıyallahü anh ile birlikte Medine'ye hicret etmişti. Hazreti Huneys, Bedr Cenginde aldığı ağır bir yara sebebi ile bilahare Medine'de vefat etti. O'nun vefatı Hafsa'yı genç yaşta yalnız bıraktı.

    Bu hal, her babayı düşündüreceği gibi, Ömer bin Hattab'ı da kızına bir şey farkettirmese de düşündürüyordu...bu yüzden, dul kızını, dul ve hâlâ eşini kaybetmenin acıları ile sarsılan Osman bin Affan'a teklif etmişti.

    ...ama cevap malûm.

    Bunun üzerine Hazreti Ömer, aynı teklifi müslümanların gözbebeği Ebu Bekr radıyallahü anh'a yaptı. Şüphesiz ki koca mümin'in yavrularından yana kalbi dağlıydı...cahiliyet zamanında küçücük kızını kendi elleri ile diri diri nasıl toprağa gömdüğünü hatırlayalım. Nerede o islam öncesi katı ve sert tavır; nerede bugün ciğerparesinin dul kalmasını bile kendine dert edinen pamuk gibi yumuşak kalb? Sanki Hafsa'nın şahsında toprağa gömdüğü kızının da gönlünü alıyordu.

    Zaten gayet az konuşan Hazreti Ebubekr, sevgili arkadaşının bu teklifine karşı birşey söylemedi.

    Hazreti Osman, hiç olmazsa, olumsuz da olsa bir cevap vermişti; Ebubekr'in Ömer'i bundan bile mahrum etmesi, iki kelime ile bir cevap bile vermemesi Hazreti Ömer radıyallahü anh'ı haylice üzdü. O muhteşem insanın narin kalbi örselenmişti.

    Bir gün dayanamayıp derdini dertliler sığınağı O yüce Resule açtı:

    -Hafsa'yı zevce olarak almaları için önce Osman'a sonra Ebubekr'e söyledim. İkisi de kabul etmedi. Halbuki Osman, şu ân dul..

    Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, bu seçilmişlerin seçkini can dostu ferahlandırdılar:

    -Ya Ömer! Üzülme. Hak teâlâ, kızını Osman'dan hayırlı bir kimseye nasib etti ve Osman'a da kızından hayırlı bir hanım müyesser eyledi.

    Hazreti Ömer'in kalbinde bir ânda huzur papatyaları açtı.

    ......

    Bir gün Allah'ın Resulü, Hazreti Osman'ı yanlarına davet ettiler ve sordular:

    -Seni çok kederli görüyorum. Niçin?

    -Ya Resulallah ben, hem hanımımı kaybettim; hem de Peygambere damat olma nimetini..

    Efendimiz, Hazreti Osman'ı da sevindirdiler.

    -Ya Osman! Kardeşim Cebrail, yüce Allah'ın emrini getirdi ki, bu emr-i ilahide diğer kızım Ümmü Gülsüm'ü de Rukayye'nin mehri ile sana nikâhlamam buyuruluyor.

    ...tarifsiz sevinçler, Hazreti Osman'ın oldu. Bir kere daha Resulullah'a damat olma şanına kavuşuyordu. Böyle bir saadet yeryüzünde sadece O'na nasip oluyordu; evet sadece O'na. Yani Osman-ı Zinnureyn oldu; iki nura kavuşan. Peygamberimiz, Ümmü Gülsümle Osman bin Affan'ın nikâhlarını Hicri takvimle üçüncü yıl Rebiül evvel ayında yaptı...düğünse Cümadelahire ayında oldu.

    ......

    Sevgili Peygamberimiz Şaban ayında da Hafsa'yı Ömer bin Hattab'dan istediler...böylece mahzun Hafsa radıyallahü anha'yı Peygambere hanımlık; müminlere annelik tahtına çıkardılar.

    Peygamberimiz'in, Hafsa validemize verdiği mehir, dörtyüz dirhem...farklı sebeplerle gönlü kırık iki yüksek dosttan biri damatlık, diğeri de Efendimize kayınpederlik şerefine kavuşuyordu. Hafsa hazretleri ise herkesten üstün bir yere...her şey ne kadar muntazam ne kadar yerli yerince. Ne gönül kırıklıkları kaldı, ne bir şey.

    ......

    Aradan bir zaman geçtikten sonra, bir gün yeri ve vesilesi gelince Hazreti Ömer, Hazreti Ebubekr'e sormadan edemedi:

    -Ya kardeşim Ebubekr! Hafsa'yı sana teklif ettiğimde niçin hiç bir cevap vermedin?

    Hazreti Ebubekr aziz dostunun yüzüne sevgi dolu gülücüklerle baktı:

    -Çünkü O'nu Resulullah'ın isteyeceğini biliyordum.

    Hazreti Ömer, heyecanına mani olamadı:

    -E, peki bana niçin bu müjdeyi vermemiştin?

    Üstün insan, bir umman kadar sâkindi:

    -O'na ait bir sırrı nasıl açıklayabilirdim ki?

    ......

    GÜNEŞ GİBİ CÖMERT: Zeyneb binti Cahş, Sevgili Peygamberimiz'in halası Ümeyye radıyallahü anha'nın kızı. Babasının ismi Bürre; iman etmeyince kendisine "Cahş" denildi. Zeyneb radıyallahü anha, ilk iman eden müminelerden. Yetim, yoksul, kimsesizleri yedirip, içiren, giydiren, bol bol sadaka dağıtan, akrabaları görüp gözeten ve akraba ziyareti/sıla-i rahme dikkat eden çok cömert bir insan. Efendimiz, halasının bu kızını azatlı kölesi Zeyd bin Harise'ye nikâhladılar...ancak bir zaman sonra Zeyd radıyallahü anh, eşinden ayrılmak istediğini arz etmeye başladı. Peygamberimiz sebebini sordular:

    -Niçin?

    -Ya Resulallah, Zeyneb'den hiç bir kötülük görmedim. Hatta hep iyilik gördüm...fakat Zeyd köle iken hür olmuş biri; O ise ana tarafından Haşimoğulları mensubu; bana karşı nesebinin şerefi ile övünüyor; hatta başıma kakıyor. İşte bu harekete dayanamıyorum ve bu sebeple boşanmak istiyorum.

    Efendimiz, aynı zamanda oğulluğu olan Zeyd'i teselli etmeye çalıştılar:

    -Bu sözlere ehemmiyet vererek hatununu boşama!

    ...ancak, Allahü teâlâ, Habibine bu boşanmaya / talaka engel olmamasını buyurdular.

    Bu sebeple Zeyd-Zeyneb çifti, boşandılar. Bu netice, aynı zamanda bir bâtıl âdetin yıkılma imkânını da getirmişti. Öteden beri sürüp gelen örfe göre; evlatlık, öz evlâd gibi kabul edilerek evlâd edinenin evlâtları ile evlatlığın çocukları arasında nikâh akdedilemiyor ve yine bunun gibi meselâ bir oğulluk ölse veya boşansa eşi ile evlilik yapılamıyordu.

    Sevgili Peygamberimiz, bu yanlış geleneği ortadan kaldırmak için Zeyneb binti Cahş'ı kendilerine hanım olarak almayı düşündüler. Çünkü, mubarek kadın, bir asilzade olmasına rağmen eski bir köle ile evlenerek islâmiyette imtiyazlı sınıf olmadığının ilk örneği olmuştu. Şimdi de evlâdlıklarla ilgili yersiz bir âdetin yıkılmasına vesile olabilirdi. Efendimiz, önce bu yüzden kendisi ile evlenmek istiyorlardı. İkinci olarak da seçkin bir aile üyesinin boşanmış olarak kalması uygun olmayacağından Zeyneb radıyallahü anha'yı taht-ı nikâhlarına almayı arzu ediyorladı.

    Peygamberimiz, boşanmanın üzerinden üç ay kadar bir zaman geçtikten sonra Hazreti Zeyneb'e haberci göndererek fikrini sorular:

    -Zeyneb binti Cahş, Allah'ın Resulü ile evlenmek ister mi?

    Bir hanım için Peygambere zevce olmaktan üstün bir şeref olabilir mi ki?.. Hazreti Zeyneb, çok sevindi ve hemen odasına çekilerek iki rekât namaz kıldı. Allah'a yöneldi ve öyle bir istekte bulundu ki, olursa o kadar olur:

    -Ya Rabbi! Resulün bana talib. Eğer böyle bir izdivaca rızan varsa beni O'na sen ver.

    ......

    Peygamberimize ahzab suresi otuzyedinci ayeti kerimesi inzal oldu. Mealen buyuruluyordu ki:

    -Zeyd o kadından alakasını kesince biz, O'nu sana nikâhladık.

    Resulullah Efendimiz, Zeyneb radıyallahü anha'ya dörtyüz dirhem altın mehir verdiler.Yüce Allah'ın duasını kabul ettiği bu yüksek kıymet sahibi hanımefendi, Kâinatın tâcı ile hayatını birleştirdiğinde otuzsekiz yaşında bulunuyordu.

    ......

    Zeyneb binti Cahş, kavuştuğu nimetin şükrünü dile getirmek için zaman zaman şöyle derdi:

    -Başkalarını babaları, kocalarına verdi. Beni ise Resulullah'a doğrudan ve bizzat Allahü teâlâ nikâhladı..

    Efendimizin bir diğer mubarek eşi, güzel annelerimizden Aişe radıyallahü anha, Zeyneb validemizi şöyle anlatırlar:

    -Haram ve şüphelilerden uzak durmakta, hakikati söylemekte, akraba ziyaretine düşkünlükte, bol sadaka vermekte ve hayır-hasenad işlemekte Zeyneb'den üstün bir hanım görmedim.

    El hünerinde de gayet becerikli olan Zeyneb binti Cahş, o kadar cömertti ki, göz nuru dökerek işlediği nadide eşyaları ve eline geçen her şeyi akrabalarıyla fakir-fukaraya dağıtırdı.

    O kadar cömert ki; güneş gibi...

    ...kuvvetli bir edebiyatçı olması da gönül zenginliğinin bir başka delili.

    ÇOCUK KOKUSU: Hicri üçüncü yıl Ramazan ayının ortaları. Hazreti Fatıma radıyallahü anha, hamile...doğum günleri yakın. Bu haber Peygamberimize arz edilince, Esma binti Ümeys ve Ümmü Eymen radıyallahü anha'yı ayetel kürsi, felak ve nas surelerini okumaları için sevgili kızlarına gönderdiler.

    ......

    Çocuk dünyaya gelince Resulullah Efendimiz, Hazreti Ali ve Hazreti Fatıma'nın evlerine geldiler. Allah Resulü'nün istemeleri üzerine Esma binti Ümeys, çocuğu sarı renkte bir örtüye sarılmış olarak huzura getirdiler. Peygamberimiz:

    -Bebeği sarı örtüyle sarmayınız, buyurdular.

    Bunun üzerine Esma radıyallahü anha, çocuğu götürerek beyaz bir örtüye belenmiş olarak geri getirdiler.

    Peygamber Efendimiz, bebeği kucağına alarak sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okudular ve ismini Hasen/Hasan koydular ki mânâsı güzel demektir. Hasan o güne kadar bilinmeyen bir isim. Efendimiz, bebeğe isim verdikten sonra damağına yumuşak hurma sürdüler. Bebeğe süt anneliği Hazreti Abbas'ın hanımı Ümmül Fadl yaptı.

    Yedinci gün bebeğin saçı kesilerek fakirlere ağırlığınca gümüş sadaka verildi ve ayrıca akika olarak da iki koç kesildi. Ve yine o günlerde bebek sünnet ettirildi.

    Efendimiz, Hasan radıyallahü anhı ne kadar çok sevdiler, ne kadar. Zira "Çocuk kokusu, cennet kokusu" mubarek sözleri de onlara ait. Bu kadar merhamet dolu bir sözün sahibi, tabii ki çocukları çok sever; hele o öz canı bir güzel bebek ise...

    UHUD,

    KÜÇÜK

    CİHADDAN

    BÜYÜK

    CİHADA.

    Bedr Savaşının üzerinden bir sene geçmiş olmasına rağmen Mekke'de hâlâ öfkeler, alev alev. Müşrikler, ne mağlubiyeti hazmedebiliyor; ne de kaybettikleri kardeş, koca, baba gibi en yakınlarını unutabiliyorlar.

    ...ateşli üç müşrik genci, Saffan bin Ümeyye, İkrime bin Ebi Cehil, Abdullah bin Rebia, Mekke'nin yeni reisi Ebu Süfyan'a gittiler:

    -Ya Eba Süfyan!

    -Sizi dinliyorum gençler! Hoş geldiniz.

    -Bu kahredici mağlubiyet lekesini alnımızda daha ne kadar taşıyacağız?

    -Ayakta kalmayın! Oturun bakalım...

    -Zaten bugüne kadar oturmaktan başka ne yaptık ki?

    Ebu Süfyan sordu:

    -Bir düşündüğünüz var mı?

    -Var ya Eba Süfyan!

    -Evet sizi dinliyorum.

    -Şam seferinden ne kadar kazanç elde edildi?

    -Ellibin altın. Bunu hepiniz biliyorsunuz?

    Gencin biri reise sordu:

    -Bu para Da'rün Nedve'de saklı değil mi?

    -Evet.

    Bir başka genç bir teklif yaptı.

    -Öyleyse ya reis bu kârı ikiye ayırsak ve yarısını silaha, diğer yarısını asker toplamaya harcasak; nasıl olur?

    -Şayet bu parada hissesi olan herkes razı olursa gayet güzel olur.

    Ateşli gençlerden biri patladı:

    -Hele hayır diyecek biri çıksın!

    -Hadi bakalım öyleyse. Gösterin hünerinizi.

    ...

    İkna kabiliyeti yüksek ve konuşması güzel Amr bin Âs, Cübeyr bin Dehl, Abdullah bin Zeb'ari ile Şair Ebu Uzze Cemhi'yi seçerek, asker vermeleri için kabilelere yollamak istediler.

    ...Ebu Uzze, önce kendisine yapılan teklifi reddetti. Zira; Bedr cenginde esir düşmüş; fakat bir daha müslümanlara karşı asla savaşmayacağına dair kahraman Peygambere söz vermesi üzerine fidye alınmadan serbest bırakılmıştı. Şimdi gelenlere bu vaadini hatırlatıyordu:

    -Gelemem, sözüm var. Bir daha düşmanlık etmemek ve aleyhlerinde faaliyette bulunmamak üzere Bedr'de Muhammed'e söz verdim.

    -Canım, düşmana verilen bir söz.

    -Söz ya. Bana yapılan iyiliğe nankörlük edemem.

    Saffan bin Ümeyye; Ebu Uzze'nin damarına bastı.

    -Korktuğun için gelmiyorsun. Söz bahane.

    -Eğer korksaydım Bedr'e gitmezdim.

    -Ama şimdi korkuyorsun. Bak benzin sapsarı!..

    -Yalancı! Beni de kendine benzettin!.. Yürü nereye isterseniz oraya gidiyoruz.

    Saffan bin Ümeyye neş'elendi:

    -Eğer sağ dönerseniz seni zengin yapacağım. Ölürsen, kızların kızlarımdır. Onları kendi kızlarımdan ayırmayacağım. Sen yeter ki hey'ette ol. Dilinle yardımcı olmasan bile, varlığınla bizi destekle.

    ...önce Tilame bölgesine gittiler.

    ......

    Mekke'de artan bir hızla hareketlenme başladı. Silahlar, atlar, develer alınıyor; gönderilen temsilciler, Sakıf, Beni Mustalik, Beni Hevn İbni Huzeyme, Beni Haris İbni Abdi Menat ve Kinane kabilelerinden asker topluyorlardı.

    Açılan Mekke bayrakları altında biriktiler. Hem de az zamanda ve sür'atle. Sancağın birini Talha bin Ebi Talha, birini Üveyf bin Süfyan taşıyordu. Üçüncüsünü de bir başkası. İntikam hırsı ile yanıp tutuşan üç bin müşrik, kısa zamanda Mekke meydanında biraraya geldiler.

    Sefere bütün Kureyş asilzadeleri katılıyordu. Üç bin deve ve iki yüz at tedarik etmişlerdi. Askerin yedi yüzü zırhlıydı.

    Zırhlar içindeki Ebu Süfyan, alımlı bir at üzerinde görünürken.

    Bir anda her taraf çın çın öttü:

    -Yaşşa Ebu Süfyan! Yaşşa Kureyş!!..

    Ebu Süfyan, ordusunun karşısına geçerek bir nutuk verdi. İşte nutkun en keskin sözleri:

    -Yesrib'i basacak; Muhammed ve müslümanları kılıçtan geçireceğiz. Bu seferin gayesi budur.

    Müşrik ordusu, Ramazan ayının yirmibeşinde Ebu Süfyan komutasında büyük bir velvele ile harekete geçti.. En fazla şamata yapanlar Safvan bin Ümeyye'nin teklifi ile sefere katılmış ve ordunun önü sıra yürüyen on-onbeş kadındı. Ellerinde tefleri ile intikam ağıtları söylüyorlardı..

    Nevfel bin Muaviye, ağzını açacak oldu:

    -Kadınlar gelmese olmaz mı ya Eba Süfyan? Bir mağlubiyet olursa akıbetleri n'olur?

    Der demez, Bedr savaşında pederi Utbe, amcası Şeybe ve biraderi Velid katledilmiş olan Ebu Süfyan'ın karısı Hind binti Utbe, bir dişi kaplan gibi atıldı:

    -Sus! Sen ne konuşuyorsun öyle korkak? Karılarınıza, çocuklarınıza kavuşmak için Bedr'i bırakıp kaça kaça geldiğinizi unuttuk mu sandınız?

    -Kim, ben mi?

    -Sen ve senin gibi, ödlekler.

    -İftira...

    -İftira miftira değil! Bu defa hele bir kişi kaçmaya yeltensin bakalım...

    ...aslında Ebu Süfyan da Nefelle aynı fikirdeydi ama bu çok sert muhalefet karşısında renk vermedi ve yorulduğunda hanımı binsin diye devesine hevdec yaptırdı. Bazı müşrikler de hevdec yaptırdılar.

    ...

    Asker, binek, zırh ve silah bolluğu müşrikleri kendinden geçirmişti. Teflerin sustuğu anlarda bir ağızdan bağırıyorlardı:

    -İntikam!

    -Kureyş'in intikamı alınacak, intikam..

    -Lat bizimle, Menat bizimle, Uzza bizimle..

    ......

    Allah düşmanları, Medine üzerine böyle mağrurane yürürken Mekke'de bir şahıs, bütün olup bitenleri, asker sayısını, silah sayısını ve her şeyi kaleme alarak Son Peygambere bir mektup yazdı....kimdi bu hayırlı adam?

    Bu adam, Sevgili Peygamberimiz'in amcası Abbas bin Abdülmuttalib radıyallahü anh. Bedr cengi sırasında esirken müslüman olan ve bunun üzerine Peygamberimizin emri ile Mekke'ye geri dönen; ancak imanını açığa vurmasına izin verilmeyen ve Mekke'deki hadiseleri Medine'ye haber vermekle vazifelendirilen sahabi.

    Hazreti Abbas, mektubu yazıp bitirdikten sonra kapatıp mühürledi ve Gıfaroğulları kabilesinden bir kimseyi ücretle tutarak emaneti kendisine teslim ve sıkı sıkıya tenbih etti:

    -Bu mektubu en geç üç gün içinde Yesrib'e götürerek Ebülkasım'a vereceksin. Bu da fazlasıyla ücretin.

    İşte Sevgili Peygamberimizin, Hazreti Abbas'ın Medine'ye taşınmasına izin vermemesindeki sır.

    ...

    Resulullah Efendimizi Medine'de bulamayan Ulak, Kuba'da mescidden çıkarken gördü ve mektubu teslim ederek yanlarından ayrıldı. Peygamberimiz mektubu Übeyye bin Kâb radıyallahü anh'a okuttuktan ve mevzuunu kimseye bahsetmemesini emrettikten sonra Sa'd bin Rebi radıyallahü anh'ın evine gittiler ve bu sahabi ile gelen haberi konuştular... Hazreti Abbas'ın yazdıklarını Efendimiz Hazreti Sa'd'e bahsederken Sa'd'in hanımı da işitmiş...bu sebeple haber kulaktan kulağa fısıldanarak kısa zamanda yayıldı.

    Peygamberimiz, derhal Medine merkezine döndüler... Hemen şehir çevresindeki nöbetçi sayısı takviye edildi, Sa'd bin Muaz ve Usseyid bin Huzeyr, bir manga askerle Peygamber Efendimizin evinin etrafında nöbet tutmaya başladılar.

    ...ve sür'atle cihad hazırlığına başlandı.

    Haber, Peygamberimizle müslümanların neş'elerini gölgelemiş; buna karşılık yahudi ve münafıkları sevindirmişti.

    Bu sırada düşman ordusu, Zülhuleyfe Vadisi'ne kadar gelerek burada mola verdi...asker ve imkân çokluğuna güvenen küffar, vur patlasın çal oynasın bir taşkınlık içinde eğleniyordu.

    ...

    İslâm istihbarat birimleri, müşrik ordusunun Zülhuleyfe'ye kadar gelerek burada konakladıkları haberini Allah Resulüne yetiştirdiler.

    Peygamberimiz, hemen Enes bin Fadale ve Musa bin Fadale radıyallahü anhüm isminde iki kardeş kahramanı casusluk faaliyeti için Zülhuleyfe'ye gönderdiler. Eluta'ya kadar giden iki gencin getirdiği haberler iyi değildi. Mekke ordusu, binleri bulan at ve develeri Medine tarlalarının bulunduğu Urayz'da ekili dikili yerlere salmış ne varsa ezip telef ediyorlardı..

    Efendimiz, bir de Habbab bin Münzir'i gönderdiler.

    Habbab radıyallahü anh'ın getirdiği malûmat, Abbas bin Abdülmuttalib ve kendisinden önce aynı işle vazifelendirilenlerin verdikleri malumatı doğruluyordu.

    Peygamberimiz:

    -Hasbunallah ve ni'mel vekil, dediler.

    ......

    Uhud, Medine yakınında bir dağ ismi...başka dağ silsilelerinden ayrı ve kopuk. Yalnız, tek başına bir dağ....bu sebeple kimbilir kaç asır öncesinden halk ona "Uhud Dağı" demiş. "Yalnız Dağ" yani... Medine'yi bekleyen sadık bir nöbetçi gibi dünyanın varoluşundan beri olduğu yerde heybetle yükselip duruyor...sanki ihlas suresini okuyan bir ulu mü'min.

    İşte Sevgili Peygamberimiz'in O'nun hakkında buyurdukları:

    -Uhud öyle bir dağdır ki; O bizi sever, biz de onu severiz.

    Kaçıncı bin kere olduğu gibi Hicri üçüncü yılın Şevval ayı onuncu Perşembe günü, güneş, bir akşam yine dağlar gerisine süzülürken Uhud Dağı, önce kül rengine, sonra koyu karanlığa sarındı. Karanlık, dağdan ovaya doğru tonlarını çoğalta çoğalta koyulaşırken yatsı namazı çoktan kılınmış ve Medine, uykuya çekilmişti.

    ......

    ...ay, bir kocaman nur gibi yükselirken; Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, bir rüya görüyorlardı.

    .....

    Efendimiz, ertesi sabah, namazı kıldırdıktan sonra mesciddeki eshabına bu rüyadan bahsettiler:

    -İnşallah hayırdır; bir rüya gördüm.

    Bütün mü'minler daha bir toplandı ve sanki nefes alamaz oldular. Efendimiz devam buyurdular:

    -Bir sığır boğazlandığını gördüm. Sonra bir koç getirdiler. Zülfikar'ı savurdum, ağzı yere çalındı ve kılıcın ağzında bir çentik açıldı. Ben, zırhlıydım. Sonra ellerimi de zırhın içine aldım.

    -Hayırdır inşallah ya Resulallah! Ancak, biz, rüyayı anlayamadık. Lütfen siz tabir eder misiniz?

    Eshabın arzusu üzerine Peygamberimiz, rüyayı açıklarken bütün herkes büyük bir dikkatle kendisini dinliyorlardı:

    -Sığırın boğazlanması, bir çok insanın öleceğine; Zülfikarın ağzında açılan çentik, yakın akrabamdan birinin şehid olacağına ve benim yaralanacağıma, koç düşmana, üzerimdeki zırh, Medine kalesine; ellerimi zırhın içine almam Medine'nin müdafaaya elverişli bir yer olduğuna işaret.

    Rüya tekrar tekrar hayra yorularak cemaat dağıldı.

    .......

    Kâfir ordusu, Zülhuleyfe'de üç gün kaldıktan sonra buradan hareket ederek Ebva'ya geldi; müslümanların gözünde ayrı bir yeri olan mubarek Ebva'ya. Zira Resulullah Efendimiz'in anneleri ve hepimizin aziz anneciği Amine Hatun radıyallahü anha bu topraktaki cennet bahçelerinde idi.

    Hazreti Amine'nin Ebva'da medfun olduğunu bilen kâfirlerden biri, ilkel bir teklifte bulundu:

    -Ya Eba Süfyan!

    -Söyle ya yiğit.

    -Bilir misin Muhammed'in anasının kabri buradadır.

    -Bilirim. Bir diyeceğin mi var?

    -Var...diyorum ki, Amine'nin kabrini açarak kemiklerini yanımıza alalım.

    Ebu Süfyan ve dinleyen herkes şaşırdı.

    -Eee!

    Konuşan, sözlerine devam etti:

    -Şayet mağlub olursak bu kemikleri verip esir kadınlarımızı kurtarırız.

    -Ya mağlub edersek?

    -O zaman da müslümanlardan hayli yüklüce bir para koparttıktan sonra kemikleri yine iade ederiz.

    Ebu Süfyan sordu:

    -Sözün bitti mi?

    -Evet bitti.

    -Fakat hiç de hoş bir teklif yapmadın. Bilmez misin ki Beni Bekr ve Huzza kabileleri Muhammed'in dostlarıdır. Biz, böyle bir şey işlersek, onlar da bizim namlı ölülerimize aynıyla mukabele ederler.

    ...adam alı al, moru mor oldu ama iblise taş çıkartan bu adi teklif de tatbik imkânı bulamadı. Şükür ki bulamadı.

    ......

    ...düşman geliyordu. İslâm haberalma teşkilatı, Kureyşlilerin seyri hakkında merkeze sürekli haber aktarıyordu. Mü'minler hazırolda ve tetikte idi. Bin canları olsa binini de aşkla ve tekrar tekrar dinleri ve Resulleri uğruna vermeye bir kere daha hazırdılar... Şimdi bir savaş şekli tesbiti gerekiyordu. Gelen düşmanın karşısına nasıl çıkmalı? O'nu Medine kalesinin dışında mı karşılamalı? Yoksa şehre girişine izin vererek sokak sokak bir müdafaa harbi mi yapmalı?

    Yani bir meydan muharebesi mi? Bir müdafaa harbi mi? Evet nasıl? Bu savaş için hangi yol seçilmeli?

    ...kendileri rüyalarındaki zırh yani Medine işareti sebebiyle şehirde kalarak müdafaa harbi yapılmasını tercih ediyorlar.

    Efendimiz, eshabı ile istişare ettiler. Eshabın önde gelenlerinden, Hazreti Ebubekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Sa'd bin Muaz ve diğerleri sokaklara barikatlar kurulduktan sonra düşmanın beklenmesini, kaleden girdiklerinde damlardan, evlerden, sokak gerilerinden üzerlerine taş, mızrak, kılıçlarla saldırarak imha yolunun seçilmesini teklif ettiler.

    ...ama ya genç sahabiler?

    Bedr'de bulunamamış; Bedr'in faziletini, üstünlüğünü, O'nun nasıl bir nimet olduğunu Peygamberimizden her işittiklerinde bu fırsatı kaçırmış olmalarına dövünen çağlayan imanlı gençler?

    Genç sahabiler, düşmanın Medine dışında karşılanmasını ve göğüs göğüse bir meydan savaşı yapılmasını; müdafaa değil; taarruz yolunun seçilmesini istiyorlardı.

    Efendimiz Abdullah bin Ubey'e de fikrini sordular:

    -Ya Abdullah bin Ubey! Sen ne diyorsun?

    -Sizin gibi düşünüyorum ya Resulallah. Medine kalesinden dışarı çıkmayalım. Zira biz, cahiliyet zamanında dışarı çıkarak yaptığımız her harbi kaybettik. Ama yerimizden ayrılmadığımız her defasında da düşmanı yendik. Şöyle hareket edelim derim:

    Genç-ihtiyar, muhacir, ensar, bütün müminler daha da dikkat kesildiler. Abdullah bin Ubey:

    -Kadın ve çocukları hisarlara yerleştirdikten sonra biz, şehir meydanında düşmanı bekleyelim. Mekkeliler içeri girince her taraftan üzerlerine saldıralım.

    ...

    Buna mukabil Sevgili Peygamberimizin sevgili amcası Hamza bin Abdülmuttalib radıyallahü anh, Sa'd bin Ubade radıyallahü anh, Numan bin Melik radıyallahü anh ile Evs ve Hazreç kabilelerinden bir çok kimseler ise genç sahabilerin içtihadındaydılar.

    Emsalsiz yiğit Hazreti Hamza, Mekke dışına çıkarak düşmanla dişe diş bir mücadelenin en ısrarlı taraftarıydı:

    -Ya Resulallah! Şayet biz, Medine kalesinden harice çıkmazsak; kâfirler, bu hareketimizi acz ve korkaklık sanarak cesaret kazanabilirler. Halbuki Allahü teâlâ, sana Bedr meydanında bir avuç müslümanla muhteşem bir zafer lutfeyledi. Üstelik biz, bugün Bedr'e nazaran hem insan; hem techizat bakımından daha kuvvetliyiz.

    Gençler, Hazreti Hamza'yı desteklediler:

    -Evet ya Resulallah! Biz Bedr'den mahrum kalanlar olarak nice zamandır böyle bir fırsatı gözlüyorduk; şehrin dışına çıkıp Allah ve Resulünün düşmanları ile göğüs göğüse vuruşalım..

    İnsanlığın zirvesi; sabırda da cesarette de zirve Büyük Peygamber, Malik bin Sinan'dan görüşünü sordular:
    -Senin fikrin nedir; ya Malik bin Sinan?

    İhtiyar mü'min, derin bir edeble cevap verdi:

    -Ey Allah'ın Resulü! Her iki yol da güzel. Hangi yolu tensip buyurursanız; seçtiğiniz yolu cana minnet sayarız. Umarız ki mü'minler, zafer kazanır; biz de inşâallah şehid oluruz.

    Hazreti Hamza, yalçın gri kayalık zirveler kendisine dar gelen bir heybetli kartal gibiydi. Bir kere daha söz aldı:

    -Ya Resulallah! Sana Kur'an gönderen Allah hakkı için söylüyorum; küffara kılıç vurmadıkça orucumu açmayacağım!

    Mubarek, bir ân evvel çarpışmak için bu kadar istekliydi. Hazreti Hayseme, Hazreti Hamza'yı destekledi.

    -Hamza doğru söyler ya Resulallah! Kureyş kabilelerden asker toplayarak üstümüze gelir ve biz de onlara karşı müdafaada kalırsak; yarın daha başka kâfirler de bundan cesaret alarak Medine'yi basmaya teşebbüs ederler. Ben düşmandan çekinmiyorum. Öldüreceklerim mü'minler için kârdır; ölmem kendim için. Bedr'e kur'a kendisine çıktığı için oğlum gitti ve şehid oldu; bu defa da inşâallah ben şehid olurum.

    ...vaziyet anlaşılmıştı. Çoğunluk, Medine-i Münevvere dışında düşmanla savaşılmasından yanaydı. Efendimiz, bu fikirde olmamakla birlikte ekseriyetin görüşüne uydular.

    ......

    Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, o gün Cuma hutbesinde eshabına buyurdular ki:

    -Düşman karşısında şartlara sabr eder ve bulunduğunuz yerden ayrılmazsanız zafer sizindir.

    Evet, Resulullah Efendimiz mücahidlere zaferin şartlarını sayıyorlardı: Sabır ve emre itaat.

    ......

    O gün ikindi namazını da kendileri kıldırdıktan sonra odalarına geçtiler. Hazreti Ebubekr ve Hazreti Ömer de yanlarında idi. Efendimiz, iki yakın dostunun da yardımı ile üzerine zırhını, başına imamesini giydi:

    ...bu sırada mü'minler dışarıda bekliyorlar.

    Evs kabilesinin reisi ve Ensar'ın büyüğü Sa'd bin Muaz ve Usseyid bin Hudayr radıyallahü anhüma kalabalığa seslendiler:

    -Sabırlı olup mübalağalı isteklerden sakınınız. O sallallahü aleyhi ve sellem, vahiyle hareket etmektedir. Size yakışan şu ki, iradesine müdahele etmeden Resulullah'a kayıtsız şartsız itaat etmektir.

    Bu sözler, dinleyenlerin kalbini şöyle bir sızlatıp geçti. Herkesin vicdanı bir suale cevap arıyordu. "sakın ola ki haddi aşmış olmayalım! O'nu incitmiş olmayalım!!" Eshab, bu duyguların sancısında iken iki cihan güneşi kapıda göründüler. Üzerlerinde zırhları, sırtlarında kalkanları, bellerinde meşin kuşağı ve ellerinde kılıçları zülfikâr vardı.

    Müslümanlar, Resul aleyhisselamı böyle görünce pişmanlık hissi kalblerine bir taş gibi oturdu...

    -Keşke Medine haricine çıkalım demeseydik!

    Diye mırıldandılar. Bir sahabi söz aldı:

    -Ey Allah'ın Resulü! Sizin istemediğiniz bir şeyi yapmak bizim ne haddimize! Yüksek ve şerefli tercihiniz her ne ise biz ona uyarız...

    ...ama geç kalınmıştı. Efendimiz, buyurdular ki:

    -Ben burada; Medine'de kalalım dedim. Fakat ekseriyet aksi kanaatte ısrarlı oldular!.. Ve ardından bir muazzam hakikati dile getirdiler:

    -Bir Peygamber, zırhını giyip, silahını kuşandıktan sonra düşmanla cihad etmeden onları üzerinden çıkarması layık mıdır? Allahü teâlâ'nın hükmü her ne ise o zuhur eder.

    ...ve bir kere daha nasihat ettiler. Eshabdan çıt çıkmıyordu:

    -Eğer sözümü dinler ve sabreder ve birbirinizden ayrılmazsanız zafer sizindir.

    Ve sonra üç sancaktan Evs sancağını Sa'd bin Ubeyde'ye, Hazreç Sancağını, Hubbab bin Münzir'e, Muhacirlerin sancağını da Ali bin Ebi Talib'e verdiler. Ve....

    Evet ve Cuma günü ikindiden sonra yerlerine Abdullah bin Ümmü Mektum'u vekil bırakarak Uhud Dağı'na doğru hareket ettiler. Nescin denilen yere vasıl olunca Kahraman Peygamber, orduyu teftiş ettiler. Yaşı küçük olanlar vardı. Bunların Medine'ye dönmelerini buyurdular.

    "Çocuk" denilecek kadar küçük bu mücahidler, şunlardı: Abdullah bin Ömer, Zeyd bin Sabit, Üsame bin Zeyd, Bera bin Azib, Es'ad bin Zübeyr, Avane bin Evs, Ebu Said-i Hudri, Rafi bin Malik ve Semürret bin Cündeb.

    Bunlardan Rafi, ayak parmakları ucuna kalkarak uzun boylu görünmeye çalıştıysa da, yine de gitmeyeceklerin arasına ayrıldı.

    Zübeyr radıyallahü anh, bu durumu farkettiği için:

    -Ya Resulallah! Rafi küçük sayılmaz; düşmanla mücadele edebilir. Güzel de ok atar. Gazaya iştirakini arz ediyorum.

    Diyerek yaşı küçük, yüreği mangal gibi olan bu gence yardımcı oldu. Bir sahabi bir başka sahabiye himmet ve şefaat eder de Peygamberimiz "hayır" derler mi? Kabul buyurdular. Rafi muradına kavuştu...ama bu defa başka bir şey daha çıktı ortaya. Semüret bin Cündeb, Rafi'ye müsaade edildiğini görünce kendisine de izin alması için üvey babası Meri radıyallahü anha yalvardı:

    -Babacığım, güreşsek ben O'nu yenerim. Fakat Rafi, cihada gidiyor; ben Medine'ye dönüyorum. N'olursun lütfen Resulullah'a bu gerçeği arz et..

    Meri, vaziyeti arz etti. Efendimiz, gençlerin güreşmelerini irade buyurdular. Rafi ve Semüret tutuştular. Rafi onüç; diğeri de belki onbeş yaşında. Efendimiz ve eshab, güleç yüzlerle iki gencin güreşini seyrediyorlar. Hakikaten Semürret, dediği gibi rakibini yendi. Ve tabii savaşa katılma hakkına kavuştu...diğer gençlerse, yaşlı, kadın ve çocukları korumak işinde vazife almak için Medine'ye geri gönderildiler...

    ...

    Peygamberimiz, asker, binek ve techizat mikdarını saydırdılar: İslam ordusu bin kişiydi.. Yüz kişi zırhlıydı. İki at vardı. Atlardan biri Resulullah'a aitti, biri Ebu Bürdeye. Hepsi bu kadar.

    ...

    Sa'd bin Muaz ve Sa'd bin Ubade hazretleri Peygamberimizin atı önünde gidiyorlardı. Yolda islam ordusuna altıyüz kişilik bir yahudi birliği de katılmak istedi. Bunlar Abdullah bin Übey'in müttefikleriydi. Yahudilerden gelen haber Peygamberimize sunulunca buyurdular ki:

    -Onlar müslüman oldular mı?

    -Hayır ya Resulallah!

    -Öyleyse geri dönsünler. Çünkü biz müşriklere karşı kâfirlerin yardımını kabul etmeyiz.

    ...

    ...akşam namazı Şeyhayn'da kılındı ve gecenin burada geçirilmesine karar verildi.

    Yatsı namazının edasından sonra da ordu istirahate çekildi...dinlenmekte olan Sevgili Peygamberimizin muhafızı Zekfan bin Abdilkays radıyallahü anhtı. Orduyu da elli kişilik bir muhafız bölüğü koruyordu; Efendimiz, bu birliğin kumandanlığına Muhammed bin Mesleme radıyallahü anhı tayin etmişlerdi.

    ......

    Nitekim müşrikler, Zülhuleyfe'ye geldiklerinde müslümanların Şeyhayn'da gecelediklerini haber alınca İkrime bin Ebu Cehil kumandasında bir vurucu öncü kuvveti müslümanların üzerine gönderildiler...düşman fedaileri Harre'ye kadar sokuldularsa da, gerek o yerin sarplığından ve gerekse islâm muhafız bölüğünden dolayı baskına teşebbüs edemeden geri döndüler.

    ......

    Ordu-yı Hümayûn, Cumartesi sabahı namazdan önce Uhud'a geldi.

    Sevgili Peygamberimiz, Medine'de kalıp kalmama hususunda çevresindekilerle istişare edip de çoğunluk, "düşmanı şehir dışında karşılayalım" deyince bu fikre itibar etmişlerdi. Halbuki bizzat kendileri Medine kalesinden çıkılmamasını tercih ediyorlardı. Abdullah bin Übey de görüş olarak Kureyşlilerin kale içinde karşılanmalarının doğru olacağını söylemişti...ama bu konuda yüce Allah'dan vahiy gelmediği için Efendimiz, mü'minlerin çoğunluk kararına uymuşlar; fakat Abdullah bin Übey bu bağlayıcı ve üstelik Peygamber tasvibi ile tasdikli kararı bir türlü içine sindirememişti. Bu sebeple Uhud'a kadar geldiyse de burada zehrini kustu ve münafıklığını/dışı müslüman içi kâfir olan gerçek yüzünü belli etti ve kavminden kendisine tam bağlılarla diğer münafık ve şüphe içinde olanları ayarttı.

    Abdullah bin Übey diyordu ki:

    -Ey arkadaşlar! Muhammed bu kadar ciddi ve hayati bir meselede bizim değil; hatta kendisinin de değil; hiç bir savaş tecrübesi olmayan; hevesleri, akıllarını örtmüş tıfılların dediklerine kıymet verdi. Şimdi burada yanlış bir karar uğruna boşu boşuna ölmemizin bir manası var mı? Hayır yok! Hayatımızı ortada mı bulduk?

    Yardakçıları O'nu desteklediler:

    -Yaa doğru diyor tabii. Niye Medine'yi terk ettik?

    -Evet yanlış iş yapılıyor.

    Ve Abdullah bin Übey, kendisine "baş münafık" dedirtecek cür'eti gösterdi:

    -Medine'ye dönüyoruz. Haydi yürüyün.

    ...tam üçyüz kişi Medine'ye döndüler. Sureta Medine'ye, aslında cehenneme...

    Evs kabilesinden Hariseoğulları ile Hazreç kabilesinden Selimeoğulları liderlerinin bu davranışı ile bir an sarsıldılarsa da Cenab-ı Hak kalblerine kuvvet vererek onları ebedi felaketten korudu.

    Bu hareketle islâm ordusu bir ânda bin kişiden yediyüz kişiye düştü..

    Evet ordumuz; üçte bir kuvvetini kaybetmişti ama; aslında bu bir kayıp değil arınmaydı. Allah'ın dinine hizmet her kula nasip olmayacağına göre çürükler aradan ayıklanmış, geriye halis müslümanlardan kurulu bir iman ordusu kalmıştı.

    Buna rağmen Selimeoğullarından Abdullah bin Amr, Medine'ye geri gidenlerin arkalarından koşarak onları caydırmaya çalıştı:

    -Ey kavmim! Geri dönün! Size çocuk ve kadınlarımızı nasıl korursak Peygamberi de öyle koruyacağımıza dair Akabe'de verdiğimiz sözü hatırlatırım.

    Başmünafık, bu sözler karşısında yalana sığındı:

    -Kureyş'le Muhammed arasında bir muharebe olacağına inanmıyorum.

    ...

    Abdullah bin Amr ne kadar uğraştıysa da bir şey yapamadı ve mücahidlerin yanına geldi. Sevgili Peygamberimiz, buyurdular ki:

    -Ateş gümüşün kirini-pasını nasıl temizlerse; Medine de muhakkak ki bütün kötülükleri öylece temizleyecektir.

    ...mü'minlerle münafıklar böylece ayrılmış oluyorlardı. İnen ayetler de bunu açıklıyordu.

    Bilal-i Habeşî, ezan ve kamet okudu. Mü'minler, Sevgili Peygamberimizin arkasında silahları üzerinde olduğu halde cemaatle sabah namazlarını kıldılar. Resulullah imamesinin üzerine bir tolga ve zırhının üzerine bir zırh daha giyindi.

    Ordu, Efendimizin emri ile sırtını Uhud Dağı'na verdi.

    Peygamberimiz Orduyu harp nizamına soktular: Sağ kanat komutasını Ukaşe bin Muhsan'a, sol kanat komutasını Ebu Seleme bin Abdil Esed'e ileri hat komutasını Ebu Ubeyde bin Cerrah ve Sa'd bin Ebi Vakkas'a, ardçı komutanlığını da Mıkdat bin Amr'a verdiler. Mubarek Peygamberimiz, islâm sancağını da kendi elleri ile Mus'ab bin Umeyr'e teslim ettiler. Parola "öldür" kelimesiydi.

    ...tam bu sırada Medine tarafından birinin koşarak gelmekte olduğu görüldü. Yaklaştığında gelenin bir gece önce Abdullan bin Ubey'in kızı Cemile ile evlenen Hanzala bin Ebu Süfyan olduğu anlaşıldı. Cumartesi sabah orduya katılmak için Peygamberimiz'den müsaade alan aziz sahabi, bu sebeple kan-ter içinde cihada yetişmişti...

    Mücahidlerin yüzü Medine'ye bakıyordu. Ordunun solunda bulunan Uneyn Tepesinde bir geçit vardı. Küffar buradan bir çevirme hareketi yapabilir endişesi ile Resulullah Efendimiz, Abdullah bin Cübeyr komutasında elli kemankeş/okçu neferi geçidi beklemek için vazifelendirdiler ve sıkı sıkıya talimat verdiler:

    -Ey mücahidler! Sizin vazifeniz bu geçidi bekleyerek düşmanın bizi arkadan vurmalarına mani olmaktır. Eğer müşrik atlıları geçidi aşmak isterlerse; üzerlerine ok yağdırınız. Oklara karşı at süremezler. Biz aşağıda galip de gelsek; mağlub da olsak yerinizden kıpırdamayınız. Hatta yırtıcı kuşların cesetlerimizi parça parça ettiklerini görseniz bile buradan asla ayrılmayınız. Müşrikleri bozguna uğratıp ayaklarımızın altında ezdiğimizi görseniz dahi size bir haberci göndermedikçe burayı terketmeyiniz.

    çııÖÖçşıÜü
    ...aslında Uhud Gazası'ndan da kazançlı çıkan mü'minler oldu. Çünkü:

    1-Bu harbi Kureyş müşrikleri çıkartmışlardı. Bedr'in intikamını almak ve başta Sevgili Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem olmak üzere müslümanları öldürmek gibi son derece iddialı bir gaye ile Uhud'a gelen düşman, bu iddiasını savaş meydanında bırakarak geri dönmek zorunda kalmıştı.

    2-Mü'minlerin, en müsait olmayan şartlarda bile Peygamberlerini, dinlerini, vatanlarını müdafaa etmelerindeki fedakârlık, cesaret ve kahramanlık, düşmanda ister istemez "biz, artık kolay kolay müslümanları mağlup edemeyiz" fikrini uyandırmıştı. Nitekim; Resulullah Efendimiz, Ordu-yı Hümayun, Medine'ye dönerken yaptığı değerlendirmede bunu daha önceden haber vermişlerdi: "Mekke müşrikleri bir daha bize galip gelemezler. Bundan sonra fetih bizimdir"

    3-Uhud muharebesi, aynı zamanda bir temizlik harekâtı olmuş; görünüşte mü'min ve fakat kalbten kâfir olan münafıklar, zoru görünce sâdık ve hâlis müslümanlardan ayrılmışlardır.

    4-Uhud, imtihan içinde imtihan olmuştur.

    Hâkim ânda da; kötü şartlarda da mücahidler, gözlerini kırpmadan canlarını Sevgili Peygamberimiz için verebileceklerini fiilen isbat etmişlerdir.

    5-Müslümanlar, kadın ve erkeği ile, yaşamaktan maksadın şehid olmak olduğunu bir kere daha ortaya koymuşlardır.

    6-Müslüman mücahidelerin de müslüman mücahidler gibi ne kadar büyük kahramanlar olduğu anlaşılmıştır.

    7-İslâm ordusu, her ne kadar kâfirlere göre daha fazla kayıp vermişlerse de; kâfirlerin kendileri için çok mühim şahsiyetleri katledilerek mü'minler, kemiyette; düşmansa keyfiyette zarara uğramış; yani aslında kâfirlerin kaybı daha büyük olmuştur.

    8-Uhud, genç müslümanların da tecrübe kazanarak gelecek savaşlara hazırlanmalarına imkân vermiştir.

    9-Uhud'da yaşanılan büyük üzüntü ve sıkıntılar, müslümanlara Resulullah'a şeksiz-şüphesiz itaat etmenin şart olduğunu öğretmiştir.

    10-Bu savaşta her ev, en az bir şehid veya yaralı vermiştir. Allahü teâlâ, gönlü kırıklarla beraber olduğu için mü'minler, hâsıl olan gönül kırıklığı içinde sabretmişler; bu sabır, onların derecelerinin daha da yükselmesine ve islâmın yayılışında sür'ate vesile olmuştur.

    ......

    Hakîkaten islâm hanımları, hem Uhud'da ve hem de harbden sonra büyük bir gayretle çalışmışlardır. Nesibe binti Kâb'ın, radıyallahü anha, bütün zamanlar boyunca müslüman kadınların yüzlerini ak edecek destânî kahramanlığına şâhid olduk....ancak Uhud'da hizmet veren mü'mineler, Nesibe anneden ibaret değil. Ümmü Seleme, Muavviz binti Rübeyyi, Ümmü Salît, Ümmü Atiyye, Hamne binti Cahş ve Sümeyra binti Kays ve diğerleri...bunlar mücahidlerin sökülen kılıç kınlarını diker, muhariplere su dağıtır, yaralıları tedavi ederlerdi. Henüz hicâb ayetlerinin gelmediği bu dönemde ordu Uhud'a gelirken Ümmü Seleme, gazaya dahil olmak için Sevgili Peygamberimiz'den hususi izin istedi:

    -Yâ Resûlallah! Benim de gazaya çıkmama müsaade buyurur musunuz?

    Efendimiz dediler ki:

    -Yâ Ümmü Seleme! Kadınlara cihad farz kılınmamıştır.

    Mübarek kadın yalvardı:

    -Yâ Resûlallah! Ben, mücahidlere su dağıtır, gözü ağrıyanların gözlerini tedavi eder, yaralarına bakarım.

    Peygamberimiz, bu candan isteği kırmadılar:

    -Öyleyse gazaya çıkman ne güzel olur...

    ...fakat en fazla gazaya katılan müslüman hanım, Ümmü Atıyye radıyallahü anha.

    Uhud'dan Medine'ye dönünce Mescid-i Nebi'de bir çadır kuruldu. Bu "Çadır Hastane"de yaralıları Küayme binti Sa'd tedavi etti. İşte İslâm tarihinin ilk kadın hekimi, radıyallahü anha.

    Evet Uhud bir muazzam imtihan. Sıkıntılara sabır ve Resulullah'a bağlılık imtihanı. Şu hâdiseyi değil bir kadın, en yiğit yürekli bir erkek bile nasıl yaşar? Aşkolsun böyle parlak imân ve tevekkül sahiplerine.

    Sümeyra binti Kays, cepheden dönenlere babası, kocası ve oğlunu sordu:

    -Hepsi de şehid oldu, dediler.

    Fakat kahraman kadın, ne sendeledi, ne yere yıkıldı, ne de acı çığlıklar kopardı. Sümeyra radıyallahü anha annemiz, o ân herkesi hayran bırakan bir teslimiyet ve vakarla şunu sordu:

    -Resûlullah nasıl?

    -Hamdolsun iyi, dediler.

    Sümeyra hâtun, Resûlullahı buldu ve binek üzerindeki o yüksek zâtın eteğinden tutundu:

    -Yâ Resûlallah! Anam babam sana fedâ olsun... Yeter ki sen sağol. Sen sağ olduktan sonra bütün felâketlere katlanırız.

    ...

    Bir şey ancak ve yalnız Allah için olursa makbûl ve güzel ki bunun ismi ihlâs.

    Uhud'a giderken Ensar'dan Ebu Süfyan bin Haris'le bir arkadaşı konuşuyorlar.

    Arkadaşı, Rabbine dua ediyor:

    -Allahım! Bana Resulünün yanında şehidlik nasib et ve evime geri döndürme...

    Ebu Süfyan bin Hâris'se tâ kalbden gelen duygularla şöyle yalvarıyor:

    -Allahım! Bana Resûlünle birlikte çarpışmak; fakat evime ve yavrularıma sağ-sâlim dönmek nasib eyle...

    ...ne var ki Ebu Süfyan bin Hâris, şehid olmuş; arkadaşı ise sağ-sâlim geri gelmişti.

    Bu hâl Sevgili Peygamberimiz'e anlatıldığında buyurdularki:

    -Ebu Süfyan iki kişinin en ihlâslısı idi...

    Zira Uhud yolunda iken küçük kız çocukları sebebi ile yukarıdaki gibi niyet eden; Ebu Süfyan bin Hâris, harb, müslümanların aleyhine dönüp de düşman hâkim vaziyete geçince bu defa şöyle demişti:

    -Allahım! Yavrularım sana emanet. Bana düşman karşısında şehidlik nasip eyle...

    İşte mü'min; radıyallahü anh.

    Bir şehidin duyduğu ölüm acısı, ancak bir pire ısırması veya bir çimdik acısı kadar. Vefat eden hiçbir mü'min, bir ânlık zaman için bile olsa tekrar dünyaya dönmek istemez. Bu geri gelme arzusu sadece şehidlerde mevcut. Onlar, bir kere daha bu dünyaya dönmek ve Allah yolunda bir daha can vermek isterler. Peygamberimiz şöyle buyuruyorlar:

    -Varlığım kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; ben, Allah yolunda öldürülmemi, sonra diriltilmemi, sonra öldürülmemi, sonra diriltilmemi, sonra öldürülmemi, sonra diriltilmemi, sonra öldürülmemi ne kadar isterdim.

    Şehidlik, bir mü'minin kul hakları dışındaki bütün günahlarının yok olmasına sebep oluyor.

    Şehidlerin hangi nimetlere kavuştuklarını Sevgili Peygamberimiz açıklıyorlar:

    -Kanının yere düşen ilk damlasıyla birlikte şehidin bütün günahları affolunur; şehid, cennetteki makamını görür, kıyamet gününün korkusundan emin olur; şehidin başına yakuttan vakar tâcı konur ve şehidin yakınlarından yetmiş kişiye şefaat etmesine müsaade olunur.

    ...

    Bir gün, Sevgili Peygamberimiz, Uhud şehidlerini ziyaret ettiler; ve dediler ki:

    -Ey Hak olan Mâ'bud! Senin bu kulun şahâdet eder ki bu cemaat, senin rızanı talep edip şehid olmuşlardır.

    Sonra devam ettiler:

    -Kıyamet gününe kadar, kabirlerini ziyaret ederek selâm verecek din kardeşlerinin selâmlarına karşılık vereceklerdir. Ben bunların şehid olduklarına, kıyamet gününde de şâhidlik edeceğim.

    ......

    Hakîkaten Uhud şehidlerine selâm veren sahabiler, zaman zaman selâmlarına karşılık verildiğini işitiyorlar. Bir zamân sonra misk kokulu bu kabirler, nakledilmek icap ettiğinde şehidler, az evvel uykuya dalmış gibi bulunacaktır.

    ......

    Yaralılara gelince; Uhud'da bütün mü'minler yara almış; bu sebeple topal ve çolak kalanlar da olmuştu. Vücudunda en çok yarası olansa yetmişbeş yara ile Talha bin Ubeydullah radıyallahü anh'dı.

    Peygamberimizi Medine kapısından girince Ebu Said-i Hudri radıyallahü anh ile Hudre çocukları karşıladılar. Efendimiz at üzerinde iken Ebu Said, Peygamberimizin dizini öptü.

    Resûlullah, sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz, evlerinin önüne kadar atları ile geldiler...attan yardımla inecek kadar yaralı idi.

    ...akşam ezanını yine Bilâl-i Habeşi radıyallahü anh okudu. Sevgili Peygamberimiz iki sahabi desteği ile mescide geldiler. Ancak yatsı cemaatine gelemediler.

    ...

    Evs ve Hazrec seçkinleri, sabaha kadar kahraman Peygamberin evi önünde nöbet tuttular.

    ......

    Aziz Peygamberimiz gecenin üçte biri geçince kapısı önünde kendisini bekleyen Hazret-i Bilâl'in seslenmesi ile namaz için uyandı.

    Uzaktan ağıt ve feryatlar işitiliyordu. Efendimiz, sesin ne olduğunu sordular.

    -Ensar kadınları, Hamza'ya ağlıyorlar yâ Resûlallah!..

    Peygamberimiz, dua buyurdular:

    -Allah kendilerinden de, çocuklarından da râzı olsun.

    ...ancak geç vakit olması sebebiyle evlerine dönmelerini emrettiler. Ertesi günse şehidlerin ardısıra ağlayıp-sızlanmayı yasakladılar.

    ......

    Resûlullah'a bir çocuk geldi; ağlıyordu.

    Efendimiz sordular:

    -Niçin ağlıyorsun sevgili yavrum?

    -Babasız kaldım.

    Hep ferahlık ve teselli kaynağı Peygamberimiz yine sevindirdiler:

    -Ben, baban olsam; Aişe de annen olsa râzı olur musun?

    Az evvelki gamlı çocuk gitmişti.

    Şehid yavrusunun yüzünde güller açtı:

    -Evet...

    Resûlullah yetim çocuğun saçını okşarken sordular:

    -Senin ismin ne?

    -Büceyr.

    -İsmin bundan sonra Bişr olsun!..

    Küçük Bişr, sevinerek evine döndü...

    ......

    Mü'minlerin Uhud'da şehidler vererek yara-bereler içinde geri dönmeleri Medine'de müslümanları ne kadar üzmüşse; münafıkları da o kadar memnun etmişti. Uhud'a kadar geldikleri halde mücahidlere ihanet ederek cepheyi terk eden baş Münafık Abdullah bin Übey ve dört arkadaşı şimdi "biz dememiş miydik" böbürlenmesi ile ortalığı karıştırıyorlardı. Yaralı mücahidlerden biri de Abdullah bin Übey'in oğlu Abdullah bin Abdullah radıyallahü anh'tı. Baş münafık, hasta yatağındaki oğluna çıkıştı:

    -Sen babanı değil; gençlerin sözü ile hareket eden Muhammed'i dinleyerek kendini bile bile felakete attın! Ben, bu neticeyi tahmin ettiğim için sevenlerimle beraber geri döndüm..

    Hazreti Abdullah, yattığı yerden cevap verdi:

    -Kimbilir harbin böyle bitmesinde ne hikmetler vardır.

    ......

    Baş münafık Abdullah bin Übey bin Selul'ün eline artık bir fırsat geçmişti. Uhud mahzunluğunu münafıklar lehine değiştirmek için var güçleri ile çalışıyorlardı.

    Dedikleri şu:

    -Ölenler bizimle olsalardı; şimdi hayattaydılar.

    Böyle diyor; Medine'de fitne ateşini alevlendiriyor ve mü'minleri Resûlullah'dan yüz döndürmeye uğraşıyorlardı. Baş destekçileri de yahudiler. Onlar da şunu söylüyorlar:

    -Muhammed'in hükümdar olmaktan gayrı bir maksadı yok. O, Nebi değil ki. Bugüne kadar bir Nebi ne mağlub olmuş, ne de arkadaşlarının ölmesine veya yaralanmasına sebebiyet vermiştir. Halbuki O, bunların hepsini yaşadı ve yolundakilere de yaşattı.

    ......

    Yahudilerle münafıklar ev ev, sokak sokak dolaşarak bu sözlerle kalblere şüphe sokuyor, zihinleri bulandırıyorlar. Ulu Sahabi Hazreti Ömer radıyallahü anh, dayanamayarak meseleyi Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem Efendimize açtı:

    -Yâ Resûlallah, aleyhinize çalışan yahudi ve münafıkları öldürmeme müsaade eder misiniz?

    Efendimiz, her zamanki üstün temkin halindeler:

    -Yâ Ömer! Hiç şüphe yok ki Allah, dinini ve Resûlünü üstün kılacaktır. Yahudileri katledemeyiz; zira onlar emniyetlerini temin etmeye söz verdiğimiz teb'alarımızdır.

    Hazreti Ömer, münafıkları sordu:

    -Münafıklar hakkında ne buyurursunuz yâ Resûlallah?

    -Onlar, Allah'dan başka ilah bulunmadığına ve benim de Allah'ın Resûlü olduğuma şahâdet ediyorlar; değil mi?

    -Evet yâ Resûlallah. Lakin onlar bu şahâdeti kılıçtan kurtulmak için yapıyorlar. Münafıkların bize büyük kinleri var...

    Büyük Peygamber, muhteşem kararlarını açıkladılar:

    -Ben, Lâ ilâhe illallah Muhammedür Resûlullah diyenleri öldürmekten men edildim.
    ...

    Âyet-i kerîme geldi:

    İşte Uhud üzerine gelen âyetlerden bazı sûreler:

    -Ey mü'minler! Gevşeklik ve zaaf göstermeyiniz. (Uhud'da şehidler vermek ve yaralanmak sûretiyle uğradığınız musibete de) üzülmeyiniz.

    Siz gerçekten mü'minseniz (Resûlümü ve O'nun benim tarafımdan size getirdiklerini tasdik ediyorsanız) muhakkak düşmanlarınıza üstünsünüzdür! (Neticede zafer ve galebe sizindir.)

    ......

    ...müşrikler, harbin başlangıcında müslümanlar karşısında tutunamayarak bozguna uğrayınca sür'atle harb meydanını terk ettiler. Abdullah bin Ebu Ümeyye, öyle kaçmıştı ki, soluğu tâ Mekke'de almış ve "Muhammedîler bizi yendiler; bozulduk" diye haber vermişti.

    ...Mekkeliler, bu haberle üzgünken Vahşi'nin telaşlı sesi, ortalığı çınlattı:

    -Eyy Kureyş!

    İşitenler, kötü haberin devamı geldi sandılar. Ama Vahşi başka şeyden bahsediyordu:

    -Ey Kureyş! Hiç görülmedik sayıda müslüman öldürdük! Gözünüz aydın olsun! Muhammed yaralandı! Hamza'yı da ben öldürdüm.

    Mekke müşrikleri, bir şaşkınlık ânı geçirdiler. Birbirine zıt iki haberden sonuncusunun doğru olduğu anlaşılınca sevindiler. Şimdi:

    -Öyleyse Bedr'in yası bitti! Kadınlarımız artık güzel kokular sürünebilirler, diyorlardı.

    ......

    Müşrikler, Uhud'da başlangıçtaki bozgunu yaşarken Medine yakınında bir kenara saklanan Muaviye bin Mugire, olduğu yerde uyuya kalmıştı. Uyandığında harb bitmiş herkes yurduna dönmüştü. Eğer Mekke'ye gitmeye kalkışsa muhakkak surette müslümanların eline düşecekti. Bu yüzden en kestirme yoldan yakın akrabası olan Hazreti Osman'ın evine doğru yürümeye başladı.

    Hazreti Osman, O'nu görünce:

    -Beni de kendini de mahvettin? Niçin buraya geldin? dedi.

    Muaviye:

    -Beni sakla! Ey amcamın oğlu, bana senden daha yakın biri var mı? dedi.

    Osman radıyallahü anh, O'nu evin bir tarafına gizledikten sonra eman istemek üzere Resûlullah Efendimize gitti. Muaviye bin Mugire, henüz Osman radıyallahü anh'ın evine gelmeden evvel Peygamberimiz şunu buyurmuşlardı:

    -Muaviye Medine'de sabahlamıştır. Araştırınız!

    Araştırdılar; fakat bulamadılar.

    Akrabası olması sebebi ile Hazreti Osman'ın evinde olabileceği ihtimalinden dolayı O'nun da kapısı çalındı. Muaviye hakikaten bu evdeydi...

    Bunun üzerine yakalanarak Sevgili Peygamberimiz'in huzuruna getirildi.

    O'nun huzura getirilmesi ile Hazreti Osman'ın gelmesi hemen hemen aynı anda olmuştu. Bu sebeple Muaviye bin Mugire'yi görünce; bir açıklama yapma zarureti doğdu:

    -Yâ Resûlallah! Ben de buraya sizden Muaviye için eman istemek maksadıyla gelmiştim. O'nu lütfen bana bağışla.

    Sevgili Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, Muaviye'ye şehri üç gün içinde terk etmek üzere eman/süre verdi. Hazreti Osman radıyallahü anh O'na bir deve satın alarak:

    -Haydi devene bin ve hemen burayı terk et, dedi.

    Efendimiz, Hazreti Osman ve diğer mü'minlerle beraber Hamrâ-ül Esed'e doğru hareket ettiler.

    Muaviye ise Efendimiz ve mü'minler hakkında bilgi toplayarak Kureyş'e aktarmak maksadıyla Medine'den ayrılmayarak üç gün gizli faaliyetlerde bulundu...dördüncü gün devesi ile Medine'den uzaklaşırken Akik mevkiine vardığı sırada Peygamber Efendimiz, Zeyd bin Hârise ve Ammar bin Yasir hazretlerine:

    -Muaviye bu yakınlarda sabahlamıştır. Gidip araştırınız, buyurdular.

    İki büyük sahabi, kâfiri Efendimizin tarif ettiği yerde buldular.

    ...kendisine verilen zamanın üzerinden bir gün geçmişti. Bu sebeple hayatına son verdiler. Sözünde durmamak ölmesine sebep olmuştu.

    ......

    KUREYŞ MÜŞRİKLERİNİ TAKİB VEYA HAMRÂ'ÜL ESED SEFERİ....Mekke ordusu, geri dönerken Bedr'de babası Ebu Cehl'i kaybetmiş olmanın hırsını yaşayan İkrime İbni Ebu Cehil Kureyş reislerine çıkıştı:

    -Hiç de övünecek halde değiliz! Bir iş mi yaptık yani? Galip geldik; fakat sonunu getiremedik. Düşmanı yoketmeden geri dönüyoruz. Şimdi müslümanlar çok geçmeden yeniden derlenip toparlanacak ve daha büyük bir kuvvetle üstümüze gelecekler.

    Bir reis, İkrime'nin sözünü kesti:

    -Bir teklifin olmalı...

    -Evet! Ben diyorum ki geri dönelim ve Medine'yi basarak taş üstünde taş koymayalım. Müslümanları imha edelim. Akıl, bunu emrediyor.

    Saffan İbni Ümeyye, bu teklife muhalefet etti:

    -Biz, Medine üzerine yürürsek Uhud'da büyük kaybı olan Evs ve Hazrec kabileleri, harbe iştirak etmemiş olanlarla beraber intikam almak için müslümanlarla birleşerek üzerimize gelirler. O takdirde büyük kuvvet kazanacak olan Muhammedîler, çarpışmadan zaferle çıkarlar. Ben, böyle düşünüyorum. Bu sebeple yolumuzdan dönmeyerek kendimizi tehlikeye atmayalım ve bir ân evvel Mekke'ye gidelim, diyorum.

    Müşrik ordusu, bir taraftan yol alırken aynı zamanda hararetle bu fikri tartışıyorlardı. Bazıları İkrime gibi düşünüyordu; bazıları da Saffan gibi.

    İki tarafı da dikkatle dinleyen Ebu Süfyan bir türlü bir karara varamadığı için Revha'ya kadar geldiler. Buraya geldiklerinde "tekrar Medine üzerine yürüyelim" diyenlerin görüşü ağır bastı...

    Onlar, bir kere daha Medine üzerine yürüme hazırlığındayken düşman ordusu içinde bulunup da en başından beri teklif ve karşı teklifleri dinleyen Müzeni kabilesinden Abdullah ibni Amr, haberi sür'atle Sevgili Peygamberimiz'e ulaştırmak için bir fırsatını bularak oradan uzaklaştı. Haberci, Medine'ye vardığında günlerden Pazar ve sabah namazı öncesiydi. Abdullah ibni Amr, Peygamber Efendimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem'in huzurlarına kabul buyuruldu.

    ...düşmanın son vaziyeti ve maksadı hakkında en yeni bilgileri alan yüce Resûl, iki has yardımcısı Ebubekr radıyallahü anh ve Ömer radıyallahü anh Efendilerimizi çağırdı ve gelişmeleri onlarla istişare etti. Bu iki sâdık dost, büyük Peygamberi can kulağı ve edeblerin en emsalsizi ile dinledikten sonra kanaatlerini arz ettiler:

    -Allah'ın Resûlü daha iyi bilir, ama bize kalırsa müslümanların hâlâ sapasağlam ayakta olduklarını düşmana göstermek ve onlara esaslı bir gözdağı vermek için arkalarına düşelim.

    İki aziz ve yüksek dost, Resûller önderinin niyetine uygun görüş belirtmişlerdi. Sevgili Peygamberimizin imamlığında sabah namazı eda edildikten sonra Efendimiz, Hazreti Bilal radıyallahü anh'ı yanlarına davet ederek müslümanlara şu haberi ilân etmesini buyurdular:

    -Resûlullah, düşmanın takibini emrediyor! Ancak; bu takibe Uhud harbine iştirak edenler gelecek; bunların dışında hiç kimse iştirak etmeyecektir.

    Bilal radıyallahü anh, yüksek sesle nida ederek sefer haberini bütün müslümanlara duyurdu... Uhud savaşına katılıp da sağ dönen bütün Eshab-ı Kiram hatta en ağır yaralıları dahi Peygamber davetine koştular.

    Efendimiz, Kureyş'in Medine'yi basma niyetini öğrenince hiç vakit kaybetmeden sefer hazırlığını başlatmıştı. Bunun sebebi bir kere 'en iyi müdafaa taarruzdur' gerçeği. İkinci olarak da Uhud'un müslümanların cesaret ve yiğitliğine zarar vermediğini yine düşmana kabul ettirmek... Sevgili Peygamberimiz, sebeplere tevessül etmekte noksanlık olmaması için üstüne zırhlı gömleğini, başına miğferini giydi ve islâm sancağını Hazreti Ali radıyallahü anh'a verdiler.

    ...altıyüzotuz kadar Uhud gazisi bu sancağın altında toplandılar.

    Câbir bin Abdullah radıyallahü anh da bu sefere katılmayı çok arzu ediyordu. Ancak, "Uhud'a gitmiş olanlar bu sefere alınacaktır" şartı, O'nun bu isteğine sed çekiyordu. Halbuki Hazreti Cabir, Uhud harbine çok istemesine rağmen gidememişti. Bu sebeple ikinci kere bir büyük mânevi rızıktan mahrum kalmak istemeyen bu genç ve yiğit sahabi, derhal yüksek huzura çıktı ve vaziyetini arz etti:

    -Yâ Resûlallah! Bu sefere müsaadenizle ben de gelmek istiyorum. Gerçi Uhud'da yoktum; ama o benim şahsi kararımla olmadı. Babamın sözüne muhalefet etmemek ve O'nun cihad etme arzusuna mani olmamak için gelemedim. Yedi tane kızkardeşim var. Babam "yâ Câbir, bacılarını emanet edeceğimiz bir yakınımız olmadığı için bu gazaya ikimiz birden gidemeyiz. Sen gençsin, inşâllah daha çok cihada iştirak edersin. Bense yaşlıyım. Sen kardeşlerinin başında kal da ben Allah'ın Resûlü ile gideyim. Bakarsın şehid olurum. Veya şehid olamazsam da hiç değilse gazi olurum" dedi. Baba sözü dinledim yâ Resûlallah. Herhalde beni mazeretli sayar, istisnai olarak orduya dahil buyurursunuz?

    Sevgili Peygamberimiz, meşru mazeretli genç sahabi Câbir bin Abdullah'ı kabul ettiler.

    Bir kişi daha bu sefere katılmak istedi; bâş münafık Abdullah bin Übey. Abdullah, Peygamberimize geldi:

    -Ben de hayvanıma binerek ordunla takibe gelebilir miyim?

    Efendimiz, derhal reddettiler:

    -Hayır!

    Münafıkın yüzünde sanki sert bir tokat patlamıştı.

    ...

    Peygamberimiz'in atı mescidin kapısına getirilmişti. Hazreti Talha radıyallahü anh da kapıda Sultanlar Sultanını bekliyordu. Efendimiz dışarı çıkıp aziz sahabiyi görünce:

    -Yâ Talha silahın nerede? buyurdular

    Hazreti Talha:

    -Yakında yâ Resûlallah, dedi ve koşarak zırhını giydi, kılıcını eline aldı, kalkanını göğsüne astı.

    Sevgili peygamberimiz, Hazreti Talha'ya sordular:

    -Yâ Talha! Sence şu ân Kureyş ordusu nerede?

    -Yâ Resûlallah! Tahmin ediyorum Seyale'deler.

    -Ben de öyle tahmin ediyorum.

    ...dediler ve bir güzel haber verdiler:

    -Yâ Talha, bil ki düşman artık bize gâlip gelemez. Zafer Allahü teâlâ'nın izniyle bize nasip olacaktır.

    İşte bu, müslümanları sevindiren en güzel haberdi.

    ......

    Ordu-yı Hümâyun; Peygamber Ordusu, hazır olunca, kâinatın bir tanesi Medine'ye kendi yerlerine İbni Ümmi Mektum radıyallahü anh'ı vekil bırakarak yürüyüşü başlattılar. Bazı sahabiler atlı, bazıları develi, bazısı da yaya idi... Şu var ki hemen tamamı yaralıydı. Hatta bizzat atıyla ordunun başında bulunan Resûlullah bile yaralıydı. Sevgili Peygamberimiz'in Uhud'daki çarpışmalardan aldığı darbelerle alnı ve dudağı yarılmış, yüzüne iki miğfer halkası batmış, sağ alt çenenin ön kesici dişi kırılmış, sağ omuzu ve dizleri örselenmişti.

    ...müslümanlar, yorgun ve yaralı, hatta hatta bazıları ağır yaralı oldukları halde Peygamber çağrısına severek koşmuşlardı; şimdi de büyük bir arzuyla, bir düğüne gider gibi düşmana doğru yol alıyorlardı. Zira, baskın basanındır. Madem ki küffar Medine'yi rahatsız etme niyetini taşıyordu; öyle ise onu ininde kıstırmak ve bu kötü maksadının hesabını sormak en akıllı davranış olacaktı.

    Bu arada Peygamberimiz, Selmoğullarından Salit bin Süfyan ile Numan bin Süfyan ismindeki iki kardeşi keşif kolu olarak önden gönderdiler. İki fedâkâr mücahid, Hamrâ'ül Esed'de kâfirlere yetişerek aralarına katıldılar. Bu sırada düşman karargâhı, toplantı halindeydi. Tekrar Medine üzerine dönüp baskın yapmayı tartışıyorlardı. Safvan, bu fikirde olanlara karşı gelmekteydi. Böylece bir zaman geçti. Ancak o sırada iki sahabiyi tanıyanlar çıktı. Mübarek sahabilerin üzerine atılarak şehid ettiler...bu sefer, ilk şehidlerini vermişti; radıyallahü anhüma.

    ...

    Müslümanlar, Medine'ye sekiz mil mesafede ve zül Huleyfe'ye giderken yolun sol tarafında bulunan Hamrâ'ül Esed/Kızılaslan isimli yerde ordugâh kurdular. Buraya kadar kılavuzluğu Hazrec kabilesinden Sâbit bin Dahhak yaptı. O gece Resûlullah Efendimizin çadır nöbetçiliğini de Abbâd bin Bişr yapmakla şereflendi.

    ...

    ...İslâm Ordu'sunun bütün erzakı, Sâ'd bin Ubâde'nin otuz deve ile taşıdığı hurmadan ibaretti.

    Ordu, Hamrâ'ül Esed'de iki şehidin cesetleri ile karşılaştı. İki mücahid, kanlar içinde ıssız ve sakin çölde uzanmış, sanki az sonra kalkacaklarmış gibi öylece yatıyorlardı. Efendimiz, iki kardeşi aynı kabre defnettirdiler.

    Sevgili Peygamberimizin emri ile Hamrâ'ül Esed'de her gece ayrı ayrı beş yüz noktada ateş yakıldı. Yakılan bu ateşlerle bir koca çevre ateş-duman ve alev şenliğine dönüşüyordu...tâ uzaklardan farkedilen bu muhteşem manzara, düşmanda beklenen ilk tedirginliği uyandırdı. Müslümanların büyük bir ordu ile gelmekte olduğunu sandılar. Ve içleri korku ile titredi.

    ...

    Kureyş ordusu, Hamrâ'ül Esed'de bir gece konakladıktan sonra sabah erkenden oradan ayrılmıştı. Onlar ayrıldıktan sonra aynı yere müslümanlar geldiler. Bu sırada güneş haylice yükselmişti. Fakat buna rağmen ordusundan geride kalan bir kâfir hâlâ derin uykulardaydı. Âsım bin Sabit, adamı yakaladı. Şaşkınlıklar içinde uyanan düşman, başına gelenleri hemen kavradı. Mü'minler de onu tanımışlardı. Bu, ordusunu kaçıran şahıs, şair Ebu Uzze'ydi. Ebu Uzze, Bedr cenginde esir düşmüş; kendisinden bir daha müslümanlara karşı hiçbir savaşa katılmayacağına dair kat'i söz alınarak fidye bile alınmadan serbest bırakılmıştı...ama işte şimdi suçüstü yakalanmıştı. O, kendisine yapılan bu büyük iyiliğe ve verilmiş sözüne rağmen Uhud'da mü'minlere karşı savaşmıştı. Kâfir şairi, şimdi huzurda Allah Resulüne yalvarıyordu:

    -Yâ Muhammed! Beni Uhud'a zorla götürdüler. Sizin karşınıza isteyerek çıkmadım. Rica ediyorum; bana acıyın. Himayeye muhtaç kızlarım var. Bana olmazsa bari onlara merhamet ediniz. Lutfedin bana bir şans daha tanıyın. Yalvarıyorum acıyın...

    Ebu Uzze, adeta kendini paralıyordu.

    Efendimiz vakarla cevap verdiler:

    -Hani bana verdiğin kat'i söz? Biz, seni bırakalım; sen de Mekke'de elinle sakalını sıvazlaya sıvazlaya "Muhammedi ikinci kere aldattım" diye arkamızdan alay et öyle mi? Mü'min, aynı yılan deliğinden iki kere sokulmaz.

    ...dediler ve celâlli bir halde Hazreti Zübeyr'e seslendiler:

    -Vur şunun boynunu yâ Zübeyr!

    ...kadir-kıymet bilmez ahmak kâfir ebedi felakete yollandı.

    ...

    Tihame Bölgesi'nde yaşayan Huzaa Kabilesi' nin müslümanları gibi müşrikleri de Resûlullah'a hürmetkâr ve bağlı idiler.

    Bu kabilenin mensuplarından Mâ'bed bin Ebi Mâ'bed, bir iş için bazı adamları ile Mekke'ye giderken yolları üzerinde bulunan Hamrâ'ül Esed/Kızılaslan'a geldiğinde islâm ordugâhını gördü ve Uhud şehidlerinden dolayı Sevgili Peygamberimiz'e taziyetlerini bildirmek için ziyaretlerine geldi. Mâ'bed henüz imân etmemişti:

    -Yâ Ebel Kâsım! Uhud sebebiyle emin ol ki biz de çok üzüldük. Ancak dileriz ki bundan sonra Kureyş'e karşı galip gelirsin.

    ...dedi ve gitti.

    Mâ'bed ve arkadaşları şirk ordusu ile de Revha'da karşılaştılar. Onlar da burada konaklamışlardı. Bu sırada Kureyş'in önde gelenleri hâlâ ısrarla aynı fikrin peşindeydiler:

    -Nice Muhammedî bahadırı öldürdük. Bu işi neden yarına bırakıyoruz. Köklerini kazımak varken bu ürkeklik neden? Hayır! Mekke'ye dönmeyeceğiz. Medine'ye gidecek ve tarihi görevimizi yerine getireceğiz.

    Böyle bir hareketin bir mağlubiyete sebep olabileceğini ileri süren Safvan ibni Ümeyye ise Mekke yolundan dönmenin yanlış olacağını anlatıyordu. Bu sırada Mâ'bed yanlarına vardı. Mâb'ed'i farkeden Ebu Süfyan seslendi:

    -Yâ Mâ'bed bin Ebi Mâ'bed! Geldiğin yollarda ne var-ne yok?

    -Sizin için iyi haberler yok yâ Eba Süfyan!

    -Ne gibi?

    -Müslümanlar, Uhud'a katılmış olanı olmayanı yekvücut olmuş büyük bir ordu halinde üzerinize geliyorlar. Ben ömrümde böyle kalabalık bir ordu görmedim.

    -Nasıl olur? Müslümanlarda harp edecek kuvvet kalmadı ki?

    -Ben, onları Hamrâ'ül Esed'de gördüm; yakında siz de şu ufuktan atlarının alınlarını görürsünüz.

    -Eyvah yâ Mâ'bed sen ne diyorsun?

    -Eğer bana inanmıyorsanız bekleyin ve bizzat görün.

    Safvan ibni Ümeyye lafa karıştı:

    -İşte ne kadar haklı olduğum anlaşılıyor. Haydi bir kazaya uğramadan Mekke'ye dönelim.

    Ebu Süfyan dahil müşrik önderlerini korku sardı. Bu sebeple bir ân evvel toparlanarak Mekke yolunu tuttular. Onlar, mü'min olmayan birinin müslümanları korumak için bu şekilde hareket edebileceğini hiç bir şekilde düşünememişlerdi...aslında her şey Allah'dan. 'Allahü teâlâ, isterse bu dine kâfirler ve fasıklarla da yardım eder' değişmez kaidesi bir kere daha yaşanıyordu.

    Mâ'bed, kendi adamlarından birini gizlice İslâm ordugâhına göndererek Kureyş'in sıvışıp gittiği haberini Resûlullah Efendimize ulaştırdı. Ebu Süfyan komutasındaki müşrik ordusu Mekke'ye dönerken, yolda Medine'ye gıda almak için giden Abdülkaysoğulları'nın ticaret kervanı ile karşılaştılar.

    Ebu Süfyan:

    -Yolunuz açık olsun! Ne yana böyle?

    Kervan reisi cevap verdi:

    -Medine'ye gidiyoruz.

    -Yâ? Güzel. Sizden bir ricam var.

    -Elbette yâ Ebâ Süfyan! Söyle lûtfen!

    -Size bazı şeyler tenbih edeceğim. Eğer bu sözlerimi Muhammed'e nakletmek için bize vekil olursanız, bunun bedelini Ukaz Panayırı'nda kuru üzüm olarak karşılarım.

    -Tabiî elbette yâ Ebâ Süfyan!

    -Muhammed'e deyin ki: Şimdi gidiyoruz. Ama yakında toplanarak yeniden öyle bir geleceğiz ki, kendisinin de, kendisine inanmış olanların da köklerini kazıyacağız.

    -Dediklerini aynen söyleyeceğiz.

    ...

    Abdülkayslar, Hamrâ'ül Esed'den geçerken reisleri, ısmarlanmış haberi Peygamberimize nakletti:

    -Sevgili Peygamberimiz:

    -Hasbunallâh ve ni'mel vekil/Allah bize yeter; O, ne güzel vekildir, dediler.

    Ve devamla buyurdular ki:

    -Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki; eğer, müşrikler, bizimle çarpışmak için tekrar gelirlerse taş kesilecekler ve mazi olmuş dünkü gün gibi silinip gideceklerdir.

    Sevgili Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz ve cesur ve fedakâr ordusu aleyhimürrıdvan, Hamrâ'ül Esed'de üç gün kaldıktan sonra Medine'ye avdet ettiler. Hamrâ'ül Esed seferi üzerine, yol gösteren, takdir eden ve müjdeleyen bir çok âyeti kerimeler geldi.

    ...

    ...diğer taraftan Ebu Süfyansa hâlâ koyu bir gaflet içindeydi. Mekke'ye dönünce ilk iş olarak Hübel putuna gitti:

    -Uhud'a gitmeden önce falımı buldurarak öcümü almama imkân verdin. Kalbim soğudu, içim ferahladı. Teşekkürler ederim sana ey Hübel, dedi ve gidip başını tıraş ettirdi.

    ......

    Abdullah bin Übey, orası kendisine tapuluymuş gibi Mescid'de hep aynı yere otururdu. Mevkiine ve sülalesinin hatırına binaen münafıklığı anlaşılıncaya kadar bu hareketi hoş görülüyordu. İki Cihan Güneşi, cum'a günleri minberde hutbe irad ettikten sonra aşağı inince Abdullah bin Ubey her defasında ayağa kalkar ve cemaate hitaben:

    -Ey insanlar! Allah'ın aranızda bulundurup sizi O'nunla gâlip ve üstün kıldığı ve O'nunla şereflendirdiği Resulüne yardımcı ve O'na hürmetkâr olunuz. Sözlerini dinleyerek kendisine itaat ediniz, der ve yerine otururdu.

    ...tâ Uhud savaşına giderken kendisine uyanlarla beraber yoldan geri döndüğü güne kadar ne oturduğu yer için, ne söyledikleri için kimsenin bir itirazı olmadı. Ordu, Hamrâ'ül Esed'den döndükten sonraki ilk cum'a hutbesinden sonra, başmünafık yine ayağa kalkarak yukarıdaki benzeri sözlerle aslında hiç bir kalemin ve hiç bir kelamın övmeye gücünün yetmeyeceği aziz ve üstün Peygamberi methetmeye kalkışınca, bazı mü'minler eteklerinden aşağı çektiler:

    -Otur yerine ey münafık! Sen en olmayacak şeyi yaptın! Bugün iki yüzlülükle övmeye kalkıştığın Peygamberi düşman karşısında zayıf bırakmak için adamlarınla cepheden kaçtın. Sen ne oturduğun bu yere; ne de bu Mescid-i Nebi'ye layıksın! Defol!.

    Ebu Eyyûb El Ensari Halid bin Zeyd radıyallahü anh, sakalından çekiyor, Ubade bin Samit radıyallahü anh de O'nu dışarı itiyordu. Sahabilerin elinden kurtulan münafık, kendini güçlükle kölelerin arasına attı...bir taraftan da yüksek sesle söyleniyordu:

    -Ne yaptım ben? O'nu övmekten başka ne yaptım?

    Münafık, mescidin kapısında Muavviz bin Afra'yla karşılaştı?

    Hazreti Muavviz radıyallahü anh, Abdullah'ı bir telaş içinde aniden karşısında bulunca sordu:

    -N'oldu? Ne var?

    -Hiç. Ben O'nu övdüm. Eshabıysa hakaret ederek beni itip kaktılar. Kötü bir şey mi dedim?

    Hazreti Muavviz, öfkenin sebebini anlamıştı. O da münafıkı paylamadan edemedi:

    -Senin yaptığını kim yaptı ki? Bari Resûlullah'a git de senin için Allah'dan af ve mağfiret dilesin!.

    İşte bir zavallılık misali:

    -Kimse benim için af dilemesin.

    Muavviz bin Afra radıyallahü anh, donup kaldı.

    ......

    Bundan sonra Efendimiz, Zeyneb binti Huzeyme/Huzeyme kızı Zeyneb ile evlendi. Hazreti Zeyneb radıyallahü anha, kocası Abdullah bin Cahş radıyallahü anh'ın Uhud'da şehid olmasından sonra dul ve korumasız kalmıştı. Üstün ve güzel özellikleri vardı. Çok ibadet eder daima fakir fukarayı görüp gözetir; onların dertleri ile dertlenir; sıkıntılarına çare olurdu. Bu yüzden insanlar, O'na "Ümmü'l Mesakin" mişkinlerin / yoksulların annesi lakabını takmışlardı. İşte bu yoksullara annelik hasleti Hazreti Zeybeb'i bir hanımın varabileceği en yüksek yere; Resulullah'a kadınlık ve dolayısıyla bütün ümmete annelik makamına yükseltmişti.

    Mubarek annemiz, Resûlullah ile evlenmesinden sadece sekiz ay sonra hayata veda ettiler; radıyallahü anha.

    ......

    Putları ilâh sayarak yüce Allah'a şerik/ortak koşmak gibi bir bahtsızlık içinde olan Kureyş kâfirleri, Uhud'u hâlâ kendileri için bir zafer sanarak o sarhoşlukla birbirlerini öven; mü'minleri yeren şiirler yazıp meydanlarda okuyorlardı... Mü'min şairleri, bunlara hemen gerekli karşılığı veriyorlardı.

    ......

    KATAN SEFERİ...Tayyi Kabilesi'nden Züheyroğlu Velid, Tuleyb bin Umeyr'in hanımı olan yeğenini ziyaret için Medine'ye gelmiş Tuleyb radıyallahü anh'ın evinde misafirdi. Velid, sohbet esnasında Necd taraflarından ilgi çekici haberler veriyordu.

    Velid'in haberleri Esedoğulları kabilesi merkezliydi.

    Esedoğullarından Tuleyha bin Huveylid ile kardeşi Seleme bin Huveylid, kendi kabileleri ile kendilerine bağlı daha küçük kabileleri Uhud'dan henüz ve yorgun dönmüş müslümanlar üzerine kışkırtarak Medine'yi basmak gibi tehlikeli bir faaliyet içindeydiler.

    ...

    Tuleyha ve Seleme, kavim ve kabilelerinden insanlara sesleniyorlardı:

    -Aldığımız haberlere göre müslümanlar, Uhud çarpışmalarından bitkin, yorgun ve çoğu yaralı dönmüşler. Bu bir fırsattır. Bugüne kadar atalar dininden ayrılan bu insanları kimse hakkıyle cezalandırıp yok veya ıslah edemedi.

    Dinleyenlerden biri atıldı:

    -Bu şeref belki bize ait olur.

    Bir başkası onu destekledi.

    -Hem dediklerine göre Kureyş, müslümanları perişan etmiş. Darma-dağınık imişler...derlenip toparlanma ümidleri yokmuş.

    Aşka gelen bir başkası ortaya bir teklif attı:

    -Hem Yesrib'de koyun, deve, at ne varsa sürülerini de yağmalar buraya getiririz!

    Yine Esedoğullarından birisi Kays bin Haris, onların görüşlerine karşı çıktı:

    -Şu dedikleriniz hiç de kabul edilecek görüşler değil.

    Sesler yükseldi:

    -Niçin, niçin?

    -Bir kere Yesrib bize çok uzak. Yağma yapmamız çok zor olur. Ayrıca bizim, Kureyş gibi asker toplamamız da mümkün değildir. Kureyş, uzun bir hazırlık döneminden sonra ve arap kabilelerinden yardım ve destek alarak üçbin kişilik atlı-develi bir orduyla müslümanların üzerine yürüdü. Siz üç yüz kişiden fazla bir kalabalığı bile bir araya getiremezsiniz. Şahsen ben, zafer ve talih rüzgârının üzerinize eseceğine ihtimal vermiyorum.

    Bu soğukkanlı değerlendirmeye karşı çıkanlar oldu:

    -Ama şimdi müslümanlar, hayli hırpalanmış vaziyetteler...

    Bu ısrar karşısında sözlerinin faydası olmayacağını anlayan Kays, ancak şu cümleyi mırıldanabildi:

    -


    Heveslerin tatmini için yapılan savaşların sonu hüsran olur.

    ......

    Tuleyb, Velid'den öğrendiği bu çok mühim haberi zaman kaybetmeden hemen Sevgili Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz'e ulaştırdı.

    Ne çetin imtihandır ki mücadelenin biri bitmeden; veya biter bitmez hemen bir başkası başlıyordu.

    ......

    Resulullah Efendimiz, Muhacirîn ve Ensar'dan yüzelli kişilik bir birlik toplayarak üç bölük teşkil ettiler ve başlarına kendisine sancak da verdikleri Ebu Seleme bin Abdul'Esed'i tayin ettiler ve buyurdular ki:

    -Yâ Ebu Seleme! Seni bu mücahidlerin başına kumandan tayin ettim. Esedoğulları henüz hazırlık halindeyken sen onlara baskın ver ve sürülerini yağmala. Çünkü onlar, müslümanların canlarına ve mallarına zarar vermek azmindeler. Ancak Allah'ın emir ve yasaklarına uy ve emrin altındakilere şefkatle muamele et.

    Efendimizi can kulağı ile dinleyen Ebu Seleme, tam bir teslimiyetle cevap verdi:

    -Başüstüne yâ Resûlallah..

    İslâm bölüğünün kılavuzluğunu, haberi getiren Velid bin Zübeyr, yapıyordu.

    ......

    Mücahidler, başlarında komutanları Ebu Seleme bin Abdül'Esed önlerinde kılavuz Velid bin Zübeyr olduğu halde Esedoğulları'nın yaşadığı Necd'e doğru yol aldılar. Issız ve sapa yolları takip ediyorlardı...bu sırada müşrikler, Katan denilen yerde toplanmışlardı. Burası Esedoğulları'na ait bir su başıydı. Müslümanlar Katan'a yaklaşırken sürülerini yayan Esedoğulları çobanlarını gördüler. Çobanlardan üçü yakalandı; sürülere el kondu. Bir kısım çobanlarsa kaçarak Katan'a vardılar. Bir İslâm birliğinin yaklaşmakta olduğu ve hayvanlarını yağma ve bazı çobanları esir ettiği haberi düşmanı hayli sarstı: "Muhammedîler Uhud'da mağlub olmuş ve kendilerine gelemez haldeler...bir daha toparlanamazlar" diyorlardı. Halbuki onlar, şimdi Katan'a kadar gelmiş; rahat durmayan ve Medine'ye karşı hasmâne niyetler içinde olanların kafasına balyoz gibi inmek üzereydiler.

    Esedoğulları, büyük-küçük savaşabilecek kim varsa olanca güçleri ile silahlanarak Katan önündeki su başına dizilip islâm kuvvetlerini beklemeye koyuldular. Medine'yi basmak isteyenler şimdi ancak kendi şehirlerini müdafaa için hazırlanıyorlardı. O da müdafaa edebilirlerse.

    Ebu Seleme radıyallahü anh kuvvetleri, Katan'a vardığında şafak vaktiydi...kumandan askerlerini hücum nizamına soktuktan sonra onlara kısa bir konuşma yaptı:

    -Ey mücahidler! Allah'ın yüce emirlerine aykırı bir davranışın olmasın. Düşmanı elinizden kaçırmamak için dikkatli olunuz. Bize kendisi ve Habibi yolunda çarpışma şerefi veren Allah'a hamdü senalar olsun. Haklarınızı bana ve birbirinize helâl ediniz! Haydi ey Allah'ın seçkin kulları hücum!!!

    Mü'minler, alacakaranlıkta alevden oklar gibi düşmana doğru atıldılar. Sa'd bin Ebi Vakkas radıyallahü anh, bir düşman kâfirini ânında haklarken; bir bedevi de Urve bin Mes'ud'u şehid etti, radıyallahü anh...ancak düşman, dehşetli mücahid taarruzu karşısında duramayacağını anlayınca yüz-geri edip kaçtı ve çil yavrusu gibi her biri bir tarafa dağıldı. Savaş sadece bir şehidle bitmişti.

    ......

    Esedoğulları kaçınca aynı su başına müslümanlar karargâh kurdular. Ebu Seleme'nin emriyle bir bölük karargâhta kaldı. İki bölükse çevreyi tarayarak düşmanın kalan koyun ve develerini de yağmaladılar.

    ...İslâm birliği, aynı gün Medine'ye dönmek için yola çıktı. Bir gece yol alındıktan sonra bir mola ânında komutan, ganimet taksimi yaptı. En evvel Başkumandan hakkı olarak Resûlullah Efendimiz'in hissesi ayrıldı: Bir köle ve diğer malların beşte biri... Her mücahide yedi deve ve bir mikdar küçük baş hayvan düştü..

    Sefer on gün sürmüştü.

    ......

    ASÂ...Bir gün Resûlullah Efendimiz, huzurlarına Abdullah bin Üneys radıyallahü anh'ı çağırdılar:

    -Yâ Abdullah! Hüzeli kabilesi'nin Lıhyanoğulları kolundan Halid bin Süfyan, bizimle çarpışmak üzere etrafına adamlar topluyormuş. Halid, şu sıralar ya Nahle'de veya Urene'dedir. O'nu bertaraf ederek bir fitneyi daha baştan yok etmeliyiz.

    Hazreti Abdullah, Sevgili Peygamberimiz kendisine bir vazife verdikleri için çok sevindi:

    -Başüstüne yâ Resûlallah! Derhal. Ancak O'nu nasıl tanıyabilirim?

    -Halid bin Süfyan'ı gördüğün zaman şeytanı hatırlarsın. Ayrıca O'nu gördüğünde içinde bir ürperti ve korku hali doğacaktır.

    -Pekalâ yâ Resûlallah. Ancak sizden bir hususda, müsaade istirham ediyorum. İcabederse O'nu kandırmak için aleyhinize konuşabilir miyim?

    Efendimizden, bu mevzuda istediğini söylemek için izin alan aziz sahabi, kılıcını kuşanarak Hüzeli Kabilesi'ne doğru yola çıktı. Abdullah bin Üneys, Urene Ovası'na vardığında sürü otlatan bir kadına rastladı; ve sordu:

    -Ey hatun! Sen kimin çobanısın?

    -Halid bin Süfyan'ın.

    -Halid bin Süfyan şimdi nerede?

    -Birazdan buraya gelir.

    -Yâ! Öyle mi?

    -Evet nerede ise gelir.

    Bunun üzerine Abdullah bin Üneys bir kenara oturarak Allah düşmanını beklemeye başladı.

    ...az sonra bir adam, elinde asası ile azametle yürüye yürüye geldi. Arkasında da adamları olduğu anlaşılan bir çok kimseler vardı.

    Sahabi, gelen kimseyi hemen tanıdı; insana şeytanı hatırlatıyor ve eşkali aynen Sevgili Peygamberimiz'in tarifine uyuyordu. Ayrıca hakikaten kendisinde bir korku ve ürperme hâsıl olmuştu.

    Hazreti Abdullah, Halid'e yaklaşarak önünde durdu. Halid çevresindekilere sordu:

    -Kim bu adam?

    Yabancı, suali bizzat cevaplandırdı.

    -İşittim ki Muhammed'in üzerine gitmek için adam topluyormuşsun; ben de size katılmak için geldim. Huzaalı araplardanım.

    ...dedi ve yan yana yürümeye başladılar. Abdullah bin Üneys'in Kâinat'ın Efendisi aleyhine söylediği sözler, Halid bin Süfyan'ı son derece memnun ediyordu.

    Nihayet konuşa konuşa iblis suratlı adamın çadırına kadar geldiler. Buraya gelince ahmak İslâm düşmanının adamları dağıldılar. Halid, Hazreti Abdullah'ı bırakmadı. Çadırın önüne bağdaş kurdular...nihayet gece olmuş; çadırdakiler uykuya varmış; onlar, hayli laflamışlardı. Kahraman sahabi, işte bu sırada bir punduna getirerek alçak niyetli bedbahtın canını cehenneme yolladı. Gürültüye içerdeki kadınlar uyandılarsa da Abdullah radıyallahü anh, çoktan kaçıp izini kaybetmişti. Arkasından ağlama sesleri geliyordu. Ardına düşen takipçiler, ne kadar aradılarsa da bir mağaraya gizlenen kahramanı bulamadılar.

    Abdullah bin Üneys hazretleri, gündüzleri saklanıp geceleri yürüyerek onsekiz gün sonra Medine'ye geri döndü. Resûlullah'ı mescidde buldu. Efendimiz O'nu görünce tebessümle:

    -Muradına erdin, buyurdular.

    Yiğit sahabi, olup bitenler hakkında tekmil verdi. Peygamberimiz, gayet memnun kaldılar ve O'nu alarak evlerine götürdüler ve kendi elleri ile bir asâ hediye ettiler:

    -Bu asâyı sakla yâ Abdullah bin Üneys; cennette bunu kullanırsın. O zaman insanların asâ kullananı pek az olacaktır. Bu sebeple aramızda işaret olur.

    ...

    Sevinçle ailesinin yanına gelen Abdullah bin Üneys radıyallahü anh vefat, edeceği zaman bu mübarek bastonu/asâyı kefeni içine koymalarını vasiyet etti.

    ...yıllar sonra vasiyet aynen yerine getirildi.

    ......

    BİR İDAM MAHKÛMUNUN İKİ REK'AT NAMAZI....Şanlı Eshab'dan Abdullah bin Üneys radıyallahü anh, müşriklerden Halid bin Süfyan'ı öldürünce; Halid'in kabilesi Lıhyanoğulları, kan davası peşine düştüler ve bu ihtirasla kendilerine destek bulmak için Adal ve Elkare kabilelerine gittiler. Lıhyanoğulları, bu iki kabileden birkaç kişilik bir heyetin Medine'ye giderek Ebül Kasım'ın yani Sevgili Peygamberimizin huzuruna çıkmasını istiyorlardı.

    ...plan şuydu: Hey'et, Kâinatın Efendisi'nden şu istekte bulunacaktı:

    -Ey Allah'ın Resûlü! Kabilemizde mü'minler vardır. Ancak onlar İslâmiyeti bilmiyorlar. Bize eshabdan bir-kaç kişi insan gönder ki Kur'an-ı Kerim ve fıkıh öğrenelim.

    ...müslümanlar, şüphe edebilir endişesi ile doğrudan kendileri Medine'ye vararak bu isteği dile getiremiyeceklerdi. Bu sebeple ve daha inandırıcı olsun; hiç bir başka düşünce uyanmasın diye üstelik iki ayrı kabileden kişiler gitsinler istiyorlardı. Lıhyanoğulları diyordu ki:

    -Bize gönderilecek müslümanlardan bazısını Halid bin Süfyan'a karşılık öldürür; diğerlerini ise Mekke'ye götürerek satarız. Böylece biz intikamımızı aldığımız gibi Kureyş de satın aldığı müslümanları Bedr'deki kayıplarına karşılık katledebilirler.

    Lıhyanoğulları, gözleri parlayarak sözlerine devam ediyorlardı:

    -Kureyşliler için Bedr'de akrabalarını öldürenleri işkencelerle katletmekten daha zevkli hiç birşey tasavvur edilemez.

    .....

    Adal ve Elkare kabilelerinden Medine'ye gidecekler tesbit edildi.

    Bunların başına kimin geçmesi sözkonusu olduğunda, içinde sinsi arzular büyüten Süfyan bin Halid, büyük bir istekle buna talip oldu. Zira, Süfyan, kocası ile oğlunu Uhud'da kaybeden Talha ibni Ebi Talha'nın karısı Sülafe'nin bunları öldüren Âsım bin Sabit'in başı için yüz kızıl tüylü deve vereceğini vaadettiğini öğrenmişti.

    Süfyan, Mekke'de bir yolunu bularak Sülafe ile görüşmüş ve vaadini bizzat kendisine doğrulatmıştı.

    ...artık rüyasında kızıl tüylü develer gören ve, yüreği mal hırsı ile kavrulan Süfyan bin Halid, Adal ve Elkare'den seçilen yedi sahtekârla beraber Peygamber aleyhisselâma gittiler. Rollerini güzel ezberlemişlerdi ve iyi oynamaya hazırdılar. Çünkü bu iman düşmanlarına da kızıl tüylü develerden pay verileceği kulaklarına fısıldanmıştı.

    ......

    Bu sırada Büyük Peygamber de müşriklerin Medine üzerine gelmek hususunda herhangi bir hazırlıkları olup olmadığını sorup-öğrenmek için sahabilerden birkaç kişiyi gizli haber alma elemanı olarak Mekke'ye göndermeyi düşünüyordu.

    Medine'ye gelen müşrik davetçileri, doğrudan Âsım radıyallahü anh'ın babası Sabit'in evine misafir oldular. Hazreti Âsım'a gayet mültefit davranarak O'nu yanlarında götürmeyi çok istediklerini söylüyorlar.

    ...daha sonra Sevgili Peygamberimiz'in sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, yüksek huzuruna kabul edildiler. Davetçiler, bütün şeytani hünerlerini takınmışlardı. En inandırıcı halleri ile konuşuyorlardı:

    -Yâ Resûlallah! Bizden çok kimse müslüman oldu. Ancak ne Kur'an-ı Kerim okumayı biliyoruz; ne de şeriat'den haberimiz var. Bunları öğretecek insanlara muhtacız. Bu sebeple bize dinimizi öğretecek kimseler göndermeni istemek için buraya kadar geldik.

    Peygamberler Peygamberi, hemen cevap vermediler...bu davet, göndermeyi düşündükleri istihbarat elemanları için de iyi bir fırsat olabilir; giden mü'minler, değerli bilgilerle dönebilirlerdi.

    İlahî bir işaret de bekliyor olabilirlerdi. Bu sebeple yalancılar, daha bir kaç gün Âsım bin Sabit'lerde misafir kaldılar. Mübarek sahabi, nereden bilsin ki ekmek yedirdiği bu insanlar, O'nun canına susamışlar. Nihayet Peygamberimizden izin çıktı. Bu iş için eshabından on kişiyi vazifelendirdiler...bunların yedisi tanınmış simalardı: Âsım bin Sabit, Mürsed bin Ebi Mürsed, Habib bin Adi, Zeyd bin Desinne, Abdullah bin Tarık, Halid bin Ebu Bekr, Mus'ab bin Abdullah. Emirleri, Efendimiz'in kararları ile Âsım bin Sabit hazretleri oldu.

    Savaş için değil, ilim için yola çıkan mü'minler, yanlarına sadece kılıçlarıyla bir kaç ok ve mızrak almışlardı...davetçi kâfirlerle birlikte yol alıyor ve fakat emniyet için gündüz gizlenip gece gidiyorlardı. Çünkü asil sahabiler, yanlarındakileri de müslüman biliyorlardı.

    Nihayet Nahide adlı yere varıldı. Hilebazlar, içlerinden birini müslümanlara farkettirmeden Süfyan bin Halid'e yolladılar. Merak ve heyecanla beklediği haberi alan Süfyan, hemen yanına yüzelli kişi alarak yola çıktı. Onlar gelirken malûm yolcular, bir sabah Reci Suyu başına kondular. Burada hurmayla azık yiyerek bir mikdar dinlendikten sonra yanıbaşlarındaki dağdan yukarı doğru çıktılar. Onların su başından ayrılmasından hemen sonra bir kadın çoban, suya geldi ve yerde Medine hurması çekirdekleri gördü; korktu.

    ...yakınlarda Medinelilerin bulunduğunu anlamıştı. Müslümanlar, kendilerine bir baskın verebilirlerdi. Bu sebeple kavmini vaziyetten derhal haberdar etmek için oradan ayrıldı. O, daha yoldayken Süfyan bin Halid kumandasındaki müşrikler de oraya yetiştiler...kadın, gördüklerini anlattı. Kâfirler, Reci suyu boyunca iz sürerek Âsım bin Sabit ve arkadaşlarını buldular. Müslümanlar, bir davetçinin küffar arasında olduğunu görünce o ân tuzağa düştüklerini anladılar.

    ...manzara vahimdi. Kendileri birer çıplak kılıçla bir kaç ok ve mızrağa sahip on garip; düşmansa kalabalık ve bütün imkânlara mâlik gözü dönmüş bir güruh. Mü'minler, yukarıda dağın tepeye yakın noktasında; müşriklerse aşağıda eteklerde dizilerek gergin bir şekilde beklemeye başladılar. Sahabilerle birlikte gelen kâfirlerin tamamı karşı saflara geçmişlerdi. Her iki tarafta da kılıçlar çekilmiş güneşte yanıp duruyordu. Âsım bin Sabit, kâfirler de duyacak şekilde mü'min kardeşlerine hitap etti:

    -Kardeşlerim! Kahpeye kahpelik yakışır! Günlerce ekmeğimizi yiyenler; kendilerine hizmet için şu kadar meşakkate katlandığımız kimseler, bizi tuzağa düşürmüş bulunuyorlar. Sayıları bizden fazla, silahları çok. Ama biz de mücadeleyi elden bırakmayacağız. Aslında bu belki de hesapta olmayan bir ânda şehidlik nimetine kavuşmamız demektir. Ben, sizlere haklarımı helal ettim; ey Resûlullah'ın dostları siz de haklarınızı bana helal ediniz.

    Birden dağlar yankılandı:

    -Helal ettik.

    Mü'minler kendi aralarında da helâlleştiler.

    Tekrar Âsım radıyallahü anh konuştu:

    -Şehidlikten nasibi olanlara şimdiden mübarek olsun; esir düşeceklere sabır diliyorum. Allah, sabredenlerle beraberdir.

    Bir avuç yiğidin ölüm karşısındaki bu soğukkanlı tavırlarından bir ân hayrete düşerek öylece onlara bakakalan islâm düşmanları, nihâyet toparlandılar. Süfyan bin Halid aşağıdan bağırdı:

    -Yâ Âsım! Teslim olun! Bize karşı gelmeye yeltenmeyin! Böyle bir şey hayatınıza malolur!

    -Allah'ın verdiği canı kimse alamaz!

    -Yâ Âsım! Bize âsi olursanız size acımayız.

    -Biz size değil, Allah'a âsi olmaktan korkarız. Siz kendi cehennemlik halinize acıyın.

    -Yâ Âsım gelin teslim olun!

    -Biz mü'miniz. Bir mü'min hainlerin merhametine sığınmaz.

    -Yâ Âsım! Bize gelirseniz hiç birinize dokunmayacağız. Buna söz veriyoruz. Maksadımız sizi öldürmek değil. Size karşılık Mekkelilerden bazı menfaatler koparmak istiyoruz. Hepsi bu kadar.

    -Hayır yalan söylüyorsunuz. Biz kâfirlere inanmayız. Hem niçin sizin menfaatlerinize âlet olalım?

    Bunu diyen sahabi, aşağıdaki kâfirlere şimşek gibi bir ok fırlattı. İlk taarruz müslümanlardan gelmişti. Zira en iyi müdafaa taarruzdur. Ve mü'minler düşünüyordu ki "biz ölmeden öldüreceğimiz kadar kâfir öldürelim. Onların noksanlığı müslümanlar için kazanç olur."

    Âsım bin Sabit, ok atarken bir taraftan da ölümün hak, bu dünyanın geçici ve kaderde olanın karşımıza çıkacağına dair şiirler söylüyordu.

    Hazreti Âsım, okları büyük bir ustalıkla düşmana savuruyor ve her ok isabet kaydediyordu. Bu arada diğer müslümanlar da aynı gayrette ok atıyorlardı...nerede yüzelli kişiden gelen ok sayısı, nerede on mücahidin fırlattığı oklar? Küffara can kaybı verdiriyor ama kendileri de şehid oluyorlardı. Âsım bin Sabit radıyallahü anh, ok tirkeşindeki yedi okun hepsini tükettikten ve mızrağı kırıldıktan sonra kılıcını eline aldı ve yanık bir yürekle dua etti:

    -Allahım! Ben, senin dinini ta ilk zamandan beri müdafaa ettim; sen de benim cesedimi düşmandan mahafaza eyle.

    Zira kahraman sahabi, Talha ibni Ebi Talha'nın karısı Sülafe'nin kendisi için beslediği zalim niyeti; yani başını getirene yüz deve vermeyi vaadettiğini ve kafatasında şarap içmeye ahdettiğini işitmişti.

    ......

    İki ayağından oklanan Âsım bin Sabit, şehid oldu. Bir çok yaralar almıştı... O'nun şehid olmasıyla müşriklerin Âsım hazretlerine doğru koşturmaları bir oldu...ancak, mübarek şehidin yanına varmışlardı ki tahmin edilmedik bir şeyle karşılaştılar. Binlerce arı, Âsım radıyallahü teâlâ anh'ın cesedinin etrafını sarmış çevresinde uçuşup duruyorlardı. Arılar şehidin başını keserek Sülafe'ye götürmek için yaklaşmak isteyenlere arılar, öyle şiddetle hucüm ettiler ki her defasında kaçıp uzaklaşmak zorunda kaldılar... Sonunda "gece olsun o zaman kafasını keseriz" dediler. Gece karanlığında arı olmayacağına kani idiler. Bu esnada çarpışma devam ediyordu. Müslümanlar, Hazreti Âsım'dan başka altı şehid daha vermişlerdi. Geriye sadece üç mümin kalmıştı. Bu üç yiğit insan da yaralar içinde ve bitkindi.

    Süfyan bin Halid yine seslendi:

    -Size eman veriyoruz. Dokunmayacak ve zarar da yapmayacağız. Teslim olun.

    -Sözünüz kat'i mi?

    -Evet kat'i söz veriyoruz.

    Habib bin Adi, Abdullah bin Tarık, Zeyd bin Desinne aşağı indiler.

    ...ancak yalan söyleyen hainler hemen üzerlerine saldırarak bu sahabileri kirişlerle bağladılar.

    Abdullah bin Tarık, öfkeyle bağırdı:

    -Hani eman vermiştiniz! Nerede sözünüz? Yalancı sahtekârlar! Bizi hiç bir yere götüremezsiniz!!!

    Müşriklerle onlara direnen Hazreti Abdullah arasında şiddetli bir çekişme başladı...bu sırada Mekke'ye yakın Merr-üz Zahran'a gelmişlerdi. Nasıl yaptıysa Abdullah radıyallahü anh ellerini kurtararak serbest kaldı. Serbest kaldığı ân düşmana kılıçla hamle yaptıysa da aynı anda üzerine atılan yağmur gibi taşlarla o da şahadet şerbetini içti.

    Kâfirler, diğer iki müslüman ve mazlum esir Habib bin Adi ve Zeyd bin Desinne'yi önlerine katarak ite kaka gittiler.

    O akşam şiddetli bir yağmur yağdı ve çıkan seller bir çok şey gibi Âsım bin Sabit hazretlerinin mübarek cesedini de alıp götürdü.

    Yağmura rağmen gece vuruşmanın cereyan ettiği tepeye gelen kâfirler, Âsım bin Sabit'in ölüsünü bulamayarak, ah-tühlerle geri döndüler. Yüce Allah, Âsım bin Sabit'in duasını kabul ederek cesedinin zalimlerin eline geçmesine izin vermemişti.

    Çünkü:

    Âsım bin Sabit radıyallahü teâlâ anh, Sevgili Peygamberimizin eshabındandı. Efendimiz, O'nu Abdullah bin Cahş ile kardeş yapmıştı. Peygamberimizin okçularındandı. Bedr'de müslümanların savaş şekli O'nun teklif ettiği gibi cereyan etmişti. Şanlı Bedr'den başka Uhud'da da bulunmuş ve bu müthiş mücadelede Resûlullah'ın etrafında pervane olmuş sayılı kahramanlardan ve O'nun sadık dostlarındandı.

    Lıhyanoğulları, Habib bin Adî ve Zeyd bin Desinne'yi Mekke'ye götürerek sattılar:

    Habib radıyallahü anh'ı, Huceyr bin Ebi İhab, Bedr'de müslümanlar tarafından öldürülen kardeşi Haris yerine öldürülmek üzere seksen miskal altın karşılığı; Zeyd radıyallahü anh'ı da Safvan bin Ümeyye yine Bedr'de öldürülen Ümeyye bin Halef'e karşılık öldürülmek üzere elli deveye satın aldılar.

    Huceyr, esirini kölesi Maviye'nin evine, Safvan bin Ümeyye ise kendi kölesi Nıstas'ın evine hapsetti. İki mübarek sahabinin içi yanıyordu... Bir taraftan aldatılıp oyuna getirilmek, bir taraftan arkadaşlarını şehid vermek, hür insanlarken düşmana esir olmak, köle gibi alınıp satılmak, aile hasreti ve hepsinden daha ağırı Resûlullah ayrılığı...ama bu kadar zorluklara rağmen onlar yine de sabırla dayanıyor ve her şeyi yüce Allah'dan bilerek şükrediyorlar.

    Nitekim Maviye anlatır:

    -Habib benim evimde zincirlere bağlıydı. Birgün yanına gittiğimde elinde gayet iri taneli bir üzüm salkımı gördüm. Halbuki ne üzüm mevsimiydi, ne de çevrede veya evimde üzüm vardı. Hatta üzüm mevsimi olsa bile Arabistan'da o irilikte üzüm yetişmezdi.

    Belli ki mübarek esir, cennet nimetleri ile mükafaatlandırılıyordu. Belki de bu hadiseye şahid olmak Maviye adlı hizmetçi kadının daha sonra müslüman olmasına sebep oldu.

    Maviye, Habib hazretlerine bir ihtiyacı olup olmadığını sordu:

    -Ya Habib bir ihtiyacın var mı? Yiyecek, içecek veya başka bir şey?

    -Bana putlar adına kesilmiş et getirme! Bir de beni idam tarihini öğrendiğinde haber verirsen memnun olurum.

    Habib, haram aylar boyunca hapiste kaldı. Maviye, idam tarihini öğrenince bunu esire haber verdi. Bu ânı şöyle anlatır:

    -Öldürüleceği günü haber verdiğimde zannettim ki O, türlü taşkınlıklar yapacak. Tam aksine halinde hiç bir değişiklik olmadı. Haber, kendisiyle değil de bir başkası ile alâkalıymış gibi soğukkanlıydı.

    Maviye devam ediyor:

    -Ölüm hazırlığı için bazı ricaları oldu. Onları küçük çocuğumla gönderdim. Ancak oğlumu gönderdikten sonra korkuya kapıldım. Çünkü çocukla esirin isteği üzre bir de ustura yollamıştım. Bir ân için "Esir, ya çocuğu ustura ile öldürürse" diye bir endişeye kapıldım ve hemen korkuyla O'nun hücresine koştum.

    Habib hazretleri vaziyeti anlamıştı:

    -Biz sebepsiz yere insan öldürmeyiz. Bu haramdır, dedi ve gülerek ilave etti, hem benim öldürülmemi siz mi istiyorsunuz ki?

    ......

    Zeyd bin Desinne ise zincirler içinde olduğu halde geceleri teheccüd namazı kılıyor, gündüzleri oruç tutuyordu.

    Zeyd radıyallahü anh'ın bütün gıdası sütten ibaret. Ne et; ne de etli bir şey yiyor. Kitapsız kâfirlerin kestiği hayvan leş olmakta...leş yemekse yasak; caiz değil.

    ......

    Haram ayların üçüncüsü Ramazan-ı Şerif'ten sonra her iki sahabi de hücrelerinden alınarak Mekke hareminin/yasak bölge dışında ve şehre iki fersah uzaklıkta olan Ten'im'e getirildiler. İki çilekeş mücahid, yolda birbirlerine sabır ve tevekkül tavsiye ediyorlar. İki darağacı daha evvelden kurulmuş ve etrafları akrabaları müslümanlarla savaşırken öldürülmüş kırk mızraklı gençle kadın, çoluk-çocuk ve halktan birçok meraklılar tarafından doldurulmuştu.

    Ayrıca Kureyş meşhurları İkrime bin Ebi Cehil, Sa'd bin Abdullah, Ahnes bin Şerik, Ubeyde bin Hakim, Umeyye bin Ebi Utbe ve Hadramioğulları da oradaydılar.

    Habib bir darağacının dibine Zeyd ötekine götürüldü.

    ......

    Habib Hazretleri sehbaya çıkartılmadan evvel iki rek'at namaz kıldı.

    İdam mahkûmlarının asılmadan önce iki rek'at namaz kılma adetlerinin başlangıcı Habib radıyallahü anh'ın işte bu namazıdır. Hazreti Habib namazdan sonra Rabbine el açarak derinden derine dua etti. Ayağa kalktığında da mü'min olduğuna ve tek hak yolun da islâmiyet olduğuna dair şiirler okudu ve yüreği kavrula kavrula Kureyş'e beddualar etti... Kureyşliler başlarına yıldırım düşmüşe döndüler. Müşrikler, büyük mazlumu daha fazla konuşturmayarak idam sehbasına çıkardılar. Ve önce mânevi işkenceye başladılar:

    -Yâ Habib işte ölüyorsun. Gel İslâmiyetten dön canını bağışlayalım!

    -İslâmdan çıkmış Habibe can ne lâzım olur ki! Vallahi şu dünyanın bütün zenginliklerini ayaklarımın dibine serseniz ben dinimden asla vazgeçmem!

    Müşrikler, bu defa O'nu Peygamberine karşı kışkırtmaya niyetlendiler.

    -Ama sen burada hayatını verirken Peygamberin evinde rahat ve huzur içinde yaşıyor. Madem ki dininizin sahibi O, senin yerinde Peygamberin olması lazım gelmez miydi?

    -Sizler bakan ama görmeyen insanlarsınız. O'nu tanıyabilseydiniz şimdi ne şu cinayeti işler ne de böyle konuşurdunuz!

    -Biz cinayet işlemiyoruz.

    -Siz cinayet işliyorsunuz. Hem en adi cinsinden. Nedir şu kalabalık? Burada bir cana mı kıyılıyor; yoksa cambaz mı oynuyor?

    Müşrikler yine sordular?

    -Yâ Habib son kere ihtar ediyoruz! Müslüman olmadığını söyle. Aksi takdirde Lat ve Uzza üzerine and olsun ki seni öldüreceğiz. Çünkü siz de Bedr'de bizim yiğitlerimizi öldürdünüz.

    -Ama biz böyle haysiyetsizce tuzaklar kurarak öldürmedik. Müslüman, dostuna da düşmanına da mertçe davranır.

    -Biz de mertiz.

    -Bu nasıl mertlik ki yüzümü Kıbleye çevirmeme bile mani oluyorsunuz? Ey Yüce Allahım! Şayet yanında makbul biri isem bari yüzümü sen kıbleye çevir.

    Muhteşem sahabi, bu sözlerden sonra kendini büsbütün Allah'a verdi:

    -Eyy herşeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allahım! Şurada karşımda düşman simasından gayrı bir sima göremiyorum. Halimizi O'na bildirecek hiç kimse yok. Yâ Rabbi! Sen Resûlünün risaletini bize tebliğ ettin; bizim de selamımızı ve başımıza gelenleri kendisine tebliğ et.

    ......

    Bedr'de babası, kocası kardeşi ölmüş kırk kişi, mızraklarla darağacındaki garip ve mazlum müslümana saldırdılar. Mızraklar, insafsızca inip kalkarken hazreti Habib'in yüzü kıbleye döndü. Sanki görünmez eller, düşmana rağmen O'nu kıbleye çevirmişti. Mübarek sahabi, kan-revan içinde iken bile şükrünü dile getiriyor:

    -Elhamdülillah ki Rabbim, yüzümü kendisi, Peygamberi ve mü'minler için seçtiği Kâbeye döndürdü.

    Bir mızrak, aziz insanın göğsünden girip sırtından çıktı...bir kelime-i şahadet Ten'im ufuklarını çınlattı.

    Safvan bin Ümeyye'nin kölesi Tetaş idam ipini çekti...bir müslüman ilk defa darağacında can veriyordu: Habib bin Adî radıyallahü teâlâ anh.

    ...

    Bu sırada Medine'de eshabıyla birlikte olan Sevgili Peygamberimiz'i bir ân için uyku benzeri bir hâl kapladı; tıpkı vahiy geldiği zamanlardaki gibi. Başlarını kaldırdılar ve:

    -Ve aleyhisselâm, dediler.

    Eshab merak edince buyurdular ki:

    -Cebrail geldi; müşrikler, Habib bin Adî'yi öldürmüşler. Bana selâmını ve ölüm haberini getirdi. Ben de "O'nun üzerine de olsun" diyerek selâmını aldım.

    ......

    Müşrikler, aziz şehid Habib bin Adî'nin cesedini öylece ipte asılı bırakarak dağılıp gittiler...

    Haber, her tarafta işitilsin istiyorlardı. Böylece bu hareketle akıllarınca müşriklere cesaret; müslümanlara da gözdağı vereceklerdi.

    Günler geçmesine rağmen Hazreti Habib'in hâlâ idam sehbasında sallanıp durduğu haberi Medine'ye gelince ince kalbli merhametli Peygamber, çok üzüldüler ve eshabına buyurdular ki:

    -Kim, Habib'in cesedini darağacından indirirse cennet onun nasibi olur.

    Bu gayrı insani hareket, bütün Peygamber dostlarını incitmişti. Bu bakımdan Efendimizin arzusu onları ferahlandıran bir emir oldu. Zübeyr bin Avvam ve Mikdat bin Esved, bu canavarlığa son verme işini üzerlerine aldılar. Ve gündüz saklanıp gece yürümek sureti ile Te'nim'e geldiler. Ne var ki zâlimler, darağacının çevresine bekçiler koymuşlardı. İki sahabi, geldikleri günün gece yarısına kadar bir yerde gizlenerek bekçileri gözetlediler. Onların tahmin ettikleri gibi uykuya mağlup olmaları üzerine de mübarek cesedi sür'atle darağacından alarak atlarına yüklediler ve yine sür'atle oradan uzaklaştılar. Habib bin Adî, idamının üzerinden kırk gün geçmiş olmasına rağmen sanki yeni şehid edilmiş gibiydi. Hâlâ yaralarından gül kırmızısı bir kan sızıp duruyordu.

    Sabah olduğunda kâfirler, cesedin sehbadan alınmış olduğunu görünce takipçiler çıkardılar. Yıldırım gibi at koşturan kalabalık sayıdaki müşrik, ertesi gün öğleden sonra Zübeyr bin Avvam ile Mikdat bin Esved'e yetiştiler.

    Zübeyr radıyallahü anh, şehidin cesedini attan alıp yere koydu...düşman karşısında rahat hareket edebilmesi lazımdı. Fakat O'nun cesedi yere koyduğu ân müthiş bir şey oldu. Herkesin gözü önünde cereyan eden hadise, görenleri iliklerine kadar ürpertti. Olan şuydu: Hazreti Zübeyr'in mübarek cesedi yere koyduğu ân toprak, O'nu hemen içine aldı. Sanki yer hasretle yarılmış ve nicedir özlediği şehidi kalbine gömmüştü.

    Zübeyr, kendisini ve arkadaşı Mikdat'ı Kureyş kâfirlerine aile mensuplarını sayarak tanıttı ve:

    -İsterseniz karşılıklı ok atalım, isterseniz herkes kendi yoluna gitsin, dedi.

    O kalabalık insanlar, iki mücahide ilişmeden uzaklaşıp gittiler.
     
  3. theoriginalboy

    theoriginalboy New Member

    Mesajlar:
    14
    Aldığı Beğeni:
    0
    Ödül Puanları:
    1
    paylasım için tesekkürler
     
  4. meleğim

    meleğim Well-Known Member

    Mesajlar:
    3.353
    Aldığı Beğeni:
    216
    Ödül Puanları:
    63
    EmeĞİne SaĞlik ArkadaŞim Saol PaylaŞtiĞin İÇİn TeŞklr.
     

Sayfayı Paylaş